aşkın üç rengi
bölüm 2
kısım 3

prensesimiz başına gelebilecek tehlikelere aldırış etmeksizin kendini yollara vurmuştu ve oluşabilecek her duruma karşı fiziken hazır olmasa bile ruhen hazırlamıştı kendisini. hayal olarak nitelendirilen bir dağı arayış içinde olmasına rağmen uzun yolculuğunda kararlılığını hiç kaybetmemişti. az gitmişti uz gitmişti, dere depe düz gitmişti, altı ay bir güz gitmişti. her uyandığında ise bu yol hiç bitmemişti. yolculuk esnasında çok fazla olmasa da güzelce yemek yeme ve yüreğindeki acı ile kafasının içinde zifiri karanlık yaratan güneş tutulmalarına rağmen birazcık da olsa uyuyabilme fırsatı bulmuştu. aksi bir durumda ne kendisine ne de prensine faydası dokunmayacaktı. tüm hayatını şatosunda hizmetçileri ile yaşamış biri için bu kadarı bile çok büyük eziyet iken prenses tüm bu zorlu koşullara rağmen asla pes etmemişti. yüreğinde sürekli olarak harlanan ve büyümekte olan prensini kurtarma yangını bu kadar azimli olmasının yegane sebebiydi.

günler hızla akan bir dere misali akıp geçti ve prensesin çıkınındaki yiyecekler bitme noktasına geldi. prensesin yüreğini bir korku kapladı. olduğu yerde durup kaldı çünkü her yerde sis vardı ve göz gözü görmüyordu. prenses melina'nın verdiği kağıda göre doğru yere gelmişti fakat görünürde sadece sis vardı. sisin içinde dolaşmaya başlamıştı fakat hiçbir şey göremiyordu. ne kaffa dağı ne de rozalin. sadece sis var, sonsuz bir sis...

peki ama neredeydi rozalin. güneş yüzünü unutturmaya çalışırcasına yavaş yavaş gökyüzünden kaçıyordu. etraf kararmaya ve bu karanlık ile yüreklenen çeşitli yaratıklar seslerini, kulakları tırmalarcasına yüreklere korku düşürürcesine, yükseltmeye başlamıştı. bu korku içerisindeyken arkasından gelen huzur dolu bir ses işitmişti.

prensesimiz sesin geldiği yöne doğru başını çevirdiği vakit bir kılıç keskinliğinde bakışlara sahip, saçlarında rengarenk boncuklarıyla, yaşlı durmasına rağmen yüzü yıllara meydan okumuş, güzeller güzeli bir kadın duruyordu karşısında. sisin içinde bir meşale gibi aydınlatıyordu etrafı. belinde ışıl ışıl parlayan iksir şişelerini gördüğünde bu kadının büyücü rozalin olduğunu hemen anladı prensesimiz.

rozalin: "ben de sizi bekliyordum sevgili prenses. adım rozalin."

prenses, rozalin’in kendisini beklediğinden habersiz olması nedeniyle büyük bir şaşkınlık yaşamıştı. rozalin bir büyücü ve şifacı olmasının yanında üstün bir kahindi de. olayların böyle gelişmesini hiç istememiş olmasına karşın kaderi değiştiremezdi. sabırla prensesin geleceği o zamanı beklemek dışında elinden gelen hiçbir şey yoktu.

prenses: "beni mi bekliyordunuz, peki ama buraya geleceğimi nasıl biliyordunuz?"

rozalin: "geceyarısı dünya’daki yerini almadan kulübeme geçelim isterseniz zira zifiri karanlıkta karşılaşmak istemeyeceğiniz yaratıklar ortaya çıkmakta ve emin olun burada olmak istemezsiniz."

rozalin önde prenses arkasında hızlı bir şekilde dağın tepesine yöneldiler. çevrede gördüğü şeyler prensesi şaşkınlığa uğratıyordu. sanki dağın bu tarafı rozalin kulübesine rahatça ulaşabilsin diye usta bir taş oyucu tarafından şekillendirilmiş gibiydi. bir süre sessizce yürümelerinin ardından rozalin'in evine ulaşmışlardı. kulübedeki mumların yaydığı ışığın yardımıyla rozalin’in yüzü daha net seçilebiliyordu. prenses dikkatle rozalin’i inceliyordu. aslında hayal ettiği gibi korkutucu bir cadı değildi aksine o an gördüğü kişi çok güleç yüzlü ve dünyalar güzeli bir kadındı. herkese tatlı ve tanıdık gelebilecek bir siması vardı.

prenses: "merhaba büyücü rozalin, buraya çok önemli bir konuda sizden yardım almak için geldim. fakat siz zaten geleceğimi biliyordunuz bu nasıl mümkün olabilir?"

rozalin: "ben sıradan bir büyücü değilim prenses aynı zamanda bir kahinim. sizin neden geldiğinizi, ne zaman geleceğinizi ve nasıl geleceğinizi de biliyordum. prense olan büyük sevginizi iliklerime kadar hissedebiliyorum."

prenses biraz ürkmüştü. nasıl olur da her şeyi bilebilirdi bu kadın. tüm bu olanlar rozalin’in planı mıydı? bu aşk iksirini de mi o hazırlamıştı yoksa? rozalin, prensesin aklından geçen bu düşünceleri okumuşçasına cevap verdi:
“hayır prenses o aşk iksirini ben hazırlamadım. beni yanlış anlamayın kötü niyetli bir büyücü değilim ve bu yüzden size yardım etmek istiyorum ama benimle bir anlaşma yapmalısınız."

prenses: "biliyorum fakat bu anlaşma nedir acaba?"

rozalin onun yanına geldi, elini tuttu ve bir iki sihirli cümle söyledi. prenses bir anda rüyalar aleminde gözlerini açmış gibiydi. her yerde anılar uçuşuyordu, sanki geçmiş ve gelecek aynı anda yaşanıyor gibiydi bu alemde. aslında orada gördüğü tüm anılar rozalin'in anılarıydı. evet, anıların birinde bebek rozalin, bir diğerinde ise genç rozalin vardı. prenses genç rozalin’i görünce gerçekten de çok güzel bir kadın olduğunu tekrar farketmişti. prenses hiçbir şey anlamamıştı ve tüm bu olanlara bir anlam veremiyordu.

rozalin: "gördüğünüz gibi prenses bu benim hayatımın bir özeti. bakın şuradaki anılarımda bir mücadele göreceksiniz. o birkaç yıl öncesine ait. benim ve ezeli düşmanımın son savaşı."

dedikten sonra parmağı ile anısını işaret etti.
prenses: "ama orada çok gençsiniz nasıl birkaç yıl önce olabilir ki?" diye sorunca rozalin'in yüzünü bir hüzün kapladı. gözleri sönmekte olan bir mum gibi ışığını kaybetmeye başlamıştı bu anıları izlerken.

rozalin: "evet gençtim. düşmanım eğer yasaklı büyüyü kullanmasaydı halen de genç olacaktım. yasaklı olan bu büyü hayat çizgimde bir zaman yarığı oluşturdu. bu yarık yaşayacağım yılları adeta bir girdap gibi içine çekmeye başlamıştı. bunu fark ettiğimde yarığı kapatmak için çok uğraştım fakat yapamadım. diyar diyar gezdim, en bilge denilen kişilere danıştım. hiçbiri çözüm bulamıyordu. belki de bu çözümsüzlük nedeniyle yasaklı büyü olarak biliniyordu. umudumu kaybetmek üzereyken dünya üzerinde danışmadığım son bir bilge olduğu duydum. derlermiş ki o bütün büyüleri ve ters büyüleri bilirmiş. onu aradım ve buldum. bana bir ters büyü hazırlayabileceğimi söyledi. iksir için gereken materyallerin olduğu bir liste verdi. tek materyal hariç gerekli bütün malzemeleri bulmuştum. bu malzemeleri bulmak benim için çok zor olmamıştı lakin eksik olan tek materyal çok çok özel bir çiçekti. ters büyünün en önemli parçası bu çiçekmiş. ama bu çiçek sadece 100 yılda bir tan vaktinde açarmış. bu çiçeği görenlerin çok şanslı olduğu söylenirmiş. bu çiçeği bulabilmek için şansım olması gerekiyormuş. en son ne zaman açtığını kimse bilmiyordu. bu diyarların en yaşlı insanını buldum ve ona sordum. ama hatırlamıyordu. ona hatırlaması için bir iksir hazırladım ve tekrar sordum bu sefer işe yaradı.
84 yıl... tam 84 yıl geçmiş o çiçek dünya üzerinde son kez açalı.
tabii bu 6 yıl önceydi ve bugün itibariyle beklemem gereken 10 yıl daha var. o zamanlar bekleme durumumu sorun etmiyordum çünkü biz büyücülerin ömrü uzundur ve zaman yarığı henüz küçüktü, yıllarımın çoğunu almamıştı. ama zaman yarığı her bir yılı içine çektikçe genişlemeye başladı ve içine çektiği yıllar arttıkça büyümeye devam etti. büyüklüğü arttıkça daha hızlı bir şekilde yıllarımı almaya başladı. zamanımın bu kadar hızlı tükeneceğini tahmin edememiştim. evet kahin olan ben bile bunu görememiştim. artık çok az bir zamanım kaldı. eğer bu anlaşmayı yapabileceğim birini bulamazsam bu yıl bu yerküre üzerinde yürüyebileceğim son yıl olacak."

prenses şok olmuştu. rozalin bunları anlatırken anılar bir bir önlerinden geçiyordu. ne zorlu bir maceraymış diye düşündü prenses. ama anlamadığı bir şey vardı: bu iksirin ne işe yaradığı. rozalin yine aklını okumuş olacak ki cevap verdi:

"bu çiçek, özü ile yaşam enerjisi veriyor. iksir, zaman yarığının önce yuttuğu yıllarımı dışarı atmasını ve ardından açılmamak üzere kapanmasını sağlayacak. hem görünüş olarak genç halime geri döneceğim hem de yıllarım bana geri gelecek. bugüne kadar kaç yıl gitti ömrümden tahmin bile edemiyorum ama çok fazla olduğunu anlayabiliyorum. işte prenses, anlaşmamız karşılığında bedel olarak senden istediğim ömrünün 10 yılıdır. o çiçeğin özünü de eklersem iksir tamamlanmış olacak ve umudum zaman yarığını kapatabileceğim yönündedir. senden alacağım yılların da zaman yarığının içinde kaybolup kaybolmayacağını düşünüyorsan eğer soruna cevap vereyim. zaman yarığı sadece bana ait yılları çalıyor fakat anlaşma sağlanırsa senin yıllarını kullanıyor olacağım için güven içinde o çiçeğin açacağı günü bekleyebilirim. bu anlaşma bir defaya mahsustur. sizinle yaptıktan sonra bir başkası ile tekrar yapamayacağım. bu yüzden sana ihtiyacım var. buraya iksirler için birçok insan geldi. hepsine aynı anlaşmayı sundum fakat kabul etmediler. ben de onlara benimle ilgili tüm anılarını silecek bir büyü yaptım ve bu şekilde bu anlaşmanın gizli kalmasını sağladım. yoksa düşmanım bunu öğrenip her şeyi mahvedebilirdi. bu sebepten ötürü herkesten gizlenip bu dağda yaşamaya başladım. merak etme bu ödünç vereceğin yılların seni zaman olarak ileriye götürmeyecek ve hemen yaşlanmayacaksın benim gibi. sadece hayatının son 10 yılı olmayacak onun dışında her şey aynı kalacak. ama şöyle bir şey var ki ne kadar ömrün kaldığını göremiyorum. çünkü artık ömrümün son yılında olduğum için kahin özelliklerim azalmaya ve görülerim beni yanıltmaya başladılar. bu yüzden prenses ne kadar ömrün kaldı bilemiyorum ama sevdiğin için bunu göze alabiliyorsan hemen işe koyulalım ve anlaşmamızı yapalım."

bu uzun konuşmanın geçtiği anılar diyarından tekrar kulübeye dönmüşlerdi. prensesin kafası çok karışmıştı. eğer anlaşmayı kabul ederse 10 yılı gidecekti. bu onun için bir sorun teşkil etmiyordu lakin kahinin ne kadar ömrünün kaldığını söyleyememesi çok kötü olmuştu. ya çok az bir ömrü varsa ve daha prensine kavuşamadan, onunla güzel günler geçiremeden bu dünyadan göçerse. prenses kulübenin içinde bir sağa bir sola yürüyüp duruyordu. prensesin karar verebilmesi için yalnız kalması gerektiğini düşünen rozalin, düşünmesi için kulübede onu yalnız bırakmıştı.

prenses yapması gerekeni çok iyi biliyordu aslında. önemli olan prensin bu büyünün etkisinden kurtulmasıydı. onunla bir gün değil
sadece bir dakika geçirecek kadar ömrü kalmış bile olsa en azından sevdiğini kurtarmış olarak ölecekti. en azından bu şekilde hayata gözlerini yumsa bile içindeki bu yangın biraz dinmiş olacaktı. eğer anlaşmayı reddedip giderse sevdiğine ettiği bu ihaneti ömür boyu unutamayacaktı ve bu ihanetin yarattığı acı ile zaten yaşayamayacaktı. kesin kararını vermişti. bir an önce anlaşmayı kabul etmeli ve prensinin yardımına koşmalıydı.

rozalin kulübeye geri geldiğinde prensesin gözlerindeki kararlılık alevinin tekrardan harlandığı farketti. prenses vakit kaybetmeden rozalin'e anlaşmayı kabul ettiğini söyledi.
rozalin: "prenses size bir konudan daha bahsetmem gerekiyor. prens için hazırlayacağım iksirin çok önemli bir etkisi var. bunu anlatmadan anlaşma yapamam. sizi bilgilendirmediğim için kandırmış gibi görünmek istemiyorum çünkü."

prenses kafasını devam et dercesine salladı. daha ne kadar zorluk çıkabilirdi. acaba karşısına başka engeller de çıkacak mıydı? bu karanlık düşünceler aklına celp ettiği sırada gözlerinin önüne biricik prensinin gülüşü geldi. eğer prensi orada olsaydı güçlü durmasını ve asla pes etmemesi gerektiğini söylerdi. nefes alırken zorlandığını ve yutkunurken boğazının düğümlendiğini hissediyordu.

rozalin devam etti:
"prensin içtiği iksirin çok güçlü bir etkisinin olmasının sebebi onun size olan aşkıdır. iksirin özünü oluşturan materyal prensin tarif edilemez derece büyük olan sevgisidir. ve bu aşkı ancak nefret dengeleyebilir. yapacağımız panzehir onun aşkından beslenerek nefret duygusunu tetikleyecek. bunu bir terazi gibi düşünebilirsiniz, şu an prensin aşkı bir kefede durmakta ve biz diğer kefeye bunu dengeleyecek bir nefret koymalıyız. işte iksir bunu dengeleyecek nefret duygusunun ortaya çıkmasını sağlayacak. sonuçta birini ne kadar severseniz ona o kadar sinirlenirsiniz. bu yüzden prens bu panzehiri içince sevgisi nefrete dönüşecek ve bu nefret onu ele geçirecek. böylelikle gözlerine perdeler indiren o aşk, öfke ile dengelenecek ve tüm perdeler ortadan yok olacak. ama asıl sınavınız o zaman başlayacak. eğer prensin size olan sevgisi gerçek ise yani size gerçekten aşık ise prensesim, işte o zaman sizi görünce sevgisi tekrar açığa çıkacak. anıları bir bir aklına gelecek. eğer size olan aşkı gerçekten yüceyse o zaman gerçek sevginiz yalancı nefreti yakıp kül edecek. ama sevgisi sadece iki günlük ise işte o zaman prens sizi tanımayacaktır bile. sanki siz hayatına hiç girmemişsiniz gibi yaşamaya devam edecektir. yolun sonunda sizin sevdanızın imtihanı var prenses. bunu da göze alıyor musunuz?"

prenses bu sefer bir saniye bile düşünmedi ve tereddüt etmedi. çünkü ne olursa olsun, prens kendisini bir daha sevmeyecek bile olsa onu kurtarmalıydı. melina da vardı bir yandan, ona da yardım etmeliydi. aklından prens ile olan anıları geçti. evet belki yan yana oldukları, göz göze baktıkları anlar azdı ama çok iyi bildiği bir şey vardı ki onların sevdası iki günlük değil ömürlüktü. prensin ona nasıl baktığını, elini nasıl tuttuğunu bir kez daha hatırladı ve artık daha da emin oldu. prens panzehiri içince sevgisi kesinlikle açığa çıkacaktı. çünkü onlar birbirlerine sonsuz bir bağla bağlılardı.

prenses kabul ettiğini söylediğinde rozalin onun yanına geldi. prensese bakıp: "şimdi gözlerime dikkatlice bakmanı istiyorum sakın ayırma gözlerini benden. yıllarını almam biraz uzun sürecek çünkü güçlerim de zayıflıyor artık. ama yıllarını almam bitince zaten bunu anlayacaksın." dedi ve prensesin başını ellerinin arasına alıp kendine doğru çekti. gözlerini prensesin gözlerine odakladı. rozalin'in gözleri bir anda parlamaya başladı. prenses sanki karnından ve yüreğinden yukarı doğru bir şeyler hareket ediyormuş gibi hissediyordu. gözlerinden rozalin’in gözlerine doğru bir ışık ilerliyordu. biraz zaman geçtikten sonra midesi bulanmaya ve başı ağrımaya başlamıştı. onu terk eden yıllarını yavaş yavaş hissediyordu. acıdan gözleri yaşla dolmasına rağmen vazgeçmedi. tüm bu acılar sevdiğinin kurtulması içindi.

ve prensese yıllar geçmiş gibi hissettiren bu transferin sonunda prenses, yüreğinde bir rahatlama hissetti. başı artık ağrımıyordu. mide bulantısı da geçmişti. rozalin'in gözleri yavaş yavaş eski haline döndü. ona birkaç soru daha sormak istiyordu fakat çok vakit harcamıştı. bir an önce panzehiri alıp yola koyulmalıydı. rozalin arka tarafa geçerken ona gelmesini işaret etti. prenses onu takip etti.

prenses, rozalin’in panzehiri hazırlayışını dikkatle izledi. içine koyduğu şeylerin bir çoğunu ilk defa görüyordu. prenses hazırlanan karışımı dikkatle izliyorken rozalin eline bir bıçak aldı ve prensesten elini uzatmasını istedi. prensesin avucuna küçük bir kesik attı. ondan panzehirin üzerine tam 3 damla akıtmasını istedi. ve dedi ki: "unutma bu iksiri prense sen içirmelisin. senin elinden içmeli. o zaman işe yarar."
prenses başıyla onayladı. iksiri son bir kez karıştıran rozalin onu avuç içine sığabilecek büyüklükte bir şişeye koydu ve prensese verdi. artık geri dönme vaktiydi. prenses şişeyi güvenli bir şekilde çıkınına koydu ve rozaline teşekkür etti.

rozalin: "asıl ben teşekkür ederim sevgili prenses. bana yaptığınız bu iyiliği asla unutmayacağım. ve sizin sevginize güveniyorum. ileride ne olur pek hissedemiyorum fakat dikkat edin prenses içimde kötü bir his var. ileride sizi zorluk ve kötülük bekliyor olabilir. ama sizin için sonsuz mutluluk diliyorum prenses."

prenses: "merak etmeyin büyücü rozalin, yanımda prensim olduktan sonra birlikte bütün kötülüklere karşı mücadele edebiliriz. iyi dilekleriniz için de minnettarım umarım siz de o çiçeği bulup zaman yarığından yıllarınızı geri alabilirsiniz."

prenses, rozalin’e veda edip yavaş yavaş dağdan inmeye başladı. attığı her adımda kararlığı daha da artıyordu. artık prensini kurtarmalıydı ve ömrü çok kısa kalmış bile olsa bu sınırlı vaktini prensi ile dolu dolu geçirmek için bir an önce krallığa geri dönmeliydi.
dönüş yolu artık ona zorlu gelmiyordu. zorlu geçecek olsa bile umrunda değildi bu durum çünkü amacına ulaşmış, iksiri bulmuştu. yalnız prensine olabildiğince hızlı bir şekilde geri dönmeye çalışmalıydı. çünkü zaten 10 yıl kaybetmişti ve prensin içmiş olduğu iksirin etkisi her geçen gün etkisini arttırıyordu.

dönüş yolunda neredeyse hiç dinlenmedi. prensine kavuşacak olmanın hayali ona ne yemek yediriyor ne de onun uyumasına imkan veriyordu. çok kısa bir sürede krallığa geri dönmüştü. prenses krallık kapısından içeri girerken melina onun geldiğini görmüştü. günlerdir heyecanla onu bekliyordu. bir yandan da prense göz kulak oluyordu. zaten prensin onun peşinden ayrıldığı da yoktu.

prensesin geldiğini gören melina acele bir şekilde bahçeye götürdü prensi. orada kimse olmazdı. rahat bir şekilde bu işi halledebilirlerdi. prenses de gizlice bahçeye gitti. amacı prensi bulmak için içeri sızmaktı. ama buna gerek kalmamıştı zira bahçeye girdiği anda prensini ve melina'yı gördü. öyle bir sevindi ki her şey birazdan çözülecekti. sonunda kavuşacaklardı. koşarak yanlarına gitti. hava serinlemişti.

dolunay son görüşmelerindeki gibi her yeri aydınlatıyordu ve göz kamaştırırcasına, güneşi kıskandırmaya çalışırcasına parlıyordu gökyüzünde. prensin melina'yı iltifat yağmuruna tuttuğunu görünce, prensesin yüreği sızlıyordu. bunu fark eden melina hemen konuşmaya başladı: "sevgili prensesim biliyorsun bu sevgi sana, bu sözler sana. hadi söyle bana panzehiri alabildin mi?"

prenses cebinden şişeyi çıkarınca melina derin bir nefes çekti. prensesin başından geçen olayları çok merak ediyordu ama şu an konuşulacak konu bu değildi. öncelikli amaçları prense bunu içirmeleriydi. prenses nasıl yapacağını bilmiyordu. çünkü prens bir türlü melina'yı bırakmıyordu. prensese göz ucuyla bile bakmamıştı. dahası onu dinlemiyordu bile sanki duymuyordu onu. ne dese boşunaydı.

melina, prense dönüp ona çok güzel bir içecek hazırladığını ve prensesin elinden o içeceği içmesini istedi. prens melina'nın elinden içmek için ısrar etti. prenses artık umutsuzluğa kapılmaya başlamıştı ki, melina hemen çözüm üretmişti.

prense: "tamam, benim ellerimden içeceksin bunu yalnız bir şartım var: gözlerini kapat ve kana kana iç sana olan tüm sevgimi kattığım üstelik bir de sürpriz eklediğim bu şarabı." dedi.

prens sevinçle kabul etti. gözlerini kapatır kapatmaz prenses hemen yanına geldi ve iksiri içirdi prensine. prens duraksadı. sanki zaman onun için durmuş gibiydi. kaşlarını çattı, gözleri hala kapalıydı. yumruklarını sıktı, dişlerini gıcırdattı. sanki nefretin vücut bulmuş hali gibi burnundan alev solumaya başlamıştı. prenses ve melina birkaç adım geri çekildiler. her şeye hazırlardı. ama bir iki dakika sonra prens sakinleşmişti. yumruklarını gevşetti. sanki dudaklarından bir tebessüm geçti. yavaş yavaş gözlerini açtı karşısında prensesi gördü yanında da melina vardı. prens yıllardır görmemiş gibi gözlerini kırpmadan prensese bakıyordu. sanki son defa görüyormuşçasına gözleri ile sarılıyordu prensesin yüreğine.

bu bakışların neticesinde prensesin kalbi artık göğüs kafesinden çıkacakmış gibi delicesine atıyordu. prens koşup sımsıkı sarıldı prensesine. prensesimiz de öyle bir sarıldı ki sevdiğine, prens kaburgaları kırılacakmış gibi hissetti. kısa bir süre sonra prenses uzun zamandır içinde tuttuğu bütün duyguları artık yüreğinde tutamayacağını anladı ve ağlamaya başladı. hıçkıra hıçkıra çığlıklar ata ata ağlıyordu. prensin onu bir daha sevemeyeceğini düşündüğü anlar, bir daha ona asla böyle bakmayacağını hissettiği anlar, hepsi geride kalmıştı. öyle acı vermişti ki bu anılar, şu an gözlerinin dolup dolup taşmasına neden oluyorlardı. gözyaşları adeta krallığı silip süpürebilecek bir sel gibiydi.

prenses melina'nın da bu aşk ve dram dolu sahne karşısında gözleri dolmuştu. sonunda başarmışlardı. prens ve prenses tekrardan birliktelerdi. kabus bitmişti ve prens o kötü rüyadan uyanmıştı. prenses gözyaşlarının arasından konuştu: "seni o kadar çok seviyorum ki bundan sonraki her anımı seninle geçirmek istiyorum. senden bir saniye bile ayrı kalmak istemiyorum."

prens: "evet sevgilim haklısın sana olan sevgim o kadar fazla ki artık senden ayrı kalamam. tek isteğim şuan seni öpmek ve bir daha da ayrılmamak."

melina artık onları yalnız bırakması gerektiğini anlamıştı. sevinçle arkasını döndü ve şatoya doğru yürümeye başladı. bizim aşıkların konuşacak çok şeyleri vardı. biraz hasret gidermeleri gerekiyordu. bu ayrılık onları daha da birbirlerine bağlamıştı.

prens tutkuyla prensesi öptü. prenses de aynı tutkuyla karşılık verdi. ikisi de çölde günlerce susuz kalmış ve birbirlerinin dudaklarında su bulmuşçasına öpüştüler. dolunayın aydınlattığı o gecede, elleri bir daha ayrılmak istemezcesine kenetlenmiş bir şekilde...

edit: herkeseee tekrardan merhabaaa ikinci bölümün son kısmı olan üçüncü kısım ile karşınızdayız. umarım beğenmişsinizdir. açıkçası biz her bir bölümü yazarken çok eğleniyoruz*. haftaya yeni ve son bölümde görüşmek dileğiyle aşk dolu günler dilerizzz*.
devamını gör...

nakit para olarak da bilinen gelip geçici olan paradır.

sıcak para ile ülke yönetmek daha da sıkıntılı bir durumdur.
devamını gör...

işçi yazardır. olacaklardan haberi henüz yoktur. yeni tematik bilgiler girerken bu durumu fark edecek, bir süre duraksayacak ve sonra yeni başlıklarına devam edecektir.
devamını gör...

" insan için en zor olan şey her gün insan kalmaktır. " cengiz aytmatov
devamını gör...

orijinal adı "the illustrated man" olan, amerikalı yazar ray bradbury tarafından kaleme alınmış 18 kısa bilim kurgu hikayesinden oluşan kitaptır. kitaptaki hikayeler boyunca sürekli olarak teknolojinin soğuk mekaniği ile insanların psikolojisinin çatışması işlenmektedir.
birbirinden bağımsız hikayeleri, üzerinde zamanda yolculuk yapan bir kadın tarafından yapıldığı iddia edilen 'canlı' dövmeler bulunan resimli adam birbirine bağlıyor.
kitaptaki öykülerin biri hariç tümü daha önce başka bir yerde yayınlanmıştır, ancak bradbury kitabın yayınlanması için bazı metinleri revize etmiştir.

eğer bilim kurgu ilginizi çekiyorsa (aslında çekmiyorsa bile) kesinlikle okumanızı önerdiğim bir kitaptır. rahat okunur, zaten hikayeler birbirinden ayrı olduğu için tek oturuşta bölüm bölüm okuyabilirsiniz.
devamını gör...

çakal sesi...

doğanın kucağına atmışsın kendini, keyfin yerinde, karanlıkta basmış, ateş yakılmış, tam ateşi harlayacaksın, bünyeni darlayan o ses duyulmaya başlıyor.

bebek ağlaması desem değil, kahkaha gibi desen o da değil...

sanki ikisinin karışımı illet bir ses! tamam birader topu topu iki üç gün kalacağız, bölge yine senin bölgen, bir şey dediğimiz yok...

ne diye kulaklarımızı tırmalıyorsun.

birde ilk sesten sonra koro halinde kıkırdamaları yok mu mahvediyor insanı.

bir süre sonra alışıyor olsanız dahi gıcık olma süreci asla bitmiyor. ayıdır, kurttur, tilkidir, geyiktir bunlar saygılı hayvanlar. domuz bile anlayışlı. ama bu çakallardaki bölgecilik kimsede yok. umay ana ıslah etsin bunları.
devamını gör...

osmanlıda lale gibi güzel çiçekleri yetiştirip satan çiçekçilere verilen osmanlıca bir isim. farsça çiçek anlamına gelen şükûfe sözcüğüne türkçe -ci ekinin eklenmesi ve hemen akabinde de farsça çoğul eki olan -an ekinin eklenmesiyle türetilmiştir.
devamını gör...

ekşide anlatılan haliyle twitterdaki hali farklıdır. diğer sanık da dinlenmelidir. suçu ispat edilmemiş birini hedef gösterip linç ettiremezsiniz. hikayede anlatılmayan, eksik ve tutarsız noktalar vardır. gerçekse de başörtülü bacımızı darp eden adama hukuk sistemi gereğini yapar.

he bu arada bi de olay pazar günü gerçekleşmiş. sokağa çıkma yasağının olduğu gün.
devamını gör...

yarabbim ne saçma şey tez yazmak ya. hocalar da inatla saçma bir şekilde yardım etmiyor. tez konum '' okul öncesi çocuklarında davranış bozuklukları'' geniş bir başlık ve bir çok şey yazılabilir diye seçtik. kaynak olarak kullandığım bir doktora tezinde geçen cümleleri alıntılayıp kendi tezime yazıyorum, fakat bazı cümlelerin sonundaki kaynakları örn: (erikson,1999) kaynağın kendisini bulamadığım için aktaran kullanmamalıymışım. neden? çok saçma l*n tez bu o da birinden aldı öbürü de birinden derken kaynağın kendisi kim bilir nerede. acilen tez yazmak konusunda kriterler değiştirilmeli. valla insanı geliştiren bir şeyde değil tez yazmak.
devamını gör...

henüz ne olduğunu anlamadığım kavramdır aşk. o yüzden inanmıyorum belki birgün biri inandırır.
devamını gör...

oradaydım diyeceğim başlık ve zirve.
tıpkı lucifer gibi. kendisi ile selfi çekildik diyomuşum. hani nerde. kendisi, programı online sanıyordu sanırım.
şaka bir yana gayet keyifli bir zirveydi.
gelenler çok tatlıydı.
sohbet çok tatlıydı.
lokumlar da öyle,çay da vardı, daha ne olsun.
en tatlıları kızımdı.
bana eşlik etti.
puan listesinde tepede yer alan bir yazar olduğumdan mütevelli yalnız gezemiyorum.
kızım bana danışmanlık yapıyor.
neysee.
gomercan'a, gbkz: normal sözlük ) yönetimine, yoldaş benjamin franklin'e buradan teşekkür ediyorum tekrar.
gene gelin.
istanbul'u kaçırmayın derim.
ben yokum ama işte her yere yetemiyorum.*
hadi bana iyi geceler.
devamını gör...

son günlerde mavi olanları albuquerque taraflarında bulunmaya başlanmış. bir de top sakallı bir öğretmenden bahsettiler. tavukçuya gidip gelen. daily albuquerque okumaya devam.
devamını gör...

nedir o, sözcüklere sığmayan? insana, yaşama, zamana...
o biz'den önce de var olup, bizden sonra da var olacak olan? her an ölüyoruz!
o acı bal teknesine yapışmış kanatlarımız.
devamını gör...

yapılmaması gerekendir. sizleri “eski” yapan sorun ne ise önünüze tekrar çıkacaktır. ben bu sorunları aşarım diyorsanız. neden ayrıldınız lan o zaman diye sorarlar? aşk bu! bitireceksen buna değmeli. sağlam durun! bir süre sonra yüzünü unutursunuz. ama yüzsüzlügünü asla! hayatınıza yeni biri girecektir. ve dokunacaktır sizin yaralarınıza. iyileştirecektir. siz de gerçek aşk buymuş diyeceksiniz. eski sevgili ise arada bir aklınıza gelecek bir “tanıdık” ya da “tanıyamadık” olacaktır.

erkek ya da kadın fark etmez;
“kaşarların peşinden koşan, fareden başka nedir ki?”

beyne format atın. hayatı kaçırmayın.
devamını gör...

giacomo papi’nin radikal şıklarını sayımı isimli kitabında geçen bir kavramdır. ama gramsci’nin kuramlaştırdığı gibi ekonomik aygıtları da elinde bulunduran egemen sınıfın bireyleri kendi dünya görüşüne uygun doğrultuda yönlendirmesi anlamında kullanılan bir kavram değildir kültürel hegemonya bu kitapta. çok daha farklı bir şey anlatır.

burda kavramın sahip olduğu anlam ona entelektüel olduğu için bir grup insan tarafından dövülerek öldürülen giovanni prospero yorumu ile aktarılır bize. yazara göre kültürel hegemonya kelimeler, akıl ve diyalog yoluyla ahmaklığın önüne geçmektir.

bu kavram prospero’ya göre bir siyasi görüşün diğeri üzerinde kurmaya çalıştığı üstünlüğü ifade etmez. aslında anlatmaya çalıştığı şey aklın aptallık karşısındaki üstünlüğüdür.

bilgi insanları uygar bir kalıba sokmak için gerekli olan şeydir ve bunun içinde akıl ve mantığa ihtiyaç duyarız. ama günümüzde bilgi gücünü ve işlevini kaybettiği için artık akla ve mantığa da ihtiyaç duymuyoruz.

ve kültürel hegemonyanın bitişini müjdeleyen her türlü olayı saygıyla karşılayarak yeni bir çağa hoş geldin diyoruz. selamlar olsun sana aptalın egemenliği.
devamını gör...

bir şeyler dinlemeden uyuyamamak.
devamını gör...

başka bir evrende en güzel halinle, sen hayata karış ben daha da biteceğim
devamını gör...

su içtiğinde bir kerede 70, 80 litre su içebilir ama çöl sıcağında günlerce hiç su içmeden yaşayabilir.
ayakları kuma batmadan gider, hatta koşabilir.
istediği zaman burun deliklerini kapatabilir.
kirpikleri ve kulak kılları çok uzundur, kum fırtınası olsa bile gözüne, kulağına kum kaçmaz.
çölde yaşayan insan için bulunmaz hint kumaşıdır.
devamını gör...

geç bir saat, ama işsiz adamım ben, tabii ki dinleyeceğim. teoman'dan en az iki şarkı istiyorum ama mümkün mü?*
devamını gör...

dilin cilasıdır.

edit: sözlük içerisinde yasaksa etmeyiz elbet, türkçemiz sağolsun anlatım gücümüz kuvvetli.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim