öğrenci işlerine bir arama da ulaşan adam beyaz saray'a, cia'e, fbı'a ve mossad'a dahil ulaşabilir. gerçek anlamda şanslı bir öğrencidir. şansını monaco- monte carlo da ki limitsiz teksas holdem masalarında değerlendirmesini öneririm.
devamını gör...

akp'ye, akp'lilerin bile tahammül edemediğine işarettir.
devamını gör...

kitabımın adı olan elma kokan salon .
devamını gör...

b*ka bastık!!
-sid
t: türkçe dublajı harika olan buz devri film serisinden replikler.
devamını gör...

kandil günlerine özel olarak yapılan* halka şeklinde susamlı tuzlu kuru pasta formunda hazırlanan küçük simitlerdir. yapılma amacı tamamen geleneksel motiflerdir, dini bir yükümlülüğü yoktur. aslen açlık içinde olan komşu ve yakınlar karnını doyursun diye kandil akşamlarında özellikle yapılıp dağıtılırmış. bir nevi ikram yani. paylaşmanın önemi vurgulanıyor bu vesile ile.

çay yanında güzel tüketilir. susamsız formu da vardır, ki ben onu daha çok severim. yapmayı bilmem ama çok güzel yerim.*
devamını gör...

starbucks, çalışanlarının müşterilerle sorun yaşadıkları takdirde yeniden motive olup zihinsel olarak hazırlanmalarını sağlayacak bir yöntem sunar. bu yöntem stresli durumlarda baristalar tarafından izlenecek bir dizi adımın baş harflerinden özetleniyor:

listen- müşteriyi dinlemek
acknowledge- şikayetlerini anlamak
taking an action- gerekli adımları uygulamak
thank- müşteriye teşekkür etmek
explain- durumun yaşanmasına sebep olan şeyi açıklamak
devamını gör...

tutankamonun laneti varsa bir yerde kesinlikle dinlenir o yayın, tanımları bu kadar harika olan bir yazarın programı da iyi olur. beklemedeyiz.
devamını gör...

yeni alınan kitap kokusu gibisi yok
devamını gör...

formatı anlatamıyorum.
devamını gör...

hay cinsiyet organınız içine kaçsın alüminyum dediğim başlık.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

içerisinde "cansu sakın aniden bakma, berk de burada sana bakıyooo" figürünü barındıran lahitlere ev sahipliği yapan müze.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

çift sayılar, garip bi şekilde her yerde çift sayı olacak. ve bu takıntı bazen öyle bir hal alıyor ki.
devamını gör...

sinirden ağladım. çok da güzel ağladım, helal olsun bana.
devamını gör...

dokundurma değildir o, resmen sokmadır.
devamını gör...

her şey başladığı olgunlukta devam etmeyecekse lütfen gelme, gücüm yok. sevme sanatında pişmemişsen hamsan gelme, gücüm yok. hislerini kendi içinde yaşayıp benle paylaşmamayı tercih edeceksen gelme, gücüm yok. ilişkimizin eksikliklerini gördüğünde çözüm odaklı değil de ayrılık odaklı yaklaşacaksan gelme, gücüm yok. keyfi yere benim duygularımı ve düşüncelerimi önemsemeden öylece önceliğinden çıkaracaksan gelme, gücüm yok. kendimi anlatmak için çaba sarfettiğim zaman beni görmemeyi tercih edeceksen gelme, gücüm yok. sana koşa koşa geldiğimde bir dahaki gelişim için içimdeki hevesimi kıracaksan gelme, gücüm yok. benim üzülmüş, incinmiş olmam senin yüreğine bir hüzün çöktürmeyecekse lütfen gelme...
devamını gör...

first person bulmaca oyunları sevenlere rahatlıkla tavsiye edebileceğim atmosferi ve heyecanıyla beni büyüleyen pc oyunu.
devamını gör...

yazarlar nasıl okullarda okumuşlar anlayamadım ben. kendi okulumu anlatayım, burası devlete ait bir okul:

benim okuduğum fen lisesi türkiye'nin en geniş kampüsüne * sahip okullarından biriydi. okulun 4 bahçe duvarını da görebilen pek az öğrenci vardı. okul binası 2 ana binanın koridorlarla birleştirilmiş halinden oluşuyordu, her katta 2 sınıf vardı, evet sadece 2. lise son sınıfların dersliklerinin yerini bilen çok az kişi vardı, öyle bir genişlikten bahsediyorum.
tüm derslere ait laboratuvarlar vardı ve eğitim hayatım boyunca da etkin kullandık hepsini, ingilizce laboratuvarı bile vardı, evet ingilizce laboratuvarı. içinde ingilizce sözlükler kaynaklar vs. kitapların olduğu bir kütüphanesi, projektör, duvarda ingilizce temalı posterler vs. kısacası içindeki her şey ingilizceydi, kapıdan türkçe hiçbir şey giremezdi. sonraları kapıya "ingilizce bilmeyen giremez" yazısı asmıştık*
fen laboratuvarlarında herkese bir mikroskop da düşüyordu örneğin, yeri geldi soğan kabuğu inceledik, yeri geldi dekortike-deserebre kurbağa da elde ettik.

okul hocaları özel sınavla alınmıştı, yani eskiden fen lisesi hoca alım geleneği bu şekildeydi zaten. benim fizik, biyoloji ve felsefe hocam odtü mezunuydu mesela.
okulun içinde ders zümreleri de vardı, matematik zümresi, fizik zümresi vs. gibi. bu zümreler katlara dağılmış biçimdeydi ve dolayısıyla hocalar öğrencilerden ayrı gayrı değillerdi, iç içeydik, bazen hocaların zümresine çay simit götürürdük birlikte yerdik.

okulda ilk ve ortaokullar için matematik olimpiyatı düzenliyorduk. sorular hazırlıyorduk, ilanlar duyurular vs. gönderiyorduk ortaokulara. sınavda da gözetmenlik yapıyorduk. dereceye girenlere ödül de veriyorduk.

okulun ilk inşaatı sırasında atanan müdür okulun küçük bir kısmının bile olsa cam tavana sahip olmasını istemiş, teleskop satın alıp oraya koyabilmek için. tabii ki ciddiye almamışlar bunu, sonra kendi emekleri ile balkon yaptırmışlar bir tane, teleskopu oraya çıkarıyorduk.

okulun en alt katı aşırı geniş bir salondu, sınavları tüm okul aynı anda aynı salonda oluyorduk. ben ilk sınavıma 2. 3. ve 4. sınıf öğrencileri ile birlikte girdim. hem tüm okul bu sayede birbirini görüyor tanıyor hem sınav kargaşası bir günde ortadan kalkıyor hem de kopya çekilme ihtimali çok çok azalıyordu.

okulda bir bilim müzemiz yer alıyordu. içinde böcek koleksiyonlarından mekanik aletlere*, fosillerden kayaç çeşitlerine birçok şey vardı, defalarca inceledim hepsini.

okulun kampüsünde yurt, yemekhane, spor salonu, kapalı halı saha, tenis kortu, meyve sebze bahçesi, şenliklerin düzenlendiği bir park, kümes ve bir tane de çiçek bahçesi vardı.
kapalı halı sahanın brandası yıllar sonra yırtıldı, telleri kaldı, sonrasında okulun taşınacağı haberi alındığı için de tamir edilmedi.
tenis kortu vardı, sırf "ya burası ne işe yarıyor acaba" diye tenis kurallarını öğrenmiştim kendim oturup, sonrasında ntv spor'daki tenis maçlarını izler oldum.

yemekhane zaten bildiğiniz gibi, yurtta kalan öğrenciler zaten orada yiyordu, evde kalan öğrenciler de aylık belli ücret karşılığı orada yiyebiliyordu*. yemeklerimiz çok çok güzeldi.

yurt da tek binadan oluşuyordu, kızlar ve erkekler bir koridorla ayrılıyordu, orada da yurt yönetimi odaları vardı, isteyen hocalar yurtta nöbet tutuyorlardı akşamları*. yurtta ilk zamanlar kantinin internet kafesi varmış, baya internet kafe. haftasonları nöbetçi hocalar öğrenciler falan toplanıp counter strike ya da age of empires 2 oynuyorlarmış*. sonra bazı öğrenciler çok suistimal edince bunu kaldırmışlar.
halı sahamız bildiğiniz kapalı halı sahaydı. sınıflar arası ya da hocalar-öğrenciler gibi turnuvalar düzenliyorduk kendimiz. kapısında kilit vs. de yoktu, ister okul çıkışı ister haftasonu plan yapıp oynayabiliyorduk.*
kümesimiz vardı bir tane de, horoz, tavuk, hindi, ördek, kaz, tavus kuşu.... evet baya tavus kuşu vardı okulda ama erkek değildi, dişiydi. dolayısıyla rengarenk kuyruğu yoktu. nereden bulmuşlar hiç bilmiyorum, ama orada yaşıyordu işte, kümesin kendine ait bir kısmı vardı. derslerde pencereleri açınca bazen uzaklardan dünyanın en kötü seslerinden biri duyuluyordu:

kuluçka makinamız vardı, tavuk ya da hindi vs. üretip yakın köydeki insanlara dağıtıyorduk.
bunun dışına okula ait köpekler ve bir tane de bukalemun vardı, evet bukalemun. okulun içinde bilim müzesinin köşesinde büyükçe bir fanusta yaşıyordu. bazen dışarı çıkarıyorduk, bazen kayboluyordu birkaç gün, okulun bi yerlerinde gezinirken buluyorduk. dokunabiliyorduk, elimize alabiliyorduk fakat pek yanaşmıyordu kimse buna. herkes dokunmaya sevmeye kalkda hayvanın hali nice olur değil mi?

resim fotoğraf ve heykel sergisi vardı okulda. biyoloji hocamız yetenekli bir adamdı, o açmıştı orayı, sonrasında ingilizce hocamızın çektiği fotoğraflar ve benim yaptığım resimler ile de zenginleştirmiş, gezilecek bir yer haline getirmiştik. okula düzenli olarak ziyaretçi geliyordu, ortaokullar ve diğer liselerden..

okulda şölenler de düzenliyorduk, zaten bahar şenlikleri her yıl standart olarak düzenleniyordu. yemek kazanları bahçeye çıkarılıyor, o güne özel menü çıkarılıyordu. sonrasında şarkı söyleyen şarkı söylüyor, hocaların etrafında muhabbetler ediliyor, yarışmalar düzenliyorduk*. üstelik hocalar da yarışıyordu. günün sonunda son ses müzik açıp okul bahçesinde tüm okul oynuyorduk hocalar dahil. bunun dışında hıdırellezi de kutluyorduk 19 mayıs'ı da. kış festivali de yapıyorduk, kardan adam* yarışması ve kartopu savaşı. bu şölenlere pinhani'yi davet etmiştik, gelmişti. hayrettin karaca'yı davet ettik, o da geldi. emre aydın'ı davet ettik, o da şehre konsere geleceğini bizi konserde görmek istediğini iletti*. türk yıldızlarını davet ettik mesela, geldiler bizim için gösteri yaptılar. sponsor da bulmuştuk iki fabrikadan, makarna arabası ve ayran arabası göndermişlerdi.

fen liselerinde eskiden 4 yıllık proje ödevi şartı vardı. okulun duvarları devasa posterlerle doluydu bu yüzden. poster dediysem öyle renkli kartona bir şeyler yapıştırılmış gibi düşünmeyin. duvarlar belirleniyordu hangisinde ne yer alacak diye, sonra oraya uygun şeyler yapılıyordu. örneğin benim 2. sınıfımın kapısının hemen yanında 5metreye 2 metre boyutlarında devasa bir periyodik tablo bulunuyordu, yanda bir yerde de bir anahtar panosu vardı. o panodan ilgili özelliği içeren elementleri aydınlatabiliyordunuz*. o tablo sayesinde periyodik tabloyu tamamen ezberlemiştim, hangisi gaz hangisi sıvı hangisi radyoaktif vs. halâ aklımda. odtü robot olimpiyatlarına robot gönderiyorduk mesela. birbirini çember dışına itme yarışması vardı, onun için bir robot yapmışlardı. mesela bir başka 4 yıllık ödev tamamen el yapımı bir teleskop elde etmekti. fizik hocası önderliğinde bir camı mercek haline getirene kadar zımparalıyorlardı bir grup öğrenci, bu 2 yıl sürdü, sonunda yaptılar da fakat ben hiç bakamadım. bir başka 4 yıllık proje, okul bahçesini tamamen yenilenebilir enerji ile aydınlatmaktı. şehirdeki fabrikalarla iletişime geçildi sponsorluk için*. sonrasında birkaç tane bahçe lambası yapıldı, okulun bahçesi onlarla aydınlanıyordu gece gündüz. örneğin benim ödevim tamamen elle dokunmuş bir kilimi tamamen elle hazırlanmış kök boyaları ile boyamaktı*. her yılın sonunda da bu projeler sergileniyordu, diğer liselerde ve ortaokullardan öğrenciler geliyordu ziyarete. çok ilginç şeyler görmüştüm orada.

ha her şey güzel miydi, elbette hayır. sınavlarımız çok zordu mesela. 10 soru klasikti bütün sınavlar. son soru birebir olimpiyat sorusu olurdu, sondan bir önceki de modifiye edilmiş bir olimpiyat sorusu. en yüksek not 80'di yani. 85 alan ilah oluyordu. bir dönemde takdir alabilen sayısı 5'i pek geçmezdi. kendi dönemimden değil ama üst dönemden 2 tane sınıfta kalan biliyorum. buna rağmen sayısız türkiye derecesi çıkardı okul.*

okul şehirden uzaktı, tepe bir yerdeydi manzarası da güzeldi. ulaşım servislerleydi, 10 dakika yürüme mesafesinden de dolmuş geçiyordu.

3 senemi geçirdiğim bu okulun taşınacağı haberleri sardı sonra her yeri. okul müdürü çalıştı çabaladı ne dediyse ikna edemedi. 600 metre kadar ileriye çukurluğa yeni okul yaptılar sonra da fen lisesini oraya taşıdılar. her yer tamamen kaldırım taşı döşeliydi. okul yapılırken hocalar da biz de yalvarmıştık bari birazcık toprak parçası bırakın da ağaç dikelim çiçek dikelim diye, nafile, her yer kaldırım taşı oldu. kümesler bahçeler parklar da yalan oldu. okulun arkasında 10 ağaçlık boşluk vardı sadece, oraya da top şeklindeki gölgesiz ağaçlardan dikmişlerdi inşaatı yapanlar. spor salonu eskiye kıyasla küçüktü, spor sahası küçüktü, tenis kortu gitmiş yerine beton zeminli voleybol sahası gelmişti. arazi eğimli olmamasına rağmen 4 metrelik iki tane istinat duvarı vardı okulla yurt arasında, gri gri duruyorlardı öyle. üstelik çok güzel bir tasarıma sahip olduğu için araç kapısının önüne güvenlik kulübesi koyulmuştu, servis minibüsleri giremiyordu, sonrasında ambulansın girmesi gerekti o da giremedi içeri.
okulun hacmi çok daralmıştı, yeni sınıflar yan yanaydı, kimya ve biyoloji laboratuvarı hariç laboratuvar yoktu. ders zümreleri zaten yoktu, tüm öğretmenler en alt katta uzak köşede öğretmenler odasındaydı.

sonra fen lisesine yatay geçişin önü açıldı kısa süreliğine, okula diğer liselerden 2 öğrenci geldi bu şekilde. sonra biri 1 ay diğeri 2 ay dayanabildi geri gittiler. sonra fen liseleri için öğretmenlik sınavları kaldırıldı, düz liseden bir matematik hocası gelmişti hiç unutmam. biz alışkındık yaptığımız tüm işlemleri kullandığımız tüm formülleri ispat etmeye. yeni gelen hoca derste sorduğumuz sorulara dayanamadı, ilk başta bağırıp çağırmaya başladı. sorduğumuz soruların çoğunu çözemiyordu*. bir süre sonra o hocaya soru sormamaya başladık, dersimize girmeyen diğer hocaya soruyorduk sorularımızı. en sonunda derste ağladı hoca, bir şey de diyemedik. geçti gitti.

eski müdür çok kısa süre sonra emekli oldu.
yeni müdürle hocaların arası açıldı, defalarca kavgalar edildi. yeni müdür bir ilkokuldan atanmıştı liseye, işleyişi ilkokuldaki gibi zannetti. istediğini de aldı sonunda. öğrencilerin hareket alanları kısıtlandı, gel deyince gelen git deyince giden bir öğrenci profili istendi okulda. odalar kilitlendi, okul kapısı kilitlendi, spor sahalarının kapıları kilitlendi.. hocalar bir bir uzaklaştı okuldan, yerleri oradan buradan hocalarla dolduruldu. biz de bitirdik gittik dağılma arefesinde.
okuldaki bu çözülmeden sınavlar da nasibini aldı, kolaylaştı. bu durum bizi değil fakat sonraki dönemleri çok etkiledi başarısı düştükçe düştü okulun.

sonra okulun üst tarafına bir imam hatip binası dikildi, görseniz dudağınız uçuklar. bizim talep ettiğimiz her şey vardı okulda. lisenin kendisine ait camisi vardı yahu, cami cami!
eski okulumuzu da aldılar sağlık lisesi yaptılar. onlar yeni binayı alsın biz eski okulda kalmaya devam edelim dedik kabul ettiremedik kimseye.

sonuç olarak ne bahar şenliği kaldı, ne de o eski hocalar. öğrenciler zaten hak getire, yani duyumlarım hep o yönde. okulun son güzel zamanlarını da biz yaşamıştık.

çok ders çalıştığımız da oldu çok eğlendiğimiz de. sinemaya gitmek için okuldan kaçtığımızı farkeden müdür sinema günleri bile yapmıştı okulda.

eğer burayı okuyan genç yazar arkadaşlar varsa aldırmayın söylenenlere dostlar. ders çalışıyor diye hayatsız olmuyorsunuz. neşesiz, zevksiz de olmuyorsunuz. ben hem çalışmanın hem de eğlenmenin birarada nasıl yapılabildiğini gözlerimle gördüm. ben belki şanslıydım böyle bir ortamda okuma fırsatı bulduğum için fakat şansı kendinizin de yaratabileceğini unutmayın*.

hiçbir zaman hayatsız gibi olmak zorunda değilsiniz, bu tamamen size bağlı, çalışmayı ve eğlenmeyi güzel koordine ederseniz hayattan aldığınız zevk 2 hatta 3 katına çıkacaktır.

ekleme: bütün bunlara rağmen dışardan bakınca okulumuz soğuk ve hayatsız görünüyordu. çevreden hep bu yönde duyumlar aldım yani. eğlenmenin okuldan kaçıp bir şeyler yapmak ya da dersi kaynatmak olduğunu zanneden insanlara fen lisesini anlatmak çok zor oluyordu bizim için. anlatmadık da çoğu zaman, evet ya hep ders hep ders ev-okul-ders üçgeni çok yoruyor vs. diyerek geçiştiriyorduk.
devamını gör...

(bkz: arı usun eleştirisi) kant'a göre felsefe araştırmaları birer değerlendirme(eleştiri) olmalıdır. felsefe us ile yapılıyor. öyleyse usun değerlendirilebilmesi için onun ne olup ne olmadığını iyice anlamak gerekir. örneğin felsefe nasıl bir usla yapılıyor, deneyden yararlanmayan bir salt us. öyleyse bu salt us dediğimiz nedir ? işte kant'ın üç büyük kritiğinden biri olan salt usun eleştirisi bu sorunun karşılığını arayarak bize salt usun sınırlarını göstermeye çalışır. salt us a priori (duyarlığın verilerinden alınmamış, deneyden önce kendiliğinden olan) bir bilgiyi gerçekleştirdiği iddiasındadır. bu nesneler düzenini aşarak düşünce düzenine yükselmeyle eş değerdir. öyleyse salt usun bilme yöntemi transandantal ( aşkınsal, salt düşüncenin sınırlarını aşarak mümkün olan verilerle senteze varan mantık) dır. peki salt us bu yöntemle gerçek bir bilgi edinebilir mi ? kant'a göre bilginin ne olduğunu kısaca söylemek gerekirse kant; her bilgi bir yargıdır der. ancak her yargı bir bilgi vermek zorunda değildir. bunu şöyle örneklendirebiliriz. "her cisim yer kaplar" yargısı bize hiç bir yeni bilgi vermez. cisim kavramı esasen kendiliğinden yer kaplamayı içerdiğinden dolayı burada sadece bir çözümleme yapılıyor. cisim kavramı çözümlenerek kendisinde bulunan bir bilgi hiçbir gereği yokken tekrar ortaya konuyor. ama " bu yük ağırdır" dediğimiz zaman, bu yargı aynı zamanda bize bilgide verir. çünkü "yük" kavramı kendiliğinden ağır yada hafif olduğunu bildirmez burada diğer örneğimizin tersine bir çözümleme değil birleştirme yapıyoruz. "yük" kavramı ile "ağır" kavramını birleştirerek yeni bir bilgi elde ediyoruz. demek ki bize bilgi veren yargılar çözümsel değil bireşimsel yargılardır. peki salt us bu bireşimsel yargıyı transandantal yöntemle deneyi aşarak gerçekleştirebilir mi ? kant'ın cevabı gerçekleştiremez oluyor. böylece metafiziği kesin olarak yıkıyor. salt us, deneyden yararlanmadan hiçbir bilgi gerçekleştiremez. öyleyse metafizik tasarımlar, insanların romantik düşüncelerinden başka bir şey değildir. ( engelsin kendisini utangaç materyalist olarak tanımlaması biraz da bu yüzdendir.) artık kant öncesi tanrılaştırılan transandantal us'a güvenilmeyecektir. peki salt us, bireşimsel yargı olan bilgiyi niçin gerçekleştiremez? çünkü us, sadece bir birleştirme işini gerçekleştirmektedir ve bu iş için gerekli gereçleri nesneler düzeninden almaktadır. örneğin elimizde tuttuğumuz taşı yere bırakınca onun düştüğünü görüyoruz ve ancak ondan sonra a posteriori (deneyim ve algılarla sonradan edinilen bilgi) "bırakılan taş düşer" bilgisini edinebiliyoruz. bize duyarlık(görüler sağlayan, insanda bilgiyi sağlayan yeti) bu bilgileri zaman ve mekan içerisinde veriyor. oysa nesneler dünyasında zaman ve mekan diye bir şey yoktur. demek ki bunlar duyarlığın dışarıdan deney yoluyla almadığı verilerdir. peki öyleyse usun verileri midir? hayır usun verileri de olamazlar. çünkü küçük çocuklar zaman ve uzayı düşünmeden ve hiçbir ussal işlem gerçekleştirmeden sevdikleri şeye yaklaşıp sevmedikleri şeylerden uzaklaşırlar. yani duyarlık ne nesneler düzeninden ne de düşünceler düzeninden alır bu bilgiyi. kant' ın bu soruya cevabı sezi oluyor. kant için bunlar bir biçimdir ve ancak duyarlığın sezisiyle elde edilebilir. zaman iç duyarlığın biçimidir, mekan dış duyarlığın. katılmadıkları hiçbir duyumun gerçekleşemeyeceği bu biçimler usun verileri olmadıkları halde deneyüstüdürler. deneyden çıkarılmamıştırlar ama bunlarsız deneyde yapılmaz. kant burada aşkın kavramından deneyüstü kavramına geçer. ona göre aşkın bilgi olamaz ama deneyüstü bilgi olabilir. demek ki kant'a göre bilgi gene de nesneler düzeninden değil usun düşünme düzeninde gerçekleşmektedir. böylelikle kant kendi düşünme yöntemini ortaya koyuyor deney üstü yöntem.( transandantal metod: kant için aşkının değil deney öncesinin bilgisidir. yani bilginin sınırlarını aşan değil bu sınırların içinde kalan bilgi dile getirilir. kendinden önce gelen düşünürlerin bilgi sınırlarının üzerine çıkardıkları deneyüstünü kant tam tersine bilginin temeline oturtur.)
kant'a göre us, deneyin verileriyle bağını koparıp metafizik yapamayacağı gibi deneyin verilerinin arkasına geçerek fizik de yapamaz. çünkü deney bize sadece görünenleri vermektedir. bizse bu görünürlerin ardında bir de kendilik hayal ediyoruz ve yukarı sınırı aşmaya çalıştığımız gibi bu aşağı sınırı da aşmaya çalışıyoruz. kant, bu her iki aşamayı da aynı aşma saymakta ve usun kalıplarının sadece fenomene uygulayıp şeyin kendisine uygulanamayacağını söylemektedir. kant, böylelikle, usun sınırını kesinlikle çizmiş oluyor. bu sınır şeyin kendiliğidir ve hiçbir zaman aşılmamalıdır, çünkü bilinemez.
devamını gör...

düşünceler göklere yükseliyor, fakat vücut toprağa bağlı. tek tek koparılması kolay olan milyonlarca iplikle bağlı.*

oğuz atay- tutunamayanlar
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim