aramızdaki en kısa mesafe
izninizle başlığa konuyla alakalı olmayan bir tanım giriyorum.
aramızdaki en kısa mesafe, aynı nefesi aldığımız anda kaldı.
aramızdaki en kısa mesafe, aynı nefesi aldığımız anda kaldı.
devamını gör...
en sevdiğiniz hukuk terimi
(bkz: avalist)
(bkz: ciranta)
(bkz: illetten mücerret)
(bkz: vefa şufa iştira)
söylerken kulağa çok hoş gelmiyor mu?
(bkz: ciranta)
(bkz: illetten mücerret)
(bkz: vefa şufa iştira)
söylerken kulağa çok hoş gelmiyor mu?
devamını gör...
endometriyum kanseri
gelişmiş ülkelerde en sık rastlanılan jinekolojik kanserdir.
özellikle yaşlı,postmenopozal kadınların hastalığıdır.jinekolojik kanser içinde prognozu en iyi olan kanserdir.
2 tipi vardır:
tıp 1 endometriyum kanseri:daha sık görülür. östrojen bağımlıdır.östrojen ve progesteron reseptörleri genellikle pozitiftir.iyi histolojik tip ve düşük gradelidir.
pten gen mutasyonu ve mikrosatellit instabilite de bu tipin göstergelerindendir.
tip2 endometriyum kanseri daha çok yaşlılarda görülen,östrojenden bağımsızdır.kötü histolojik tip(berrak hücreli karsinom,papiller seröz karsinom)
prognoz kötüdür genellikle p53 mutasyonu içerir.
özellikle yaşlı,postmenopozal kadınların hastalığıdır.jinekolojik kanser içinde prognozu en iyi olan kanserdir.
2 tipi vardır:
tıp 1 endometriyum kanseri:daha sık görülür. östrojen bağımlıdır.östrojen ve progesteron reseptörleri genellikle pozitiftir.iyi histolojik tip ve düşük gradelidir.
pten gen mutasyonu ve mikrosatellit instabilite de bu tipin göstergelerindendir.
tip2 endometriyum kanseri daha çok yaşlılarda görülen,östrojenden bağımsızdır.kötü histolojik tip(berrak hücreli karsinom,papiller seröz karsinom)
prognoz kötüdür genellikle p53 mutasyonu içerir.
devamını gör...
yoldaş benjamin franklin'in açtığı başlık
takıla takıla buna mı takıldın diyeceğim başlıktır. efendim adam bize bal porsuğu dedi, ağzınızı yerim, öperim dedi. takıldığınız şeye bak. (bkz: terbiyesizlik yapma terbiyesiz adam)
devamını gör...
korkusuz korkak
müdürün odasına sürekli "dosyalara" bakması için alımlı genç bir kadın gider. çiçek dilligil'in annesi belkıs dilligil ise buna bozulur.
-neyim eksik şu sıska karıdan? diye sorar.
mülayim bıyık altından gülerek yanıtlar:
-eksik değil fazlan var.
güç mulayimin eline geçince, dosyalara bakmak için, etine dolgun kadın belkıs dilligil'i çağırdığı o anı hiç unutmam.
adaleti "kendince" her yerde tahsis eder bizim korkusuz korkak.
-neyim eksik şu sıska karıdan? diye sorar.
mülayim bıyık altından gülerek yanıtlar:
-eksik değil fazlan var.
güç mulayimin eline geçince, dosyalara bakmak için, etine dolgun kadın belkıs dilligil'i çağırdığı o anı hiç unutmam.
adaleti "kendince" her yerde tahsis eder bizim korkusuz korkak.
devamını gör...
uğurtan sayıner
sabah sabah içimi yaktın be cemil abi! daha geçen kapak fotoğrafım yaparken şimdilerde ne yapar ne eder acep demiştim kendi kendime. ben bir yaş daha alırken bir efsane daha göçtü gitti bu kepaze yalan dünyadan.
devamını gör...
29 nisan 17 mayıs arası tam kapanma
tam kapanma marketlerin, kahvecilerin gel al açık olduğu, ekmek alanın 7 düvel gezebildiği olandı diğmi?
devamını gör...
normal sözlük’ün sevilmeyen yazarları veri tabanı
tanımı kötü bulduysam yazarına hiç bakmam çünkü hiç kimseye karşı olumsuz duygu beslemek istemiyorum. bünyemde kötülüğe yer yok.
devamını gör...
dna
dna ilk olarak 1869 yılında friedrich miescher tarafından keşfedilmiştir fakat uzun yıllar işlevi çözülememiştir.
dna'nın yapısının keşfi önemlidir, james watson ve francis crick, 1953 yılında dna’nın ikili sarmal yapısını ortaya çıkararak nobel ödülü'ne layık görülmüştür fakat bu başarıya ulaşırken bazı etik olmayan davranışlar içerisine girmişlerdir.
öncelikle, dna'nın kraliçesi/ dna'nın gizli kahramanı olarak adlandırılan genç bilim insanı rosalind franklin, x ışını kırınımını kullanarak dna'yı fotoğraflamış ve devrim niteliğinde bir işe imza atmıştır. meslektaşı maurice wilkins, dna'nın yapısını gösteren 51 numaralı fotoğrafı franklin’in bilgisi olmadan james watson ve francis crick’e göstermiştir ve bu fotoğraf sayesinde ikili, dna'nın gerçek yapısını çözebilmiştir.
ne yazık ki hayat adil olmuyor ve her zaman hak edene, hak ettiği değeri vermiyor. franklin'in fotoğrafı çok önemli bir role sahip olsa da, ödül watson ve crick'e veriliyor ve zaten ödül verilmeden önce franklin hayatını kaybediyor. eğer hayatını kaybetmeseydi nobel ödülü alır mıydı diye akıllarda soru işareti kalmasın çünkü hem o dönemde kadın bilim insanları fazla ön plana çıkartılmıyordu hem de bu ikili, çalışmalarına öncülük eden kişi olarak franklin'den öte kendilerine fotoğrafı gösteren maurice wilkins'in adını anmışlardı.
dna'nın yapısının keşfi önemlidir, james watson ve francis crick, 1953 yılında dna’nın ikili sarmal yapısını ortaya çıkararak nobel ödülü'ne layık görülmüştür fakat bu başarıya ulaşırken bazı etik olmayan davranışlar içerisine girmişlerdir.
öncelikle, dna'nın kraliçesi/ dna'nın gizli kahramanı olarak adlandırılan genç bilim insanı rosalind franklin, x ışını kırınımını kullanarak dna'yı fotoğraflamış ve devrim niteliğinde bir işe imza atmıştır. meslektaşı maurice wilkins, dna'nın yapısını gösteren 51 numaralı fotoğrafı franklin’in bilgisi olmadan james watson ve francis crick’e göstermiştir ve bu fotoğraf sayesinde ikili, dna'nın gerçek yapısını çözebilmiştir.
ne yazık ki hayat adil olmuyor ve her zaman hak edene, hak ettiği değeri vermiyor. franklin'in fotoğrafı çok önemli bir role sahip olsa da, ödül watson ve crick'e veriliyor ve zaten ödül verilmeden önce franklin hayatını kaybediyor. eğer hayatını kaybetmeseydi nobel ödülü alır mıydı diye akıllarda soru işareti kalmasın çünkü hem o dönemde kadın bilim insanları fazla ön plana çıkartılmıyordu hem de bu ikili, çalışmalarına öncülük eden kişi olarak franklin'den öte kendilerine fotoğrafı gösteren maurice wilkins'in adını anmışlardı.
devamını gör...
giresun yöresel ağzı
andıra gal(a)sın: yerin dibine geçesin
pezük: pazı
kara lastik: lastik ayakkabı
gavsuk/gavsak: çotanak (fındığın yeşil kabuğu)
gerebi, gelberi: tırmık
ekinci: giresun'un güneyinde yaşayanlar
sırgan: ısırgan otu
şelek: sırta asılan sepet
haccak: güzel
haçan: ne çabuk
diyelmek: ayakta durmak
kemcuk ağızlı: eğri (yamuk) ağızlı
poğul/poğol: mısır
bıldır: geçen yıl
cember: başörtü
napin, niyapin: ne yapıyorsun
çimmek: duş almak, yıkanmak
cücük: civciv
terek: raf
pancar: karalahana
deeyda: şurada
gabukluk: bodrum
ımuk: sıcak -ılıktan bir tık daha sıcak.
gene: biçim/şekil belirtme. -taş gene bir şey.
zatıberi: eskiden beri.
gibi bir çok şiveleri içerir.
daha fazlası için: www.ismailbeylikoyu.com/yor...
pezük: pazı
kara lastik: lastik ayakkabı
gavsuk/gavsak: çotanak (fındığın yeşil kabuğu)
gerebi, gelberi: tırmık
ekinci: giresun'un güneyinde yaşayanlar
sırgan: ısırgan otu
şelek: sırta asılan sepet
haccak: güzel
haçan: ne çabuk
diyelmek: ayakta durmak
kemcuk ağızlı: eğri (yamuk) ağızlı
poğul/poğol: mısır
bıldır: geçen yıl
cember: başörtü
napin, niyapin: ne yapıyorsun
çimmek: duş almak, yıkanmak
cücük: civciv
terek: raf
pancar: karalahana
deeyda: şurada
gabukluk: bodrum
ımuk: sıcak -ılıktan bir tık daha sıcak.
gene: biçim/şekil belirtme. -taş gene bir şey.
zatıberi: eskiden beri.
gibi bir çok şiveleri içerir.
daha fazlası için: www.ismailbeylikoyu.com/yor...
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
hazin mesafe veya yabancı
günlerdir evdeydim, yalnızdım, kombiyi kapattım, ışıkları da. zaman yavaşladı, geçmez oldu zaman. düşündükçe zamanı durduğumu hissettim. sonra koltuğun artık kulağıma fonetik gelen gıcırtısı eşliğinde sandalyeme oturdum ve yazmak istedim. ancak bütün girişimlerimin sonu hazin bitti. neden sonra kalktım ve aynada kendime baktım, ifadelerim silik geldi gözüme. yüzümü şekilden şekle sokmaya çalıştım, zorlama oldu. tuhaf durdu. duyarsızlaşmışım. bunun farkındaydım ama aynada uzun uzadıya kendimi seyrettiğimde derinden bir acı duydum. yüzleşmeye hazır değilmişim demek. gözlerim her nereye baksa derin bir boşluğu temaşa ediyormuşçasına ifadesiz bakıyordu, uzun uzadıya seyrettiğim boşluk nihayet beni seyretmeye başlamış diye düşündüm. başımı yataktan kaldırmak ve evi terk etmek için güçlü bir motivasyon ararken zorlanarak da olsa mantomu giydim ve sebepsiz yere dışarı çıktım. yağmur belli belirsiz çiseliyordu ve güzel,yumuşak bir soğuk vardı dışarıda. çıkar çıkmaz ilk duyduğum ses bir motor sesi ve esnaf çığlığı oldu. aşırı derece rahatsız edici bu seslere maalesef henüz duyarsızlaşamamıştım. bu tür yüksek ve rahatsız edici sesleri duyduktan sonra her zaman bir süre seslerden sonra gelen sessizliği dinler, gözlerimi kapatır ve derin nefesler alırım. böylece o gürültü kirliliğini kafamdan siler yoluma daha sakin ve huzurlu devam edeceğimi düşünürüm. tüm bu süreç bana yaklaşık 1 dakikaya mal olur, bu yüzden de zamanımı çalan böylesi absürt/küçük tersliklerden hep nefret etmişimdir. bu ritüeli bitirdikten sonra yürümeye başladım. başlarda amaçsız olarak dışarı çıktığımı zannederken, bir berber görünce neden dışarı çıkma ihtiyacı duyduğumu hatırladım. siyah, bazılarının derilerinin yavaştan soyulmaya başladığı, duvardaki sıvaları muhtemelen rutubetten dökülmeye başlamış mütevazı bir dükkandı. içeri girdim. berber öne doğru çıkmış göbeği, dar omuzları ve geniş alnıyla adeta bir çizgi roman karakterini anımsatıyordu. renkli gözleri canlı bakıyordu, yüzü kilosuna göre etsiz ve çöküktü, elmacık kemikleri çıkmış, yanakları hafif içe doğru büzülmüştü. gözlerindeki ışıkla yüzündeki çökmüş ifadenin oluşturduğu tezat dikkat çekiciydi, öyle ki yüzüne maske taktığında sadece canlı bakan gözleri göründüğünden 15 yaş daha gençleşmişti. bu tuhaf adam selam faslından hemen sonra elinde makasla hiçbir tıraşa dahi başlamadan bana politik bir vaaz vermeye başladı. pek konuşacak kimsesi yok heralde diye düşünerek acımayla karışık bir anlayışla ve zoraki bir gülümsemeyle dinlediğim bu tuhaf adam bir süre sonra elindeki makası bırakmış ve ortamda yarattığı hayali düşmanlarıyla kavga edercesine bağırmaya başlamıştı. sürekli kendisi konuşuyor, konuştukça düşmanlaştırdıklarını hatırlıyor ve hırslanıyor, hırslandıkça bağırıyordu. zamanla yüzümdeki sahte gülümseme, içimdeki acıma ve hoşgörü duygusuyla birlikte yok oldu. yüzüme adeta yalvarır bir ifade takındım. nolur sus ve işini bitir ricasını susarak söylemeye çabaladım. ancak yukarıda da bahsetmiştim, ifadesiz bir suratım var benim artık. içimde öldürdüğüm ideal ve değerlerin bir yan etkisi olsa gerek. zamanında hayata ve insana dair düşünüp yapmaya çalıştıklarımı bugün böylesi –pişmanlıklardan da azade olarak- büyük ve radikal bir kayıtsızlıkla karşılıyor oluşum duygulanım gücümü öldürdüğü gibi yüzümdeki bütün ifadeleri de beraberinde mezara gömdü. bundan dolayı ifadesiz surattan pek bir şey anlamadığı için onu suçlamıyorum. ama şuna eminim, onu dinlemek istemediğimi anlasa dahi sözlerini bitirmek adına bir an bile tereddüt etmeyecek biriydi o. hiçbir zaman aslını bilemeyeceği, yüzeysel söylemleri propaganda için kullanmakta bir an bile tereddüt etmiyordu. ayrıca küçük bir hesapla ve bazen kendisini, söylediklerini umursadığım sanısıyla benden gelecek olası bir itirazı defetmek için yaşına sürekli vurgu yaparak söylemlerini güçlendirdiğini zannediyordu. başta benim kendisini ve bu hamasi/tuhaf düşüncelerini onlara itiraz edecek kadar umursadığım konusunda yanılıyordu. ayrıca geçmişi şimdinin kodlarıyla yargıladığının bilincinde değildi. söylemlerine dayanak yaptığı sloganların “araştırmalarından” süzdüğü veriler olduğunu söyleyerek yalanı da işin içine katmıştı. araştırdım diyerek söze başladığı bütün konularda toplumsal sağduyunun her zamanki gibi hakikatin karşısında olarak üzerinde ittifak ettiği yalan/yanlış bilgileri tekrarlıyordu. bir an içimde bütün varsayımlarında ve benim kendisi karşısındaki konumum hakkında yanılan bu adama karşı yoğun bir acıma duygusu belirdi. o denli kendinden/hayatın gerçeklerinden/içinde bulunduğu toplumsal ve bireysel durumdan uzaktı ki, hiçbir dahlim olmadan monolog şeklinde inatla sürdürdüğü konuşmasında bir şekilde varsaydığı hayali düşmanlarla/imajlarla kavga ediyordu. karşısında somut olarak bir düşman olmamasının ona bahşettiği nimetlerden de faydalanmayı ihmal etmiyordu tabi. örneğin düşmanlarına önceden cevabını hazırladığı şeyleri istediği şekilde söyletiyor ve onları hazır paket cevaplarıyla alt ediyordu. her zafer sonrası da onu onaylamam için gözlerimin içine bakıyor, herhangi bir onay alamadığı zamanlarda şansını “doğru muyum?” diye sorarak deniyordu. bu bakışlarına ve sorularına tepkisiz kalmayı başarmıştım. söylediklerine onay alamadıkça meseleyi uzatma ihtiyacı duyuyor gibiydi. aslında bir bilgin gibi beni aydınlatmaya çalışan bu adam, bir anda benden onay almaya çalışan birine dönüşmüştü. ilişkinin bu denli ani bir şekilde tam tersine döndüğünü fark ettikten sonra gülümsedim. yeri olmadığı halde ufak bir kahakaha attım. ironileri severim. sonra bu gülümsemeden sebep olacak bir ara, vaktin var değil mi gibi bir şey söyledi ancak hiçbir cevap aralığı ve hakkı vermeden sözüne devam etti. belki de şu an ben bunu uyduruyorum. çünkü o sırada böyle bir soru sormasını ne denli çok istediğimi hatırlıyorum. bu soru üzerine uygun cevap vererek elindeki makası kullanmaya başlamasını sağlayabileceğimi düşünmüştüm. ancak o konuşmaya tüm hızıyla devam ediyordu. kendisinin parada gözü olmadığından ve yatağa başını rahat koyduğundan bahislerle süsleyerek anlatmaya başladığı hayat hikayesi, politik bir takım değerlere olan aidiyetinden duyduğu gurur, düşüncelerindeki tutarsız ve sebepsiz onca ön yargıyla bu adam bizim içimizde yürüyen bir tabut gibi yaşıyordu. tıraşı bitirdikten sonra alelacele parasını verdim, çıkarken yine bekleriz demeyi ihmal etmedi. bir daha hiç gitmeyeceğim halde beni maruz bıraktığı onca propaganda sonrasında “kesin gelicem” diyerek onu ilerde hayalkırıklığına uğratıp intikam almayı düşündüm, ancak yıldırım hızıyla gelip geçen çocukça düşünce sonrası kendimi aptal gibi hissetmiştim. cevap vermeden dükkanı terk ettim. derin bir nefes aldım, gözlerimi kapadım. yaklaşık 1 dakika sonra arkamda bıraktığım hafif salaş dükkanın içindeki tuhaf adamla hayatımın kesiştiği bu küçük zaman diliminde kafama hücum eden düşüncelerin tümünden kurtuldum. kendisiyle bir daha karşılaşmayacak olmak bir an tuhaf hissettirdi. hayatlarımızın çoğu böylesi küçük ve bir daha gerçekleşmeyecek rastlantılardan oluşuyor aslında. burada büyük bir trajedi olduğu kadar büyük bir komedi de gizli. her neyse, kendisiyle karşılaşmayacağım halde benimle böylesi bir konuşmaya girişen bu tuhaf adam imgelemimde “hasta bir toplumun hasta ve bir o kadar acınası üyesi” olarak yaşayacak.
saygılar.
günlerdir evdeydim, yalnızdım, kombiyi kapattım, ışıkları da. zaman yavaşladı, geçmez oldu zaman. düşündükçe zamanı durduğumu hissettim. sonra koltuğun artık kulağıma fonetik gelen gıcırtısı eşliğinde sandalyeme oturdum ve yazmak istedim. ancak bütün girişimlerimin sonu hazin bitti. neden sonra kalktım ve aynada kendime baktım, ifadelerim silik geldi gözüme. yüzümü şekilden şekle sokmaya çalıştım, zorlama oldu. tuhaf durdu. duyarsızlaşmışım. bunun farkındaydım ama aynada uzun uzadıya kendimi seyrettiğimde derinden bir acı duydum. yüzleşmeye hazır değilmişim demek. gözlerim her nereye baksa derin bir boşluğu temaşa ediyormuşçasına ifadesiz bakıyordu, uzun uzadıya seyrettiğim boşluk nihayet beni seyretmeye başlamış diye düşündüm. başımı yataktan kaldırmak ve evi terk etmek için güçlü bir motivasyon ararken zorlanarak da olsa mantomu giydim ve sebepsiz yere dışarı çıktım. yağmur belli belirsiz çiseliyordu ve güzel,yumuşak bir soğuk vardı dışarıda. çıkar çıkmaz ilk duyduğum ses bir motor sesi ve esnaf çığlığı oldu. aşırı derece rahatsız edici bu seslere maalesef henüz duyarsızlaşamamıştım. bu tür yüksek ve rahatsız edici sesleri duyduktan sonra her zaman bir süre seslerden sonra gelen sessizliği dinler, gözlerimi kapatır ve derin nefesler alırım. böylece o gürültü kirliliğini kafamdan siler yoluma daha sakin ve huzurlu devam edeceğimi düşünürüm. tüm bu süreç bana yaklaşık 1 dakikaya mal olur, bu yüzden de zamanımı çalan böylesi absürt/küçük tersliklerden hep nefret etmişimdir. bu ritüeli bitirdikten sonra yürümeye başladım. başlarda amaçsız olarak dışarı çıktığımı zannederken, bir berber görünce neden dışarı çıkma ihtiyacı duyduğumu hatırladım. siyah, bazılarının derilerinin yavaştan soyulmaya başladığı, duvardaki sıvaları muhtemelen rutubetten dökülmeye başlamış mütevazı bir dükkandı. içeri girdim. berber öne doğru çıkmış göbeği, dar omuzları ve geniş alnıyla adeta bir çizgi roman karakterini anımsatıyordu. renkli gözleri canlı bakıyordu, yüzü kilosuna göre etsiz ve çöküktü, elmacık kemikleri çıkmış, yanakları hafif içe doğru büzülmüştü. gözlerindeki ışıkla yüzündeki çökmüş ifadenin oluşturduğu tezat dikkat çekiciydi, öyle ki yüzüne maske taktığında sadece canlı bakan gözleri göründüğünden 15 yaş daha gençleşmişti. bu tuhaf adam selam faslından hemen sonra elinde makasla hiçbir tıraşa dahi başlamadan bana politik bir vaaz vermeye başladı. pek konuşacak kimsesi yok heralde diye düşünerek acımayla karışık bir anlayışla ve zoraki bir gülümsemeyle dinlediğim bu tuhaf adam bir süre sonra elindeki makası bırakmış ve ortamda yarattığı hayali düşmanlarıyla kavga edercesine bağırmaya başlamıştı. sürekli kendisi konuşuyor, konuştukça düşmanlaştırdıklarını hatırlıyor ve hırslanıyor, hırslandıkça bağırıyordu. zamanla yüzümdeki sahte gülümseme, içimdeki acıma ve hoşgörü duygusuyla birlikte yok oldu. yüzüme adeta yalvarır bir ifade takındım. nolur sus ve işini bitir ricasını susarak söylemeye çabaladım. ancak yukarıda da bahsetmiştim, ifadesiz bir suratım var benim artık. içimde öldürdüğüm ideal ve değerlerin bir yan etkisi olsa gerek. zamanında hayata ve insana dair düşünüp yapmaya çalıştıklarımı bugün böylesi –pişmanlıklardan da azade olarak- büyük ve radikal bir kayıtsızlıkla karşılıyor oluşum duygulanım gücümü öldürdüğü gibi yüzümdeki bütün ifadeleri de beraberinde mezara gömdü. bundan dolayı ifadesiz surattan pek bir şey anlamadığı için onu suçlamıyorum. ama şuna eminim, onu dinlemek istemediğimi anlasa dahi sözlerini bitirmek adına bir an bile tereddüt etmeyecek biriydi o. hiçbir zaman aslını bilemeyeceği, yüzeysel söylemleri propaganda için kullanmakta bir an bile tereddüt etmiyordu. ayrıca küçük bir hesapla ve bazen kendisini, söylediklerini umursadığım sanısıyla benden gelecek olası bir itirazı defetmek için yaşına sürekli vurgu yaparak söylemlerini güçlendirdiğini zannediyordu. başta benim kendisini ve bu hamasi/tuhaf düşüncelerini onlara itiraz edecek kadar umursadığım konusunda yanılıyordu. ayrıca geçmişi şimdinin kodlarıyla yargıladığının bilincinde değildi. söylemlerine dayanak yaptığı sloganların “araştırmalarından” süzdüğü veriler olduğunu söyleyerek yalanı da işin içine katmıştı. araştırdım diyerek söze başladığı bütün konularda toplumsal sağduyunun her zamanki gibi hakikatin karşısında olarak üzerinde ittifak ettiği yalan/yanlış bilgileri tekrarlıyordu. bir an içimde bütün varsayımlarında ve benim kendisi karşısındaki konumum hakkında yanılan bu adama karşı yoğun bir acıma duygusu belirdi. o denli kendinden/hayatın gerçeklerinden/içinde bulunduğu toplumsal ve bireysel durumdan uzaktı ki, hiçbir dahlim olmadan monolog şeklinde inatla sürdürdüğü konuşmasında bir şekilde varsaydığı hayali düşmanlarla/imajlarla kavga ediyordu. karşısında somut olarak bir düşman olmamasının ona bahşettiği nimetlerden de faydalanmayı ihmal etmiyordu tabi. örneğin düşmanlarına önceden cevabını hazırladığı şeyleri istediği şekilde söyletiyor ve onları hazır paket cevaplarıyla alt ediyordu. her zafer sonrası da onu onaylamam için gözlerimin içine bakıyor, herhangi bir onay alamadığı zamanlarda şansını “doğru muyum?” diye sorarak deniyordu. bu bakışlarına ve sorularına tepkisiz kalmayı başarmıştım. söylediklerine onay alamadıkça meseleyi uzatma ihtiyacı duyuyor gibiydi. aslında bir bilgin gibi beni aydınlatmaya çalışan bu adam, bir anda benden onay almaya çalışan birine dönüşmüştü. ilişkinin bu denli ani bir şekilde tam tersine döndüğünü fark ettikten sonra gülümsedim. yeri olmadığı halde ufak bir kahakaha attım. ironileri severim. sonra bu gülümsemeden sebep olacak bir ara, vaktin var değil mi gibi bir şey söyledi ancak hiçbir cevap aralığı ve hakkı vermeden sözüne devam etti. belki de şu an ben bunu uyduruyorum. çünkü o sırada böyle bir soru sormasını ne denli çok istediğimi hatırlıyorum. bu soru üzerine uygun cevap vererek elindeki makası kullanmaya başlamasını sağlayabileceğimi düşünmüştüm. ancak o konuşmaya tüm hızıyla devam ediyordu. kendisinin parada gözü olmadığından ve yatağa başını rahat koyduğundan bahislerle süsleyerek anlatmaya başladığı hayat hikayesi, politik bir takım değerlere olan aidiyetinden duyduğu gurur, düşüncelerindeki tutarsız ve sebepsiz onca ön yargıyla bu adam bizim içimizde yürüyen bir tabut gibi yaşıyordu. tıraşı bitirdikten sonra alelacele parasını verdim, çıkarken yine bekleriz demeyi ihmal etmedi. bir daha hiç gitmeyeceğim halde beni maruz bıraktığı onca propaganda sonrasında “kesin gelicem” diyerek onu ilerde hayalkırıklığına uğratıp intikam almayı düşündüm, ancak yıldırım hızıyla gelip geçen çocukça düşünce sonrası kendimi aptal gibi hissetmiştim. cevap vermeden dükkanı terk ettim. derin bir nefes aldım, gözlerimi kapadım. yaklaşık 1 dakika sonra arkamda bıraktığım hafif salaş dükkanın içindeki tuhaf adamla hayatımın kesiştiği bu küçük zaman diliminde kafama hücum eden düşüncelerin tümünden kurtuldum. kendisiyle bir daha karşılaşmayacak olmak bir an tuhaf hissettirdi. hayatlarımızın çoğu böylesi küçük ve bir daha gerçekleşmeyecek rastlantılardan oluşuyor aslında. burada büyük bir trajedi olduğu kadar büyük bir komedi de gizli. her neyse, kendisiyle karşılaşmayacağım halde benimle böylesi bir konuşmaya girişen bu tuhaf adam imgelemimde “hasta bir toplumun hasta ve bir o kadar acınası üyesi” olarak yaşayacak.
saygılar.
devamını gör...
6 nisan 2021 ali koç'un covid testinin pozitif çıkması
ilk tanım ülkede ki sevgisizliğin özeti niteliğindedir...
devamını gör...
normal sözlük gartic.io etkinlikleri
mellisho bizi gartic'e götür !!1!!11!!1 *
devamını gör...
lebaleb
''ağzına kadar dolu, iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olan ortam'' anlamına gelen sözcüktür.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
bir şarkı var ki, söylemeyen kalmadı. ancak benim için o kişi ve o şarkısı hiç değişmedi.
“and now, the end is here”
frank sinatra - my way
“and now, the end is here”
frank sinatra - my way
devamını gör...
türkiye'de binaların çok çirkin olması
tanımların bir çoğunda binaların çirkin olmasının asıl sorumlusunun paragöz mütaahhitlerin olduğu söylenmiş. sorumlu hepimiziz. şu bir gerçek ki bir işten para kazanmak isteyen insan talebe göre hareket eder. satamayacağı şeyi kimse yapmaz.
talep eden insanlar maddi durumlarından, pahalı oluşundan ya da başka sebepten dolayı estetik kaygısı gütmüyorsa, estetik yapı yapmak isteyen müteahhit ne yapacak? eminim ki müteahhitleri eleştiren insanlar şu an müteahhitliğe idealist olarak başlasa istemese de aynı tip yapıları yapmak zorunda kalacak. müteahhitler de, imar planı oluşturan uzmanlar da, ruhsat veren belediyeler de satın alanlar da bu halkın içinden çıkıyor. bu sorun maalesef toplumsaldır. boşuna avrupaya felan iç geçirmeyin. her toplum yaşamak istediği gibi yaşar. demek ki biz de böyle istemişiz.
talep eden insanlar maddi durumlarından, pahalı oluşundan ya da başka sebepten dolayı estetik kaygısı gütmüyorsa, estetik yapı yapmak isteyen müteahhit ne yapacak? eminim ki müteahhitleri eleştiren insanlar şu an müteahhitliğe idealist olarak başlasa istemese de aynı tip yapıları yapmak zorunda kalacak. müteahhitler de, imar planı oluşturan uzmanlar da, ruhsat veren belediyeler de satın alanlar da bu halkın içinden çıkıyor. bu sorun maalesef toplumsaldır. boşuna avrupaya felan iç geçirmeyin. her toplum yaşamak istediği gibi yaşar. demek ki biz de böyle istemişiz.
devamını gör...
al green
70'lerde pek bir ünlü olan, inleme şeklinde şarkı söylemesinden pek bir hazzettiğim, siyah şirin soul müzik yapan insan.
devamını gör...
nefret edilen insan tipi
sürekli şikayet eden insan: ömür törpüsüdür. bu tip insanlar olumsuz duygulardan beslenirler. sürekli diğer insanları kendi başlarına gelen olumsuzluklar yüzünden suçlamakla kalmazlar; küçümseme, saldırganlık, hoşgörüsüzlük ve hatta şiddet içeren tutumlar da takınırlar.
bağırarak konuşan insanlar: bir de boş konuşuyorsa kesinlikle uzak durulması gereken insan tipidir. ağzına kürekle vurma isteği uyandırır.
sürekli kendinden bahseden insan: çoğunlukla narsist tiplerdir. yüksek özgüvene sahip gibi gözükseler de çok kırılgan bir özgüvene sahiplerdir. kendilerinden asla memnun değillerdir ve bu konuda kompleks geliştirmişlerdir. sürekli kendilerinden bahsetme sebepleri de budur. en küçük eleştiride bile sinirlenirler. iletişim kurmak işkencedir.
bağırarak konuşan insanlar: bir de boş konuşuyorsa kesinlikle uzak durulması gereken insan tipidir. ağzına kürekle vurma isteği uyandırır.
sürekli kendinden bahseden insan: çoğunlukla narsist tiplerdir. yüksek özgüvene sahip gibi gözükseler de çok kırılgan bir özgüvene sahiplerdir. kendilerinden asla memnun değillerdir ve bu konuda kompleks geliştirmişlerdir. sürekli kendilerinden bahsetme sebepleri de budur. en küçük eleştiride bile sinirlenirler. iletişim kurmak işkencedir.
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
açılın ben geldim
hale.. jale.. tüm mahalle
manidir kural tanımaz..
yanımda kimsenin esamesi okunmaz..
hale.. jale.. tüm mahalle
manidir kural tanımaz..
yanımda kimsenin esamesi okunmaz..
devamını gör...
