her yaptığını, her anını merak etmeye başladığınızda aşık olmuşsunuz demektir. aşk; karşı konulamaz bir merak halidir. çünkü akıl,göz ve kalp daima onu arar, onunla olmak ister..
devamını gör...

herkesin en az bir kez denemiş olduğu durumdur.

bunu denemek için şimdi bir kelime seçin ve deneyip gerçeği görün.
devamını gör...

mahlasımdan bahsederdim.
devamını gör...

hayatımda; siyah üzeri baskılı tshirt giydim mi : yok
sakal bıraktım mı; asla, 1 haftadan sonra mutlaka keserim.
saçımı uzattım mı; hiç sevmem hep kısacıktır, çabuk yağlanıyor meret.
kedi kestim mi; yok daha neler ( şaka,şaka bırakın satanisttirler, kedi keserler lafını )

beni görenler sorduklarında metal dinliyorum dediğimde tip tip bakıyorlar, bende espiri olsun diye bende kendisini jiletleyen müslümcü tipi var ama heavy metal dinliyorum diyorum, inanamıyorlar.

insanların aklına metal müzik denilince hep siyah giyinen, saçı sakalı uzun, satanist, kedi kesen biri geliyor. hayatımda hiçbir zaman ne herhangi bir şekile girdim ne de kimsenin şeklini sorgular oldum.

14-15 yaşından beri heavy-metal ile haşır neşirim. yavaş yavaş dinlemeye başlayıp, şuanda bütünüyle diyebileceğim şekilde heavy-metal dinliyorum.

pek çok metal konserine , barına gittim, ortamlarda çok bulundum. geriye dönüp baktığımda abd den dönen arkadaşımın getirdiği o zamanlar çıkalı 1-2 sene olmuş olan metallica kill’m all albümünü iyi ki dinlemişim. ilk dinlediğimde ulan bu ne dediğimi hatırlıyorum, bunu derken ne olumlu ne de olumsuz manada dedim. tam anlayamadım açıkçası. bir şarkı, iki şarkı, sonra diğer arkadaşlara oğlum şöyle bir şey var dediğimde bu ne lan diye bana uzaylı gibi bakmaları, tabii o zamanlar yaşımızın icabı modern talking de dinliyoruz, orhan gencabay da, mazhar-fuat-özkan da.

sonra üniversite hayatı ile birlikte iyice doğru yola girme, tamamen belli bir tarza yönelme,black sabbathlar, judaslar, metallica, iron maidenler vesaire vesaire . askerden dönünce ilk iş doğubanka gidip iyi bir müzik seti alma, onu bangır bangır açma, rahmetli babamın buna zaman zaman kızması, onların yazlıkta olduğu bir gece zom olarak arkadaşlarla eve gelme, gecenin bilmem kaçında bangır bangır müzik dinlerken kapıya komşunun gelmesi ve şuan.

yaş olmuş bilmem kaç kendimi “too old to rock'n'roll too young to die” olarak görüyorum, şimdi oğlumla birlikte dinliyoruz. gitar sololarını çok sevdiğim için her şarkıda solo başladığı zaman küçükken burası babamın en sevdiği yer demesi.(her şarkıda mutlaka derdi). bir iki sene öncesine kadar benim her türlü takılmalarıma rağmen yaşı gereği piyasa müziği dinlerken, şimdi hem elektro hem de bas gitar çalması, benim adını bile duymadığım grupları dinlemesi, bak bu da var demesi. youtube dan birlikte heavy metal üzerine videolar, konserler izlemeler…

70 ve 80 lerin heavy metali ile thrash favorim, diğer türlerini de dinliyorum ama en keyif aldıklarım saydıklarım.

bu müzik türünde beni kendine çeken şey gitar riffleri, soloları ve ritimleri, bir de iyi böğüren bir frontman varsa ufffff. futbolda bir tabir var, atanında tutanında iyi olacak diye. heavy metal de de öyle , atanın frontman in, tutanın ritm tarafı (bateri ve bas). bunlar sağlam olursa korkma. çok iyi bir gitarcın varsa, riff ve soloların iyiyse, bir de yanına iyi bir frontman, tamamdır. bunun istisnası yok mu megadeth mesela frontman hariç her şey 10/10 olan grup ama solist kötü, alışıyorsun mustaine’in sesine zamanla (mustaine ritm gitarda çok iyidir, sadece sesi kötü.)

bu müzikten ne anlıyorsun diyenlere hep şunu diyorum, bu müziği sevebilmen için sabırlı olacaksın. bir kere dinlerken adam bası nasıl çalmış ona dikkat edeceksin,
sonrakinde bateriye bakacaksın, bakacaksın sonra diyeceksin ki ulan adam ne güzel çalıyor. sonra birlikte oluşan armoniye bakacaksın ve diyeceksin ki müziğin hası bu işte. önce analiz sonra sentez yani, böl ve bir araya getir.

genelde bu tarzı dinleyenler klasik müzikte sever, pink floyda da bayılır ve benim gibi kaliteli olmak kaydıyla arabeskte sever.

diyeceğim o ki dünyaya yeniden gelsem gene bu müziği dinlerdim. ah keşke tony iommi gibi gitar çalabilseydim veya james hetfield gibi şarkı söyleyebilseydim……….
devamını gör...

toooosbik tooosbik canım arkadaşım şarkısı benden kulübün kurucusuna gelsin;



kulübün diğer üyeleri için şiir yazmak isterim;

satranç ustası diskordda eğlenirken,
mitosfer atmosferden düşerken,
sığındılar eski çağa,
ayak uydurdular mali ve tosbağaya,
huni de dağıtıyoruz radyoda.

kurmuşlar sıcaktan hunileşen bir çardak,
aman ali rıza bey ağzımızın tadı kaçacak
haydi gelin diskorda
huni de dağıtıyoruz radyoda.

ayak uydurun yeni çağa
eskiye sarılmak ne fayda.
bakın bu son moda,
huni de dağıtıyoruz radyoda.

babacığım tospik marul aldım pazardan
tanrı korusun seni yoldaş ve pavlovdan.
eğlencenizi yesinler oldies,
huni de dağıtıyoruz radyoda goldies.
devamını gör...

demek ki amerikalılar çok öpüşüp sevişiyorlar ben onu anladım. eğer biz de onlar kadar kadar öpüşüp sevişirsek bizim paramızın da değeri artar. haydi arkadaşlar, sizi bu konuda seferberliğe çağırıyorum!
devamını gör...

ata topraklarına ''wabanaki'' yani şafak toprakları adını verirler. zira onlara göre dünyanın ve insanın yaratılışı o topraklarda gerçekleşmiştir. tabaldak (kutsal ruh) dünyayı yarattıktan sonra yeryüzüne iki adam gönderir. abenakilere göre yokluktan gelen bu adamlar ilk ruhlardır. birinin adı gluskab diğerinin adı malsimus'tur.

tabaldak, iki eline toz zerrecikleri koymuş, önce sağ elindeki zerrecikleri üfleyerek dünyaya yollamıştır. iyiliğin temsilcisi gluskab böylece yaratılmıştır. sonrasında tabaldak sol elindeki zerrecikleri üflemiş ve dünyaya yollamıştır. kötülüğün temsilcisi malsimus'ta bu şekilde yaratılmıştır.

medewiwin adı verilen şamanlar genelde gluskab'a hizmet eder ve şifa güçlerini ondan alırlar. inanış bu şekildedir. az sayıdaki kara şamanın yol göstericisi ise malsimustur.
devamını gör...

vakti zamanında şöyle bir şey yazmışım kitabın kapağına;

ne içindeyim zamanın
ne de büsbütün dışında
varla yok arasında
bir yerlerdeyim.
devamını gör...

şu anda edmondo de amicis’ ten istanbul (1874) okuyorum.
işler güçlerle ilgilenirken, ya da yürürken de latife tekin’ in sevgili arsız ölüm’ünü dinliyorum.

önceden bir kitabı bitirmeden ötekine geçmezdim.
ayrı tat, ayrı dünya, bambaşka hayatlar ; ama adı kitap.
şimdi diyorum: neden olmasın ki ikisi, üçü bir arada?
memnunum bu halimden : bıraktım tutucu olmayı.
devamını gör...

tecavüzün kelime anlamı saldırıdır. yani karşılıklı rıza yoksa evlilikte de tecavüz vardır.
devamını gör...

uzun zamandır izlediğim en kötü filmdi.

en son izlediğim 9 kere leyla filminden bile kötüydü. açıkçası sinemaya gitmeden önce çok bir şey beklemiyordum. ufuk bayraktar abimizi severiz diye aldık bileti. beklentim düşük bütçeli kendi halinde yapılmış bir türk filmiydi. * bütçesi belli kalitesi belli iyi senaryolu bir film bekliyordum. maalesef düşük tuttuğum beklentim bile gerçekleşmedi daha kötü bir filmle karşılaştım.

film daha başlar başlamaz çok düşük bütçeli bir film olduğunu belli ediyor. ha filme başlamadan önce bu film gerçek hayattan alınmıştır yazısıyla karşılaşıyorsunuz. film başlıyor ve rezalet oyunculuklarla karşılaşıyorsunuz. yüzünüz ekşiyor devam ediyorsunuz. ben de yüzümü ekşittim devam ettim. sonra güzel bir şeyler izledim. son yarım saate kadar güzel ilerledi son yarım saat tam anlamıyla mahvetti.

filmde oyunculukların zayıf olmasının sebebi filmde oyuncu olmaması. üç beş tane ünlü ve bilinen oyuncu var diğerlerini tanımıyoruz. senaryo çok kötü. yönetmen iyi işler çıkarmış. filmin müzikleri kötü, sahnelerle uyumlu değil. yani genel olarak kötü bir filmdi. türkiye'de yaşadığım için sinemaya verdiğim paraya üzüldüm. zurna dürüm yeseydim keşke dedim.

filme gitme sebebim ise ufuk bayraktar abiyi seviyorum. oyunculuğu, tipi, sesi, tarzı hoşuma gidiyor. dağ filminden ve ezel dizisinden hayranlığım var. sırf ezel dizisinde bulunan racon sahneleri gibi sahneler vardır diye gittim. * bir iki tane vardı. tam beklentimi karşılamadı.
filmde anlatılan dayı ufuk bayraktar abimizin babasıymış.* babasının kabadayı gibi bir şey olduğunu biliyordum zaten. şimdi gelelim filmlere konu olan senaryoya ve abimizin hayatına.

spoiler kısmına geçmeden önce izlemek isteyen yazar arkadaşlar varsa bence sinemada izlemesinler. elbet 1-2 aya dijital platformların birinde izlersiniz.


filmin başında gerçek hayattan alınmıştır veya esinlenilmiştir yazıyorsunuz okey. filmin içinde gerçek olabilecek çok az sayıda sahne var.
ulan adam arkadaşını hapishaneden kurtarmak için 15 sene deli taklidi yapıyor. hem de tımarhanede. böyle bir saçmalık gerçek olabilir mi yahu?
ayrıca şu pamuk kalpli kabadayı hikayesinin modası geçmedi mi? geçmiş olması lazım.
mafyayım ama pamuk kalpliyim. ona buna yardım ederim. iyilik severim.
bu anlatım tarzını beğenmedim.

çatışma sahnelerine falan gelmiyorum bile. çok kötüydü.
bütçesi olsa belki daha iyi bir film olabilirdi diyeceğim ama senaryosu da çok kötü.
neyse ufuk abimizi hala severiz. daha iyi işler yapmasını temenni ediyorum.
devamını gör...

-mutsuz oluruz biz senle
-mutsuz olalım ne var. biz de mutsuz oluruz. ben seninle mutsuzluga da varım...
-behzat ç-
devamını gör...

erdoğan'ı sevmesi, övmesi; eleştirenlere düşmanmış gibi yaklaşması. ve tabii ki mustafa kemal atatürk'ü sevmemesi. bu ikisini barındıran insanların benim hayatımda yeri yok.
devamını gör...

kitabı okumaya başladığım andan itibaren merak duygusu hiç eksilmedi.

öncelikle her şey bir trafik ışığında arabasında beklerken kör olan bir adamın içine düştüğü durumla başladı.

romana daha ilk başladığımızda tıpkı kafka'nın meşhur böceğe dönüşme sahnesinde olduğu gibi bir anda oldu. tık ışıklar gitti. ve karanlık.

romanı uzun uzun anlatıp sıkmak istemem. üzerinde durmak istediğim yerler var;

öncelikle karakterler doğuştan kör değil. beyaz kör. yani doğadaki şeyler dünyasını tanımlamış ama hayat akışının bir noktasında beyaz kör olmuşlar. doğada bir anda olup biten şeyler yoktur. değişim ve süreç vardır. dolayısıyla biz bu insanlara kör oldular diyemeyiz. duyarsızlık veya duyu yetilerinin alışkanlıkla körleşmesi de diyebiliriz. ve bu hastalık bir kişi hariç herkese bulaşıyor. neden? çünkü insanların anlaşabilmek, ileteşim kurabilmek için ortak mitlere(para gibi) ihtiyacı var. dolayısıyla kaos çıkar. ortak anlaşabildikleri değerlerin yitimine uğradıkları için de nitekim çıkıyor.

körlük trafik ışıklarında başlıyor. neden trafik ışıkları da başka bir yer değil? komutların verildiği bir yerde. her zaman duyumsayıp algılarız. ama ışıklarda olması tesadüf olmayabilir diye düşünüyorum.

ikinci dikkatimi çeken kısımsa yönetimin, bulaşıcı olan körlüğü kontrol altında tutabilmek için vakaları hapsettiği yer.
o kadar seçenek var ama tercih edilen yer eski bir hastane. üstelik de akıl hastanesi! tesadüf mü? tabiki hayır. yazar da yaratıcıdır, ve kusursuz çalışmak ister. herhangi bir obje, nesne veya özne orada olması gerektiği için vardır. fazlalık hiçbir şey yoktur(bence). buradan yola çıkarsak karakterlerin beyaz körlüğünün aslında zihinle ilgili olduğu sonucuna varabiliriz. dolayısıyla evvelden dediğim gibi bu insanlar duyarsızlaştırılmış, alışmış.

şunu da söylemeliyim ki karakterlerin hiçbirinin ismi yok. sahneye çıkan kişinin özelliklerine göre nitelemeler yapılmış. zannımca isim dar bir çerçeve çizerek anlatılmak isteneni/mesajı sınırlar. ama aylak adamdaki gibi "bay c.", gecikmeli ankara tireniyle gelen kadın", "josef k" gibi yaratımlar daha çok evrensellik, kapsayıcılık barındırır.

romanın ana mesajının verildiği yer ise "körlük" tanımın hakkını ise hapishane sahnesindeki distopik gösterim verir. burada bir nevi doğal seleksiyon vardır. güçlünün güçsüze baskın geldiği, kuralları sadece kendisi için geçerli kıldığı bir düzen hakim(güçlü olan grubun istekleriyle romanı okuyunca karşılaşırsınız).
tamamen kaosun geçerli olduğu bir iklim.
eski akıl hastanesinden bozma bir hapishanede beyaz körler ordusunun hayatta kalma mücadelesinde güçlünün güçsüze üstün gelme çabası. insani değerlerin ortadan kalkıp tamamen içgüdülerle hareket edilen kaotik bir ortam.

ama hesaba katılmayan bir şey var. gözleri gören bir kişi var. ve roman boyunca körlükten hiç etkilenmiyor. hatta grubun öncülüğünü, önderliğini, yol göstericiliğini yapıyor.

aklıma gelen bir kısım da; hapishaneden kurtulup eve vardıkları zaman, kadınların balkonda yağmur altında yıkandıkları sahne.
bir arınma, pisliklerden sıyrılma gibi gelmişti. bana.

romanı bir defa okudum. o da yaklaşık 4-5 yıl önce ama etkilediği için tasavvur edebiliyorum. ve düşüncelerim hala aklımda.
aklıma gelen sahneler var, tekrar okuduğum zaman yazıya eklemeler yaparım.
devamını gör...

önce gelmiş, sonra gitmiş, sonra tekrar gelmiş, gelmiş-gitmiş, gitmiş ve yine gelmiş.

yani biz gelirken o gidiyormuş.

(bkz: sebebi neydi ki)
devamını gör...

bir kere başıma gelmişti. güvenip sırrınızı veriyorsunuz o gidip başkalarına söylüyor. öğrendiğinizde yaşadığınız hayal ve güven kırıklığı çok acı.
devamını gör...

psikolojik bir rahatsızlık olan amok hastalığı bir çeşit cinnet geçirme hali. karşısına çıkan her canlıyı öldürme isteği olan bir cinnet hali olan rahatsızlık, aniden ortaya çıkan ve şiddet eğilimi gösteren bir ruh hali olarak ortaya çıkıyor. 18 yy'da filipinler ve malezya'ya özgü bir delilik hastalığı. bu rahatsızlığı taşıyan kişiler de amok koşucusu olarak tanımlanmıştır. ordu'da ceren özdemir'in katiline de psikologlar amok teşhisi koymuştu.
devamını gör...

ramiz ve selma..
devamını gör...

bu sene de tatil planlarım suya düşüyor, bi ben düşemiyorum suya. akşam olsun da dinleyip öğrenelim bakalım şambrelle nasıl yüzülüyormuş.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

afro-amerikan sarkici, sozyazari ve muzisyen. 1970'lerde, r&b ve soul turunde yazdigi ve seslendirdigi sarkilariyla taninmistir. kisa denebilecek 8 yillik bir kariyeri olmasina* ragmen muzik hayatina yeteri kadar onemli hit ve gunumuzde klasik haline gelmis sarkilari sigdirmayi basarmistir.

1938'de west-virginia'da komur madeninde calisan bir aileye dogdu. withers daha kucukken annesi ve babasi bosandi ve annesi tarafindan yetistirildi. 1965 yilinda muzik endustrisine atilmak icin amerikan donanmasindan ayrilip los angeles'a yerlesti. pek basarili olmayan bir baslangictan sonra, 1971'de "ain't no sunshine" sarkisi hit oldu ve billboard hot 100'de ucuncu siraya kadar ulasti. "ain't no sunshine" meshur oldugunda, muzik endustrisinin stabil bir kariyer saglamadigini dusunup maasli isine devam etti. bill withers 1972 yili grammy odullerinde "ain't no sunshine" ile en iyi r&b sarkisi odulunu kazandi. ayni zamanda 1971 yilinda, withers ilk albumu olan just as i am'i yayinladi. bu album, "ain't no sunshine"in yani sira, yine hit olan "grandma's hands" single'ini bulundurmaktaydi.
bill withers'in bu basarisi "lean on me", "use me" ve lovely day" gibi hitlerle devam etti. 1981 yilinda, washington grover jr.'in winelight albumunde, seslendirdigi "just the two of us" ile tekrardan en iyi r&b sarkisi grammy odulunu kazandi. muzik endustirisi ve muzisyen hayat stilinden zevk almadigi icin kariyerini kariyerini erken noktaladi. ancak kariyerini bitirdikten sonra bile, 1988'de "lean on me"nin tekrar kayidi ile en iyi r&b sarkisi grammy odulunu kazandi.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim