normal sözlük'te sürekli islam'ı kötüleyen başlık ve tanımlara müsaade etmek
sevgi pıtırcığı dini olan islamı(!) kötülemek burdaki insanların ne haddine sahi?
çok sevdiğimiz bir profesör bu tarz çıkışımlara (bkz: zırva) der.
çok sevdiğimiz bir profesör bu tarz çıkışımlara (bkz: zırva) der.
devamını gör...
sevildiğini anlamanın yolları
şöyle bir şey okumuştum.
"gerçekten sevilirseniz bunu bilirsiniz. kafanızdaki sorulara cevap aramaya , değerli olduğunuzu düşünmek için ayrıntılara bakmaya, başınıza bir şey geldiğinde merak edilmeye ihtiyaç duymadan bilirsiniz."
anlamak değil hissetmek önemli işte.
"gerçekten sevilirseniz bunu bilirsiniz. kafanızdaki sorulara cevap aramaya , değerli olduğunuzu düşünmek için ayrıntılara bakmaya, başınıza bir şey geldiğinde merak edilmeye ihtiyaç duymadan bilirsiniz."
anlamak değil hissetmek önemli işte.
devamını gör...
avrupa parlamentosu'nun demirtaş'ı serbest bırakın çağrısı
pek araştırma huyu olmayan arkadaşlar için;
buyrun bu yemen için
bu suriye'li sığınmacılar için
esad'ı suçlayıp bizi övdükleri haber
bonus olarak türkiye'nin tırstığı çin'i eleştirdikleri haber
kısacası bırakın artık sezercik tavırlarını. ap ilahi bir kurum değil elbette yanlış yaptığı kararlar olabilir. ancak türkiye hukuk ülkesi olmaktan gukuk ülkesi olmaya emin adımlarla ilerlerken buna karşı çıkması hepimizin yararına. demirtaş yalnızca bir isim. usulüne göre yargılanırsa ve cezası sabitleşirse isterse ömür boyu hapis yatabilir. lakin böyle usulsüzlükler olursa buna karşı çıkmak gerek. aksi durumda gelecekte bunların sizin de başınıza gelme ihtimalini arttırmış olursunuz.
buyrun bu yemen için
bu suriye'li sığınmacılar için
esad'ı suçlayıp bizi övdükleri haber
bonus olarak türkiye'nin tırstığı çin'i eleştirdikleri haber
kısacası bırakın artık sezercik tavırlarını. ap ilahi bir kurum değil elbette yanlış yaptığı kararlar olabilir. ancak türkiye hukuk ülkesi olmaktan gukuk ülkesi olmaya emin adımlarla ilerlerken buna karşı çıkması hepimizin yararına. demirtaş yalnızca bir isim. usulüne göre yargılanırsa ve cezası sabitleşirse isterse ömür boyu hapis yatabilir. lakin böyle usulsüzlükler olursa buna karşı çıkmak gerek. aksi durumda gelecekte bunların sizin de başınıza gelme ihtimalini arttırmış olursunuz.
devamını gör...
normal sözlük’teki oylama alışkanlığı
beğendiğim tanımları hemencecik oyluyorum. beni manyak ya da platoniğiniz sanmayınız yazarlar. olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum.
devamını gör...
sahte anne deneyi
harlow'un maymunlar üzerinde gerçekleştirdiği acımasız deneylerdir.
1950-60'lı yıllarda bazı psikologlar bebeklerin annelerine olan düşkünlüklerinin nedeninin annenin yavruya besin vermesi olduğunu düşünüyordu. o dönem psikologlarından harry harlow ise bunun sadece besinle alakalı olmayıp annenin yavruya verdiği rahatlık, sevgi gibi faktörlerin de önemli olduğunu ileri sürdü. elinde kanıt olmadığı için deney yapmaya karar verip talihsiz denekleri de rhesus maymunları olarak seçti.
1932'de zaten laboratuvarında maymun evi açan harlow, bazı maymunları ebeveynlerinden ayrı büyütüp gözlemledi (buna anneden yoksunluk denir ve etik olmadığı için günümüzde yasaktır). deneylerde ne kadar maymunların tüm bakımları yapılsa da anneyle büyüyen maymunlar ve annesiz büyüyen maymunların davranışlarının farklı olduğu gözlemlendi:
''...içe dönüklerdi, sosyal becerilerden yoksunlardı. çünkü bu yavrular sadece annelerinden değil, diğer yaşıtlarından da yoksun bir şekilde büyüyorlardı. bu şekilde büyüyen yavruların daha agresif ve korku dolu olduklarını fark ettiler. bir de... bebek bezlerine aşırı düşkünlerdi.''
harlow, bebek bezine olan bu aşırı düşkünlüğün huzur, konfor, sevgi, sıcaklık, vb. faktörlerden ileri geldiğini düşündü. bezlerine son derece düşkünlerdi çünkü annelerinden almayı bekledikleri sıcaklığı ve konforu bu bez parçasında buluyorlardı.
deneye gelecek olursak, harlow sahte maket maymun anneler üretti. bir tarafta bezlerle üretilmiş anne, bir tarafta ise tellerle üretilmiş anne... harlow, ilk koşulda tel olan annenin eline biberon ve maymunların çok sevdiği yiyeceklerden koyuyor. bez annede ise biberon olmuyor. diğer koşulda, bez annede biberon oluyor ve tel annede olmuyor. yürekleri dağlayan kısım ise maymunlar her iki koşulda da bez anneyi tercih ediyor. bez annenin elinde biberon varken maymunların onu seçmesi zaten beklenen bir durum (bezlere düşkünlükleri vardı) fakat tel annenin elinde biberon varken orada beslendikten sonra bez annenin yanına gidiyorlar! o sıcaklığı hissedebilmek için. tabi o dönem psikologlarına bu durum tokat gibi çarpıyor çünkü ‘’bebekler annelerine, kendilerine sağladıkları besin için değil, yumuşak ve sıcak bedenleri için bağlanıyor!’’ bu deneylerle kalınmayıp çok daha ileri gidiliyor ve her seferinde bezden annenin yanında olan yavrunun daha rahat olduğu gözlemleniyor.
harlow etik sınırlarını zorlayarak her seferinde yavruları izole ederek deneylerini sürdürüyor.. maymunlar bu deneylerden etkilenip intihara kalkışınca eleştirilere maruz kalıyor ve "maymunları nasıl sevebilirsiniz ki?" diye bir cümle sarf ediyor, bunu da sizin yorumunuza bırakıyorum.
1950-60'lı yıllarda bazı psikologlar bebeklerin annelerine olan düşkünlüklerinin nedeninin annenin yavruya besin vermesi olduğunu düşünüyordu. o dönem psikologlarından harry harlow ise bunun sadece besinle alakalı olmayıp annenin yavruya verdiği rahatlık, sevgi gibi faktörlerin de önemli olduğunu ileri sürdü. elinde kanıt olmadığı için deney yapmaya karar verip talihsiz denekleri de rhesus maymunları olarak seçti.
1932'de zaten laboratuvarında maymun evi açan harlow, bazı maymunları ebeveynlerinden ayrı büyütüp gözlemledi (buna anneden yoksunluk denir ve etik olmadığı için günümüzde yasaktır). deneylerde ne kadar maymunların tüm bakımları yapılsa da anneyle büyüyen maymunlar ve annesiz büyüyen maymunların davranışlarının farklı olduğu gözlemlendi:
''...içe dönüklerdi, sosyal becerilerden yoksunlardı. çünkü bu yavrular sadece annelerinden değil, diğer yaşıtlarından da yoksun bir şekilde büyüyorlardı. bu şekilde büyüyen yavruların daha agresif ve korku dolu olduklarını fark ettiler. bir de... bebek bezlerine aşırı düşkünlerdi.''
harlow, bebek bezine olan bu aşırı düşkünlüğün huzur, konfor, sevgi, sıcaklık, vb. faktörlerden ileri geldiğini düşündü. bezlerine son derece düşkünlerdi çünkü annelerinden almayı bekledikleri sıcaklığı ve konforu bu bez parçasında buluyorlardı.
deneye gelecek olursak, harlow sahte maket maymun anneler üretti. bir tarafta bezlerle üretilmiş anne, bir tarafta ise tellerle üretilmiş anne... harlow, ilk koşulda tel olan annenin eline biberon ve maymunların çok sevdiği yiyeceklerden koyuyor. bez annede ise biberon olmuyor. diğer koşulda, bez annede biberon oluyor ve tel annede olmuyor. yürekleri dağlayan kısım ise maymunlar her iki koşulda da bez anneyi tercih ediyor. bez annenin elinde biberon varken maymunların onu seçmesi zaten beklenen bir durum (bezlere düşkünlükleri vardı) fakat tel annenin elinde biberon varken orada beslendikten sonra bez annenin yanına gidiyorlar! o sıcaklığı hissedebilmek için. tabi o dönem psikologlarına bu durum tokat gibi çarpıyor çünkü ‘’bebekler annelerine, kendilerine sağladıkları besin için değil, yumuşak ve sıcak bedenleri için bağlanıyor!’’ bu deneylerle kalınmayıp çok daha ileri gidiliyor ve her seferinde bezden annenin yanında olan yavrunun daha rahat olduğu gözlemleniyor.
harlow etik sınırlarını zorlayarak her seferinde yavruları izole ederek deneylerini sürdürüyor.. maymunlar bu deneylerden etkilenip intihara kalkışınca eleştirilere maruz kalıyor ve "maymunları nasıl sevebilirsiniz ki?" diye bir cümle sarf ediyor, bunu da sizin yorumunuza bırakıyorum.
devamını gör...
fazla düşünme sorunu olan insanların ortak yanları
fazlaca dalgınlık. birisi aniden bir şey söylediğinde ilk “ha?” diye tepki verip düşüncelerden birkaç saniyeliğine kurtulma ve o kişiyi geçiştirip düşüncelere devam etme.
devamını gör...
daddy long legs
1955 yapımı kostümleri ve müzikleri ile dönemini çok güzel yansıtan bir film.
özellikle hikayenin naifliği beni çok etkiledi. filmin adı da filmdeki çok yerinde ve güzel bir tespitten ilham almış. elbette spoiler olacağı için ne olduğunu söyleyemem izleyince anlarsınız.
özellikle hikayenin naifliği beni çok etkiledi. filmin adı da filmdeki çok yerinde ve güzel bir tespitten ilham almış. elbette spoiler olacağı için ne olduğunu söyleyemem izleyince anlarsınız.
devamını gör...
büyümek
zamandan ziyade yaşananlarla büyüyor insan.
devamını gör...
hayatımızdaki önemli eşyalar
gözlüğümmmm
aşk yaşıyorum, çok seviyorum, dünyamı berraklaştırıyor, bir tanem, onsuz yapamam.
kulaklığım
kitaplarım
kalem, kağıt.
aşk yaşıyorum, çok seviyorum, dünyamı berraklaştırıyor, bir tanem, onsuz yapamam.
kulaklığım
kitaplarım
kalem, kağıt.
devamını gör...
yedinci dem
hem yazarlığını haber etmiş hem nickaltını açmış bulunmaktayım. hayırlı olsun dileklerimi iletip, sözlüğü güzel tanımlara boğması dileğiyle.
devamını gör...
büyük telegram göçü
herkesin kafasının iyice karıştığını belli eden bir durum. yerli olsun yabancı olsun farklı mesajlaşma uygulamalarının hepsinde verilerimize ulaşma imkanı var zaten. hangimiz kullanım koşulları vb. yazıların tamamını okuyarak anladım diye işaretliyoruz? oradaki bir cümlenin bizim aleyhimize kullanabileceğini bilerek onaylıyoruz zaten. yarın birgün telegram vb. nin de gerçek yüzünü kullanarak öğreniriz. teknoloji ve sosyal medya her geçen gün tehlikesinin dozunu arttırarak devam ediyor. eskiden az teknoloji az dert vardı. daha masum kullanıyorduk teknolojiyi de. şu anda her ortamı kötüye kullanmak için elimizden geleni yapıyoruz. o yüzden hangi uygulamayı kullanmışız umursamıyorum, her şeyi zararlı hale getiriyoruz çünkü...
devamını gör...
mahlassızım
sözlüğün kalitesini artıran, çok kaliteli tanımları olan saygıdeğer yazar büyüğümdür.
tanımlarını tek tek okumanızı tavsiye ederim, mutlaka bilgi birikiminizi artıracak tanımlar yazar kendileri.
ayrıca beğenilerini de eksik etmezler.
oldukça kibar bir insandır kendileri.
ellerine, emeklerine sağlık diyorum.
tanımlarını tek tek okumanızı tavsiye ederim, mutlaka bilgi birikiminizi artıracak tanımlar yazar kendileri.
ayrıca beğenilerini de eksik etmezler.
oldukça kibar bir insandır kendileri.
ellerine, emeklerine sağlık diyorum.
devamını gör...
jürgen klopp
jürgen klopp'un futbol felsefesini özetlemek gerekirse şu sözler oldukça faydalı olacaktır:
"topu kazanmanın en müsait anı, sizin topu kaybettiğiniz anın hemen sonrasıdır."
"benim 10 numaram gegenpressingtir."
bu sebeptendir ki jürgen klopp'un takımlarında klasik anlamda 10 numara göremezsiniz. jürgen klopp'un takımlarındaki bütün oyuncular teknik ve beceriden ziyade daha çok fiziksel özellikleri, dayanıklıkları ve alan bilgisinin iyi olması ile öne çıkmaktadır. yaptırdığı transferler arasındaki en teknik oyuncu ise thiago alcantara'dır. tabii bu sistem inanılmaz talepkardır ve oyuncuların konsantrasyonunun bir saniye bile düşmemesi gerekir. o sebeptendir ki dortmund dönemindeki pek çok oyuncu ilerleyen dönemlerde çok fazla sakatlık geçirmişti. benim asıl şaşırdığım nokta ise liverpool döneminde bu sakatlıkların neredeyse sıfıra yakın olmasıdır. hem de premier league gibi maç sayısı ve temposu yoğun olan bir ligde bunu becerebilmek gerçek anlamda saygıyı hakediyor. ama bu fiziki yoğunluğa bağlı olarak takımları bir düşüş dönemi yaşayabiliyor.
bu sistemin en büyük artılarından biri de oyuncuları gereğinden fazla iyi göstermektir. origi, shaqiri, gomez gibi adamlar bile bu sistem içersinde katkı verebiliyorlar. yani oyuncuyu geliştirmek ve potansiyelinden fazlasını ortaya çıkartmak açısından klopp dünya'nın en iyisi olabilir. salah dünya yıldız oldu klopp sayesinde öyle söyleyeyim. hatırlarsanız salah'ın bir ara gs ile anılıyordu.
liverpool dönemi özeline inecek isek bekler oyunun merkezindedir. alexander-arnold zekası ve robertson ise inanılmaz atletizm ve özverisi ile öne çıkıyor. şu videoyu lütfen izleyin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız:
peki bu sistemin dezavantajı var mı? evet var. bu argüman için sizi atletico madrid'in liverpool'u elediği şampiyonlar ligi maçını bir daha izlemenizi öneriyorum. burada tanımın başında belirtmiş olduğum teknik oyuncu eksikliği öne çıkmıştı ve bu sebepten dolayı thiago alcantara alındı.
kısacası jürgen klopp modern dönem futbol tarihini değiştiren adamlardan birisidir. artısı ve eksisi ile bu tartışılmaz bir gerçektir.
"topu kazanmanın en müsait anı, sizin topu kaybettiğiniz anın hemen sonrasıdır."
"benim 10 numaram gegenpressingtir."
bu sebeptendir ki jürgen klopp'un takımlarında klasik anlamda 10 numara göremezsiniz. jürgen klopp'un takımlarındaki bütün oyuncular teknik ve beceriden ziyade daha çok fiziksel özellikleri, dayanıklıkları ve alan bilgisinin iyi olması ile öne çıkmaktadır. yaptırdığı transferler arasındaki en teknik oyuncu ise thiago alcantara'dır. tabii bu sistem inanılmaz talepkardır ve oyuncuların konsantrasyonunun bir saniye bile düşmemesi gerekir. o sebeptendir ki dortmund dönemindeki pek çok oyuncu ilerleyen dönemlerde çok fazla sakatlık geçirmişti. benim asıl şaşırdığım nokta ise liverpool döneminde bu sakatlıkların neredeyse sıfıra yakın olmasıdır. hem de premier league gibi maç sayısı ve temposu yoğun olan bir ligde bunu becerebilmek gerçek anlamda saygıyı hakediyor. ama bu fiziki yoğunluğa bağlı olarak takımları bir düşüş dönemi yaşayabiliyor.
bu sistemin en büyük artılarından biri de oyuncuları gereğinden fazla iyi göstermektir. origi, shaqiri, gomez gibi adamlar bile bu sistem içersinde katkı verebiliyorlar. yani oyuncuyu geliştirmek ve potansiyelinden fazlasını ortaya çıkartmak açısından klopp dünya'nın en iyisi olabilir. salah dünya yıldız oldu klopp sayesinde öyle söyleyeyim. hatırlarsanız salah'ın bir ara gs ile anılıyordu.
liverpool dönemi özeline inecek isek bekler oyunun merkezindedir. alexander-arnold zekası ve robertson ise inanılmaz atletizm ve özverisi ile öne çıkıyor. şu videoyu lütfen izleyin, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız:
peki bu sistemin dezavantajı var mı? evet var. bu argüman için sizi atletico madrid'in liverpool'u elediği şampiyonlar ligi maçını bir daha izlemenizi öneriyorum. burada tanımın başında belirtmiş olduğum teknik oyuncu eksikliği öne çıkmıştı ve bu sebepten dolayı thiago alcantara alındı.
kısacası jürgen klopp modern dönem futbol tarihini değiştiren adamlardan birisidir. artısı ve eksisi ile bu tartışılmaz bir gerçektir.
devamını gör...
bir bilen
1980'lerin başlarında siyasi yasakların olduğu dönemde, 60'ların adalet partisi geleneğini sürdürmek üzere kurulan siyasi parti dyp'ydi. bu partinin arka plandaki gizli lideri olan kişi de yasaklı süleyman demirel'di.
dyp yöneticilerine basın yoluyla sorulan sorularda, yöneticilerin cevabı "bir bilene soralım" şeklinde gelirdi.
buradaki "bir bilen" süleyman demirel'di. "bir bilene sormak" deyiminin çıkış noktası da budur.
dyp yöneticilerine basın yoluyla sorulan sorularda, yöneticilerin cevabı "bir bilene soralım" şeklinde gelirdi.
buradaki "bir bilen" süleyman demirel'di. "bir bilene sormak" deyiminin çıkış noktası da budur.
devamını gör...
araba sevdası
lise zamanlarında sevgili edebiyat öğretmenlerimizin zorla okutmaya çalıştığı romanlardan biriydi bu. hala da devam ediyorlar mı bilmiyorum ama o zamanlarda ve daha sonraki eğitim hayatım boyunca ve öğretmen olduğumda da edebiyat öğretmenlerinin neden böyle bir şey yaptığına tam olarak anlam veremedim. ( edebiyatı seven edebiyat öğretmenlerini tenzih ederek yazıyorum bunları. ) bana çok şey katan bir edebiyat öğretmenim olmadı maalesef. bana zorla bir şeyler okutmaya çalışanlardı çoğunluğu öğretmenlerimin.
yıllar sonra kitabı tekrar okuduğumda biraz daha sinirlenmiş olabilirim onlara. bu kitap eğer bir şeylerin ilki olmasaydı okunacak bir kitap olmazdı. üzgünüm ama hissettiklerimi yazmak zorundayım, yalan söyleyecek halim yok. beğenmedim. çok zorlama bir kitap. ama sizin de kendi fikriniz oldun istiyorsanız okuyun.
yıllar sonra kitabı tekrar okuduğumda biraz daha sinirlenmiş olabilirim onlara. bu kitap eğer bir şeylerin ilki olmasaydı okunacak bir kitap olmazdı. üzgünüm ama hissettiklerimi yazmak zorundayım, yalan söyleyecek halim yok. beğenmedim. çok zorlama bir kitap. ama sizin de kendi fikriniz oldun istiyorsanız okuyun.
devamını gör...
tanımadığın biriyle sohbet etmek
tekel bayiim olduğu için her gün yaptığım şey.
devamını gör...
yazarların gitmek istediği ülkeler
nordik ülkeleri'nin hepsi.
devamını gör...
19 mayıs atatürk'ü anma gençlik ve spor bayramı
atatürk'ü anma gençlik ve spor bayramımız kutlu olsun. mustafa kemal atatürk'ün ortaya koyduğu ilkeler ve türk milleti için çizdiği vizyon geçen bunca yıla rağmen gerçekleşmemiştir. ne yazık ki bazı şeylerin değerini kaybetmeden anlamıyoruz. kadın hakları, laiklik, sosyal devlet, basın özgürlüğü... bu tür kazanımların arkasında duracak bilinçli bir halk yoksa bir kere sağlanması yeterli olmuyor. daha güzel günlerde bu güzel bayramı kutlamak dileğiyle.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının başına gelmiş trajikomik olaylar
üniversitedeki ilk dersim bir amfideydi.
geçen 7 yılın ardından amfinin adını bile söylerim.
bir sonraki ders ise liseden yeni mezun olmuş benim mantığıma göre bir sonraki amfideydi. yani bir kapıdan çıkıp diğerine girmem yeterliydi benim için. ben de tam olarak öyle yaptım. ilk dersim bittikten sonra kağıdı kalemi toplayıp heyecanlı bir şekilde bir sonraki kapıdan ikinci amfiye giriş yaptım. ortalarda güzel bir yer bulup kuruldum. her şey yolundaydı. mis! hoca geldi ve hemen dersi anlatmaya başladı. girişimcilik, iktisat, ekonomi, ticaret, ithalat ihracat...
40 dakika boyunca hiç nefes almadan ders anlattı. şimdi hayal edin; soluksuz ders anlatan bir hoca, "konu acaba ne zaman sanata, edebiyata, tarihe gelecek" diye bekleyen bir edebiyat fakültesi öğrencisi ben ve bir amfi dolusu iibf öğrencisi... meğer benim güzide üniversitemin amfileri biri sağda biri solda olmak üzere iki kapılıymış ve ben ilk girdiğim dersin amfisinin sol kapısından çıkıp sağ kapısından girmişim. ayrıca üniversite dersleri 2+2 saat blok ders olarak yapılıyormuş. bana bu iki bilgiyi kimse vermediğinden dersin ortasında "sorusu olan var mı" diyen hocayı fırsat bilip "çok özür dilerim hocam. acaba bu ders hangi bölümün?" dememle hocanın yüzündeki şaşkınlık ve gelen yanıt...
"iibf"
"anladım. fakat ben sanırım yanlış geldim. çıkabilir miyim?"
"elbette, buyrun"
bu cümle ile koca bir sıradaki herkesi tek tek kaldırıp kendimi dışarı atmaya çalıştım. sağa sola çarpa çarpa inerken tam kürsünün yanında bir kıkırdama sesi duydum. o kıkırdamayla bir anda arkamı dönüp "gülün gülün... şu kapıdan çıkınca ben de güleceğim" dedim ve kendimi dışarı attım. kapıyı kapatmamla tüm amfi kahkaha sesiyle yankılandı. ben ise koşarak üç kat aşağı inip listeden doğru amfinin yerini tespit edip yine koşarak üç kat çıkıp yeni derse girdim ve 5.5 yıllık üniversite hayatım boyunca da iibf'nin önünden bir kere bile geçmedim.
yıllar oldu. muhtemelen o sıralarda oturanlar bu olayı unutmuşlardır iki dakika içinde. fakat ben tüm asosyalliğim ve anksiyetem ile koca bir fakültenin önünde teklemeden o cümleyi nasıl düşündüm, nasıl söyledim hiç bir fikrim yok. hayatımdaki en trajik, en komik, en unutulmaz ve en keyifli anıdır. üniversite için ilk 'iyi ki'mdir.
geçen 7 yılın ardından amfinin adını bile söylerim.
40 dakika boyunca hiç nefes almadan ders anlattı. şimdi hayal edin; soluksuz ders anlatan bir hoca, "konu acaba ne zaman sanata, edebiyata, tarihe gelecek" diye bekleyen bir edebiyat fakültesi öğrencisi ben ve bir amfi dolusu iibf öğrencisi... meğer benim güzide üniversitemin amfileri biri sağda biri solda olmak üzere iki kapılıymış ve ben ilk girdiğim dersin amfisinin sol kapısından çıkıp sağ kapısından girmişim. ayrıca üniversite dersleri 2+2 saat blok ders olarak yapılıyormuş. bana bu iki bilgiyi kimse vermediğinden dersin ortasında "sorusu olan var mı" diyen hocayı fırsat bilip "çok özür dilerim hocam. acaba bu ders hangi bölümün?" dememle hocanın yüzündeki şaşkınlık ve gelen yanıt...
"iibf"
"anladım. fakat ben sanırım yanlış geldim. çıkabilir miyim?"
"elbette, buyrun"
bu cümle ile koca bir sıradaki herkesi tek tek kaldırıp kendimi dışarı atmaya çalıştım. sağa sola çarpa çarpa inerken tam kürsünün yanında bir kıkırdama sesi duydum. o kıkırdamayla bir anda arkamı dönüp "gülün gülün... şu kapıdan çıkınca ben de güleceğim" dedim ve kendimi dışarı attım. kapıyı kapatmamla tüm amfi kahkaha sesiyle yankılandı. ben ise koşarak üç kat aşağı inip listeden doğru amfinin yerini tespit edip yine koşarak üç kat çıkıp yeni derse girdim ve 5.5 yıllık üniversite hayatım boyunca da iibf'nin önünden bir kere bile geçmedim.
yıllar oldu. muhtemelen o sıralarda oturanlar bu olayı unutmuşlardır iki dakika içinde. fakat ben tüm asosyalliğim ve anksiyetem ile koca bir fakültenin önünde teklemeden o cümleyi nasıl düşündüm, nasıl söyledim hiç bir fikrim yok. hayatımdaki en trajik, en komik, en unutulmaz ve en keyifli anıdır. üniversite için ilk 'iyi ki'mdir.
devamını gör...
