oksmrn1
8 şarkıdan oluşan stabil albümüdür.
7 dakika önce yayınlandı. albümün kapağını rezalet buldum. parçaları dinliyorum.
parçalar şu şekilde
stabilly the kid
bıllboard
nankör
karanlık
alıştım artık
nefret feat neva
mathılda feat ati 242
seke seke
albümü dinledim. beğendiğim parçalar oldu. beğenmediğim parçalar oldu. genel olarak iyi bir albüm olduğunu düşünüyorum.
albümün iyi yanları beatler ve stabilin beğenilen tarzının tam gaz devam etmesi.
kendisinin flow matematiğini zaten çok eskiden beri seviyorum. sevmediğim yanı ise featlerin kısıtlı olması. iki adet feat var. bir tanesini çok beğendim. diğer feat berbat olmuş bence. piyasa işi yapmaya kalkmışlar. yapabilirler ama söylemlerle çelişince komik oluyor.
albüm genel olarak bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama anlatılanlar çok ucuz. çok klasik. eskidi artık. sürekli aynı şeyleri anlatıyor. stabil gibi başarılı bir rapçinin wack mc olma adayı olması beni üzüyor.
tamam abi anladım. çocukluğun kötü geçti. apartman ve kömürlük gidip gelmesi tamam anlıyorum. hep rapçiydin sokakta zorluk çektin. yeter artık. yeni içerikler yeni şeyler denemen lazım. bayıyor bir süre sonra. bir diğer eleştirim ise albümün kapağı. bu nasıl bir kapak yahu. sene 2021 oldu. kapağı ekleyip yazımı sonlandırıyorum.
7 dakika önce yayınlandı. albümün kapağını rezalet buldum. parçaları dinliyorum.
parçalar şu şekilde
stabilly the kid
bıllboard
nankör
karanlık
alıştım artık
nefret feat neva
mathılda feat ati 242
seke seke
albümü dinledim. beğendiğim parçalar oldu. beğenmediğim parçalar oldu. genel olarak iyi bir albüm olduğunu düşünüyorum.
albümün iyi yanları beatler ve stabilin beğenilen tarzının tam gaz devam etmesi.
kendisinin flow matematiğini zaten çok eskiden beri seviyorum. sevmediğim yanı ise featlerin kısıtlı olması. iki adet feat var. bir tanesini çok beğendim. diğer feat berbat olmuş bence. piyasa işi yapmaya kalkmışlar. yapabilirler ama söylemlerle çelişince komik oluyor.
albüm genel olarak bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama anlatılanlar çok ucuz. çok klasik. eskidi artık. sürekli aynı şeyleri anlatıyor. stabil gibi başarılı bir rapçinin wack mc olma adayı olması beni üzüyor.
tamam abi anladım. çocukluğun kötü geçti. apartman ve kömürlük gidip gelmesi tamam anlıyorum. hep rapçiydin sokakta zorluk çektin. yeter artık. yeni içerikler yeni şeyler denemen lazım. bayıyor bir süre sonra. bir diğer eleştirim ise albümün kapağı. bu nasıl bir kapak yahu. sene 2021 oldu. kapağı ekleyip yazımı sonlandırıyorum.
devamını gör...
ırkçılık yapanların eğitim düzeyinin düşük olması
hüseyin nihal atsız'ı bilmeyen insanları gösteren başlıktır. adam döneminin en iyi okuluna gitmiş *, yetmezmiş gibi bir de fuat köprülü'nün öğrencisi olmuştur. ancak maalesef ki ırkçıdır. çünkü yaşadığı dönem bunu gerektiriyordur. bilgisine kimse laf söyleyemez ancak ırkçılığına sonuna kadar karşı olan biri olarak çevreden aşırı etkilenmesini normal karşılıyorum. ki atsız karakterinden asla ödün vermemiş ve ırkçılığını da sonuna kadar savunmuştur.
ırkçılık kötüdür, hastalıktır. milliyetçiliği abartmayın.
ırkçılık kötüdür, hastalıktır. milliyetçiliği abartmayın.
devamını gör...
geceye bir kezban sözü bırak
prenses olmak için prense ihtiyacım yok zaten kralın kızıyım
devamını gör...
spora yeni başlayanlara tavsiyeler
yeni başlayanlar için protein tozu değerinde tavsiyelerdir.
ilk olarak amacınızı belirlemelisiniz.kilo verme ,kilo ve hacim kazanma,güç ve dayanıklılığı artırma,kardiyovasküler sistemi geliştirme gibi.genel olarak makarna bacaklı delikanlı kardeşlerimizin yapılı bir tosuncuğa dönüşmek için bu işe merak sardığını varsayarak dilim döndüğünce ,dağarcığım yettiğince bir kaç altın tavsiyede bulunmak isterim.elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım.
1) oku.elinden geldiğince insan anatomisini, gelişme aşamasında kasın davranışını,temel compound(birleşik,aynı anda birden fazla kas grubunu aktive eden)egzersizleri ve yapılış biçimlerini öğren.okuma alışkanlığın yoksa veya üşeniyorsan youtube'da tonla içerik mevcut,izlemeni tavsiye ederim
2) ortalama yeterlilikte bir spor salonu ve antrenör bul. muhtemelen seninle ciddi anlamda ilgilenebilecek antrenör bulamayacağın için bir koyun olarak kendi bacağından asılacaksın.o yüzden oku ve öğren.tosun olmak kolay değil.
3)''tosun olmak kolay değil'' ,''senin genetiğin müsaade etmez'' gibi saçma salak konuşan tiplere kulak vermemelisin.(bana kulak ver, ben dilimin ucuyla şakasına söyledim).azmedip sabredersen her şekilde şimdiki halinin kat kat ötesinde olacaksın,hatta ağırlığının üstüne 20 kilo fazla koyacaksın.bırak süper genetikli goril arkadaşların kolu 50 cm,seninki 40 cm olsun.
4) sabırlı ve gerçekçi olmalısın.bunları zaten biliyorsun ancak asla ve asla sentetik hormon kullanan o devasa sporcular gibi olamayacaksın.hatta sentetik hormon alsan dahi muhtemelen olamayacaksın çünkü bu iş sandığımızdan daha karmaşık.
5) vücut geliştirme ve diğer tüm sporları hayatına entegre edebilmek bir disiplin işidir.zaman ve ekonomi yönetimidir.işin içine girince bunu daha iyi anlayacak ve kendi mücadele metodunu belirleyeceksin.
6) asla ama asla aceleci davranma ve salondakilerle kendini kıyaslama.
7) beslenme konusunda genel bir disiplin oturtmaya çalış.birden bire tam randımanlı bir beslenme programı uygulayamayabilirsin ama sabredersen, iştahın da mide hacmin de yavaş yavaş artacaktır,endişe etmemelisin.
8) makrolar mikrolar kalori hesapları vitamin hesapları vs bunlara fazla takılmamalısın.ilk etapta yiyebildiğin kadar sağlıklı karbonhidrat(pirinç,bulgur,makarna) ve protein(et ,yumurta ,balık ,tavuk, kuru ,baklagil) yemelisin.kilo sorunun çok fazlaysa antrenman öncesi ve gece uyurken delikanlı gibi birer kase cicibebe ve süt tüketebilirsin.ve tabi yiyebildiğin kadar kuruyemiş.
9) farklı antrenman metodları araştırmalısın.ve zamanla değişik varyasyonlarla bu programları tatbik etmelisin.gelişimini de takip ederek senin için en uygun olanını tespit edersin.vücudunu tanımaya başlamalısın.
10) ilk başta(en azından ilk iki ay) tüm vücut antrenmanı yapmalısın.böylelikle hem genel vücut postürün yerleşecek hem de motor ünitelerin daha fazla uyarılacak ve merkezi sinir sistemin strese daha iyi adapte olacaktır.
11)ağırlıkları bir setten diğerine geçerken değil de ,hafta hafta artırmanı tavsiye ederim.bu metod,kasın mevcut hacmini belleğine almasında çok önemli rol oynar.mesela bir hafta içinde antrenmanda bir bölgeyi yalnızca 10 kg ile çalışıp,diğer hafta aynı bölgeyi 12,5 kg la çalışmak gibi.elbette genel olarak hareketten harekete(her makinenin verimli sunabildiği ağırlık miktarı farklıdır) de aynı bölge için farklı ağırlıklar zorunlu olmaktadır.
12)herhangi bir bölgedeki kas grubunun güçsüz olduğunu anladığın an o bölgeyi düşük ağırlıkla çok yüksek tekrarlar çıkarmak suretiyle güçlendirebilirsin.kuvvet kazandıkça ağırlık artırabilirsin.
şimdilik aklıma gelen başlangıç tavsiyeleri bunlar kıymetli arkadaşım.
ilk olarak amacınızı belirlemelisiniz.kilo verme ,kilo ve hacim kazanma,güç ve dayanıklılığı artırma,kardiyovasküler sistemi geliştirme gibi.genel olarak makarna bacaklı delikanlı kardeşlerimizin yapılı bir tosuncuğa dönüşmek için bu işe merak sardığını varsayarak dilim döndüğünce ,dağarcığım yettiğince bir kaç altın tavsiyede bulunmak isterim.elimden geldiğince kısa tutmaya çalışacağım.
1) oku.elinden geldiğince insan anatomisini, gelişme aşamasında kasın davranışını,temel compound(birleşik,aynı anda birden fazla kas grubunu aktive eden)egzersizleri ve yapılış biçimlerini öğren.okuma alışkanlığın yoksa veya üşeniyorsan youtube'da tonla içerik mevcut,izlemeni tavsiye ederim
2) ortalama yeterlilikte bir spor salonu ve antrenör bul. muhtemelen seninle ciddi anlamda ilgilenebilecek antrenör bulamayacağın için bir koyun olarak kendi bacağından asılacaksın.o yüzden oku ve öğren.tosun olmak kolay değil.
3)''tosun olmak kolay değil'' ,''senin genetiğin müsaade etmez'' gibi saçma salak konuşan tiplere kulak vermemelisin.(bana kulak ver, ben dilimin ucuyla şakasına söyledim).azmedip sabredersen her şekilde şimdiki halinin kat kat ötesinde olacaksın,hatta ağırlığının üstüne 20 kilo fazla koyacaksın.bırak süper genetikli goril arkadaşların kolu 50 cm,seninki 40 cm olsun.
4) sabırlı ve gerçekçi olmalısın.bunları zaten biliyorsun ancak asla ve asla sentetik hormon kullanan o devasa sporcular gibi olamayacaksın.hatta sentetik hormon alsan dahi muhtemelen olamayacaksın çünkü bu iş sandığımızdan daha karmaşık.
5) vücut geliştirme ve diğer tüm sporları hayatına entegre edebilmek bir disiplin işidir.zaman ve ekonomi yönetimidir.işin içine girince bunu daha iyi anlayacak ve kendi mücadele metodunu belirleyeceksin.
6) asla ama asla aceleci davranma ve salondakilerle kendini kıyaslama.
7) beslenme konusunda genel bir disiplin oturtmaya çalış.birden bire tam randımanlı bir beslenme programı uygulayamayabilirsin ama sabredersen, iştahın da mide hacmin de yavaş yavaş artacaktır,endişe etmemelisin.
8) makrolar mikrolar kalori hesapları vitamin hesapları vs bunlara fazla takılmamalısın.ilk etapta yiyebildiğin kadar sağlıklı karbonhidrat(pirinç,bulgur,makarna) ve protein(et ,yumurta ,balık ,tavuk, kuru ,baklagil) yemelisin.kilo sorunun çok fazlaysa antrenman öncesi ve gece uyurken delikanlı gibi birer kase cicibebe ve süt tüketebilirsin.ve tabi yiyebildiğin kadar kuruyemiş.
9) farklı antrenman metodları araştırmalısın.ve zamanla değişik varyasyonlarla bu programları tatbik etmelisin.gelişimini de takip ederek senin için en uygun olanını tespit edersin.vücudunu tanımaya başlamalısın.
10) ilk başta(en azından ilk iki ay) tüm vücut antrenmanı yapmalısın.böylelikle hem genel vücut postürün yerleşecek hem de motor ünitelerin daha fazla uyarılacak ve merkezi sinir sistemin strese daha iyi adapte olacaktır.
11)ağırlıkları bir setten diğerine geçerken değil de ,hafta hafta artırmanı tavsiye ederim.bu metod,kasın mevcut hacmini belleğine almasında çok önemli rol oynar.mesela bir hafta içinde antrenmanda bir bölgeyi yalnızca 10 kg ile çalışıp,diğer hafta aynı bölgeyi 12,5 kg la çalışmak gibi.elbette genel olarak hareketten harekete(her makinenin verimli sunabildiği ağırlık miktarı farklıdır) de aynı bölge için farklı ağırlıklar zorunlu olmaktadır.
12)herhangi bir bölgedeki kas grubunun güçsüz olduğunu anladığın an o bölgeyi düşük ağırlıkla çok yüksek tekrarlar çıkarmak suretiyle güçlendirebilirsin.kuvvet kazandıkça ağırlık artırabilirsin.
şimdilik aklıma gelen başlangıç tavsiyeleri bunlar kıymetli arkadaşım.
devamını gör...
öz güveni azaltan şeyler
defalarca hata yaptıktan sonra çok basit bir şeyi yapmaya bile özgüvenimi kalmaz.
devamını gör...
hangi normal sözlük yazarıyla ne yapmak isterdiniz sorusu
neden ben kimseyle bir şey yapmak istemiyorum sorusunu sordurtuyor bu yapılmak istenenlerin her biri...
arkadaşlar ne çok şey yapasınız var sizin...
ben zaten 5 tane yazarı uzaktan tanıyorum. onlarla da bir şey yapabilecek kadar samimiyetim yok.
ben bütün sözlük yazarlarına şarkı okumak istiyorum. hadi böyle söyleyelim de bari adet yerini bulsun.
arkadaşlar ne çok şey yapasınız var sizin...
ben zaten 5 tane yazarı uzaktan tanıyorum. onlarla da bir şey yapabilecek kadar samimiyetim yok.
ben bütün sözlük yazarlarına şarkı okumak istiyorum. hadi böyle söyleyelim de bari adet yerini bulsun.
devamını gör...
annelerin söylediği yalanlar
dönüşte aynı yerden geçicez o zaman alırız.
(almadı)
(almadı)
devamını gör...
pandemi gölgesinde bir bayram daha
iyi de kendi düşenin ağlaması mantıklı mı yani millet babında diyorum. kudurmuş kuduz köpek gibi tam kapanmada bile sokağa hücum eden halk ve bunu dizgin altına alamayan bir yönetim varken daha çok gölgede kalırız. sizin benim gibi yaşlar da kurunun yanında böyle yanar gider.
devamını gör...
yazarların emeklilik hayalleri
karavan...
değilse bile en azından bir minibüs. kendimce düzenleyip bir iki gün bile olsa uzaklaşacak kadar basit bir şey olsa yeter.
bir-iki kamp sandalyesi, piknik tüpü veya mangal hatta semaver bile olur, basit öğünlere yetecek kadar. sabah bir kahve, öğlen iki yumurta, akşama sucuk ekmek. sessiz dingin bir ağaç dibinde birkaç gün...
daha zamanı olsa da yaklaştım sayılır, son 13 yıl.
değilse bile en azından bir minibüs. kendimce düzenleyip bir iki gün bile olsa uzaklaşacak kadar basit bir şey olsa yeter.
bir-iki kamp sandalyesi, piknik tüpü veya mangal hatta semaver bile olur, basit öğünlere yetecek kadar. sabah bir kahve, öğlen iki yumurta, akşama sucuk ekmek. sessiz dingin bir ağaç dibinde birkaç gün...
daha zamanı olsa da yaklaştım sayılır, son 13 yıl.
devamını gör...
tanrıça kibele
bolluk-bereket tanrıçasıdır ve anadolu'da özellikle frigya döneminde oldukça yaygın olarak görülür.
bereket dışında doğurganlığın da sembolüdür.
bereket dışında doğurganlığın da sembolüdür.
devamını gör...
j harfinin en seksi harf olması
ruj, makyaj, oje, jakuzi, jinekoloji, vajina, jenital, erojen, jigolo, jüpon, jartiyer gibi kelimelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
devamını gör...
etliye sütlüye karışmamak
başlığa bakınca kendime sövmek istiyorum hem de ağız dolusu. kimseyle değil
sorunum.sadece kendimle...
o kadar malım, o kadar malım ki...
senin ben her koşulda başını belaya sokmadan rahata ermeyen vicdanına tüküreyim. neymiş?!
" zordaki birine yardımcı olmazsa rahat uyuyamıyormuş." yardım edince uyuyabiliyor musun?
hayır!!!
peki o kadar derde niye sokuyorsun kendini? senin hic mi rahata ihtiyacın yok?
ona üzül, buna üzül, dön asıl sen kendine üzül, mal!!!
ulan sen değil miydin "iki kedimi de alıp evime çekip gideceğim, benden bu kadar" diyen? niye soktun kendini yine onca borcun altına, akılsız mal?!!
senin o ben ne yaptığımı biliyorum havalarındaki triplerine tüküreyim. hani o sondu? yine verdin elinde ne var, ne yok? kredi bile çektin yine...
bak sanki hic vermemişsin gibi davranıyorlar. havada karada sadece ailen 150 bin liranı silkeledi keriz. bak hala sana şikayet ediyorlar "şunu yapmadin, bunu yapmadin" diye.
gittin bacak kadar kıza bile dolandırıldın. kulak arkan bile boş degil senin. ulan senin ben...
neyse...
daha senin yatacak yerin yok. huzur içinde uyuyamıyorsun. doldurdun odana yine tonlarca hasta yavru kediyi. odanda uyumayi birak, bir başına zaman bile geçiremiyorsun.
seninle en son geçen sene balkonda marti baktığımızda, günlük kilolarca dışkı temizledigimizde demedim mi? "bu martı ve kedi işlerine son ver. tedavi ettirsen bile eve almıyorsun" diye? senin ben kendine verdiğin sözü tutmayan yerlerini...
senin o ağlak aglak bakan gözlerini...
senin ben bir kilometreden keriz olduğun anlaşılan tipini...
embesil!!!
odana giremiyorsun, salonda da kendi kedilerin yüzünden bir gram uykuya hasret yaşıyorsun. bir de sarılmış hala "bak ne şirin."diyorsun. sinirden mideme agri girdi.
seni de, o şirini de...
neredeyse 100 kediye bakıyorsun, maddiyatın buna daha ne kadar dayanır? peki yetmeyince o zaman ne yapacaksın?
geri zekalı, seninle muhatap olmak zorunda kaldığım icin kendimden özür diliyorum.
akıl fukarasi embesil!!!
sorunum.sadece kendimle...
o kadar malım, o kadar malım ki...
senin ben her koşulda başını belaya sokmadan rahata ermeyen vicdanına tüküreyim. neymiş?!
" zordaki birine yardımcı olmazsa rahat uyuyamıyormuş." yardım edince uyuyabiliyor musun?
hayır!!!
peki o kadar derde niye sokuyorsun kendini? senin hic mi rahata ihtiyacın yok?
ona üzül, buna üzül, dön asıl sen kendine üzül, mal!!!
ulan sen değil miydin "iki kedimi de alıp evime çekip gideceğim, benden bu kadar" diyen? niye soktun kendini yine onca borcun altına, akılsız mal?!!
senin o ben ne yaptığımı biliyorum havalarındaki triplerine tüküreyim. hani o sondu? yine verdin elinde ne var, ne yok? kredi bile çektin yine...
bak sanki hic vermemişsin gibi davranıyorlar. havada karada sadece ailen 150 bin liranı silkeledi keriz. bak hala sana şikayet ediyorlar "şunu yapmadin, bunu yapmadin" diye.
gittin bacak kadar kıza bile dolandırıldın. kulak arkan bile boş degil senin. ulan senin ben...
neyse...
daha senin yatacak yerin yok. huzur içinde uyuyamıyorsun. doldurdun odana yine tonlarca hasta yavru kediyi. odanda uyumayi birak, bir başına zaman bile geçiremiyorsun.
seninle en son geçen sene balkonda marti baktığımızda, günlük kilolarca dışkı temizledigimizde demedim mi? "bu martı ve kedi işlerine son ver. tedavi ettirsen bile eve almıyorsun" diye? senin ben kendine verdiğin sözü tutmayan yerlerini...
senin o ağlak aglak bakan gözlerini...
senin ben bir kilometreden keriz olduğun anlaşılan tipini...
embesil!!!
odana giremiyorsun, salonda da kendi kedilerin yüzünden bir gram uykuya hasret yaşıyorsun. bir de sarılmış hala "bak ne şirin."diyorsun. sinirden mideme agri girdi.
seni de, o şirini de...
neredeyse 100 kediye bakıyorsun, maddiyatın buna daha ne kadar dayanır? peki yetmeyince o zaman ne yapacaksın?
geri zekalı, seninle muhatap olmak zorunda kaldığım icin kendimden özür diliyorum.
akıl fukarasi embesil!!!
devamını gör...
türkiye'nin gençleri harcaması
türkiye sadece gençleri değil, herkesi içinde öğüten bir değirmen gibi. burada doğan herkes bu öğütücünün içine düşüp acı çekiyor. kaçıp kurtulanlar yaşama tutunuyor.
devamını gör...
pandomima
tanzimat dönemi yazarlarından samipaşazade sezai'nin batılı anlamda ilk hikaye denemesi olan küçük şeyler kitabında yer alan ve herkesin ölmeden önce okuması gereken trajikomedinin çok iyi işlendiği kısa öykülerden birisidir.
özet geçmek gerekirse:
hiçbir kimsesi olmayan 33 yaşındaki şişman ve biraz çirkin paskal yaşlı bir rum kadının evinde kiracı olarak kalmaktadır. paskal hayatını sahnelerde çok başarılı olduğu pandomim sanatını icra etmesiyle idame ettirir. bir gün paskal yine sahnedeyken eftalya adlı bir genç kız paskal'a çiçek atar ve paskal bu çiçeği saklar, eftalya'ya aşık olur. paskal eftalya'ya olan aşkını uzun süreler boyunca içinde tutar. bir süre sonra eftalya'nın paskal'ın sahnelerine gelmemeye başlaması paskal'ın meraktan çıldırmasına neden olur. paskal eftalya'ya olan aşkını içinde gittikçe büyütmeye başlar ve bir gün eftalya paskal'ın sahnesine geldiğinde paskal şok olur. paskal gözlerine inanamaz, eftalya bir başkasıyla evlenmiştir.. paskal bunu kaldıramaz o gün sahne çıkışı evde sabaha kadar acıdan kıvranır ve sabah ise kendisini asar. asılı trajikomik olan şey ise mahalleli odasının kapısını kırıp içeri girdiğinde önce paskal’ın dilini çıkarıp komiklik yaptığını sanıp gülmesi. oysa paskal gerçekten ölmüştür. yaşamında insanları güldürmeyi başaran bu adam ölümüyle de insanları güldürmüştür..
tamamını okumak isteyenler için:**
haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. bir eskimişlik ve unutulmuşluk içerisinde terk edilmiş halde bulunuyordu. çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi istanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı...
yazın bir cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
“meşhur paskal’ın pandomiması. burada her cuma ve pazar günleri meşhur paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
oyunda bir kadına aşıkmış rolü yapan paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
‘paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. validesi: ‘kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; eftalya, paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal, o güzel eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa aşık olmuştu!
fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. bak, bu kırgın halinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı.
bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
kendisini bir kere kabul edecek olursa… bu odaları saksılarla donatacak, o güzel eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. ah, pek de çirkindi, alemin maskarasıydı. ağlamaya başladı.
son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal, bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikatti.
özet geçmek gerekirse:
hiçbir kimsesi olmayan 33 yaşındaki şişman ve biraz çirkin paskal yaşlı bir rum kadının evinde kiracı olarak kalmaktadır. paskal hayatını sahnelerde çok başarılı olduğu pandomim sanatını icra etmesiyle idame ettirir. bir gün paskal yine sahnedeyken eftalya adlı bir genç kız paskal'a çiçek atar ve paskal bu çiçeği saklar, eftalya'ya aşık olur. paskal eftalya'ya olan aşkını uzun süreler boyunca içinde tutar. bir süre sonra eftalya'nın paskal'ın sahnelerine gelmemeye başlaması paskal'ın meraktan çıldırmasına neden olur. paskal eftalya'ya olan aşkını içinde gittikçe büyütmeye başlar ve bir gün eftalya paskal'ın sahnesine geldiğinde paskal şok olur. paskal gözlerine inanamaz, eftalya bir başkasıyla evlenmiştir.. paskal bunu kaldıramaz o gün sahne çıkışı evde sabaha kadar acıdan kıvranır ve sabah ise kendisini asar. asılı trajikomik olan şey ise mahalleli odasının kapısını kırıp içeri girdiğinde önce paskal’ın dilini çıkarıp komiklik yaptığını sanıp gülmesi. oysa paskal gerçekten ölmüştür. yaşamında insanları güldürmeyi başaran bu adam ölümüyle de insanları güldürmüştür..
tamamını okumak isteyenler için:**
haseki taraflarında bir çıkmaz sokağın içinde yalnız duran üç odalı bir ev, bir mezar gibi, sonsuz bir sessizlikle doluydu. bir eskimişlik ve unutulmuşluk içerisinde terk edilmiş halde bulunuyordu. çatısından kopan bir tahta, damından uçan bir kiremit, duvarlarından yuvarlanan bir taş senelerce düştüğü yerde kalırdı. ara sıra çirkin, ihtiyar bir rum karısı -cadılara mahsus dehşet ve sükunetle- dışarı çıkarak evinde ihtiyaç duyduğu malzemeleri satın alır ve alelacele eve girip kaybolurdu. evin küçük bahçesinde duvara yakın bir büyük ağaç, temmuzun o ateşli güneşi istanbul’un bu taraflarını takatsiz bir hararet içinde bıraktığı zaman yapraklarının arasına gizlenmiş serin bir rüzgar yaymaya başlayarak o evin, o mahallenin bir büyük yeşil yelpazesi gibi havayı tazeler ve ona bir ferahlık kazandırırdı...
yazın bir cuma günü, öğleüzeri, bu evden, koltuğunda bohçasıyla çıkan bir adam, kapısını itina ve dikkatle kapadıktan sonra yoluna devam etmeye başladı. arkadan bakılınca omuzlarıyla belinin genişliği aynı bulunacak kadar şişman olan otuz üç yaşındaki bu adamın enli, fakat pek kısa bacakları üzerindeki yükü istediği tarafa götürmek de zorluk çektiği görülüyordu... bu uzak mahallelerin tenha sokaklarında düşünceli, mahzun bir şekilde yoluna devam eden bu adam, halkı güldürmek için gidiyordu... ince tahtalarla inşa edilmiş ve yıkılmamak için etrafına destekler vurulmuş bir binanın önüne geldi. bu binanın kapısının üzerinde beyaz kağıda büyük siyah yazıyla şu levha asılmıştı:
“meşhur paskal’ın pandomiması. burada her cuma ve pazar günleri meşhur paskal çeşitli hünerler ve gülünç oyunlar icra eder. kıymetli müşterilerinin beğenisini kazanan paskal, her hafta yeni oyunlarını gösteri sahnesinde sergileyecektir!”
paskal, kendisiydi. tiyatrosunun kapısından girip bohçasını açarak, hiç değişmeyen oyununa mahsus şalvar biçiminde ki beyaz pantolonunu, başına sivri beyaz külahını giydikten ve bütün yüzünü unlara, kurbağa bakışlı siyah gözlerinin alt kısımlarını kırmızıya boyadıktan bir saat sonraydı ki -boş zihinlerle gailesiz gönüllerden çıkıp yükselen- kahkaha sedaları ve alkış sesleri arasında oyununu sergiliyordu.
oyunda bir kadına aşıkmış rolü yapan paskal’ın, ilan-ı muhabbet için dilini çıkarması ve onun sevgisini kazanmak için taklak atması oradaki halkı çok güldürüyordu. tiyatronun bezden tavanını başının üstünde tutan ortadaki hareketli direğe arkasını dayayarak, ağzındaki sigara ile oyunu seyreden bir seyirci:
‘paskal’ın dilini çıkarması yok mu? insan buna gülmekten bayılır!’ diyordu. zaten bunu orada küçük iskemlelerin üzerine oturanların ekserisi tasdik etmişti. oyuncuların yanındaki locada, o masum, o çocukça gülüşleri hayatın acılarına teselli olabilecek genç kızlardan biri, tam bir coşku ve sevinçle kanatlarını sallayarak uçuşan kuşlar gibi, o küçücük pembe dudaklarının üzerinde nurani bir tebessüm olduğu halde, ellerini birbirine çırparak paskal’ı alkışlıyordu. “eftalya” ismindeki, yirmi yaşında, bu genç kız ihtiyar validesiyle hemen her hafta bu locaya geliyordu. validesi: ‘kızım burada çok mu eğleniyorsun?’ diye sorduğu vakit; eftalya, paskal’ı ölen sevgili köpeğine benzettiğini ve bazen de onun hareketlerinin ve tavrının, bir kere görüp de pek hoşuna giden bir maymunu andırdığını söylerdi.
o gün ise beyaz ketenler, sihri tebessümler içinde bulunan bu genç kız, o gürültüler arasında, bir hayvan kadar sevimli bulduğu ve beğendiği oyuncuya, locadan çiçek atıyordu. attığı bu çiçekler, paskalın yüzüne göğsüne dokundukça eliyle kalbini tutarak en can alıcı yerinden vurulmuş yırtıcı bir hayvan gibi acı acı feryat ediyordu.
bir iki dakika sonra tiyatrosunun iç tarafındaki toprağın üzerine oturarak, hala güldürdüğü adamların kahkahaları devam ederken içini çeke çeke ağlıyordu. bu zavallı paskal, o güzel eftalya’yı seviyordu, bu kusurlu vücut, o kusursuz varlığa aşık olmuştu!
fakat gönlünün en gizli bir köşesinde gizlediği bu muhabbetini kimseye söylemeye, küçükten beri her derdini paylaştığı evdeki ihtiyar hizmetçisiyle bile hasbihal etmeye cesaret edemiyordu. ömründe hiçbir kadının beğenen bakışlarına, hiç kimsenin iltifatlı davranışlarına nail olamamıştı. kendisinden beklenen yalnız güldürmekti. bak, bu kırgın halinde, gözyaşları içinde bulunduğu şu kederli vaktinde bile herkes kahkahalarla ona gülüyordu.
akşamdan sonra oyun bittiğinde yine bohçasını koltuğuna alarak geldiği yoldan çekingen bir tavırla evine avdet ediyordu. odasının kapısını açarak, içinde kimse olmayan evinde, birisinin dolaşıp dolaşmadığını, penceresini kaldırıp, sokaktan kimsenin geçip geçmediğini anladıktan sonra güzel eftelya’sını düşünmeye başladı.
bugün oyunda kendisine niçin o kadar gülmüştü acaba? koynundaki çiçekleri çıkarıp incitmeden ve hürmetle öptükten sonra, odanın en yüksek yerine koydu. “bu çiçekler, ah bu çiçekler beni öldürecek.” diyordu.
kendisini bir kere kabul edecek olursa… bu odaları saksılarla donatacak, o güzel eftalya’sını şu köşeye oturtacak, ne kadar garip hikâyeler varsa anlatacak, bütün gece onu güldürecekti. gayet güzel bir rüyadan uyanır gibi başını kaldırdı. ah, pek de çirkindi, alemin maskarasıydı. ağlamaya başladı.
son gününde kötü bir haber getiren o ay ne kadar süratle gelip geçmişti. iki haftadan beri tiyatrosuna gelemeyen eftalya evleniyordu. zavallı paskal, bir cuma günü kocasıyla beraber gelen eftalya’yı güldürdükten sonra, yüreğini parçalayan üzüntüsünü fark ettirmemek için başını önüne eğerek evine gidip içine kapandığı odasının kapısını sürgüledi.
ertesi sabah öğleden sonra kapısını kıracak gibi vuran ihtiyar rum karısı hiçbir cevap alamayınca, tam bir korku ve telaş ile mahalleden topladığı adamlarla, kapısını kırıp odaya girdiler. odaya girer girmez herkes gülüşmeğe başladı. zira paskal asılmış bir adam taklidi yaparak o meşhur maharetiyle dilini çıkarmıştı.
hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı paskal’ın bu seferki hali taklit değil, ölüm gibi hakikatti.
devamını gör...
ölümsüzlük iksiri içerken boğulup ölmek
muhtemelen başıma gelirdi dediğim olay. dünyada aklınıza gelebilecek bütün felaketler başıma gelse şaşırmam artık. çünkü bir tek böbreğim çalınmadı.
devamını gör...
ilişkide aşırı kıskançlık
güvensizlik sonucu bireylerin birbirine hayatı zindan etmesi durumudur. ilişkiye kavga gürültüden başka bir şey katmaz. birde bunu aşk zanneden toksik bir kitle vardır. birbirine güvenmeyen iki insanın aşk kisvesi altında birbirine ettikleri zulümden başka birşey değildir bu.
devamını gör...
kişinin 17 yaşındaki haline vereceği öğüt
hemen dil öğren. para biriktir . yukarıdaki yazarın dediği şeyi de yap.
devamını gör...


