yazarların itiraf köşesi
şu hafta o kadar yoğun ki, kahvemi alıp bilgisayarımın başına geçip buraya tanımlar girmeyi o kadar özledim ki. bir konu belirlerdim kafamda, hemen araştırır, yazardım. bundan o kadar keyif alıyorum ki anlatamam. şu aralar yapamıyorum. zaten en güzel eğlencem de buydu. o da yok. bunaldım sozluk. sangai'da yaşayan çinli bir arkadaşım var. hayatlarını yaşıyorlar. çalışmaktan kalan zamanlarında o kadar eğleniyorlar, yeni yerler geziyorlar ki.. ben insanların mutluluğundan mutlu olan biriyim ama kıskanmadan edemiyorum artık. gençliğimin ellerimden kayıp gitmesine dayanamıyorum. bu ülkede gerçekten biz gençliğimizi yaşayamiyoruz. gidiyor ve geri gelmeyecek. off. ne yapacağız?
devamını gör...
ateist kaplumbağa
çok yetenekli bir kaplumbağa sözlüğün michelangelo'su adeta, turuncu göz bandıyla kafa göz dalıyor haber ajansına.. benden pizza söyleyin bu yazar arkadaşa..
devamını gör...
nar
bereketi, birliği, çoğalmayı sembolize eden meyvedir. bu sebeple osmanlı döneminde beyler evlenmek istedikleri kızlara nar verirlermiş.
sezen aksu'nun seslendirdiği "yalnız kullar" şarkısında da söz yazarının bu olaydan ilham aldığı anlaşılıyor.
"şu gelen yâr olaydı, elinde nar olaydı..."
sezen aksu'nun seslendirdiği "yalnız kullar" şarkısında da söz yazarının bu olaydan ilham aldığı anlaşılıyor.
"şu gelen yâr olaydı, elinde nar olaydı..."
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
devamını gör...
annenin en iyi olduğu konu
hevesimi kırmak.
devamını gör...
yeni tanışılan kişide aranan kriterler
samimi ,doğal ve merhametli biri olması kabul edilebilir kriterlerdir şahsım adına . onun kriterleri de önemli tabi ki bu değerlendirmeyi yaparken.
devamını gör...
antakya
atatürk'ün ölüm döşeğinden kalkıp ülkeye kazandırdığı, halen suriye ile aramızda problemler yaratan hatay ilinin merkezi. tıpkı sakarya-adapazarı, kocaeli-izmit, her ne kadar artık değişse de mersin-içel misali bir "merkez ilçe vs il" ad karmaşası yaratır; ancak antakya şehrinin merkezi olduğu hatay ili vardır. künefesiyle, mozaikleriyle ve de müslümanlarla hıristiyanların beraber yaşamasıyla ünlenen yer antakya'dır yani. şimdi eski huzurlu hali kalmamış, 2011'den beri savaş karargahı olarak kullanıla kullanıla epey yıpranmış ve nüfus değişmiş gerçi.
bu başlığı açma nedenim, balkan turundan yedi yıl önce, aynı ekiple bu şehirde ve komşusu halep şehrinde geçirdiğimiz iki günü anlatmak. yani yeni bir gezi yazısıyla karşınızdayız. ekip yine aynı; annemle babam ve bendeniz (o zaman hepten ergen idim, 16 yaşındaydım henüz). geziyi organize eden ve katılanlarsa babamın ege üniversitesi tıp fakültesinden dönem arkadaşları. ortam balkan turundaki gibi yani, komple ihtiyarlar ve arada bir tane genç, o da ben...
19 mayıs sabahında ankara'dan yola çıkıp, aksaray, ulukışla, toros geçitleri, adana ve iskenderun üzerinden vasıl olduğumuz antakya'da evvela kalacağımız deliban oteline geçerek insanlarla buluştuk. otelimiz, henüz kurulmamış defne ilçesinde kalan harbiye beldesinde, ünlü şelalenin hemen altında bir yerlerde anayolda kalıyor. akşam yemeği de otelin restoranında yendi. üç gün boyunca bol bol zahter salatası ve kırmızı et yenecekti (e doğal olarak; kebabın anavatanında olmasak da iki büyük kebapçılar merkezi gaziantep ve adana çok yakınımızda).
ertesi sabahaysa erken uyanarak otobüslerle şehir turuna koyulduk. rehberimiz, popçu atiye deniz'in de amcası ve bu gezinin organizatörü olan mehmet amca. önce geleneksel yöntemlerle zeytin sabunu üreten (sanıyorum zeytinyağı (gbkz: suriye)'den geliyordu ki bizim orada gerçekleştirdiğimiz operasyonlardan birine zeytin dalı adı verildi sonradan) bir fabrika. burada hemen herkes sabun alıyor. biz de aldık diye hatırlıyorum; malum o zamanlar bir yazlığımız ve her yaz alacak zeytinle sabunumuz yoktu. bilahare hac dağı denen yere çıktık. buradan şehir şöyle panoramik panoramik görünüyor.
buradaki durağımız olan st. pierre kilisesi, önüne duvar örülmüş bir mağara. valiliğin sayfasında henüz hıristiyanlığın yasak olduğu ilk dönemlerde gizli ibadet yeri olduğu, hatta bizzat havarilerden petrus'un yaptırdığı ve hıristiyanlığın ilk yapısı olduğu yazılan bu mağara 1963 yılında hac yeri ilan edilmiş. dışarıdan görüntüsü şu:
içi de böyle.


sonra şehir içine girilirken rehberimiz bize asi nehrinin ikiye böldüğü bu şehri anlattı biraz. kuzeydeki halkın epey dindar olduğunu, güneydeyse önemli bir nusayri nüfusun varlığını ifade eden rehberimiz; başta harbiye olmak üzere samandağı ve arsuz gibi yerlerde de nusayri oylarının belirleyici olduğunu ifade etti. henüz defne ve kuzeydeki antakya belediyeleri yoktu o zaman, ama siyasi tercihler o günden beri pek değişmemiş olacak ki, defne ve diğer nusayri bölgesi olarak sayılan yerlerde chp, antakya'da ve çoğu dış ilçede de akp elan banko. ancak şehir siyasetinde hiç sevilmeyen bir isim varsa o da süleyman demirel'miş. zira henüz dsi genel müdürüyken hazırlattığı fizibilite raporlarıyla amik gölünü kurutup yerine havaalanı yapılmasını sağladığı için asi nehrine ve şehir ekolojisine çok büyük zararlar vermiş. rehberimiz; asi nehrinin debi ve rejimindeki değişiklikler yüzünden şehir içindeki köprülerin yeniden yapılmasının gerektiğini ve bu esnada meclis binası önündeki romalılardan kalma köprünün de yıktırıldığını anlatıyor. epey etkilemiş ortalığı anlayacağınız.
konuşa konuşa, o zamanlar belediyenin hemen karşısında olan arkeoloji müzesine geldik. bu müze sonradan taşınmış. o zamanlar hemen meşhur köprübaşı meydanında, tarihi belediye, ziraat bankası ve hatay cumhuriyeti'nin meclis binasıyla komşuydu. mozaik koleksiyonuyla ünlü bu müzede iyi vakit geçirdik.
(agamemnon'un kızını kurban etmesi)
(sarhoş dionysos)
(narkissos kendini görürken)
(uyuyan eros)

(ünlü lahit bu muydu hatırlamıyorum)
(aslanlı sütun kaidesi)
buradan sonra tekrar köprü geçildi ve tarihi çarşı içindeki habib-i neccar camii'ne vardık. caminin altında yer alan habib-i neccar'ın hıristiyan olduğu diyanet kaynaklarında geçiyor ama hıristiyanlar da ziyaret ediyor mu bilmem. caminin antakya fethedilince yapılan ilk cami olduğu söylense de bugünkü şeklini 17. yüzyılda almış olması muhtemel. sadece minare arap üslubunda.
(camiye giriş)
(türbeye giriş)
sonraki durağımız olan sarımiye camii, küçük bir yapı. ama arap üslubundaki kalın ve şerefesi kapalı minaresi enteresan. hemen arkasında da katolik kilisesi yer alıyor. kilise deyince şöyle büyük bir yapı bekliyordum, hâlbuki eski bir ahsap ev karşımıza çıktı. evi 1977'de satın alarak kiliseye çevirmişler. halktan "evimizi kilise yaptılar" diye tepki yükselmiş mi bilmiyorum.
(kilise çanı ve arkada minare, antakya denince akla gelen ikonik görüntü)
(kilise kapısı)
(kilisenin genel görünüşü)
(kilise içi)
bundan sonra samandağı ilçesine giderek denize bakan bir restoranda öğlen yemeğini yedik. öğleden sonraki destinasyon da hep bu nusayri yoğunluklu ilçe ve musa dağı civarında geçecekti. önce, hıdırbey köyündeki ünlü çınar ağacını gördük. rivayete göre bu ağaç, hz. musa'nın toprağa diktiği asası imiş. çınar en çabuk boy atan ağaçlardan, ama bu ağaç hakikaten de bina kadar. içindeki oyuk çay ocağı olarak kullanılmış bir dönem, o kadar kalın yani.
sonraki durağımız türkiye'nin tek ermeni köyü olan vakıflı oldu. fazla durmadık ama şöyle bir baktık, kiliseyi gördük, kahvede oturduk biraz. turist olduğumuzdan mı bilmem, ama o sıradaki korkularım gerçekleşmedi, ermenilerin hiçbiri bizi dövmedi. evet, erivan'a giden türklerle aynı muameleye uğrayacağız diye epey tırsmıştım. köyün bulunduğu musa dağı, 1915'teki tehcir döneminde geçen ve "soykırım yaptınız" diyenlerin de pek sevdiği "musa dağında kırk gün" kitabına ad veren yer. bu köylüler 1915'ten önce mi buradaydı, yoksa suriye yönetimi döneminde mi yerleştiler bilmiyorum. sormaya cesaret edemedim açıkçası...
köyün kilisesi.
bugünün son durağı titus tüneli. daha doğrusu tam adıyla vespasianus-titus, daha çok tüneli tamamlayan imparator titus'un adıyla bilinse de bazı kaynaklarda temeli atan babasının da adı geçmekte. dağdan gelip hayatı felç eden sel baskınlarına karşı milattan sonra ilk yüzyılda yapılan bu doğa harikası, piramitler kadar olmasa da ilkçağ inşaat teknolojisinin neler yapabildiğini gösteriyor. elbette köleler ve savaş esirleri sağolsun, amele sıkıntısı hiç çekilmemiş olsa gerek.
tünelin tepeden görünüşü.

bu dağların basit mekanik aletlerle böyle tıraşlanıp bu yolun yapılması büyük bir olay herhalde.
tünel boyunda yer alan kaya mezarları.
artık akşam oluyordu, biz de otobüsümüze binip şehre döndük. bir süre, köprübaşında inip çarşıda gezdik ki, çarşıda birçok tarihi han vardı, ancak ortalığın karışıklığı da hiçbir ilde görmediğim kadardı. ertesi gün halep'te göreceğimiz karışıklığın bir fragmanı gibi olan bu durum herhalde akrabalıktan geliyor. zaten o sıralarda vizesiz geçişler başlamış, iki ülke arasında ticaret hızlanmıştı. rehberimizin de o ülkede epey tanıdığı vardı. hatta otobüsün şoförü, "bu mazot kokusu ne ya" sorusuna "benzin suriye'de çok ucuz, biz oradan mazotu alıyor, bir varil de yolluk yapıyoruz ondan kokuyor" demişti. mta'daki amerikalılar petrol yataklarını örtbas ediyor denen olay zahir, hmmm.
bu arada otobüsü beklerken köprü başında su fotoğrafı da çekmişiz (daha doğrusu babam çekmiş, o zamanlar akıllı telefonlar nerede, telefon kameralarının pikseli de epey düşüktü, onun için ben fotoğraf çekmemiştim, bunları yıllar önce makineyle çekmişiz).

akşam yemeğini otele yakın, bir transeksüelin sahne aldığı bir restoranda yedik. bir yandan da aklım ertesi gündeydi. zira ilk defa yurtdışına çıkacağım, günübirlik dahi olsa, ne büyük bir onur... bugünün bir diğer unutulmaz şeyi de, çarşıdaki eski bir kitapçıdan zülfü livaneli'nin serenad romanını almam. ertesi gün yol boyunca okumuştum...
bu başlığı açma nedenim, balkan turundan yedi yıl önce, aynı ekiple bu şehirde ve komşusu halep şehrinde geçirdiğimiz iki günü anlatmak. yani yeni bir gezi yazısıyla karşınızdayız. ekip yine aynı; annemle babam ve bendeniz (o zaman hepten ergen idim, 16 yaşındaydım henüz). geziyi organize eden ve katılanlarsa babamın ege üniversitesi tıp fakültesinden dönem arkadaşları. ortam balkan turundaki gibi yani, komple ihtiyarlar ve arada bir tane genç, o da ben...
19 mayıs sabahında ankara'dan yola çıkıp, aksaray, ulukışla, toros geçitleri, adana ve iskenderun üzerinden vasıl olduğumuz antakya'da evvela kalacağımız deliban oteline geçerek insanlarla buluştuk. otelimiz, henüz kurulmamış defne ilçesinde kalan harbiye beldesinde, ünlü şelalenin hemen altında bir yerlerde anayolda kalıyor. akşam yemeği de otelin restoranında yendi. üç gün boyunca bol bol zahter salatası ve kırmızı et yenecekti (e doğal olarak; kebabın anavatanında olmasak da iki büyük kebapçılar merkezi gaziantep ve adana çok yakınımızda).
ertesi sabahaysa erken uyanarak otobüslerle şehir turuna koyulduk. rehberimiz, popçu atiye deniz'in de amcası ve bu gezinin organizatörü olan mehmet amca. önce geleneksel yöntemlerle zeytin sabunu üreten (sanıyorum zeytinyağı (gbkz: suriye)'den geliyordu ki bizim orada gerçekleştirdiğimiz operasyonlardan birine zeytin dalı adı verildi sonradan) bir fabrika. burada hemen herkes sabun alıyor. biz de aldık diye hatırlıyorum; malum o zamanlar bir yazlığımız ve her yaz alacak zeytinle sabunumuz yoktu. bilahare hac dağı denen yere çıktık. buradan şehir şöyle panoramik panoramik görünüyor.

buradaki durağımız olan st. pierre kilisesi, önüne duvar örülmüş bir mağara. valiliğin sayfasında henüz hıristiyanlığın yasak olduğu ilk dönemlerde gizli ibadet yeri olduğu, hatta bizzat havarilerden petrus'un yaptırdığı ve hıristiyanlığın ilk yapısı olduğu yazılan bu mağara 1963 yılında hac yeri ilan edilmiş. dışarıdan görüntüsü şu:

içi de böyle.


sonra şehir içine girilirken rehberimiz bize asi nehrinin ikiye böldüğü bu şehri anlattı biraz. kuzeydeki halkın epey dindar olduğunu, güneydeyse önemli bir nusayri nüfusun varlığını ifade eden rehberimiz; başta harbiye olmak üzere samandağı ve arsuz gibi yerlerde de nusayri oylarının belirleyici olduğunu ifade etti. henüz defne ve kuzeydeki antakya belediyeleri yoktu o zaman, ama siyasi tercihler o günden beri pek değişmemiş olacak ki, defne ve diğer nusayri bölgesi olarak sayılan yerlerde chp, antakya'da ve çoğu dış ilçede de akp elan banko. ancak şehir siyasetinde hiç sevilmeyen bir isim varsa o da süleyman demirel'miş. zira henüz dsi genel müdürüyken hazırlattığı fizibilite raporlarıyla amik gölünü kurutup yerine havaalanı yapılmasını sağladığı için asi nehrine ve şehir ekolojisine çok büyük zararlar vermiş. rehberimiz; asi nehrinin debi ve rejimindeki değişiklikler yüzünden şehir içindeki köprülerin yeniden yapılmasının gerektiğini ve bu esnada meclis binası önündeki romalılardan kalma köprünün de yıktırıldığını anlatıyor. epey etkilemiş ortalığı anlayacağınız.
konuşa konuşa, o zamanlar belediyenin hemen karşısında olan arkeoloji müzesine geldik. bu müze sonradan taşınmış. o zamanlar hemen meşhur köprübaşı meydanında, tarihi belediye, ziraat bankası ve hatay cumhuriyeti'nin meclis binasıyla komşuydu. mozaik koleksiyonuyla ünlü bu müzede iyi vakit geçirdik.
(agamemnon'un kızını kurban etmesi)
(sarhoş dionysos)
(narkissos kendini görürken)
(uyuyan eros)
(ünlü lahit bu muydu hatırlamıyorum)
(aslanlı sütun kaidesi)buradan sonra tekrar köprü geçildi ve tarihi çarşı içindeki habib-i neccar camii'ne vardık. caminin altında yer alan habib-i neccar'ın hıristiyan olduğu diyanet kaynaklarında geçiyor ama hıristiyanlar da ziyaret ediyor mu bilmem. caminin antakya fethedilince yapılan ilk cami olduğu söylense de bugünkü şeklini 17. yüzyılda almış olması muhtemel. sadece minare arap üslubunda.

(camiye giriş)
(türbeye giriş)sonraki durağımız olan sarımiye camii, küçük bir yapı. ama arap üslubundaki kalın ve şerefesi kapalı minaresi enteresan. hemen arkasında da katolik kilisesi yer alıyor. kilise deyince şöyle büyük bir yapı bekliyordum, hâlbuki eski bir ahsap ev karşımıza çıktı. evi 1977'de satın alarak kiliseye çevirmişler. halktan "evimizi kilise yaptılar" diye tepki yükselmiş mi bilmiyorum.
(kilise çanı ve arkada minare, antakya denince akla gelen ikonik görüntü)
(kilise kapısı)
(kilisenin genel görünüşü)
(kilise içi)bundan sonra samandağı ilçesine giderek denize bakan bir restoranda öğlen yemeğini yedik. öğleden sonraki destinasyon da hep bu nusayri yoğunluklu ilçe ve musa dağı civarında geçecekti. önce, hıdırbey köyündeki ünlü çınar ağacını gördük. rivayete göre bu ağaç, hz. musa'nın toprağa diktiği asası imiş. çınar en çabuk boy atan ağaçlardan, ama bu ağaç hakikaten de bina kadar. içindeki oyuk çay ocağı olarak kullanılmış bir dönem, o kadar kalın yani.
sonraki durağımız türkiye'nin tek ermeni köyü olan vakıflı oldu. fazla durmadık ama şöyle bir baktık, kiliseyi gördük, kahvede oturduk biraz. turist olduğumuzdan mı bilmem, ama o sıradaki korkularım gerçekleşmedi, ermenilerin hiçbiri bizi dövmedi. evet, erivan'a giden türklerle aynı muameleye uğrayacağız diye epey tırsmıştım. köyün bulunduğu musa dağı, 1915'teki tehcir döneminde geçen ve "soykırım yaptınız" diyenlerin de pek sevdiği "musa dağında kırk gün" kitabına ad veren yer. bu köylüler 1915'ten önce mi buradaydı, yoksa suriye yönetimi döneminde mi yerleştiler bilmiyorum. sormaya cesaret edemedim açıkçası...
köyün kilisesi.bugünün son durağı titus tüneli. daha doğrusu tam adıyla vespasianus-titus, daha çok tüneli tamamlayan imparator titus'un adıyla bilinse de bazı kaynaklarda temeli atan babasının da adı geçmekte. dağdan gelip hayatı felç eden sel baskınlarına karşı milattan sonra ilk yüzyılda yapılan bu doğa harikası, piramitler kadar olmasa da ilkçağ inşaat teknolojisinin neler yapabildiğini gösteriyor. elbette köleler ve savaş esirleri sağolsun, amele sıkıntısı hiç çekilmemiş olsa gerek.
tünelin tepeden görünüşü.
bu dağların basit mekanik aletlerle böyle tıraşlanıp bu yolun yapılması büyük bir olay herhalde.
tünel boyunda yer alan kaya mezarları.artık akşam oluyordu, biz de otobüsümüze binip şehre döndük. bir süre, köprübaşında inip çarşıda gezdik ki, çarşıda birçok tarihi han vardı, ancak ortalığın karışıklığı da hiçbir ilde görmediğim kadardı. ertesi gün halep'te göreceğimiz karışıklığın bir fragmanı gibi olan bu durum herhalde akrabalıktan geliyor. zaten o sıralarda vizesiz geçişler başlamış, iki ülke arasında ticaret hızlanmıştı. rehberimizin de o ülkede epey tanıdığı vardı. hatta otobüsün şoförü, "bu mazot kokusu ne ya" sorusuna "benzin suriye'de çok ucuz, biz oradan mazotu alıyor, bir varil de yolluk yapıyoruz ondan kokuyor" demişti. mta'daki amerikalılar petrol yataklarını örtbas ediyor denen olay zahir, hmmm.
bu arada otobüsü beklerken köprü başında su fotoğrafı da çekmişiz (daha doğrusu babam çekmiş, o zamanlar akıllı telefonlar nerede, telefon kameralarının pikseli de epey düşüktü, onun için ben fotoğraf çekmemiştim, bunları yıllar önce makineyle çekmişiz).

akşam yemeğini otele yakın, bir transeksüelin sahne aldığı bir restoranda yedik. bir yandan da aklım ertesi gündeydi. zira ilk defa yurtdışına çıkacağım, günübirlik dahi olsa, ne büyük bir onur... bugünün bir diğer unutulmaz şeyi de, çarşıdaki eski bir kitapçıdan zülfü livaneli'nin serenad romanını almam. ertesi gün yol boyunca okumuştum...
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
hayatımdan çıkan insanların bana bıraktığı anıları çok özlüyorum. şu anda bulunduğum yerden ve tanıştığım insanlardan o kadar nefret ediyorum ki bu nefret beni akıl sağlığımı korumak için geçmişte yaşamaya itiyor. gidenler beni unutmuştur belki ama ben pek çoğunu günaşırı anıyor ve hatırlıyorum. en çok da o'nu özlüyor ve unutamıyorum. bazen kendime ne olacaksa olsun dünyaya bir kere geleceksin yaz gitsin diyorum ama bunun sonucunda gelebilecek olan bir üzüntüyü kaldıramayacağımı biliyorum. terazide mutluluğun getirisi çok büyük ama üzüntünün ağırlığı katbekat fazla, göze alamıyorum.
devamını gör...
bir filmin tamamını anlatan tek repliği
"insan yaşadığı yeri niye sever?
başka çaresi yoktur, onun için sever."
vizontele.
başka çaresi yoktur, onun için sever."
vizontele.
devamını gör...
cilt bakımı
harika bir rutinim var cildime baya iyi geliyor. hatta hiç makyaj vs yapmaya bile yeltenmiyorum. sonuçta orijinali ona kıyasla o kadar iyi ki.
devamını gör...
uykusuzkahve
lügatımızı genişleten şirin mi şirin, çok samimi bulduğum moderatör.
devamını gör...
aloe vera
aloe vera, kaktüse benzer görüntüsü ile kozmetik ürünleri de dâhil olmak üzere birçok ilaç tedavisinde kullanılan bir bitki türüdür. öbek şeklinde gelişen yaprak kısmı, büyüdükçe sivrileşir. kalın ve içi dolgulu olan yapraklardan elde edilen öz sıvısı, jel bir yapıya sahiptir.
dilini zor anlayabildiğim çiçektir ama çok severim kendisini.
dilini zor anlayabildiğim çiçektir ama çok severim kendisini.
devamını gör...
hesabı erkek mi öder kadın mı öder sorunsalı
kadın da ödeyebilir erkek de. fakat bazı erkekler bunu gurur meselesi hâline getiriyor. açıkçası başlarda ödemek için erken davranıyordum. sonuçta ben de çalışıyorum o da çalışıyor niye o ödesin ki kardeşim diyodum. sonra hesabı benim ödediğim zamanlarda trip kavga gibi olumsuz durumlar oluyor zaten prensip sebebi ile dışarıdan bir şey yiyen biri de değilim yani çocuğa külfet olmuyorum. ne halin varsa gör diyerek saldım çayıra. arada diyorum bırak bu sefer benden olsun diye ama cami minaresi gibi önüme dikiliyor.
edit: üstteki örnek gibi ancak sinema bileti falan.. onu da ancak online almak gerek. yoksa ona da el atıyorlar.
edit: üstteki örnek gibi ancak sinema bileti falan.. onu da ancak online almak gerek. yoksa ona da el atıyorlar.
devamını gör...
şefkate ihtiyaç duymak
biri elini yüzüme doğru uzattığında yanağımı avuç içine oturtmak suretiyle kediye dönüşürüm. insanlar şefkat göstermeyi o kadar bilmiyorlar ki 'ayıp bir şey' yapmışım gibi bakıyorlar. oysaki ben köşe başında kimsenin dönüp bakmadığı o sarman kediyim işte.
devamını gör...
psikolojik şiddete fiziksel şiddetle karşılık vermek
cevap veremeyip, kendini savunamayan insanlar sinirini çıkarmak ve gücünü göstermek için fiziksel şiddete başvuruyorlar. bilmiyorlar ki aslında en aciz duruma düşüyorlar
devamını gör...
cancağızım
cancağız(ın) sözlük anlamı kendiliğinden isterse /içinden gelirse manasındadır. ancak halk arasında son derece sıcak, sevgi dolu sevdiceğe hitap için kullanılan bir kelimedir.
devamını gör...
yazarları tanımlayan renk
yeşil.
devamını gör...
minamoto tametomo
tarihte efsane olarak nitelendirilen üç samuraydan birisidir. kılıç üstatlığının yanı sıra ok kullanma konusunda da inanılmaz yetenekliydi. hatta tametomo ok ve yay kullanma konusunda samurayların en büyük efsanesi olarak kabul ediliyordu.
anlatılanlara göre tametomo sol kolu sağ kolundan 15 cm uzun doğmuştu. bu sayede yayı daha geriye çekerek oku daha güçlü bir biçimde çok uzaklara gönderebiliyordu.
1170 yılındaki savaş sırasında sol kolundaki tendonların hasar görmesi sonucunda bir daha ok atmaz hale geldi. aynı zamanda yenilen tarafta bulunmasından mütevellit esir edildi.
esareti kabul etmedi ve seppuku yaparak yaşamına son verdi. bu kararı onun buşido'ya ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir.
bir diğer samuray efsanesi için (bkz: miyamoto musashi)
anlatılanlara göre tametomo sol kolu sağ kolundan 15 cm uzun doğmuştu. bu sayede yayı daha geriye çekerek oku daha güçlü bir biçimde çok uzaklara gönderebiliyordu.
1170 yılındaki savaş sırasında sol kolundaki tendonların hasar görmesi sonucunda bir daha ok atmaz hale geldi. aynı zamanda yenilen tarafta bulunmasından mütevellit esir edildi.
esareti kabul etmedi ve seppuku yaparak yaşamına son verdi. bu kararı onun buşido'ya ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir.
bir diğer samuray efsanesi için (bkz: miyamoto musashi)
devamını gör...
geceye bir şiir bırak
dinleyin geceler, duyun sesimi,
benden daha yalnız değilsiniz ki
nedir bu karanlık, nedir bu sessizlik
benden dertli değilsiniz ki.
benden daha yalnız değilsiniz ki
nedir bu karanlık, nedir bu sessizlik
benden dertli değilsiniz ki.
devamını gör...
9 kere leyla
uğruna üyelik alanları hüsrana uğratma olasılığı yüksek olan bir film. ezel akay’ın rengarenk ve kafa şişiren bir filmi daha. şimdi sorsan ne anlattın bu filmde ne cevap verir acaba yönetmen. sinema sanatı üzerine günlerce ahkam kesecek kişilerin ortaya çıkardığı bu tür filmler aklındakileri pratiğe dökmekte bir sorun olduğunun veya anlatacak bir şeylerinin olmadığını göstermektedir. yok bilmem kimin oyunculuğu için izlenir demek bu sanata ihanettir. oyuncu seçmesi yapmıyoruz, hayatamızın birkaç saatini bu yönetmen arkadaşın dünyasında geçiriyoruz. bitiremediğimiz nadir filmlerden biri oldu. tebrik ediyorum. haluk bilginer ve demet akbağ sonuçtan memnun mu acaba. sanmıyorum.
devamını gör...