tarihi antik roma imparatorluğuna dayanan ve pizzanın atası kabul edilen yassı bir ekmek türüdür. italya'nın avegno şehrinde ortaya çıktığı söylenmektedir. temelde zeytinyağlı hamur üzerine eklenmiş muhtelif baharat ve sebzelerle hazırlanır. bildiğimiz ekmeklerden farkı krepten hallice sayılabilecek cıvıklıkta, mayalı bir hamur ile yapılıyor olmasıdır. en popüler olan focaccia türleri ise; soğanlı, zeytin ve kuru domatesli olanlardır.

meraklısı için bir iki görselini bırakalım;

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

cervantes kitabıdır.

miguel de cervantes maalesef ki don quijotte‘nin gölgesinde kalmış ve bu gölgenin baskısından kurtlumayı başaramamış bir yazardır. ama aslında cervantes’in tek eseri bu deli şövalye değildir. diğer eserleri türk okuyucular tarafından pek bilinmez. ancak cervantes’in yazdığı yüce sultan isimli kitabın türkiye’de ilgi çekmesi gerektiği kanısındayım zira olay osmanlı topraklarında geçiyor. ııı. murat döneminde geçen bir hikaye yüce sultan.

kurmaca ile gerçeğin birbirine geçtiğine tanık oluyoruz bu oyunda. cervantes osmanlıyı çok iyi tanıyan bir yazar. inebahtı deniz savaşında osmanlıya karşı savaşan yazar iki kez yaralanmıştır. göğsünden aldığı yaralar onu öldürmemiştir ancak eline isabet eden bir top mermisi sol elinin kopmasına neden olmuştur. ve bu olaydan sonra da cezayir’deki tutsaklık hayatı başlar cervantesin.

osmanlı topraklarında geçirdiği yıllar osmanlı devleti yakından tanımasını sağalr. cervantes yüce sultan adlı kitabında ııı. murat’ın bir ispanyol kıza aşık olması ve onunla evlenmesini anlatır. ııı. murat müslüman bir padişahtır ancak catalina ise katı bir hristiyandır ve dininden dönmeye de adını değiştrmeye de yanaşmaz. murat o kadar aşık olmuştur ki catalina’ya, bir de bu aşka islami hoşgörü eklenince sultan’ın adını da dinini de değiştirmesine gerek olmadığını ve bu haliyle tahtta yanında yer alacağını bildirir.

islami hoşgörüye atfen yazılmış bir bölümdür bu ancak bazen hoşgörünün dozunun kaçabildiğine de işaret eder cervantes. oyun içinde sadece catalina ve murat aşkı yoktur elbette.

esir edilip hareme kapatılan sevgilisine ulaşmak için kadın kılığında ııı. murat’ın haremine giren ve burda sevgilisine yakın olup hayatını kaybetme pahasına bu oyununu sürdüren bir genç adamın da hikayes anlatılır. burda anlatılan hikayede osmanlı harem yaşamına dair gerçekçi bilgiler ve tasvirler bulunmaktadır. ayrıca o dönemde osmanlı sokaklarında cirit atan ajanların hikayeleri de oldukça büyük bir yer tutmaktadır oyun içinde. ııı. murat’ın avrupa meselelerini danıştığı david passi gibi isimlere de atfen yazılan bölümlerde müslüman olmayan insaalrın da osmanlı topraklarında söz sahibi olduğu hatta çok da önemli bir yer tuttuğu anlatılır.

miguel de cervantes bu romanında da mizaha ağırlık vermiş ve anlatmak istediği, paylaşmak istediği önemli meseleleri mizah perdesi altında oldukça sivri bir dille anlatmıştır.
devamını gör...

istanbul medipol üniversitesinde doçent olarak çalışan alanı finans olan bir hocadır. bankacılık ve finans ile ilgili kitapları vardır ve anlatım olarak beğendiğim bir akademisyendir.
devamını gör...

hastaların beyinlerinde neurotransmitterler olması gerekenden farklı seviyelerde bulunur. neurotransmitterler beyinde sinir uçlarından sinyalleri taşıyan şeylerdir. buda anksityete olarak dışa vurur, hastalık; adını buradan alır.
en belirgin semptomları:

küçük şeyler üzerinde çok fazla endişe duyma
genel olarak sinirli veya gergin olma
stresli olma
herşeyi çok fazla analiz etmektir

bunun dışında belirgin semptomları

dinlenememe
çok çabuk yorulma
konsantre olamama ilgi odaklanması problemleri
kas tansiyonu
rahat olmayan uyku
devamını gör...

dünyada ilk defa atom bombası kullanan, yüzbinlerce insanın ölümüne, ondan sonra doğan nesillerin engelli olmasına sebep olan muhteşem ülke.
sscb ile yaşadığı soğuk savaş sırasında birçok ülkede desteklediği kukla yöneticilere darbe yaptıran, on binlerce insanın ölümüne, milyonların eziyet çekmesine neden olan mis gibi ülke..
vietnam 'a yoktan bir bahane ile girip, boyunun ölçüsünü alan, ancak yine de 1 milyonun üzerinde insanın ölümüne sebep olan fırsatlar ülkesi..
iran 'daki rejimi beğenmediği için, komşu ırak 'ta kukla saddam rejimini yaratan, böylelikle binlerce insanın ölümüne sebep olan iran-ırak savaşının çıkmasına ön ayak olan, bu savaş sırasında her iki ülkeye silah satarak win-win felsefesini hayata geçiren zeki insanların ülkesi.
yarattığı saddam ile baş edemeyince, ülkeye özgürlük getirme bahanesiyle ırak 'a saldıran, mazlum ırak halkına, kan ve gözyaşı bırakan, her hafta ortalama 150 insanın ölümüne sebep olan şu an ki kaotik cehennemi yaratan kudretli ülke.
dünya üzerindeki hemen hemen bütün çatışmalarda mutlaka payı bulunan barış güvercini ülke.
dünyanın en büyük silah satıcısı olan, en büyük nükleer başlık rezervine sahip ülke.
dünyanın en büyük emperyalist gücü.
dünyanın üçte birini sömürge haline getirmiş eşitlikler ülkesi.
tüm bunlar olurken, halkına şekerli yiyecekler, saçma gündemler vererek uyutan, onları mutlu olduklarına inandıran kibarlıklar ülkesi.
her abd başkanın elinde hiç silinmeyecek kan vardır, ona oy veren abd vatandaşlarının da..
devamını gör...

william wollaston tarafından tasarlanmış olan latince'de aydınlık oda anlamına gelen kavram.

lakin benim an itibarı ile yaptığım tanımla pek bir işim yok. şimdilik sizin de olmasın.

zira camera lucida denince benim aklıma roland barthes'in kendi seçtiği fotoğraflar üzerinden yaptığı yorumları barındıran ve bu fotoğraflar hakkında hislerinin tercümesini yaptığı kitabı geliyor. evet hislerini tercüme etmiş. çok fazla teknik zımbırtı barındırmıyor. zaten kitabı güzel kılan noktada bu. yani bana göre öyle. beyefendi işin özüne inmiş. şimdi ben bu kitabı size kesinlikle tavsiye etmiyorum. sadece başlığını açtım. zira fi tarihinde bu kitabı tavsiye ettiğim arkadaşlarımdan enteresan geri dönüşler almam sonrasında, bu kitapla ilgili tavsiye işini bıraktım. tepkilerin geneli şevkimi kırdığı için kitabı tavsiye işinden malulen emekli oldum diyebilirim. bir kaç güzel geri dönüşte aldım lakin ekseriyetin kitabın dilini çok ağır bulması ve çok yorucu olduğunu söylemeleri sonrasında *, ne haliniz varsa görün dedim ve haklı isyanımla birlikte kabuğuma çekildim. ha ben kitabı tavsiye etmiyorum ama siz kalkar okursunuz beğenirsiniz falan o zaman ben tavsiye etmiş sayılırım. aksi durumda sorumluluk kabul etmem zira sorumluluk reddi anlamında yazılabilecek en uzun şerhi yazdım ve bunu işin en başında yaptım. bu yüzden günah benden gitti.

işe arka kapak ile başlayalım;


fotoğraf edebiyatının iki başyapıtından biri sayılan camera lucida, aynı zamanda roland barthes'in en bireysel ve kurgusal yapıtı. camera lucida'da fotoğrafın ne olduğu sorusuna yanıt ararken, fotoğraf ile ölüm -belki de yaklaşmakta olan kendi ölümü- arasındaki ilişkiyi de ortaya çıkarmıştır. barthes kitap tamamlandıktan kısa bir süre sonra ölmüştür. fotoğraf üzerine yazma tutkumun açığa çıkardığı bu karmaşa ve ikilem, aslında sürekli olarak çektiğim bir sıkıntıyla ilgiliydi: biri anlatımcı, diğeri eleştirel iki dil arasında savrulan bir özne olmanın sıkıntısı.

sonrasında kitaptan bir kaç fotoğraf ve bölüm paylaşayım;
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
barthes fotoğrafın altına şu sözleri iliştirmiş; ''benim inatla gördüğüm şey bir çocuğun bozuk dişleri...''

benim burada inatla gördüğüm şey ise; gülümseyen yüzler. fotoğrafa ilk baktığımda odaklandığım şey bu oldu. o silah nereden çıktı? onu ilk başta görmemişim bile. küçük italya adlı fotoğrafı william klein 1954 yılında çekmiş olmasaydı. bu silahın fotoğrafa sonradan eklenmiş olduğuna yemin edebilirdim ve başım ağrımazdı. yine ederim yine ağrımaz ama kaynak verdik ayıp olur.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
koen wessing'in nikaragua, 1979 tarihli fotoğrafının altına ise şu yorumu iliştirmiş; ''hemen anladım ki onun varlığı, dünyaya ait olmadığı için heterojen kalan iki süreksiz elemanın birlikte var olmasından geliyordu...''

fotoğraf ile ilgili yorumu da şöyle;


bu tekil karakterli boşlukta ara sıra ( ama ne yazık ki çok ender olarak) bir ''ayrıntı'' beni kendine çeker. onun biricik varlığının okumamı değiştirdiğini ve gözümde daha yüksek bir değerle belirtilmiş yeni bir fotoğrafa baktığımı hissederim. bu ayrıntı punctum'dur.

studium ile punctum (eğer oradaysa) arasında bir bağıntı kuralı koymak olası değildir. tek söylenebilecek şey, bunun bir birlikte bulunmama sorunu olduğudur. wessing, nikaragualı askerleri fotoğraflarken arkadan geçen rahibeler ''orada bulunuvermişlerdi'' gerçeklik bakış açısından (ki, bu belkide işletici'nin gerçekliğidir) tüm bir raslantısallık ayrıntının varlığını açıklar: latin amerika ülkelerinde kurulan kilise, hemşire olarak dolaşmalarına izin verilen rahibeler, vb. ancak benim izleyici bakış açımdan ayrıntı, bir şans eseri olarak ve karşılık beklemeden sunulmuştur; sahne, yaratıcı bir mantığa uygun olarak ''düzenlenmemiştir'' fotoğraf kuşkusuz ikilidir, ancak bu ikilik hiçbir biçimde klasik söylemdeki gibi bir ''gelişmenin'' motoru değildir. punctum'u algılamak için hiç bir çözümleme benim işime yaramaz. (ancak daha sonra da göreceğimiz gibi, bazen bellek işe yarayabilir): görüntünün, onu yakından incelememe gerek kalmayacak kadar (zaten bu bir işe yaramazdı) büyük olması yeterlidir; öyle ki, şu sayfaya konduğunda tam şuraya, gözlerimin içine almalıyım onu.

camera lucida/altıkırkbeş yayın/1996/ sayfa: 46/47

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
a. kertesz: köpek yavrusu. paris, 1928

bu fotoğrafa da şu notu iliştirmiş; ''aslında o hiçbir şeye bakmıyor: sevgisini ve korkusunu içinde saklıyor...''

kitap bu şekilde düşünceler ve yorumlar, kendisi ile konuşmalar şeklinde geçip gidiyor. tabi kitapta işin teknik kısmından çok fazla bahsedilmiyor dediğimi hatırlatmam lazım. sonra hani teknikten bahsedilmiyordu deyip yine benim kabuğuma zeval getirirsiniz falan o riske de giremem.

yalnız sıfır risk ile bir kitap tanıtımı yaptığım için de kendimi tebrik ediyorum. işi tereyağından kıl çeker gibi hallettim vallahi. gerisi size kalmış. elçiye zeval olmaz...
devamını gör...

ekmek arası sade ruffles yiyerek yaşadığım bir aya yakın bir süre var. fakirdik ama mutluyduk be sözlük.
devamını gör...

nizanim feminist topluyor
herhal yüreğimizi yokluyor
bu kadar laf salatası yapmışın
anlamadım nasıl kokmuyor.
devamını gör...

daha sık kullanılması gerektiğini düşündüğüm motivasyon şekli.
bazen bu soruyu sorduğumda aslında o kadar da kötü bir sonucun beklemediğini fark ediyorum. kendimize engeller koyduğumuz birçok konuda bu kadar derin düşünmediğimiz için geri planda kalıyoruz.
devamını gör...

sevmeye bahane olsun seni
yollar...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

okunmaya değer kaliteli ve güzel paylaşımları ile kendini belli eden değerli bir yazardır. güzel kafa sözlük ailemize hoş gelmiş. keyifli yazmaları olsun.
devamını gör...

nerede negatif duygu var hepsi içine çullanmış sanki. dışarıya çıksan daha fazla, içeriye girsen daha da fazla. kimseye bir şey olmuyor. kendi kendine ediyorsun, hırçınlığın senin ruhuna izler bırakıyor, bak bakalım o benliğinden taşan nefret kimin boğazını sarmış? bütün pencereler tozlu değil mi? diyelim ki öyle, olmasa başka bir şey görecek misin sanki? gözlerine inen kömür karası perdeler ne olacak? biliyorum bütün bu karanlığı görmezden gelemezsin ancak sen karanlığı içine çekmişsin, önce o seni yutmuş sonra sen onu iliklerine işlemişsin. neden bundan rahatsızlık duymuyorsun peki? neden bu eziyet hoşuna gidiyor? bu kadar mı kıymeti yok canının?

ve bir insan bu kadar mı üşengeç olur?
resmen yaşamayı bile erteliyorsun, düşünmeyi bırakıp eyleme dök artık bazı şeyleri. aksi takdirde sen düşünürken eyleme dökebilmiş insanların çoktan yolun sonuna ulaşmış olduklarını da düşünmek zorunda kalacaksın. iki gram hırsın olsun.

ayrıca kendine eziyet etme işini bırak.
hobi diyorsun da sayılmıyor be o.
devamını gör...

yıllardır çocuğu olmayan konargöçer bir kadının (fatma girik) binbir çabayla gebe kalıp dünyaya getirdiği evladını beşiğinde uyurken bir kartalın kapmasını konu edinen filmdir. bana göre finali gerçekten çok çarpıcı ve hüzün doludur.
devamını gör...

mistik ne varsa alayı ile korkutulan, en çok dua bilen çocuk olmaktır.
ben demiyorum, ata demirer öyle diyor.
www.instagram.com/reel/CN19...
devamını gör...

bu güne kutlu olsun deyip geçmek hem günün kutsiyetini gölgede bırakır hem de tarihin kara lekelerinden birinin üstünü kapatmak için yeter de artar. böyle yapmayacağım. biraz uzun olsa da elimden geldiği kadar aktarmaya çalışacağım.

ilk olarak. hiçbir bilinçli türkçü; olmuş, olan ve olacak olay ve gelinen durumları dünyanın geri kalanından kopuk ve sadece memleketin iç mekaniğinin etkisiyle oluşacağını düşünmez ve düşünmemelidir.

ıı. dünya savaşı'nda türkiye'nin konumu her ne kadar gelinen durumun arka planını açıklamamızda bize yardımcı olacaksa da 1944 davasının mahkumları için bu arka plan çok daha eskiden; ı. dünya savaşı'ndan başlamaktaydı. balkan harbi, ı. cihan harbi ve ardından türklerin ölüm kalım savaşı olmuş türk istiklâl harbi sadece okumuş ulema ve asker kesimi değil halkı da körü körüne bir var oluş mücadelesine millet bilincini kazandırmaya itmiştir. osmanlı'nın son döneminde ortaya atılan osmanlıcılık ve islâmcılık fikirleri tebaa da karşılık bulmadığı gibi aksine imparatorluk için çok daha problemleri beraberinde getirir. osmanlı türkçülük fikirleri ile tam anlamıyla çok geç olarak bâbıali baskını ile tanışmış, o günden günümüze türk siyasetini ve siyasasını etkilemeye devam etmiştir. itc*'nin özellikle 1913'den itibaren izlediği ana politika türkçülük olmuş ve batıcılık düşüncesiyle birlikte bir çok değişim devlet içinde palazlandırılmıştı. bu dönemde özellikle cemiyet yetkililerinin almanya ile müttefiklik anlaşması imzalamasına kadar mustafa kemal için de çok büyük bir terslik olmamıştır. ve devamı malumun ilanı. harbin sonunda osmanlının yenilgisi ile itc dağılır ve sevr imzalanır. buradan sonra türk'ün ateşle imtihanı başlar. bir avuç türk'ün cihana karşı savaşı. milli mücadele sırasında bir çok parametrenin (sultancılık, çerkezcilik, kürtçülük, irtica vs.) araya girmesi yanında başta mustafa kemal atatürk olmak üzere yüksek rütbelilerin büyük çoğunluğu itc mensubu veya bir zamanlar mensubu olan kişilerdi. bu kişilerin hemen hemen hepsinin düşüncesi milli bir kurtuluş hareketi oluşturmak ve silahlı bir milli mücadeleye girişmek olmuştur. mustafa kemal atatürk'ün de liderliğinde bu düşünce gerçekleşmiş ve milletin kurtuşu bu yolla gerçekleşmiş olmuştu. işte türkçülük düşüncesi bu badirenin arkasından da toplumun dimağından atılmaya çalışılmamış tam aksine atatürk'ün katıksız milliyetçiliği bu düşüncenin batıcılık ile birlikte cumhuriyetin iki ayağından biri olmasına vesile olmuştur. bu anlattıklarım sadece buz dağının görünen yüzü çünkü daha öncesinde fikren bu düşünceyi azerbaycan türkleri ve özellikle kırım tatarları rusya imparatorluğunun dağılmasıyla ortaya atmışlardır. türkçülük pek tabii itc'in iktadarı ile değil ırken değil ruhen de incelikle yaratılmış şairlerin işlemesiyle ortaya çıkmıştır. burada ismini saymamız gereken ama etkilerinden bahsetmeyeceğimiz isimler: yusuf akçura, ismail gaspıralı, sadi maksudi ve özellikle ilk başta yakın arkadaşları tarafından da amacı anlaşılmayan ziya gökalp'tir. nihayetinde cihan harbinin ve çok net olarak milli mücadele'nin acı ve hain izlerini hatıralarında saklayanlar cumhuriyeti kurmuşlar ve çocukları da bu hatıralar ile büyümüş ve yetişmiştir. aslında bu arka planı anlatmam da ki sebep tam olarak budur. bu düşünce bir akşam üzeri çay sohbetinde düşünülmemiş ve düşüncenin savunurları istanbul'un beyoğlu, moda semtlerinde ovardalıkla uğraşanlar tarafından ortaya atılmamıştır. arka plandanda anlaşılacağı gibi türk'ün yediği her darbe, düştüğü her çukur, giriştiği her savaş ve yediği her kurşun bu düşünceyi bir damla kuvvetlendirmiş ve bir çelik dayanıklığında aklında yer ettirmiştir. işte 20. yüzyılın bu sert ve özellikle türkler için acımasız bir hal alan döneminde doğan çocuklar sadece üstü kapalı hicivlerle eleştiri yapmayacak, gerek gördüğünde başbakana açık mektup yazacak kadar ileri gidecek ve bizzati reis-i cumhurun hukuka müdahalesiyle tabutluklara gireceklerdir.

türkçülerin rahatsızlığı aslında inönü dönemiyle başlar. bu rahatsızlık özellikle miğfer devletlerin avrupa'da güç kaybetmeye başlaması ve buna mukabil reis-i cumhur inönü'nün türkçü-turancı yükselişe ve türkçülüğe aleni bir bayrak açmasıyla son haddeye ulaşır. türkiye'de olmayan faşizmin f'sina bile artık geçit yoktur. oysa aynı reis-i cumhur bir kaç sene evvel, 1944'de yargılanacak reha oğuz türkkan'ın "faşizm tehklikedir!" yazısını tehlikeli bulur. inönü, aslında önceliklerini farklı belirler. katı bir mantıkçı olan bu lider, koruması gereken ülkeyi önceliğine alarak düşünse de türklük şuuruyla ortaya çıkmış milli mücadele ve cumhuriyeti de göz ardı etmiş ve türkçü aydın kesimin yönetime karşı ikazlarını dikkate almamıştır. tüm bunların yanında sözde müttefik sscb'ye şirin gözükme çabaları ve devlet kurumlarında yoğunlaşan sol ve materyalist kadrolaşma ülkeyi farklı boyutlara götürebilecek bir boyut ve hız kazanmıştır. bunu elbet inönü'nün ıı. dünya savaşı döneminde uyguladığı dış politikanın bir iç diyeti olarak görebiliriz. ama mesela boraltan olayı gibi tarihin kara lekelerini böyle bir politikanın diyeti olarak kabul etmek kendine türk diyen şüphesiz herkes için imkansızdır. tüm bunlarla birlikte böyle bir dönemde denge politikasının tezahürü olarak iç siyasette oynak bir haldeydi. gazeteler bir gün hitler'in vecizelerini sıralarken öteki gün inönü ile stalin'in fotoğralarını boydan veriyor ve halkı salak yerine koymaya devam ediyordu. işte böyle bir dönem de başbakan saraçoğlu tbmm'de bir söylevinde şöyle dedi:


"biz türk'üz, türkçüyüz ve daima türkçü kalacağız. bizim için türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. biz azalan veya azaltan türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan türkçüyüz. ve her vakit bu istikamette çalışacağız."


tabii bu sözlere pek itibar etmeyen türkçü cenahtan atsız, dönemin başbakanı şükrü saracoğlu'na orhun dergisinde 1 mart 1944'te ve gene bir ay sonra 1 nisan 1944'te olmak üzere iki açık mektup kaleme aldı. mektup tüm devlet kademelerinde büyük etki uyandırdı. türkçüler adeta "ırkçıyım" diyen bir başbakana açık mektup yazma cesareti gösteriyorlar ve bunu açık ve aleni yapıyorlardı. atsız, açık uyarısında sabahattin ali ve hasan âli yücel gibi solcu, komünist bir çok ismi de zikreder. derhal görevlerinden alınmalarını ve haklarında soruşturma açılmasını salık verir. sabahattin ali atsız'ın mektubuna mektupla karşılık verme cesareti göstermez ve hakkındaki hakaretleri mahkemeye taşır. 26 nisan 1944'te ankara'da başlayan ilk mahkeme, genç seline uğrar. mahkeme özüme kavuşmaz ve hakim mahkemeyi 3 mayıs 1944'e erteler.

nihayet o, 3 mayıs 1944 tarihi gelip çatmıştı.
bu sefer sayı daha da artmıştı. binlerce üniversiteli genç ankara sokaklarındaydı. inönü ve tek parti iktidarı ne yapacağını şaşırmıştı. yıllardır tek parti iktidarından rahatsız olan halk ve gençler bu rahatsızlıklarını açığa vurma fırsatı bulmasında bu kalabalığın oluşmasında sebebi büyüktü. iktidara halkın ve gençliğin gücünü göstermek için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.

gençlerin duruşma salonuna alınmamaları bardağı taşıran son damla olmuştu. polislerin de tavrı birden değişmişti. coplarına sarılan polisler acımasızca gençleri dövmeye başladılar. kafaları yarılan ve kan içinde kalan gençler neye uğradıklarını anlamamışlardı. 3 mayıs günü başbakan saraçoğlu ile görüşmek isteyen öğrencilerin bu isteği kabul edilmemiş; bu gençlerden 165'i gözaltına alınmış daha sonra serbest bırakılmıştır.

mahkeme duruşmayı 9 mayıs tarihine ertelemişti. oteline dönen ve mahkemenin tutuklamadığı atsız'ı polisler göz altına aldı. aynı saatlerde atsız'ın istanbul'daki evi didik didik aranıyordu.olayların boyutu gittikçe büyüyordu. türkçü olduğunu iddia eden hükümet 18 mayıs 1944 günü yayınladığı bir bildiri ile atsız ve arkadaşların "ırkçılık ve turancılıkla ve hükümeti devirmeye çalışmakla" suçluyordu. ilk anda 14 asteğmen tutuklanmış ve 250 harbiyeli hakkında soruşturma açılmıştı.
9 mayıs'ta yapılan duruşmada atsız, 6 aya mahkûm edilmiş, ağır tahrik nedeniyle ceza 4 aya indirilip tecil edilmişti. atsız buna rağmen serbest bırakılmamıştı.

19 mayıs gelip çatmıştı, herkes inönü’den bayram konuşması yapmasını beklerken o devleti kuran irade ve fikri suçlayan bir konuşma yaparak güya gençlik ve spor bayramını kutluyordu. milli şef henüz soruşturması bile başlamayan bir davada türk milliyetçilerini ağır şekilde suçladı:


"turancılar, türk milleti'ni bütün komşularıyla onarılmaz bir surette düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, türk milletini teslim etmemek için elbette cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız."


inönü'nün konuşmasını bir talimat olarak emir gibi algılayan savcılar, istanbul ve ankara'da milliyetçi avını başlattılar dönemin önde gelen türkçü aydınları nezarete alınıp istanbul’a götürüldüler ve tutuklandılar. tutuklanan türkçü aydınlar, istanbul emniyet müdürlüğü'nün adına "tabutluk" denilen ünlü betondan ve tabuta benzeyen hücrelerinde savcının istediği şekilde ifade vermeleri için işkenceye tabi tutulmuşlardır. tabutluklar dikine konulmuş ve ancak bir tabut genişliğinde beton oyuklardı. tabutluğa konulanların üstünde beş yüzer voltluk üçer adet lamba yanıyordu.

tutuklular nihayet 7 eylül 1944 günü, istanbul 1 nolu sıkıyönetim mahkemesinde; hükümete karşı gizli örgüt kurmak, düzen düşmanlığı yapmak, hükümeti düşürmeye çalışmak ve ırkçılık, turancılık yapmakla suçlanırlar. askeri savcı kazım alöç, sanıkların idamla yargılanmasını istemektedir. ırkçılık-turancılık davası 7 eylül 1944'te başlar ve haftada üç gün süren oturumlarla 65 oturum sürer. atsız, altı buçuk yıla arkadaşları da çeşitli cezalara çarptırılırlar. temyize başvurulması üzerine askeri yargıtay davayı esastan bozar.
sanıkları tutuksuz yargılayan 2 no’lu sıkı yönetim mahkemesi kararını açıklar:
-"sanıklar suçsuzdur, beraatlerine..."-

inönü ve çevresindekiler bu mahkeme kararı ile büyük bir şoka uğrarlar ve kararı temyiz ederler. askeri yargıtay temyiz başvurusunu inceler ve mahkemenin verdiği beraat kararını onaylar. türk milliyetçiliğine husumeti, varlık sebebi gibi gören çevreler ısrarlıdırlar: bu defa yargıtay başsavcısı münif kocaçıtak mahkemenin tekrar görüşülmesini ister. askeri yargıtay bunu da red eder. böylece "türkçülük-turancılık" davası türk milliyetçilerini zaferi ile neticelenmiş olur.

bu günün en büyük kazanımı bugün de durmadan yükselen türkçülüğün bir hareket olmasıdır. gerisini atsız beğ tamamlasın.


“3 mayıs 1944… 3 mayıs türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. o, zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, ebedî ve ilmî sınırları pek de aşmayan türkçülük, 1944 yılının 3 mayıs’ında birden bire hareket oluverdi.

ali suaviler, süleyman paşalar, mehmet eminler, ziya gökalplar, rıza nurlar yalnız duygu, düşünce, iş türkçüsü idiler. hareket türkçüsü olmamışlardı. çırağan baskını türkçü ali suavi’nin siyasî bir hareketiydi. bunun türkçülükle ilgisi yoktu. sıhhiye vekili (sağlık bakanı) olduğu zaman gayrî türkleri atarak yerine türkleri yerleştiren rıza nur, fiilî türkçülük yapıyordu. fakat bu da hareket değildi.

türkçülükte ilk hareketi, 3 mayıs 1944 çarşamba günü, ankara’daki birkaç bin meçhul türk genci yaptı. bu bakımdan türkçülük tarihinde onların hususî bir şerefi vardır.
bundan sonra 3 mayıs türkçülerin günüdür. o’na bir bayram diyemeyeceğiz. çünkü yıllarla süren büyük ızdırabımız o gün başlamıştır. o’na bir matem demek de kabil değildir. çünkü bunca sıkıntıların arasında bize büyük bir imtihan vermek, yürekliyle yüreksizi er meydanında denemek, yahşı ile yamanı ayırmak fırsatını vermiştir. o güne kadar tehlikelerden gafil bir çocuk toyluğu ile yürüyen türkçülük 3 mayıs’ta gafletten ayılmış, maskelerin arkasındaki iğrenç yüzleri görmüş, can düşmanlarını tanımış, dost sandığı hainleri ayırt etmiş, hayalin yumuşak bulutlarından gerçeğin sert topraklarına düşmüştür.

böyle sağlam bir sonuca varmak için çekilen bunca sıkıntılar boşa gitmiş sayılmaz. bundan dolayı biz 3 mayıs’a “türkçüler günü “deyip çıkıyoruz.

hoşlanmayanlar onu benimsemesin. yalnız kendilerine benzeyenler, yani türk’e benzemeyenler onu yadırgasın. biz 3 mayıs’ı sevmekte devam edeceğiz. türkçülük, tek sandığı düşmanına karşı 3 mayıs hareketini yaparken onun çift olduğunu acı bir deneme ile öğrendi.

bu millî hareketin zaferinden korkan türkçülük düşmanları, türkçüler ortaçağı andıran vahşetlerle hapse atılır ve aleyhlerinde türlü yayınlar yapılırken, onları tartışmaya çağırmak garabetini de gösterdiler. tarih bunu bağışlamayacak ve türkçülerin günü olan 3 mayıs, bir gün türklerin günü olunca onlar tarihin büyük mahkemesinde lâyık oldukları akıbete uğrayacaklardır.

türkçüler! toplu veya yalnız, her yerde 3 mayıs’ı analım. anlatalım ve kürşad’ın hâtırasını yüceltelim...

ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhayı hürriyet,
çalış, idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten! ”

hüseyin nihal atsız (kürşad dergisi,1964, sayı.2)


davada 23 sanık yargılanmıştır:
1-hasan ferit cansever, dr. yüzbaşı
2-fethi tevetoğlu, dr. üsteğmen
3-alparslan türkeş, piyade üsteğmen
4-nurullah barıman, piyade teğmen
5-zeki özgür sofuoğlu , topçu asteğmen,
6-fazıl hisarcıklı, ulaştırma asteğmen
7-hüseyin nihal atsız, edebiyat öğretmeni
8-hüseyin namık orkun, tarih öğretmeni
9-nejdet sancar, balıkesir lisesi edebiyat öğretmeni
10-saim bayrak, temyiz mahkemesi evrak memuru
11-ismet rasin tümtürk, istanbul belediyesi murakıbı
12-cihat savaşfer, y. mühendis mektebi öğrencisi
13-muzaffer eriş, y. mühendis mektebi öğrencisi
14-fehiman altan, y. mühendis mektebi öğrencisi
15-yusuf kadıgil, lise öğrencisi
16-cebbar şenel, adana adliyesi'nde hakim adayı
17-zeki velidi togan, türk tarihi profesörü
18-orhan şaik gökyay, ankara konservatuarı direktörü
19-hikmet tanyu, içişleri bakanlığında memur
20-reha oğuz türkkan, istanbul üniversitesi doktora öğrencisi
21-hamza sadi özbek, aydın maliye tahsilat şefi
22-cemal oğuz öcal, gazi eğitim enstitüsü öğrencisi
23-said bilgiç, ankara adliyesi'nde hakim adayı
aynı davadan sanık olarak mehmet külahlıoğlu ve osman yüksel serdengeçti de bir süre tutuklu kalmışlardır

şimdi... kutlu olsun.
devamını gör...

eğer zahmet edip bu kitabı edinir ve kıymetli zamanınızdan biraz - yaklaşık olarak iki saat kadar- ayırırsanız efsanevi güçlere sahip bu hacimsiz ama tahrip gücü yüksek kitap hayatınızı tam olarak değiştirmese bile sizi geri dönüşü olmayan bir yola sokacak dersem çok abartmış olabilirim elbette ama en azından kitabı ne kadar beğendiğimi anlatma yolunda da ciddi adımlar atmış olurum.

size kitabın içeriğini - ki çok dolu dolu bir içerik bu- anlatacak değilim, buna niyetim olmadığı için değil sadece keyfinizin kahyası olmadığım ve dolayısıyla bu keyfi bozmaya hakkım olmadığı için. ancak şu kadarını söylemeliyim ki her kitap başlangıcında hissettiğimiz o beklenti duygusunu karşılayan bir kitap değil okuyacak olduğunuz kitap.

yanlış anlaşılmak istemem, kitap size vaat ettiklerini vaat etmediği bir şekilde karşılıyor. o zaman özetle şöyle söyleyelim; rahatsız edici derecede huzur verici, korkutucu ölçüde sevimli, bilim kurguya çok yakın bir gerçeklik, göz yaşartıcı derecede komik, insanda şaşkınlık yaratacak kadar olağan bir kitap. kitap bittiğinde keşke hiç okumamış olsaydım dediğim bir kitap. ama kötü olduğu için değil aksine muhteşem olduğu için çünkü kitabı okurken aldığı zevk paha biçilmezdi.
devamını gör...

kedim.

evde mama kabı hiç boş kalmaz. 5 kişi yemek yiyorsa ayrıca o 5 kişi tabağından alıp alıp et falan uzatıyor buna. kapı açıldığı an şerefsiz usain bolt gibi koşuyor. ışık hızında. bunu bir bacağı olmadığı halde yapıyor. apartman kapısı kapalıysa alt katta yaşayanların kapıyı tırmalayıp onlara açtırıyormuş. eve girmek istediği zaman ise karşı apartmanda yaşayan amcanın kapıyı tırmalıyor. sistemi kurmuş durumda. kediler aleminin aynştaynı.

uzun zamandır haberleri geliyor, mama koyulan her apartmana gidiyormuş tek tek. kadının biri her gün aynı saatlerde mama koyuyormuş, saati biliyor ha bu diyor bana, burada bekliyor, yiyip gidiyor sonra. bi de adamın biri var, o bir başka sahibiymiş. ona da kendini sevdirip ciğer falan yiyip eve geliyor. kahveden gelen koca sanki leş gibi sigara kokuyor eve geldiği zaman. sanki onu değil de o sigara içen adamı okşuyor gibi hissediyorum.

bu kadar aç nasıl oluyor anlamıyorum. geçen kaldırmak istedim, naim süleymanoğlu gibi hissettim kendimi. boyumuz zaten aynı. zorlandım. hani hayvan şekilli biblolar vardır, yerde durur, ulan dersin dur şunu tutup çalayım. kaldıramazsın çünkü ev sahipleri onu yere sabitlemişlerdir ve kameradan gelen geçeni izleyip gülüyorlardır. kedi o hale geldi. kaldıramıyorsun öyle kolay.

ve şaşırıyorum. nasıl bu kadar açsın minik dobillom? bu yeme motivasyonunun sebebi nedir? neden doymuyorsun? duygusal bir açlık mı? kötü bir ebeveyn miyim? nedir yani?

evet iç dökme seansımın sonuna geldim. şu an buradan gidiyorum.
devamını gör...

hemen hemen her insanın belli dönemlerden geçtiği durum , bu ara bende böyle dönemden geçiyorum o kadar.
devamını gör...

"ben sana gülüm demem gülün ömrü az olur."
"-aşk?
+ istemem, o beni öldürür."
memati baş
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim