orijinal adı: we the animals
yazar: justin torres
yayım yılı: 2011
kitap 1980ler amerikasında geçen bir büyüme hikayesini anlatır. üç erkek kardeşin büyüme öyküsüdür bu. aynı zamanda da en küçüklerinin sürüden kopuş öyküsü. öteki olmak üzerine bir roman.
yazar: justin torres
yayım yılı: 2011
kitap 1980ler amerikasında geçen bir büyüme hikayesini anlatır. üç erkek kardeşin büyüme öyküsüdür bu. aynı zamanda da en küçüklerinin sürüden kopuş öyküsü. öteki olmak üzerine bir roman.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "scaremongering" tarafından 28.10.2023 20:46 tarihinde açılmıştır.
1.
bir justin torres kitabıdır ve doğan kitap basmıştır. çeviren de lale akalın.
bir kere doğan kitap benim için çok arada derede bi yayınevi. neylerse güzel eyler güveni ile kitaplarını alıp okuyabildiğim bir yayınevi değil. o yüzden mesafeliyim biraz. ancak bu kitap, nefisti.
lise yıllarımda james baldwin ile tanıştım. çok çok sevdim ve kitaplarının hepsini okudum. başka da muadil james baldwin bulamadım, bilen varsa söylesin.
justin torres için de "evreka evreka!" diyemiyorum ama giovanninin odası veya bir başka ülke düşünülünce çok benzer konular işlediği için baldwin'i aklıma düşürüyor.
bir oğlan çocuğunun büyüme serüvenini okuyoruz. ebeveynlerden biri siyah, biri beyaz. çok küçük yaşta kadın hamile kalınca kaçıp evleniyorlar. sonra bilinçsizce yaşamaya, çalışmaya ve üremeye devam ediyor kadın. yanlış hatırlamıyorsam 3 kardeş bunlar ya da 4. en ufağı, anlatıcı karakterimiz.
çok naif bir dili ve insanı kucaklayan bi nostalji hissi hakim. bir çocuğun gelişimi için çok yanlış şeyler yaşanıyor, ebeveynler yanlarında sevişiyor, maaile cıbıl cıbıl banyo yapılıyor, kavgalar patırtılar en kötüsü. ama kitabı okurken bi anda, anlatıcı karakter gibi ben de o ilkel ve kaotik evde büyümeden kalmak istiyorum, onlarla beraber. zaten belki bu yaşantı kitabın ismine anlam kazandırıyor, belki sonrasında olanlar, belki hepsi.
anlatıcı karakter genç bir delikanlı olduğunda eşcinsel olduğunu keşfediyor. kendi kendine hislerini, arzularını, hayatı çözmeye çalışırken tuttuğu günlük ailesinin eline geçiyor.
bir ırkçılık meselesi var bir de "melezlik" meselesi. bunların hepsi de yani siyahlar, beyazlar ve melezler, kendi alt gruplarını bulabiliyorlar o dönemde o toplumda. ama eşcinseller için bi aidiyet yok. eşcinsel melezler için hiç hiç yok.
babası anlatıcı karakteri yıkarken aklıma giovanni'nin (ya da sevgilisi miydi anımsayamadım) odasındaki küvette uzanışı geliyor.
gerçekten bu temayı, savaşı, ırkçılığı, ayrımcılığı okumayı, bunların ne kadar manasız şeyler olduğunu başka başka ülkelerden, kalemlerden defalarca okumayı inanılmaz seviyorum. kafayı yemiş bir dünyada, kaygan bile değil artık bu kadar akışkan ve dalgalı bir dünyada bu hikayeler benim için çapa oluyor.
sizlere de olur belki.
bir kere doğan kitap benim için çok arada derede bi yayınevi. neylerse güzel eyler güveni ile kitaplarını alıp okuyabildiğim bir yayınevi değil. o yüzden mesafeliyim biraz. ancak bu kitap, nefisti.
lise yıllarımda james baldwin ile tanıştım. çok çok sevdim ve kitaplarının hepsini okudum. başka da muadil james baldwin bulamadım, bilen varsa söylesin.
justin torres için de "evreka evreka!" diyemiyorum ama giovanninin odası veya bir başka ülke düşünülünce çok benzer konular işlediği için baldwin'i aklıma düşürüyor.
bir oğlan çocuğunun büyüme serüvenini okuyoruz. ebeveynlerden biri siyah, biri beyaz. çok küçük yaşta kadın hamile kalınca kaçıp evleniyorlar. sonra bilinçsizce yaşamaya, çalışmaya ve üremeye devam ediyor kadın. yanlış hatırlamıyorsam 3 kardeş bunlar ya da 4. en ufağı, anlatıcı karakterimiz.
çok naif bir dili ve insanı kucaklayan bi nostalji hissi hakim. bir çocuğun gelişimi için çok yanlış şeyler yaşanıyor, ebeveynler yanlarında sevişiyor, maaile cıbıl cıbıl banyo yapılıyor, kavgalar patırtılar en kötüsü. ama kitabı okurken bi anda, anlatıcı karakter gibi ben de o ilkel ve kaotik evde büyümeden kalmak istiyorum, onlarla beraber. zaten belki bu yaşantı kitabın ismine anlam kazandırıyor, belki sonrasında olanlar, belki hepsi.
anlatıcı karakter genç bir delikanlı olduğunda eşcinsel olduğunu keşfediyor. kendi kendine hislerini, arzularını, hayatı çözmeye çalışırken tuttuğu günlük ailesinin eline geçiyor.
bir ırkçılık meselesi var bir de "melezlik" meselesi. bunların hepsi de yani siyahlar, beyazlar ve melezler, kendi alt gruplarını bulabiliyorlar o dönemde o toplumda. ama eşcinseller için bi aidiyet yok. eşcinsel melezler için hiç hiç yok.
babası anlatıcı karakteri yıkarken aklıma giovanni'nin (ya da sevgilisi miydi anımsayamadım) odasındaki küvette uzanışı geliyor.
gerçekten bu temayı, savaşı, ırkçılığı, ayrımcılığı okumayı, bunların ne kadar manasız şeyler olduğunu başka başka ülkelerden, kalemlerden defalarca okumayı inanılmaz seviyorum. kafayı yemiş bir dünyada, kaygan bile değil artık bu kadar akışkan ve dalgalı bir dünyada bu hikayeler benim için çapa oluyor.
sizlere de olur belki.
devamını gör...
