#ödüllü filmler
türkçe adı: kara cübbe
brian moore'un aynı adlı tarihi romanından sinemaya uyarlanan, bruce beresford'un yönettiği ve başrolünde lothaire bluteau bulunan bir tarihi dönem dramasıdır. bir misyoner olan father laforgue, "yeni dünya"ya, algonquin kızılderililerini katolik yapma umuduyla gelir. kızılderililer temkinli olarak da olsa onu aralarına kabul ederler. fakat, ilk anda aralarına dahil olduğu kızılderili kabilesiyle iyi kötü geçinebilse de zorlu hava koşulları ve başka kızılderili kabileleri onu fazlasıyla zorlayacaktır.
imdb: 7.1
brian moore'un aynı adlı tarihi romanından sinemaya uyarlanan, bruce beresford'un yönettiği ve başrolünde lothaire bluteau bulunan bir tarihi dönem dramasıdır. bir misyoner olan father laforgue, "yeni dünya"ya, algonquin kızılderililerini katolik yapma umuduyla gelir. kızılderililer temkinli olarak da olsa onu aralarına kabul ederler. fakat, ilk anda aralarına dahil olduğu kızılderili kabilesiyle iyi kötü geçinebilse de zorlu hava koşulları ve başka kızılderili kabileleri onu fazlasıyla zorlayacaktır.
imdb: 7.1
*genie ödülleri (1991) - en iyi film / en iyi yönetmenlik başarısı [bruce beresford] / en iyi uyarlama senaryo
*avustralyalı sinematograflar derneği ödülleri (1992) - yılın sinematografı [peter james]
*sinema ses editörleri ödülleri (1992) - en iyi ses montajı yabancı film
film toplamda 10 ödüle sahiptir.
*avustralyalı sinematograflar derneği ödülleri (1992) - yılın sinematografı [peter james]
*sinema ses editörleri ödülleri (1992) - en iyi ses montajı yabancı film
film toplamda 10 ödüle sahiptir.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "dahlvier" tarafından 01.08.2023 22:09 tarihinde açılmıştır.
1.
1991'de izleyicileriyle buluşan avustralya ve kanada yapımı tarihi drama filmidir. aynı isimli bir tarihi romandan beyaz perdeye uyarlanmıştır. eserin büyük kısmı quebec/kanada'da çekilmiştir. kanada ve avustralyalı film şirketlerinin ortak yaptığı ilk film olma niteliği taşır. başrol oyuncularından aden young ve sandrine holt, sinema kariyerlerine bu işle başlamışlardır. filmin yönetmeni bruce beresford, black robe romanının filmini çekmeyi, kitap 1985'te yayımlandığından beri istiyordur ama bir türlü bu projeyi kabul edecek bir şirket bulamıyordur. filmin haklarını satın alan alliance films, önce başka bir yönetmenle sözleşme imzalar ama kendisi bu işten çekilir. sonrasında başka bir yönetmenle de aynı/benzer bir deneyim yaşanır. nihayetinde beresford arzusuna kavuşacaktır. ama hiçbir büyük amerikan film stüdyosu bu projeye dahil olmak istemediğinden bu film tam 4 sene beklemede kalır. beresford, önceki filmi driving miss daisy ile en iyi film oscar ödülünü alınca ve black robe'a benzer bir teması olan dances with wolves filmi bir sene evvel büyük ilgi çekince alliance films yetkilileri bu filmin yapılmasına onay verirler ancak. filmin büyük kısmı quebec'in saguenay–lac-saint-jean bölgesinde ve bir kısmı da rouen/fransa'da çekilmiştir. tüm film sahneleri, izlediğimiz sırada çekilmiştir (sekans çekimleri lineer yapıdadır). film genelde olumlu eleştiriler almıştır ve bazı ödüller kazanmıştır. yerlilerin kültür ve yaşamını yansıtan en iyi yapımlardan biri olduğu söylenir black robe'un. politik aktivist ward churchill ise filmi sinematik olarak övse de tarihsel olarak doğru olmayan yanları olduğundan dem vurmuştur.
(yukarıdaki bilgileri wikipedia'nın ilgili sayfasından alıp çevirdim.)
filmi çok beğendim ben gerçekten. imdb'ye göre yaptığı hasılat harcanan bütçeyi tam karşılamamış yani biraz zarar edilmiş olsa da karşımızda sanatsal bir başarı örneği olduğunu düşünüyorum. bu filmde az rastladığım cinsten tuhaf bir "hava" var diyebilirim. yani sanat filmi de olabilir, tv filmi de olabilir, tipik sinema filmi de olabilir... bunlar birbirine giriyor gibi de değil. çok özgün ve garip bir füzyon var bence black robe'da. yönetmeninin ilk paragrafta bahsettiğim gibi bu filmi çekebilmeyi daha romanını okur okumaz istemesi ve bunun için çok çaba ve sabır göstermesinin izdüşümünü yapımda çok net gördüm diyebilirim. ("duydum" diyemeyeceğim ve bundan yazının ilerilerinde bahsedeceğim.)
bir kere kasting inanılmaz iyi. tüm o kızılderili makyajları, kıyafetleri gibi unsurlar da karşımızdaki kabileleri fazlasıyla gerçekçi/inanılır kılmış. buraya (new france - şimdiki quebec'te) 1634 senesinde misyoner olarak gelen fransiz cizvitleri ingilizce konuşsalar da bu şahsen beni rahatsız etti diyemem; evet, karşımızda tarihi bir drama filmi var ama yönetmen burada sinemanın sihrini de efektifçe yansıtıyor. kaldı ki, farklı farklı kızılderili dillerinin konuşulduğu sahnelere de rastlıyoruz ve buralarda da ingilizce alt yazı kullanılmış. yani hedef kitlelerini ingilizce bilenler olarak seçmişler ki eserdeki konuşulan temel dil fransızca olsaydı izleyicilerinin büyük kısmı bu yapımı baştan sona alt yazılı olarak izlemek durumunda kalırdı. alt yazılı film izlemek çok mu kötü bir şey?.. bence görselliğin ön planda olduğu böylesi filmlerde alt yazıya mahkum olmak pek de hoş bir şey değil açıkçası. siz farklı düşünebilirsiniz elbette bu konuda.
kızılderililerin ve avrupalıların birbirlerini "aptal" olarak görmesi epey ilginç ve yer yer komik. örneğin, chomina önderliğindeki algonquin kızılderilileri bu hristiyan misyonerlere aptal diyor ama, onların "şefi" şöyle ufak bir şey. dong dong yapıp onlara ne yapacaklarını söylüyor da diyor. yani bir saat cihazını canlı sanıyorlar. bana göre iki taraf da aptal ama bir taraftan da 17. yüzyıldan bahsediyoruz. yani bugünden bakıp geçmişteki insanları küçümsemek de başka tür bir "aptallık" olabilir. o yüzden çok da bir şey demiyorum. daniel belki de bir cizvit olmadığından filmdeki en akıllıca repliklerden birinin altına imza atıyor ama o da bir kızılderili kızına aşık olup, "fool for love" oluyor. neyse böyle her detaya girersem bu yazı bitmez... gene de şu cüce mestigoit isimli cüce şamandan bahsetmesem olmaz. father laforgue isimli başkarakterimizin bu şamanla olan ilk sahnesi hakikaten inanılmazdı. mestigoit buna şeytan (demon) diyor ama kendine hiç bakmış mı diye merak ettim. gerçi kültür farkı... iyilik ve kötülük sonuçta bir yerde "social construct"lar olabiliyor. kanada'daki eski yüzyıllardan bir kızılderili kabilesini yargılamak bana düşmez. hahaha.
bu yazı böyle giderse çok uzayacak... böyle gitmesin madem.
şimdi filmi biraz da olumsuz eleştireyim.
fransız cizvitlerinin ingilizce konuşmalarından rahatsızlık duymadığımı belirtmiştim lakin bir kızılderili olan chomina'nın bu kadar "düzgün" ingilizce konuşabilmesi epey eğreti durmuş maalesef. chomina da dahil algonquin kabilesi üyeleri bırakın okuma yazmayı, yazının ne olduğunu bile şaşırarak öğreniyorlar filmin başlarında. yani chomina, bir cizvite bir şeyler söylüyor. o, kağıda söyleneni yazıyor. sonra onu uzaktaki birine verip okutturuyor. o da chomina'nın söylediklerini okuyunca bunu "şeytan işi" falan olarak görüyorlar. bu kadar temiz ve düzgün ingilizce konuşabilmeleri bana tuhaf geldi bu yüzden. sadece konuşma pratiğiyle bu kadar hakimiyet sağlanabilir mi ingilizce'de? belki de mümkündür bu ama bana bir biçimde absürt geldi buradaki durum. gene de o kızılderiliye ve kabilesine can kurban. yani filmdeki bazı başka kızılderili gruplarıyla tanıştıktan sonra onlar aziz gibi kalıyor. hehe. gerçi chomina, "aynıyız ya özünde." falan diyor da bilemedim şimdi...
filmdeki müzik kullanımını maalesef beğenemedim. yani duyduğum tınıların pek albenisi veya özel bir özgünlüğü vardı diyemem ve daha kötüsü de bunların filme entegre edilmesinde ciddi "olmamışlıklar" algıladım maalesef. * ayrıca yer yer zorlu doğa koşullarındaki ses efektleri (kuvvetli rüzgar, çağlayan nehir vb.) biraz dikkatimi dağıttı. belki de sinemada izleseydim bunu olumlu da değerlendirebilirdim ama, bilmiyorum.
bundan daha iyi filmler izledim mi? hem evet hem de hayır. gerçekten çok değişik bir yapım olarak favori filmlerimin arasına eklemiş oldum black robe'u. the navigator: a mediaeval odyssey isimli yeni zelanda-avustralya filmine 10/10 vermiştim örneğin. ama bu iki filmi tam da kıyaslayabileceğim söylenemez, birtakım benzerlikleri bulunsa da.
filme katkıda bulunan herkesin emeklerine sağlık diyorum ve bu harikulade işleri için kendilerine 9/10'u layık görüyorum.
(yukarıdaki bilgileri wikipedia'nın ilgili sayfasından alıp çevirdim.)
filmi çok beğendim ben gerçekten. imdb'ye göre yaptığı hasılat harcanan bütçeyi tam karşılamamış yani biraz zarar edilmiş olsa da karşımızda sanatsal bir başarı örneği olduğunu düşünüyorum. bu filmde az rastladığım cinsten tuhaf bir "hava" var diyebilirim. yani sanat filmi de olabilir, tv filmi de olabilir, tipik sinema filmi de olabilir... bunlar birbirine giriyor gibi de değil. çok özgün ve garip bir füzyon var bence black robe'da. yönetmeninin ilk paragrafta bahsettiğim gibi bu filmi çekebilmeyi daha romanını okur okumaz istemesi ve bunun için çok çaba ve sabır göstermesinin izdüşümünü yapımda çok net gördüm diyebilirim. ("duydum" diyemeyeceğim ve bundan yazının ilerilerinde bahsedeceğim.)
bir kere kasting inanılmaz iyi. tüm o kızılderili makyajları, kıyafetleri gibi unsurlar da karşımızdaki kabileleri fazlasıyla gerçekçi/inanılır kılmış. buraya (new france - şimdiki quebec'te) 1634 senesinde misyoner olarak gelen fransiz cizvitleri ingilizce konuşsalar da bu şahsen beni rahatsız etti diyemem; evet, karşımızda tarihi bir drama filmi var ama yönetmen burada sinemanın sihrini de efektifçe yansıtıyor. kaldı ki, farklı farklı kızılderili dillerinin konuşulduğu sahnelere de rastlıyoruz ve buralarda da ingilizce alt yazı kullanılmış. yani hedef kitlelerini ingilizce bilenler olarak seçmişler ki eserdeki konuşulan temel dil fransızca olsaydı izleyicilerinin büyük kısmı bu yapımı baştan sona alt yazılı olarak izlemek durumunda kalırdı. alt yazılı film izlemek çok mu kötü bir şey?.. bence görselliğin ön planda olduğu böylesi filmlerde alt yazıya mahkum olmak pek de hoş bir şey değil açıkçası. siz farklı düşünebilirsiniz elbette bu konuda.
kızılderililerin ve avrupalıların birbirlerini "aptal" olarak görmesi epey ilginç ve yer yer komik. örneğin, chomina önderliğindeki algonquin kızılderilileri bu hristiyan misyonerlere aptal diyor ama, onların "şefi" şöyle ufak bir şey. dong dong yapıp onlara ne yapacaklarını söylüyor da diyor. yani bir saat cihazını canlı sanıyorlar. bana göre iki taraf da aptal ama bir taraftan da 17. yüzyıldan bahsediyoruz. yani bugünden bakıp geçmişteki insanları küçümsemek de başka tür bir "aptallık" olabilir. o yüzden çok da bir şey demiyorum. daniel belki de bir cizvit olmadığından filmdeki en akıllıca repliklerden birinin altına imza atıyor ama o da bir kızılderili kızına aşık olup, "fool for love" oluyor. neyse böyle her detaya girersem bu yazı bitmez... gene de şu cüce mestigoit isimli cüce şamandan bahsetmesem olmaz. father laforgue isimli başkarakterimizin bu şamanla olan ilk sahnesi hakikaten inanılmazdı. mestigoit buna şeytan (demon) diyor ama kendine hiç bakmış mı diye merak ettim. gerçi kültür farkı... iyilik ve kötülük sonuçta bir yerde "social construct"lar olabiliyor. kanada'daki eski yüzyıllardan bir kızılderili kabilesini yargılamak bana düşmez. hahaha.
bu yazı böyle giderse çok uzayacak... böyle gitmesin madem.
şimdi filmi biraz da olumsuz eleştireyim.
fransız cizvitlerinin ingilizce konuşmalarından rahatsızlık duymadığımı belirtmiştim lakin bir kızılderili olan chomina'nın bu kadar "düzgün" ingilizce konuşabilmesi epey eğreti durmuş maalesef. chomina da dahil algonquin kabilesi üyeleri bırakın okuma yazmayı, yazının ne olduğunu bile şaşırarak öğreniyorlar filmin başlarında. yani chomina, bir cizvite bir şeyler söylüyor. o, kağıda söyleneni yazıyor. sonra onu uzaktaki birine verip okutturuyor. o da chomina'nın söylediklerini okuyunca bunu "şeytan işi" falan olarak görüyorlar. bu kadar temiz ve düzgün ingilizce konuşabilmeleri bana tuhaf geldi bu yüzden. sadece konuşma pratiğiyle bu kadar hakimiyet sağlanabilir mi ingilizce'de? belki de mümkündür bu ama bana bir biçimde absürt geldi buradaki durum. gene de o kızılderiliye ve kabilesine can kurban. yani filmdeki bazı başka kızılderili gruplarıyla tanıştıktan sonra onlar aziz gibi kalıyor. hehe. gerçi chomina, "aynıyız ya özünde." falan diyor da bilemedim şimdi...
filmdeki müzik kullanımını maalesef beğenemedim. yani duyduğum tınıların pek albenisi veya özel bir özgünlüğü vardı diyemem ve daha kötüsü de bunların filme entegre edilmesinde ciddi "olmamışlıklar" algıladım maalesef. * ayrıca yer yer zorlu doğa koşullarındaki ses efektleri (kuvvetli rüzgar, çağlayan nehir vb.) biraz dikkatimi dağıttı. belki de sinemada izleseydim bunu olumlu da değerlendirebilirdim ama, bilmiyorum.
bundan daha iyi filmler izledim mi? hem evet hem de hayır. gerçekten çok değişik bir yapım olarak favori filmlerimin arasına eklemiş oldum black robe'u. the navigator: a mediaeval odyssey isimli yeni zelanda-avustralya filmine 10/10 vermiştim örneğin. ama bu iki filmi tam da kıyaslayabileceğim söylenemez, birtakım benzerlikleri bulunsa da.
filme katkıda bulunan herkesin emeklerine sağlık diyorum ve bu harikulade işleri için kendilerine 9/10'u layık görüyorum.
devamını gör...
