1.
17. yüzyılda yaşamış ingiliz bestekâr. birkaç tane ayrı krala hizmet etmesinin dışında genelde opera bestelemiştir.
devamını gör...
2.
ingiliz besteci henry purcell (1659–95), erken barok dönemi olarak sınıflandırmış sanat tarihçileri onu. ben çok anlamam klasik müzik tarihinden falan ama barok deyince aklıma hemen vivaldi, handel ve tabii ki bach geliyor.
onu dinlerken gerçekten de sınıflandırıldığı dönemin tınısı içimi kapladı. aynı yumuşak ancak görkemli müzik, yaylıların uçan halı misali sizi yükseklere taşıması, dokunaklı melodilerle tatlı bir hüznün içinizde kök salması, işte dinlediğim müziği ifade etmeye çalışırken aklıma gelen yetersiz tümcelerdir bunlar.
hakkında bir şeyler bulmaya çalışırken hayatı hakkında ilginç anekdotlara da rastladım.
misal, ölümü ile ilgili muhtelif rivayetler var. bir söylentiye göre karısı gece 11'e kadar dışarıda kalmasına izin veriyormuş. bir gece geç kalmış ve karısını onu eve almamış, yağmur altında sabaha kadar beklemek zorunda kalan (bence sızan) besteci soğuk algınlığından ölmüş. bir diğerine göre çikolata zehirlenmesinden terki diyar etmiş. ancak en çok kabul göreni verem hastalığı ki bir sanatçıya ne de çok yakışır verem. ama ben en çok birincisini beğendim diyebilirim. ne olursa olsun 36 yaşında zıpkın gibi delikalı iken hakkın rahmetine kavuşuvermiş bu büyük yetenek -sizin de aklınıza amadeus filmi gelmedi mi?-
canı isterse kilise müziği yapmış, canı isterse opera. meyhane de söylenen müstehcen ve mizahi şarkılara kanon bile yapmış üstat (yazarken aynı zamanda tanıyor ve tanıdıkça daha çok seviyorum bu adamı). tiyatro için sahne müzikleri bestelemiş, shakespeare’in bir yaz gecesi rüyası oyunundan fairy queen (periler kraliçesi) adıyla yapılan bir uyarlamaya fon müziği yapmış. oda müzikleri, şarkılar, minyatür operalar artık aklınıza ne geliyorsa hiç kasmamış hepsi için ve herkes için eserler vermiş.
a clockwork orange adındaki şu çılgın filmin tema müziğinin de, bu arkadaşın bir bestesine yapılan elektronik düzenleme olduğunu öğrendim ya, ölsem de gam yemem artık. müzik için doğmuş, müzik için yaşamış ve kısacık ömrüne sığdırdığı kocaman eserler ile adını tarihe yazdırmış. belki yaşasa koca bach gibi dev bir külliyat bırakacak, ingiliz müziği belki bambaşka bir mecrada akıp avrupa’nın diğer ülkelerinden daha bodur kalmayacaktı.
mevzu müzik olunca gerisi teferruat deyip tanımı bağlayalım.
onu dinlerken gerçekten de sınıflandırıldığı dönemin tınısı içimi kapladı. aynı yumuşak ancak görkemli müzik, yaylıların uçan halı misali sizi yükseklere taşıması, dokunaklı melodilerle tatlı bir hüznün içinizde kök salması, işte dinlediğim müziği ifade etmeye çalışırken aklıma gelen yetersiz tümcelerdir bunlar.
hakkında bir şeyler bulmaya çalışırken hayatı hakkında ilginç anekdotlara da rastladım.
misal, ölümü ile ilgili muhtelif rivayetler var. bir söylentiye göre karısı gece 11'e kadar dışarıda kalmasına izin veriyormuş. bir gece geç kalmış ve karısını onu eve almamış, yağmur altında sabaha kadar beklemek zorunda kalan (bence sızan) besteci soğuk algınlığından ölmüş. bir diğerine göre çikolata zehirlenmesinden terki diyar etmiş. ancak en çok kabul göreni verem hastalığı ki bir sanatçıya ne de çok yakışır verem. ama ben en çok birincisini beğendim diyebilirim. ne olursa olsun 36 yaşında zıpkın gibi delikalı iken hakkın rahmetine kavuşuvermiş bu büyük yetenek -sizin de aklınıza amadeus filmi gelmedi mi?-
canı isterse kilise müziği yapmış, canı isterse opera. meyhane de söylenen müstehcen ve mizahi şarkılara kanon bile yapmış üstat (yazarken aynı zamanda tanıyor ve tanıdıkça daha çok seviyorum bu adamı). tiyatro için sahne müzikleri bestelemiş, shakespeare’in bir yaz gecesi rüyası oyunundan fairy queen (periler kraliçesi) adıyla yapılan bir uyarlamaya fon müziği yapmış. oda müzikleri, şarkılar, minyatür operalar artık aklınıza ne geliyorsa hiç kasmamış hepsi için ve herkes için eserler vermiş.
a clockwork orange adındaki şu çılgın filmin tema müziğinin de, bu arkadaşın bir bestesine yapılan elektronik düzenleme olduğunu öğrendim ya, ölsem de gam yemem artık. müzik için doğmuş, müzik için yaşamış ve kısacık ömrüne sığdırdığı kocaman eserler ile adını tarihe yazdırmış. belki yaşasa koca bach gibi dev bir külliyat bırakacak, ingiliz müziği belki bambaşka bir mecrada akıp avrupa’nın diğer ülkelerinden daha bodur kalmayacaktı.
mevzu müzik olunca gerisi teferruat deyip tanımı bağlayalım.
devamını gör...