(1. bölüm)
(bölüm adı: başka frekans - erkan)

parkta sevgilisiyle vanilyalı dondurma yerken gözü güzel bir kıza kaydı diye sevgilisinden sert bir tokat yedi. eli de amma ağırmış sevgilinin. neyse, o tokat kulaklarını periyodik aralıklarla çınlatırken sevgilisi atağa kalkmış at gibi bir anda şahlanıp gitti. gencecik adam zaten soğuk havada yüzü gözü donmuşken bir de tokat gelince acısını daha çok hissetti. hani soğukla tokat şiddeti birleşmese neyse.

yolda ağır ağır yürürken (bkz: özdemir asaf)'ın konuya çok uygun olan (bkz: başka frekans) şiirini sessizce mırıldandı. mırıldanırken de "ulan başka frekans sözü veya ana fikri bu şiirin neresinde?" diye beyin jimnastiği yaptı.

"vurdun, acısı geçmedi daha
biliyorum, geçecek
ama öyle ağır konuştun ki ardından
o, gittikçe gerçek"

hâlbuki sevgilisi konuşmamıştı bile. işini sessiz psikopatlar misâli halletmiş ve gitmişti. sevgilisinin konuşmasına öylesine açtı ki sevgilisinin konuşmadığını, ona duyarsız kaldığını, ilgi alanlarının meridyenlerce öteye kaydığını kabullenemezdi ve kendince bir varsayım üretti. keşke ağır konuşsaydı sevgili görünümlü yabancısı. hiç konuşmamaktan yeğdir.

düşüne taşına gitti eve. saat olmuştu 20.38 ve daha yemek bile yememişti. buzdolabındaki sibirya soğuklarına alışabilecek düzeyde bir tencere makarnayı alıp bir kısmını tabağa koydu. yanına da buz gibi kola. oh be hayata bak, biz de brokoli kereviz bezelye. imreniyorum lan sana genç! neyse, makarna ve kolasını alıp televizyonu açtı. 76. kanalı, yani (bkz: lig tv)'yi açtı ve ayaklarını uzattı. (bkz: eskişehirspor) - (bkz: kardemir demir çelik karabükspor) maçı açıktı. kardemir demir çelik karabükspor bir tekerleme değil, takım ismi. (bkz: erkan zengin) messivari çalımlarıyla bir süvari gibi rakip kaleyi parçalamaya gidiyor, gencimiz de hayretle bakıyordu. ne var olm öyle bakacak, mahalle maçlarında hepimiz messiyiz zaten. bir pozisyon geldi ve erkan zengin kıvrak çalımlarının ardından kaleye güzel bir şut çekti, ağları aldı.

adamın makarnası ve kolası bitmişti, tabak ve bardağı mutfağa götürmeye tenezzül dahi etmeden yan tarafa bırakıp gole sevinmeye başladı.

"ulan bu erkan ne adam be!"

soyadını söylemiyordu. çünkü erkan zengin'in soyadı ona kendi fakirliğini hatırlatıyordu ve o zaten fakirliğinden kaçıyordu. sevgili görünümlü yabancısı da ondan.

uykusu geldi, televizyonu açık unutup tatlı tatlı kestirmeye başladı. bir süre sonra gördüğü rüyalardan olmalı ki gece boyu sayıklayıp durdu.

"ulan başka frekans sözü veya konusu bu şiirin neresinde? vurdun biliyorum ama geçecek, ya dur bi dinle, olm bu erkan'ı nereden almışlar? başka mi frekans, niye başka? erkannn, başka frekans, erkan, başka frekans, erkan, başka frekans, erkan..."
devamını gör...
emeğinize sağlık. ucundan kıyısından yakaladığınız yazmak eylemini hiç bırakmamanızı temenni ederim.

başlığa tıklayınca sıvaz regal’i ve yer yer mizojini içeren hikayelerini okuyacakmışım gibi geldi. hey gidi.
devamını gör...
(2. bölüm)
(bölüm adı: torquay'da okuyan urfalı turgay)

o kadar para verdiği ingiliz birasını yudum yudum içiyor, her yudumun arasına bir ev turşusu ve bir ısırık lahmacun sıkıştırıyordu. lahmacun da lahmacunun hası ha, urfa'dan geldi! her ısırıkta kültürler arasında sıkışıp kalmışlığına kızıyordu. evet, her yere gidiyordu ama her gittiği yerde de 1-2 gün kalıyor ve nefessiz soluksuz başka diyarlara koşuyordu zihni. kimliksizleşmişti. (bkz: torquay) güzel şehirdi güzel olmasına ama kendisini tümüyle melankoliye, hüzne, keşkelere bürüyordu. ingiliz kökenli müziklerle dolup taşmıştı kulağı ve kalbi. daha üç ay değildi (bkz: mahmut tuncer)'in (bkz: altın dişli hayriye) şarkısıyla halay çektiği. duvara az çiğ köfte fırlatmamıştı "delilo delilo destane" dinleyip.

dalıp dalıp gitmelerini bölen birkaç afro-amerikan tanışması ve şehrin kültürel ögelerini beraber gezmesi dahi keyif veremiyordu ona. şehirde bir müze mi gördü, (bkz: balıklıgöl)'den bir manevî parça buluyordu içinde. gariptir, balıklıgöl'de de (bkz: louvre müzesi)'nde hissediyordu. okumak için geldiği bu şehirde bu denli zincirle kenetlenmiş geçmişine takılması ve döngü döngü dağlanan kültür sıkışması aklına bile gelmemişti. okuyup ders görecek, bir alanda uzmanlaşacak, adam olup gelecekti. ama yaşadığı her anı onu edilgenleştiriyordu. haftasonları dersten vakit bulup (bkz: torquay united)'ın maçlarını izliyordu. şanlıurfa'da istanbul takımı tutacak kadar güce biatçı, torquay'da en fanatiğinden daha fanatikçe torquay united destekleyecek kadar devrimciydi. her devrin değil belki ama her yerin adamıydı.

torquay'ın yerlileri içtiği biradan, yedikleri sosisli sandviçten zevk alıp birbiriyle doyurucu sohbetler ederken turgay el yapımı mis gibi lahmacunlarına bakıyordu önce; sonra hayatında ikinci, belki üçüncü kez içtiği birasına. biraz içine dönüyordu. sessizliğine... sessizliğine içiyordu. varlık içinde yokluktu. tecrübe içinde acı... o kendine yabancıydı, hayat ona yabancı. buna bir son vermeliydi. bitirmeliydi bu kabullenici, tek tipleştiren süreci. evet, tek bir ülke veya milletle yaftalanmıyordu belki ama kendisi de olamıyordu. kendine dönmek için bir yol çizdi. okulu donduracak, torquay'dan da bir süre gidecekti. gideceği yeni yerin kimliğine gömülmemeliydi. istese de yapamamalıydı bunu.

"hi, can ı take one ticket for ındia?"
devamını gör...
masanın üzerinde tek bir kadeh, iki tabak ve ikişer çatal bıçak duruyordu. bozuk bir plaktan gelen, cızırtılı bir ses duyuyordu. hüzünlüydü ve kızgın… gramofonun kenarları yaldızlı, kestane rengi kasasına yöneldi. plağı nazikçe çıkartıp, kapıya doğru fırlattı. bir daha duymak istemiyordu o şarkıyı. şimdi ev yalnızlık kadar sessizdi.

öfkesini yenememiş olsa gerek ki; heybetli gramofonu, üzerinde durduğu mermer sehpadan aşağı itti güçlükle. içinde tüten harlı dumandan olsa gerek, hâlâ gözleri yanıyordu.

kurşuni renkli berjere oturdu. sigarasını yaktı ve çakmağı ahşap orta sehpanın üzerine koydu. gözü tekrar yuvarlak, beyaz örtülü masaya ilişti. kadehin üzerindeki kırmızı ruj izi midesine kramplar girmesine, aklının bulanmasına sebep oluyordu. sigarasını küllüğe bastırdıktan hemen sonra, aceleyle kalkıp kadehi sol eline aldı. sağ elinin işaret parmağıyla kadehin kenarında daireler çizerken, karışık bir sırayla, bütün yaşanılanları düşünüyordu. anılar boğazında düğümlendi.
“söz veriyorum” diyordu, “söz veriyorum, gökteki yarım ay, ovalardaki kırmızı gelincikler, saksıdaki sardunya, hep senin gülüşüne sığacak”
o zaman da inanmamıştı kadın. zaten inanamak için saat epey geç olmuştu artık. ihanet kör bir bıçaktı ve hala göğsünde duruyordu.

masanın tepesinde dikilen aynaya baktı uzun uzun. gözlerinde en ufak bir yaşam belirtisi yoktu. nasıl izin vermişti kendisine? nasıl çalmıştı benliğinden çocuk gülüşlerini? nasıl böylesine ihanet edebilmişti aklına? nerede başladı bu ağır yenilgi, ne zaman yola koyuldu ruhu?

kadeh elinden yere düştü, sessizlik kırıldı. yassı cam hala sapasağlamdı. masada duran peçeteyi alıp, hırsla dudağındaki kırmızı ruju silmeye çalıştı. dudaklarına öyle bastırıyordu ki, yumuşak kağıt parçalanıyordu benliği gibi.

biliyordu, özüne kattığı süslü yalanlar, bir rujdan ibaret değildi. öyle kolay çıkmaz, sadece kanatmaz, parçalardı da her şeyi.

kadın pencereye yöneldi. madem yeniden öyle gülümseyemiyordu, korumaya gücü yetmiyordu, o halde yaşatmanın da bir anlamı yoktu.
hızla açtı kanadını pencerenin, çocukluğunu aşağı attı.
devamını gör...
(3. bölüm)
(bölüm adı: nezaret rezaletindeki nezaketsizlik)

isfendiyar: avokadolu dondurmayı hayatında kaç kere yedin de diğer dondurmalarla kıyas etmiyorsun lan düdük!

alper: ulan benim işimi bana mı öğretiyorsun? ben 8 yıl 3 ay 27 günlük avokadolu dondurma tüketicisiyim, en gurmeden de gurmeyim, bana öyle vişneliyle limonluyla gelmeyin. avokadolu dondurma messi'yse diğerleri adanalı messi'dir.

sertaç: ya daha futbol bilmiyor konuşuyor :) messi'nin adanalısı yok, ronaldo'nun var. ayrıca ben de antep fıstıklıyla geliyorum, var mı lan? denemişsin bir tane tropikal meyve, bulmuşsun iki keriz, özgüven derya deniz... meyveli dondurma olmaz. en fazla antep fıstıklı olur. belki karamelli falan. gerisini unut.

alper: olm bak zaten tuttuğum takım yenilmiş, faturalar kontraatakta 5'e 2 yakalamış, markete gittim istediğim viskiyi de bulamadım. adamın canını sıkmayın ulan!

isfendiyar: (elindeki şişeyi kuvvetlice sıkıp kapağını alper'in kafasına isabet ettirir) biz boşuna almadık aslanım bu atış talimlerini :) ben avokado yedim, hiç de öyle senin dediğin gibi değil. avokadonun kendisi tatsız, dondurması ne ola ki? gel sana bir vanilyalı dondurma yedirelim.

alper: (isfendiyar'a ve sertaç'a iki elini yumruk yapıp isabetsiz yumruklar sallar) durun lan! ameliyatlı yerim olm orası! anammm! avokadonun gücünü göreceksiniz siz olm! lan yavaş! bir ikram edeyim de görün tadını bari. lann!

nezaret kalabalık, soğuk, griydi. çetin konuların ağırlığında ezilip kavgaya dövüşe tutuşan bir sürü adamın yanında bizim kendine has üçlümüz fazla mülayim kalıyordu. kavga ettikleri konunun basitliğinin ve boşunalığının farkında olmakla birlikte enerjilerini boşalttıkları için çok mutlulardı. yılların kavga etmemişliği belki de kavgaya bir merak büyütmüştü içlerinde. kavganın da bir hayat gerçeği olduğunu keşfetmişlerdi. ihtiyaçtı, tıkanan dörtlü kavşaktaki beşinci yoldu işte bu kavga.

isfendiyar, alper ve sertaç bir dikdörtgen koğuşta gereksizce uzun kenarlı bir eşkenar üçgen dizilimi yakalamıştı. aslında gayet zevk aldıkları kavga bir daha yaşanmasın, kaza büyümesin diyeydi bu sıkı önlem. birbirlerine laf atmayı da ihmal etmiyorlardı tabii.

alper: olm ne olurdu lan benimseseydiniz şu avokadolu özel dondurmayı? belki geniş kitlelere ulaşacaktı başlattığımız devrim. klasik klasik takılmayın ya. yok vanilyalıymış, vay kakaoluymuş...

sertaç: abim bırak, karakolluk olduk senin bu avokadolu dondurma sevdan uğruna. yemeyiver ya.

(kan davalısını öldüresiye dövmekten şikâyet alıp nezarette bir gece geçirecek olan ruh hastası seyfi konuşulanları duyup muhabbete dahil olur)

ruh hastası seyfi: gençler hayırdır yav, hangi rüzgâr attı sizi buraya? (sertaç'a dönerek) yiğenim yok mu bi dal sigara?

sertaç: buyur abi.

isfendiyar: sorma dayıcığım ya, bizim bu alper manyağı tutturdu avokadolu dondurma en iyisidir diye, bize de önerdi. biz de dayağın en iyisinin bizde olduğuna kanaat getirip kendisine ikram ettik. dayı senin isim neydi?

ruh hastası seyfi: seyfi derler. derler demesine de siz ciddi ciddi avokadolu dondurma yüzünden mi buradasınız? lan bir de bana derler ruh hastası diye :)

ortada kaç taraflı olduğu bilinmeyen bir nezaketsiz tavır vardı. hangisindeydi asıl nezaketsizlik? bulduğu yeni lezzeti sabırla ve sükunetle sunamayan alabildiğine gergin alper mi, onunla dalga geçmeyi kendilerine hak gören ve empatiyi bir an bile denemeyen isfendiyar ile sertaç mı, yoksa anlık gerginliklerin böyle yol kazalarına sebebiyet verebileceğini bilecek olgunluğa gelmemiş, kan davalısına takmış ruh hastası seyfi mi? yoksa lezzetleri türlü kombinasyonlarla birleştirip avokadolu dondurmayı aklına bile getirmeyen ve denemeye henüz hazır olmayan dünya milletleri mi? kimdi nezaketsiz?
devamını gör...
hocam sen kürt olabilir misin? her şeyi kendin yapıyorsun…
- selam ne yapıyorsun?
+ hiç valla ne yapayım kendime hikayeler yazıyorum
devamını gör...
(4. bölüm)
(bölüm adı: eskrim - espri - messi)

saldırmaktan korktuğu için hep savunma odaklı stratejiler izliyordu maçlarda. çekingen yetişmişti. bu çekingenliğini eskrim yoluyla kırmayı denemiş ve sosyal açıdan da başarıya ulaşmış sayılırdı. herkesle iletişim kurar, hayatını paylaşırdı. fakat bu başarı çıktığı müsabakalara pek yansımamıştı. iri vücutlu olsa neyse, sırım gibi incecik adam. biraz hareketli ol, şu hantallığı at bünyenden di mi? yok, önüne gelene yeniliyor. en çabuk biten maçlar onunkiler oluyor. hani hakem düdüğünü çalmasa, çalsa da sesi çıkmasa, çıksa da bir allah kulu duymasa maçın başladığını bile anlamayacak insanlar. şimdi diyorsun ki hikâyenin sonunda çocuk çalışa çalışa eskrim şampiyonu falan olacak, ülkeyi temsil edecek. keşke...

sıradan bir günde sıradan antrenmanlarını yaptı, maç saati gelince maça çıktı ve hayatının en sıradan, en beklendik yenilgisiyle bitirdi maçı. tesisten çıktı, okula gitti. içindeki moralsiz havayı dağıtabilmek için en iyi fikir okuldaki arkadaşlarına bir espri patlatmaktı. sonra kendi patlamasın da... aynen öyle efendim, kendi patladı.

"vaaayy coşkun n'aber? bu sefer kazanabildin mi?"

"yok be abi, herif iki saniyede uzattı kılıcı omzuma. işin garibi, saldırmadım da. hücum yapmıyorken kontraatak golü yedim resmen."

"olm kır lan şu makus talihini, parana yazık."

"neyse hacı sonraki maçlara bakacağız. ne diyeceğim ben size, ben gece yattıktan sonra uykuda kalsam annem beni hangi sanatçıyla uyandırır?"

"hangisi kanka?"

"coşkun sabah! eheheheeee, nasıl espri?"

ortalık tenhalaştı, coşkun yapayalnız kaldı. arkadaş bildikleri onun kötü esprisine katlanamamış, yağmura tutulmuşçasına binanın içinde kaçışmışlardı. siz cem yılmaz mısınız sanki? nomussuzlar! neyse efendim, coşkun iyice hayal kırıklığına uğradı tabii. başarısızlık hissi derinleşti içinde, katmer katmer oldu.

tekrar başarılı hissetmeye ihtiyacı vardı. düşündü, kendi başarısı yoktu belki hayatta ama başkasının başarılarıyla da mutlu olabilirdi. onun mutluluğuna mutluluk, kahkahasına kahkaha olabilirdi. işte bu iyi bir fikirdi. telefonu açıp youtube sekmesine girdi ve arama motoruna yazdı:

"messi 2014-2015 goals"
devamını gör...
(5. bölüm)
(bölüm adı: ekonomist hasan)

daha genç yaşta ekonomiyle ilgilenmeye başlamış, bunu hayatına da uygulama yoluna girmişti. kendinin en ekonomist versiyonu olmaya çalışıyordu fakat yöntemi yanlıştı. ilhan cavcav'ın gençlerbirliği modeliyle nietzsche'nin nihilist ruhunu bir potada eritip adım adım hiçleşmekti amacı. hiç olunca çok olacaktı güya. nasreddin hoca fıkrası okuduğu her hâlinden belliydi. önce kahvaltıda az yemeye başladı. peynir, zeytin, domates, salatalık ve aklınıza gelecek diğer kahvaltı ögelerinin kimini az yiyor, kimini hiç yemiyordu. ama bu öyle portakal suyundan bir yudum alıp işe gitme zenginliği değildi, ciddi ciddi bırakmıştı yeme içme işini. mont giymeyi bırakmıştı. karda kışta tam bir manyak gibi gömlekle dolaşıyordu. gömleğini de elle yıkıyordu bu arada. çamaşır makinesini sattıktan sonra başka ne yapacaktı? market market dolaşıp en ucuz sabunu bulup alıyor, suyu dere kenarından doldurup getiriyor, her gün 5 dakika 37 saniyesini o tek kalan gömleğini yıkamaya ayırıyordu. süre bir gün 5 dakika 38 saniye olursa tek ayak üstünde durmak suretiyle kendine ceza veriyordu. ilkokuldan antrenmanlıydı.

işi gücü de bırakmış, ulaşım ve iletişim araçlarına para ödememek için bir süre hem işe gitmeyeceği hem de bilgisayar kullanmayacağı bir formül bulmuştu. kosta rika'daki teyzesinden sırf parasız kaldı demesinler diye bir miktar para alıyordu. neden kosta rika ben de bilmiyorum. herhâlde kosta rika'nın zihinlerdeki unutulmuşluğunu gidermek istedim. neyse, o parayla hayatta kalırken bir yandan daha da minimalleşiyordu. sağdan soldan tohum bulup o tohumların meyve vermesini bekliyor, tohumlar meyve verince de boyuna o meyvelerden yiyordu. içecek ihtiyacını o meyvenin içindeki bol suyla, barınma ihtiyacını gereksiz odalardan arınmış evinin tek bir odasıyla, giyecek ihtiyacını da o yıkanmaktan yıpranmış eskimiş gömleğiyle ve bülent ersoy'un erkek olduğu dönemlerden kalma, muhtemelen önceden babasına ait antrasit rengi pantolonuyla karşılıyordu.

bu esnada çevresinden de soyutlanmış, sosyal minimalizmini de sağlamıştı. her şey az olmalıydı onun için. kendi tekil dünyasını oluşturmuştu ve lanet olası, kahrolası, boyu devrilesi biri gelip bu tek adam düzenini bozmamalıydı. ya da bozmalıydı.

hasan artık yollara düşmüş; derviş gibi, filozof gibi, ne bileyim aklınıza gelebilecek herhangi bir antik yunan vatandaşı gibi savrulmuştu yaşamın ustaca yüzme isteyen kıyılarına. terlikleri parça parça olmuşken, ayaklarının yere batan kısımları sıcaklık değişiminden nasibini kısmetini alırken bir tabela gördü, o tabela yolu sağ ve sol olmak üzere ikiye ayırmıştı ve üzerinde şöyle yazıyordu:

"yemeyenin malını yerler hasan
harcamadıkça gelir sana karabasan
gel sen boşver bu gelir gider dengesini
gençsin, eğlen, neye yarar derdin tasan?"
devamını gör...
alice ile kurtlar sofrası hikayenin adı. kırmızı başlıklı kız'ın kurtları fişfikleyerek önce rapunzel'in saçlarını kestirmesi, sonrasında da hayalleri yıkılan rapunzel'in alice'ten yardım istemesiyle hikayemiz başlıyor. şimdilik kırmızı başlıklı kızın iyi kalpli bir kız olmadığını aklımızda tutalım. hikayenin devamı iyi kalpli cadı malefiz ile devam edecektir. to be continued.
devamını gör...
(6. bölüm)
(bölüm adı: sekizgen masada çekingen kavgalar)

toplantı başlayalı bir 2-3 saat olmuştu. yeni kurulacak ve toplantı sakinlerince birkaç yılda efsaneleşecek bir futbol takımı söz konusuydu. kurucuları, renkleri, bulunduğu semt, ligi, kuruluşu onaylanınca alacağı futbolcu ve hocalar... her şey hummalı bir çalışmanın ürünüydü. geriye tek bir konu kalmıştı. bu şanlı, bu şerefli, bu kalender takımın ismi ne olacaktı? canım veriverirlerdi bir isim, olurdu biterdi. ama olup bitmedi işte.

- "balatçık futbol çiftliği" olsun, hem lokasyonumuz orası.

- çiftlik ne hacıdayı? ineğimiz öküzümüz de olsun mu bari? (masada kahkahalar çınlar)

- balatçıkabatasıcalar nasıl isim? böyle beddua gibi ama değil gibi de.

- semtin yenilmezleri! kulağa çok tehditkâr geldi.

- yok kalenin muhafızları anasını satayım. olm düzgün isim bulun lan hadi. yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik.

- ha, buldum işte! balatçık kafespor.

- ne kafesi panpa göğüs kafesi mi?

- yok b'olm, oralarda üniversite çevresinde çok kafe var. hem bize sponsor olurlar ha?

- süleyman altunizadeoğlu inşaat balatçık linyitspor. bak bu isimle puan kaybetme şansın yok. nasıl?

- balatçık'ta linyit mi var olm?

- takımın ismini söyleyene kadar maç biter lan :)

bu hararetli tartışmalar meyvesini verecek gibiyken bir türlü vermiyor, masa masalıktan çıkıp meclise dönüyordu. yaşlılarbirliği, izmir güneşi, atletiko balatçıko, balatçık idman yurdu gibi birçok yaratıcı görünen klasik isim bir bir sıralanıyor; hiçbiri karşılık bulamıyordu. düşündüler, düşündüler, düşündüler ve bu pasif agresif tartışmayı sonlandıracak hamle geldi.

- sekizspor!

- ne?

- evet olm, sekizspor. biz kaç kişiyiz burada? sekiz kişi değil miyiz? tamam işte takımın ismi de sekizspor olsun. sekizimiz toplandık, geleceğe iz bırakan bir adım attık. basit ama etkiliyiz. ismimiz de öyle olmalı.

- harbi lan çok doğru. alkış! (alkış kıyamet kopar)

işte her şey böylesine basitti. bazen en zekice yol en dümdüz, uğraşsız yoldur ve en net güzellik sadeliktir bazen. akıllı düşününceye kadar deli çocuğunu everir de denebilir. öyle...
devamını gör...
(7. bölüm)
(bölüm adı: öykülü öfkem)

- öfkeliyim birader. yaşayamadıklarıma, kutlayamadıklarıma, sevinemediklerime, benim olmayana öfkeliyim. erdal! şu çayı tazelesene ya. ne diyordum? öfke diyordum, hani şu insanı geri dönemeyeceği yollarda tüketen. o öfke bende bir türlü bitmedi. her şeyin bir sonu vardır cümlesinden hareketle bir gün biter diye düşündüm. düşüncem daha çabuk bitti.

- duran abi, ilk ne zaman başladı bu kontrolsüz ve bandrolsüz öfken?

- tarihlerden 5 kasım 2006. değilse de ona yakınsayan, beni de sinirseyen bir tarih işte. hatırlamak bile acı veriyor. 1. sınıftaydım o zaman. hocamız olacak işgüzar 60 saniye tutup hepimizin kaç kelime okuduğunu ölçüyordu. sanki yıldız kenter tiyatrosu'na adam seçiyor. başlarda iyiydim, tempoluca okuyordum. 150-200 arası kelime okurdum ve birinciliği kimselere kaptırmazdım. yazılı sınavların, test sınavların, ıq testlerinin ve hızlı okumanın kralıydım. az önce belirttiğim tarihte bir şey oldu. pek haz etmediğim bir arkadaş beni geçip 211 kelime okudu. ilk defa ikincilik acısını yaşamıştım. o güne dek kendimi "şeylerin birincisi" addederdim.

- erdal abi bana da bir çay be!

- öfkeliyim ismet! bölme beni. o an bir kırılma yaşattı bünyeme. sonrasında ise hep ikinciydim. o 211 kelime okuyan gözlüklü gıcık hep birinciydi. bense bugüne dek süregelen bir olacakken olamama, ikinciliğe razı kalma ve sürekli yarışta olmanın yorgunluğu üçgeninde açıortaylandım. merkezindeydim acının. bankamatikte hep bir kişi vardı önümde. sınıfta hocaya bir şey soracakken hep önümdeki meraklı kişinin gereksiz sorusunun uzun uzadıya cevaplanışını dinlerdim. fenerliyim. bir takım son şampiyonluğundan sonraki 11 sene içinde 8 kez ikinci olur mu ya? oluyor işte. tuvalete girecekken mutlaka bir aile üyesi sıkışır ve benden önce girer. öfkeliyim ismet, öfkem derin. erdal! nerede çaylar oğlum? kes artık lan şu tavşanı! ama önce bana getir, bir ikinciliği daha kaldıramam.

- abi yok saymayı denedin mi? sonuçta adam birinci, değiştiremezsin bunu. olmuşa ne çare? ama görmezden gel. birinciyi görmezden gelirsen kalanlar arasında birinci sen olursun.

- ikinci, kaybedenlerin birincisidir diyorsun yani?

- aynen öyle duran abi, kaybedenlerin kazananısın sen. şeylerin ikincisisin.

- duran abi buyur çayın. afiyet olsun :)

- eyvallah erdal. ismet, beni görmezden gel de birinci ol ehehehe :)

- abi ikinciliğin öfkesi öyle çok bir şey değilmiş ya. acısı sonradan geliyor herhâlde.

- dur oğlum daha yenisin bu yolda. benim gibi yıllar yılı acıyla demleneceksin. sonra anlatıp anlatıp kendi acına güleceksin. daha yolun çok başındasın sen.

- haklısın abi, hadi şerefe!

- şerefe!
devamını gör...
(8. bölüm)
(bölüm adı: konyum)

(bkz: konyaspor)'un klasik orta saha mücadelesi şeklinde geçen, karşılıklı tesadüfler sonucu atılan gollerle 1-1 biten, lig sıralamasında iki takımın da yerini pek değiştirmeyen maçlarından biri bitmişti ve kahramanımız maçtan çıkıp etli ekmek gömme amacındaydı. maçtan önce gömememişti çünkü ne yapsın çocuk aç mı kalsın? etli ekmek bitince arkadaşının yanına gidip biraz ötedeki telleri paslandı paslanacak hâldeki basketbol sahasına gittiler ve basketbol oynamaya başladılar. yaklaşık 1 saat oynadılar ve skor 8-5'ti. konya'da kısır maçlar bir rutin herhâlde. hayır bu kadar iyi savunma yapıyorsanız gidin (bkz: fenerbahçe beko) seçmelerine katılın kardeşim.

neyse efendim, tam sahadan çıkacakken petrol mavisi renginde, damarları da açık gri ve siyah renkler barındıran bir taş gördüler. bu taşı hayatlarında ilk kez gördükleri için önce fotoğrafını çektiler, sonra da hafif sertlikte vurup ikiye böldüler, bölüştüler. anı olarak saklamayı düşünüp evlerine götürdüler bu rastlanmadık taşı. günler geçince içlerinden biri bu taşın hikmetini merak edip iki kişilik detroit bileti alır ve arkadaşıyla oraya gider. çokça (bkz: ikinci el kralları) izledikleri belli olan bu iki kafadar programdan gördükleri dükkâna gider ve les gold ile görüşür.

les: hoşgeldiniz ahbaplar, isimleriniz neler?

kafadar 1: serkan.

les: ne?

kafadar 1: serkan.

les: berkan (karşı tarafa sorar bir tavırla)

kafadar 1: yok. samsun, edirne, reşadiye, kırklareli, adana, nevşehir

les: ha, serkan. senin ismin neydi ahbap?

kafadar 2: can.

les: bize ne getirdiniz baylar?

kafadarlar: biz konya'da basketbol sahasında oynarken bu şeyi keşfettik. satmak istemiyoruz fakat değerini ölçtürmek için geldik.

les: hemen taş analistim michael'i çağırıyorum. o bu konunun ustasıdır. size mutlaka gerçek ve makul bir rakam söyleyecektir. michael!

(michael hızlı ve telaşlı adımlarla les'in yanına gelir)

les: michael, bana bir iyilik yap, bu petrol mavisi renkli taşın değerini ölç.

michael: (büyüteçli gözlüğünü gözüne takar ve 8 saniye boyunca taşı inceler) tanrım, vay canına! siz mükemmel bir şey bulmuşsunuz dostum! bu şey tam tamına 100.000 $ eder! siz çıldırmışsınız ahbaplar!

les: hey ahbaplar, bu değerli hazineyi bize satmak ister misiniz? bu kârlı iş için sabırsızlanıyorum!

kafadarlar: bize biraz düşünme süresi verir misiniz?

les: hayhay, süre sizin!

serkan: eğer bu iki değerli taşı satarsak işletme köşeyi dönecek ve biz de parayı bulacağız dostum, ne dersin?

can: baboli, böyle değerli taş bulmuşuz. elin amerikalısının eline mi bırakalım? konyamıza götürelim de konyamızın kültürel ve bilimsel mirasa dünya ölçeğinde katkısı olsun.

serkan: o zaman bu iki taşın birini les amcaya bırakalım, diğeriyle de konyamızı tanıtırız.

can: anlaştık ahbap!

les: evet bayım kararınız nedir?

kafadarlar: bu taşların birini 50.000 $ karşılığında sizlere bırakıyoruz moruk. diğerini de türkiye'de götürüp tanıtır, reklamını yaparız.

les: anlaştık dostum, hadi kasaya geçelim. robbie, arkadaşlara yardım et!

(2 hafta sonra konya meydanında)

kafadarlar: ey ahali, biz bir taş keşfettik. taşımız 50.000 $ değerinde olmakla birlikte rengi petrol mavisidir. metal olduğu tespit edilmiştir ve ileri derecede iletkendir, internet teknolojilerinde kullanılabilir. ismini daha belirlemedik fakat siz belirleyin istedik. haydi bu çiçeği burnunda elemente isim verin, patentini alalım.

- konyuuummm!

kafadarlar: evet, işte bu! konyum... hem konyamızı temsil edip tanıtır hem de bilim kurgu filmlerine ilham olur. (ellerini iki yana açıp tabela işareti yaparak) konyummm! aferin lan, iyi düşündün :)
devamını gör...
(9. bölüm)
(bölüm adı: cezveci cezmi)

tokat'ın turhal ilçesinde vatandaşla hemhâl oluyor, dertleşe dertleşe işini yapıyordu. işi gelenekseldi. yüzyıllardan gelme, tükenmeye yüz tutmuş... o garip kalmış mesleğin ilçedeki tek temsilcisiydi cezveci cezmi. denver üniversitesi'nde halkla ilişkiler okumuş, akabinde bir süre abd halkıyla, yurda dönüp bir süre de türk halkıyla ilişkiler kurmuştur. yaşlanma evresinde de kentlerle bağını kesip köye yerleşmiş olan cezmi amcamızın köyüne ilçenin çeşitli bölgelerinden insanlar onu hem bezdirmekte, hem eski dinç günlerini hatırlatıp memnun etmektedir.

haftanın her günü ve günün belli saatlerinde taraflar arasında çok benzer diyaloglar vuku bulmaktadır:

- vatandaş: vay cezmi amca, ne haber?
- cezmi usta: senin evde televizyon yok mu yeğenim? aç bak oradan haberlere :)
- köy eşrafı: heheheheheee
- vatandaş 2: nörüyon cezmi usta?
- kazak örüyom, la görmüyon mu cezve yapıyom işte.
- vatandaş 2: kolay gelsin baba.

hikâye bu ya, show haber muhabirleri cezveci cezmi'nin hayatını yoğun istihbarat sonucu öğrenmiş ve tokat'ın turhal ilçesine, cezveci cezmi'nin köyüne gitmiş. aramış bulmuş cezmi babayı ve ona durumu anlatıp röportaj yapmak istemiş.

(muhabir: m, cezmi baba: c)

m: merhaba cezmi amca, nasılsın?
c: iyi diyelim iyi olalım kardeş sen nasılsın?
m: biz de iyi dedik iyi olduk amca, ya biz senin hikâyeni öğrendik de diyoruz ki gel seninle röportaj yapalım.
c: gel toprağım taş kağıt makas oynayalım, 5'te bitsin, kazanan kaybedenin hikâyesi hakkında röportaj yapsın. nasıl fikir?
m: ama olur mu efendim öyle şey?
c: olur olur, otur sen.

(tık tık tık) c: 1-0
(tık tık tık) c: 1-1
(tık tık tık) c: 2-1
(tık tık tık) c: 2-2
(tık tık tık) c: 3-2
(tık tık tık) c: 4-2
(tık tık tık) c: 5-2 ehehehe, ben kazandım. soruyorum, kimsin, nerelerdesin? bu mesleğe nasıl başladın, hangi aşamaları kaydettin? konuş.

m: efendim ben 16 ocak 1983 tarihinde adana'da........................................
devamını gör...
(10. bölüm - sezon finali)
(bölüm adı: turkuaz - kumkuat - mevzuat)

milli takımın alternatif formasını satın almıştı birkaç yıl kadar önce. beyaz zemin üzerine turkuaz bant formatında bir formaydı. aylardır giymediğini fark etti. bazı şeyleri aylardır yapmazsın zaten, sonra bir anda fark edersin yapmadığını. bu da onlardan biri işte. turkuaz kolyesini de taktı boynuna sanki alaçatı'ya gidip 2-3 saat takılacakmış gibi, küstahça. oysa markete gidecekti ve 1 kilogram kütlesinde, dünya üzerinde 9,81 newton ağırlığında kumkuat alıp gelecekti. kek yapma günüydü gün. her gün bir şey yapma günüdür zaten. hedefsiz ne denli yaşar insan?

- vahit abi selâm, nasılsın? şu kumkuatı bir tart bakayım.

- 989,3 gram. bu durumda fiyatımız da 49,965 tl eder. ama sana 49,964 tl olur hehehe

- abi öğrenci adamız idare ediversen be, 2 kuruş daha indirim yapsan?

- kumkuatı yok, öhöm, mümkünâtı yok

- 49,963 tl'de anlaşalım, gel uzat elini.

- hadi eyvallah :) kek tarifini bana da ver ha, hanıma jest yapacağız.

- veririm veririm. jestle sınırlı kalma ama, mimik de yap :))

- yaparız evelallah :)

eve gidip kumkuatlı kekini özenle yaptı, fırına koydu. 180 derecede çalıştırdı. bu durumda kekin yazın köle gibi işe okula gidip gelenlerden pek farkı yoktu. hatta tek farkı vardı. köleler 40 derecede pişiyordu. yaklaşık yani. 38-39 falan da olabilir. o sırada ekranda bir bilgi yarışmasında soru belirdi. soru şuydu:

- bir ülkede yürürlükte olan kanun, yönetmelik, tüzük gibi normların genel adına ne denir?

bilemiyordu. genel kültürü bu soru özelinde yetersizdi. daha doğrusu kültürü bu soru özelinde yetersizdi. içinde "genel" ibaresi geçen bir tabirden bahsedip "özelinde" demek dile uymazdı. uymadı da zaten, beklenen oldu.

artık bu muhabbeti kısa kesmesi gerekliydi. iyi de kesme aygıtı neydi? makas. makasla terzi ne üzerinde uğraşır? elbise. elbiseleri parçalayıp sağa sola fırlatma densizliği neydi peki? vandallık. vandalları polis yakalamazsa kim yakalar? zabıta. zabıta bir yerden bir yere giderse ne yapmış olur? ulaşım. ulaşım yoluyla bu ülkede varılacak en kuzeydoğudaki yer neresi? ardahan. ardahan'da makasla elbise üzerinde uğraşan birinin mesleği nedir? terzilik.

parçaları birleştirdi:

(bkz: m)akas - (bkz: e)lbise - (bkz: v)andallık - (bkz: z)abıta - (bkz: u)laşım - (bkz: a)rdahan - (bkz: t)erzilik

tüm ses telleriyle bas bas, avaz avaz bağırdı, haykırdı:

- mevzuat!

soruyu bilmenin verdiği özgüvenle pişmiş kekini çıkardı, yedi. kendi ödülünü kendi oluşturdu. bu gurur onundu.
devamını gör...
stend ap yok mu kardeşim? iyice öksüz kaldık...
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"kendi yazdığım hikayeler" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim