(yeni sezon - 11.bölüm)
(bölüm adı: abu çi çi kadar mutluluk yeter)
inancı opera eserlerini müziğiyle, bestesiyle, tüm ögeleriyle hatmederek gelişip başkalaşacağı yönündeydi. bölümdaşları
dokuzuncu senfoni hakkında saatler süren münazaralar düzenlerken kendisi bu müzik türlerinde pek bir bilgisizdi. etrafındaki binlerce light erkek, kepekli erkek, yarım erkek selâmilere bakarak taş fırın erkekliğiyle gurur duyuyordu. konservatuara sürüklene sürüklene getirilmiş gibi bir hâli vardı.
"lan sanki buradan mezun olup
zeki müren mi olacağım? koy gitsin." diye veryansın ediyordu. zeki müren olamazdı olmasına. zeki müren lan demezdi bir kere.
konservatuarı zor zekât bitirip bolu'nun köhne bir ilçesinde devlet memurluğuna atanmak, mesai saatinin bitimiyle eş zamanlı olarak evinin üç metre yakınındaki kahvehanede ruhça yaşıtlarıyla çay içip geçmişteki yaşanmışlıkları yâd etmek gibi manyakça fikirleri vardı. kalite umrunda değildi. yaşayabilmesine tek nefes yetse o nefesle yetinir, diğer nefeslere burnunu ve gönlünü ebediyen kapatırdı. allah muhafaza, dünyaya gözlerini yumsa arkasından şöyle doya doya keyifle anlatılacak anılar pek azdı.
"
haydar rıza karademir'i nasıl bilirdiniz?" şeklinde usûlen bir soru sorulsa cenaze eşrafına, iyi ya da kötüden ziyade hiç bilmediklerine dair iç kabullenme yaşarlardı. kimi sessizliğinin arkasına saklı olası anlamlı haykırışlarından dem vururdu; kimi de takıntılarını pide salonuna getirmişçesine her akşam saat 19.30'da en köşedeki masaya oturup 2 porsiyon kıymalı pide, 1 açık ayran sipariş edip siparişlerin hazırlanışı esnasında kırık camlı telefonundan
sinan özen'in
çıldıracağım adlı parçasını açıp olabildiğince kederli sesiyle eşlik edişini anlatırdı. yaşına kıyasla hayli çökkün ruhu üzerinde taşıdığı ve gittikçe ağırlaşan bir yük gibiydi. bu yükü sanki ay'dan dünya'ya, dünya'dan jüpiter'e doğru bezginlik içinde sürüklüyordu. hani jüpiter'de yer çekimi kuvveti daha fazla ya o bakımdan. (kütle × yer çekimi kuvveti = ağırlık) formülünü devreye sokup devre arası taktik verdim. ne var lan bizim de fizik bilgimiz bu kadar işte.
neyse efendim. zaman az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. olay ankara'da geçse zaman yokuş giderdi, olayın geçtiği mekân pek bir düzlük demek ki. haydar rıza karademir'in ve aynı konservatuardaki arkadaşlarının mezuniyet vakti gelmişti. haydar bey zeki ama çalışmıyor yalanını esaslıca gerçeğe dökse de önünde sonunda okulu bitirebilmiş, ailesine gurur vermişti. bölümden arkadaşlar mezuniyet anısına toplanmış, şarkılar söylüyordu. cazlar, türk sanat müzikleri, senfoniler havada uçuşuyor ve ortamda sıkıcı bir kalite hâkimiyet kuruyordu. sırası geçen de sessizce kıvanç duyup zaferine, beyaz plastik sandalyesine oturup sıradaki kişinin söylediği şarkıyı dinliyor ve bir yandan tilki sinsiliğiyle antep fıstıklarını bir bir mideye indiriyordu.
nihayetinde sıra bizim meşhur haydar rıza karademir'e gelmişti. "ne çığıracak acep?" diye herkes dikkat kesildi kendisine.
sakin ve bıkkın sesini canlılaştırarak
mustafa topaloğlu'nun
abu çi çi adlı saçma sapan, garip fakat eğlenceli şarkısını seslendirmeye başladı. ortam hareketlenmiş, insanlar önce afallayıp sonra kalkıp dans etmeye başlamıştı. yaklaşık 5 dakika içinde okul karnaval alanına dönmüştü. kitlesel bir moral yükselişine ve hayat renklenişine yorgun yüzlü genç adam haydar rıza karademir öncülük etmişti. şarkının bitiminde son sözünü de söyleyip beyaz plastik sandalyesine oturacak ve tilki sinsiliğiyle kaju atacaktı ağzına. o kaju seviyordu. önce sözünü söylemeliydi tabii. söyledi de.
"abu çi çi kadar mutluluk yeter"
devamını gör...