1.
dünyayı tek bir çerçeveye sığdırmaya çalışan büyük hikâyeler.
sana baştan bir anlam paketi sunuyor tarih şöyle akar, ilerleme böyledir, özgürlük şudur gibi. jean-françois lyotard tam burada frene basanlardan. diyor ki, bu büyük hikâyeler aslında sandığımız kadar evrensel ya da “doğru” değil. daha çok, bize uzun zamandır anlatılagelen, kabul edilmiş paketler. aydınlanma, marksizm, tarihin sonu, ilerleme… hepsi “işte gerçek bu” diye konuşuyor ama gerçek hayat o kadar düzgün, tek çizgili değil ki. hayat daha çok parçalı, yerel, küçük hikâyelerden oluşuyor. bir yerden sonra o büyük çerçeveler çatırdamaya başlıyor.
bazı insanlar lyotard’ı descartes’a benzetiyor, “her şeyi şüpheyle sorgula” tarafı yüzünden. haklılar da bir yere kadar.
descartes “düşünüyorum, öyleyse varım”a varmak için her şeyi yakıp yıkmıştı, ama en azından sağlam, tartışılmaz bir temel arıyordu. lyotard ise o “tek ve sağlam temel” fikrine bile mesafeli duruyor. ona göre böyle bir temel bile bir tür yeni büyük anlatı olabilir. şüphe et, ama şüphenin de sonsuza kadar yeni bir büyük hikâye üretmesine izin verme.
aslında en rahatsız edici yanı da bu bence, tek bir büyük hikâyeye inanmak gerçekten rahatlatıcı. her şeyi açıklıyor, nereye gittiğini gösteriyor, ahlaki bir pusula bile veriyor. ama o hikâyenin dışına bir adım attığında dünya birdenbire çok daha dağınık, çok daha karmaşık ve parçalı görünüyor. hiçbir şey o kadar net değil. her şey yerel, geçici, bağlamsal hale geliyor. o zaman insan ister istemez “peki şimdi neye inanacağım?” diye soruyor kendine.
lyotard’ın eleştirisi tam da bu rahatlığı bozmak üzerine. büyük anlatılar çöktükten sonra geriye ne kalıyor? küçük anlatılar, dil oyunları, farklı toplulukların kendi kurallarıyla oynadığı oyunlar… belki de asıl mesele, o parçalılığı kabul edip içinde yaşamayı öğrenmek.
sana baştan bir anlam paketi sunuyor tarih şöyle akar, ilerleme böyledir, özgürlük şudur gibi. jean-françois lyotard tam burada frene basanlardan. diyor ki, bu büyük hikâyeler aslında sandığımız kadar evrensel ya da “doğru” değil. daha çok, bize uzun zamandır anlatılagelen, kabul edilmiş paketler. aydınlanma, marksizm, tarihin sonu, ilerleme… hepsi “işte gerçek bu” diye konuşuyor ama gerçek hayat o kadar düzgün, tek çizgili değil ki. hayat daha çok parçalı, yerel, küçük hikâyelerden oluşuyor. bir yerden sonra o büyük çerçeveler çatırdamaya başlıyor.
bazı insanlar lyotard’ı descartes’a benzetiyor, “her şeyi şüpheyle sorgula” tarafı yüzünden. haklılar da bir yere kadar.
descartes “düşünüyorum, öyleyse varım”a varmak için her şeyi yakıp yıkmıştı, ama en azından sağlam, tartışılmaz bir temel arıyordu. lyotard ise o “tek ve sağlam temel” fikrine bile mesafeli duruyor. ona göre böyle bir temel bile bir tür yeni büyük anlatı olabilir. şüphe et, ama şüphenin de sonsuza kadar yeni bir büyük hikâye üretmesine izin verme.
aslında en rahatsız edici yanı da bu bence, tek bir büyük hikâyeye inanmak gerçekten rahatlatıcı. her şeyi açıklıyor, nereye gittiğini gösteriyor, ahlaki bir pusula bile veriyor. ama o hikâyenin dışına bir adım attığında dünya birdenbire çok daha dağınık, çok daha karmaşık ve parçalı görünüyor. hiçbir şey o kadar net değil. her şey yerel, geçici, bağlamsal hale geliyor. o zaman insan ister istemez “peki şimdi neye inanacağım?” diye soruyor kendine.
lyotard’ın eleştirisi tam da bu rahatlığı bozmak üzerine. büyük anlatılar çöktükten sonra geriye ne kalıyor? küçük anlatılar, dil oyunları, farklı toplulukların kendi kurallarıyla oynadığı oyunlar… belki de asıl mesele, o parçalılığı kabul edip içinde yaşamayı öğrenmek.
devamını gör...