ufurukcu kedi yazar profili

ufurukcu kedi kapak fotoğrafı
ufurukcu kedi profil fotoğrafı
rozet
karma: 388 tanım: 12 başlık: 0 takipçi: 2

son tanımları


godot'yu beklerken

siz de fark etmişsinizdir, bazı eserler vardır herkes bir şekilde bilir ama kimse tam olarak “ne anlatıyor” diye net cevap veremez. buda tam olarak öyle bir şey. yıllardır konuşulur, analiz edilir, sahnelenir, üzerine makaleler yazılır ama yine de ortada elle tutulur bir hikâye yok gibi durur.

ben de uzun süre mesafeli durmuştum açıkçası. hani şu “çok derinmiş ya” diye övülen şeyler var ya, genelde beklenti büyür, hayal kırıklığı da büyük olur. o yüzden erteledim. sonra bir gün “en fazla ne olabilir ki” diyerek okudum.

ilk izlenim şu;
hiçbir şey olmuyor.

gerçekten hiçbir şey. iki adam var, vladimir ve estragon. bir ağacın yanında bekliyorlar. kimi bekledikleri belli, godot. ama kim olduğu belli değil. ne zaman geleceği belli değil. gelip gelmeyeceği bile belli değil.

oyun boyunca konuşuyorlar, tartışıyorlar, susuyorlar, tekrar konuşuyorlar. arada gitmeye karar veriyorlar ama gitmiyorlar. en vurucu tarafı da bu zaten.

“hadi gidelim.”
“gidemeyiz.”
“neden?”
“godot’yu bekliyoruz.”


tek cümleyle insanın bütün hayatını özetleyen diyalog bu olabilir.

çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun; mesele godot değil. mesele beklemek. herkesin hayatında bir “godot” var. kimi iş diyor, kimi aşk diyor, kimi para diyor. “şu gelsin, her şey düzelecek” diye beklenen o şey. ama gelmiyor. ya da gelse bile başka bir şeyin bahanesi çıkıyor.

oyunda pozzo ve lucky diye iki karakter daha giriyor araya. ilk bakışta alakasız gibi duruyorlar ama aslında hikâyenin en sert taraflarından biri orada. biri efendi, biri köle. ama zaman geçtikçe rollerin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkıyor. bugün güçlü olan yarın düşebiliyor. yani düzen dediğimiz şey de o kadar sağlam değil aslında.

lucky’nin o uzun, nefes almadan yaptığı konuşma var mesela. ilk okuduğumda “bu ne saçmalık” dedim. ama biraz durup bakınca, aslında insan zihninin dağınıklığını görüyorsun. düşünceler üst üste biniyor, anlam kayıyor, ama yine de konuşmaya devam ediyorsun. tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi.

oyunda dikkat çeken bir diğer şey de tekrarlar. aynı muhabbetler, aynı hareketler, aynı bekleyiş. ilk başta sıkıyor gibi oluyor ama sonra şunu anlıyorsun;

hayat da böyle zaten.

oyunun sonunda godot gelmiyor. ikinci perdede de gelmiyor. hatta hiç gelmiyor. ama onlar hâlâ bekliyor. gitmeye niyetleniyorlar ama yine kalıyorlar. yani değişen hiçbir şey yok.

burada insanın yüzüne çarpılan şey şu; belki de hayat, gelmeyecek bir şeyi beklemekten ibaret.

(bkz: samuel beckett) bunu öyle süsleyerek anlatmıyor. ne büyük olaylar var ne dramatik kırılmalar. aksine, bilerek sade bırakıyor. çünkü derdi hikâye anlatmak değil, o boşluğu hissettirmek.

kitabı ya da oyunu bitirdiğimde öyle “vay be ne hikâyeydi” demedim. daha çok şöyle bir his kaldı;

biz de bir yerde durup bir şeyleri bekliyoruz.

ve en kötüsü, neyi beklediğimizi bile tam bilmiyoruz.
devamını gör...

epitaph

1969’da çıkan o albümün (bkz: in the court of the crimson king) en ağır, en çöken parçası epitaph’tı benim için. progresif rock diye geçer türü ama bu şarkıyı sadece bir “janr”ın içine koymak biraz haksızlık. içinde senfonik bir ağırlık var, karanlık bir anlatım var ve insanın içini yavaş yavaş kemiren o tanıdık huzursuzluk…

ilk dinlediğim anı net hatırlamıyorum ama hissettiğim şeyi hâlâ çok iyi hatırlıyorum. odada bir şey değişmişti. ışık aynıydı belki ama tonu farklılaşmıştı sanki. her şeyin üstüne ince, gri bir tabaka çekilmiş gibi. dışarıdan bakan biri hiçbir şey olmadığını düşünürdü, ama içeride bir şeyler yer değiştiriyordu.

mellotron’un o boğuk, geniş, neredeyse yas tutan sesi girdiğinde anlıyorsun zaten: bu şarkı seni iyi hissettirmek için yazılmamış.

“the wall on which the prophets wrote is cracking at the seams…”

bir cümle gibi duruyor ama aslında koskoca bir sahne. bir şeylerin gerçekten çatladığını görüyorsun. düzen dediğin, güven dediğin, “her şey yolunda” diye kandırdığın o ince perdenin yavaş yavaş yırtıldığını hissediyorsun. bu sana yabancı gelmiyor, değil mi?

çünkü herkesin içinde bir yerlerde o duvar çoktan çatlamış oluyor.
(bkz: greg lake)’in vokali o çatlağı resmen büyütüyor. ne bağırıyor ne fısıldıyor; tam ortada, ama ağır. sanki sana bir şey anlatmıyor da, bir şeyi kabul ettiriyor. sesinde hem teslimiyet hem de derin bir yorgunluk var.

şarkı ilerledikçe büyümüyor aslında. derinleşiyor. ses yükseliyor ama his aşağı doğru iniyor, daha dip bir yere çekiyor insanı.

“confusion will be my epitaph…”

bu cümleyi ilk duyduğumda anlamaya çalışmıştım. şimdi ise anlamıyorum, sadece hissediyorum. çünkü mesele karışıklık değil. mesele her şeyi çözmeye, anlamaya, kontrol etmeye çalışırken daha da kaybolmak. insan bazen her şeyi anlamak ister ya… epitaph sana usulca şunu söylüyor gibi:
anladığını sandığın her şey, aslında seni biraz daha uzaklaştırıyor.

şarkı bitmeden önce kısa bir boşluk kalıyor. ne müzik var ne söz. sadece bir ağırlık. o boşlukta kendinle baş başa kalıyorsun.

işte orası en dürüst yer. çünkü orada ne teori var, ne analiz, ne de “ben bunu anladım” rahatlığı. sadece ham, cilasız, biraz rahatsız edici bir his.

dinlerken insan kendini toparlamıyor. biraz daha dağılıyor. ama garip bir şekilde, o dağılma da iyi geliyor. çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey iyileşmek değil. doğru yerinden kırılmak.

(bkz: king crimson) da tam olarak bunu yapan bir grup zaten. progresif rock’ın içine sadece teknik yetenek değil, bir ruh hali, bir atmosfer koymuşlar. müzik yapmaktan çok, dinleyeni bir yere götürüyorlar.

bu şarkı da o atmosferin en karanlık, en derin köşesi. içine girince çıkmak istemiyorsun. ama çıktığında da aynı kişi olmuyorsun.
devamını gör...

janis joplin

bir barda ışıklar hafifçe kısılmışken sahneye çıkan biri, daha ilk cümlede sesi çatlar. normal şartlarda bu bir kusur sayılır “falsolu söyledi” der geçeriz. ama burada kimse öyle bir şey demez. çünkü o çatlak, şarkının ta kendisi gibi durur. işte bu güzel varlık hayata tam da böyle bir yerden girdi.

port arthur, texas gibi muhafazakâr ve dar bir kasabada büyüdü. lise yıllarında dışlanan, “tuhaf kız” muamelesi görenlerden biriydi. fazla farklı, fazla açık sözlü, fazla yerinde duramayan biri olmak, o dönemde insanı doğrudan hedef hâline getiriyordu. sonra yönünü san francisco’ya çevirdi. 60’ların o dağınık, herkesin bir anlam aradığı karşı-kültür sahnesine adım attı.

her şeyin değiştiği o kritik an, monterey pop festivali’nde yaşandı. (bkz: big brother and the holding company) ile sahnedeyken “ball and chain”i seslendirdi. bu, sıradan bir performans değildi. adeta bir parçalanma, bir iç dökümüydü. izleyenler ilk kez tanık oluyordu ve aynı cümleyi kuruyorlardı: “bu kız başka.”

janis’in blues tutkusu yüzeysel bir hayranlıktan ibaret değildi. (bkz: bessie smith) onun için neredeyse kutsal bir figürdü. öyle ki, bessie smith’in ölümünden yıllar sonra mezarının bakımsız ve işaretsiz olduğunu öğrenince, juanita green ile birlikte mezar taşını kendi cebinden yaptırdı. üstüne de şu yazıyı seçti: “the greatest blues singer in the world will never stop singing.” sadece dinleyici değil, bir borç duygusu taşıyan biriydi.

elbette işin karanlık yüzü de vardı. alkol, eroin, sürekli iniş çıkışlar.. sahnede yükseldikçe kendi içinde çözülüyordu. “piece of my heart” gibi parçalarda duyduğunuz, sadece güçlü bir vokal değil, bir insanın içinden koparıp çıkardığı parçalardı.

ölümü de o dönemin klasik trajedilerinden biri oldu. 27 yaşında, 4 ekim 1970’te los angeles’taki otel odasında yüksek doz nedeniyle hayatını kaybetti. garip olan şey, giderken “bitmiş” gibi gitmiyordu. hâlâ üretim hâlindeydi. “pearl” albümü üzerinde çalışıyordu ve odasında yarım kalmış notlar, yarım kalmış planlar vardı. bir sonraki gün stüdyoda vokal kaydı yapacaktı.

onu benim için özel kılan şey, güzel şarkı söylemesi değildi. çoğu insan sesini bir kalkan gibi kullanır, kendini saklar. janis, tam tersine sesiyle kendini ele verirdi. o çatlaklar, o acılar, o hamlık.. hepsi olduğu gibi ortadaydı. işte bu yüzden, hâlâ dinlerken içime işliyor.
devamını gör...

cem karaca

herkesin tutunduğu bir şey vardır bu hayatta. kimi paraya sarılır, kimi insana, kimi kendine bile itiraf edemediği bir boşluğa. benimki de ses oldu bir noktadan sonra. daha doğrusu bir sesin içinden geçen hayat.

bazı insanlar sadece şarkı söylemez. yaşar, yaşatır, bazen de senden daha iyi anlatır seni. cem karaca öyleydi. 1945’te istanbul’da doğmuş bir adamdan bahsediyoruz ama aslında bir dönemin sesi, bir memleketin siniri, bir sokağın yankısıydı. annesi (bkz: toto karaca) tiyatrocu, babası (bkz: mehmet karaca) tiyatrocu. yani adamın doğduğu ev bile sahne arkası gibi. ama onun sahnesi başka oldu. tiyatroyu değil, doğrudan hayatın ortasına çıktı.

apaşlar, moğollar, dervişan.. bunlar sadece grup isimleri değil. bir arayışın durakları. 60’ların sonunda başlayan o yolculuk, 70’lerde iyice sertleşiyor. çünkü memleket de sertleşiyor. fabrikalar, grevler, sokaklar, sloganlar.. cem karaca da o sesin içine giriyor. (bkz: tamirci çırağı), (bkz: 1 mayıs), (bkz: namus belası).. bunlar şarkı değil, bildiğin kayda alınmış hayat.

ama mesele sadece müzik değil. inanma biçimi.

kimisi inanır ve susar. kimisi inanır ve bağırır. cem karaca bağıranlardandı. o yüzden başı derde girdi. 1980 darbesinden sonra hakkında yakalama kararı çıkıyor. vatandaşlıktan çıkarılıyor. almanya’ya gitmek zorunda kalıyor. düşün; kendi ülkesinde söylediği şarkılar yüzünden ülkesiz kalıyorsun. işte orada mesele sanat olmaktan çıkıyor, ibadete dönüşüyor.

çünkü neye inanıyorsan, ona göre yaşıyorsun.
onun inancı halktı. adaletti. öfkeydi. bazen de kırgınlıktı.

almanya yılları tuhaf. bir yandan üretmeye devam ediyor ama o eski memleket kokusu yok. zaten bir insanın sesi de biraz memleket kokar. 1987’de geri dönüyor. hakkında açılan davalar düşüyor, vatandaşlığı iade ediliyor. ama geri döndüğünde sadece bir sanatçı olarak değil, biraz da hatıra olarak geliyor. çünkü zaman geçmiş, ülke değişmiş, insanlar değişmiş.

ama bazı şeyler değişmiyor.

mesela bir adamın sesi, yıllar geçse de içini aynı yerden yakabiliyor. “tamirci çırağı”nı bugün dinlediğinde hâlâ bir şey oturuyor içine. çünkü o hikâye bitmedi. sadece şekil değiştirdi. benim meseleye gelişim de biraz buradan. ben cem karaca’yı dinlemiyorum sadece. bir şeyleri hatırlıyorum. yaşamadığım şeyleri bile hissettiriyor. bu da garip bir bağ kuruyor insanla.

bazen gece yürürken kulaklıkta açıyorum. sokak aynı sokak değil ama his aynı. birinin derdi, birinin öfkesi, birinin çaresizliği.. hepsi tanıdık geliyor. çünkü iyi sanat dediğin şey sana yeni bir şey öğretmez bazen. zaten bildiğin ama adını koyamadığın şeyi yüzüne çarpar. cem karaca’nın yaptığı buydu. o yüzden mesele “iyi şarkı mı” değil. mesele “neye bağlısın”.

kimi insan kariyerine bağlı, kimi huzuruna, kimi unutmaya. cem karaca bir şeye bağlıydı ama o bağ çözülmedi. o yüzden sesi hâlâ çözülmüyor. benimkisi de biraz oradan bulaştı galiba. hissetmeye inanıyorum ben. ama bazı hisler tek başına yetmiyor. birinin onları senin yerine söylemesi gerekiyor. işte o noktada bir ses giriyor devreye ve diyorsun ki “tamam, yalnız değilmişim.”

benim için o ses, uzun zamandır değişmedi.

o yüzden mesele nostalji değil. mesele aidiyet.
çünkü bazı insanlar ölmez. sadece playlist’te biraz aşağı kayar.
devamını gör...

van gogh'un kulağını kesmesi

o gece (bkz: paul gauguin) ile ciddi bir kavga ediyorlar. tartışma büyüyor, adam “ben gidiyorum” deyince vincent’ın kurduğu bütün hayal (ortak atölye, sanat ütopyası falan) çöküyor. gauguin çıkıp gidiyor. o noktada vincent kontrolünü kaybediyor.

sonrasında kulağının büyük bir kısmını kesiyor. parçayı kağıda sarıp yakındaki geneleve götürüp “bunu iyi sakla” diye bir kadına verdiği anlatılır ama detayları kesin değil. ertesi gün hastaneye kaldırılıyor.

porfiria diyorlar, tiner diyorlar, absinthe zehirlenmesi diyorlar, bipolar diyorlar.. hepsi sonradan yakıştırma. net bir teşhis yok, elde tutulur kanıt da yok. dönemin doktorları bile “epileptik nöbet benzeri bir durum” demiş.

asıl gerçek şu: adam o anda psikotik bir atak geçiriyordu, halüsinasyon mu görüyordu, aşırı öfke ve çöküş mü vardı, bilmiyoruz. ama planlı bir sanatsal eylem falan değildi kesin. insanlar bunu “tutkuyla yanan sanatçı” masalına çevirmeyi seviyor ama işin aslı o kadar şiirsel değil, daha trajik.

adam iyi değildi.
devamını gör...

fantastik edebiyat

fantastik edebiyat deyince aklıma hemen “ejderha mı, büyü mü, bu mu gerçek hayattan kaçış?” diye burun kıvıran tipler geliyor. sanki biz tolkien okurken sadece elf kovalıyoruz. mesele gerçekten bu mu? gel şu konuya biraz dalalım.

fantastik edebiyat çoğu zaman yanlış anlaşılır aslında. insanlar ejderha görür, büyü görür, krallık görür ve bunun gerçek dünyadan kaçış olduğunu sanır. halbuki türün en iyi örnekleri tam tersini yapar. bize başka bir dünya anlatıyormuş gibi yapıp aslında ters köşe yaparak bu dünyayı anlatırlar.

çünkü insanız işte, çoğu zaman çıplak gerçekle karşılaştığımızda savunmaya geçeriz. ama aynı gerçeği bir krallığın çöküşünde, bir kehanetin yozlaşmasında ya da ne bileyim kutsal bir düzenin iktidara dönüşmesinde görünce onu daha rahat kabul ederiz.

işte fantastik edebiyat tam olarak bunu yapıyor. gerçeğin üstüne biraz büyü serperek harmanlar ama gerçeği ortadan kaldırmaz.

(bkz: tolkien) orta dünya’yı kurarken sadece elfler ve orklar yazmıyordu. gücün insanı nasıl bozduğunu yazıyordu. (bkz: the lord of the rings) tarafında yüzük sadece büyülü bir eşya değildir. iktidarın elde edildiğinde sahibini yavaş yavaş çürüten doğasının metaforudur.

benzer şekilde (bkz: j. k. rowling) büyücülük dünyasını kurarken kan saflığı meselesi üzerinden bayağı bildiğin ayrımcılığı anlatıyordu. safkan büyücüler ile muggle doğumlular arasındaki gerilim dümdüz bir soy ve sınıf takıntısının alegorisidir. (bkz: harry potter)

hatta bazı eserler işi daha da sert bir yere götürür. dinin ve ideolojinin iktidar tarafından nasıl kullanılabileceğini anlatır. (bkz: margaret atwood) tarafından yazılan (bkz: the handmaid's tale) bunun en güçlü örneklerinden biridir. evet bu örnek teknik olarak tam fantastik sayılmaz, daha çok distopya türüne girer. ancak bu iki tür zaten aynı şeyi yapar. orada din sadece inanç değildir. bir toplumun kontrol mekanizmasına dönüşmüş bir iktidar aracıdır.

zaten tarih boyunca iktidarların en rahat saklandığı iki şey vardır. korku ve kutsallık.

korku olduğu zaman insanlar ne yapar? susar. peki kutsallık olduğu zaman ne yapar? sorgulamaz. bu ikisi birleştiğinde ortaya sadece baskı çıkmaz, aynı zamanda gönüllü itaat çıkar. fantastik edebiyatın politik tarafı tam burada ağırlaşır. çünkü bize sadece bir zorbanın hikayesini anlatmaz. bir toplumun o zorbalığı hangi hikayelerle kabul ettiğini gösterir.

o yüzden iyi fantastik romanlarda büyü sistemi, kehanet, kutsal düzen ya da seçilmiş kişi anlatıları çoğu zaman dekor değildir. bunlar doğrudan düzenin nasıl kurulduğunu anlatan araçlardır.

kısacası iyi fantastik romanın yaptığı şey şudur. bize canavar anlatıyormuş gibi yapıp aslında bizi, yani insanı anlatır.

çünkü çoğu zaman hikayelerdeki en korkunç şey ejderhalar değildir. en korkunç şey bir toplumun kendi felaketini kutsal bir görev sanacak kadar ikna edilebilmesidir.
devamını gör...

absürdizm

absürdizm, (bkz: camus)’un “hayat saçma, ama devam et” diye özetlediği o felsefe, günlük hayatta sessizce her köşede pusuda bekliyor. mesela sabah kalkıyorsun, alarmı kapat, duş al, kahve iç, hepsi robot gibi. birden “lan ben niye uğraşıyorum ki, sonunda hepimiz toz olacağız” diye bir tokat yiyorsun. işte absürd tam burada devreye giriyor. rutinlerini sarsıyor, hayatın anlamsızlığını yüzüne vuruyor ve seni otomatik pilottan çıkarıyor.

önce motivasyonu vuruyor. işte excel tabloları dolduruyorsun, toplantılarda patrona yalakalık yapıyorsun, ama absürd kulağına fısıldıyor: “bu da kaya yuvarlamak gibi bir şey.” (bkz: sisifos) gibi ter döküyorsun ama yarın yine başa saracak.

burada iki ihtimal doğuyor, ya bu düşüncenin altında eziliyorsun ya da “madem saçma bari gülerek yapayım, en azından eğlenirim” diyorsun. camus’nün söylediği şey de tam olarak bu zaten, kayayı itmek zorundaysan, bari farkında olarak it.

benzer şekilde ilişkilerde patlıyor. sevgilinle tartışırken bir an içinden “oğlum hayat zaten anlamsız, ne fark eder?” diyorsun, ya da arkadaşın dert anlatırken “hepimiz toz olacağız, ama şu an oturmuş ciddiyetle konuşuyoruz” düşüncesi beliriyor. doğum günü pastasını üflerken bile çoğumuzun içinden “bir yıl daha geçti, ölüme yaklaştık” fikri geçmiyor mu? fazla umursamazlık yalnız bırakır seni, aman dikkat.

sonra tüketim çılgınlığına sıçrıyor. alışveriş yapıyorsun, yeni telefon alıyorsun, instagram gibi platformlarda like kasıyorsun, ama absürd yine kulağına eğilip “şşt.. bunlar boş, mutluluk getirmeyecek” diye fısıldıyor. bazen insan bu yüzden minimalizme dönüp sade yaşamaya yöneliyor, bazen de tam tersine “madem saçma, harcayayım” diye black friday kuyruğunda bekleyip eve dönünce “lan ne gerek vardı?” diye pişman oluyorsun. kaya aşağı yuvarlandı yine değil mi?

ama olumlu tarafı da var: absürdü kabul edince yaratıcılık patlıyor. çünkü artık her şeyin büyük bir anlamı olmak zorunda değil. “madem anlamsız, istediğimi yapayım” diyorsun. saçma şiirler yazıyorsun, deftere doodle çiziyorsun, ofis masana “bugün de ölmedik, hehe” notları yapıştırıyorsun.

neticesinde absürd insanı yoruyor mu? evet, ama camus’un sisifos mitinde dediği gibi, mesele kayayı bırakmak değil. kayayı itmeye devam etmek. ama bu sefer gözün açık. hayatın saçmalığını fark ederek, biraz da gülerek. o kayayı gülerek yuvarla. çünkü başka türlü bu kadar ciddiyetin içinde insan gerçekten delirir.
devamını gör...

naked lunch

okurken göze çarpan ilk şey, kitabın “normal roman” diye bir şeyden haberi yokmuş gibi davranması oluyor. hikaye var mı? eh, var gibi, ama sanki yarım yamalak bir puzzle. karakterler? onlar da orada burada beliriyor, ama hiçbir şey klasik roman akışında ilerlemiyor. sahneler bir anda “hop” diye kesiliyor, bambaşka bir yere zıplıyor. okuduğun şey rüya mı, gerçek mi, yoksa (bkz: burroughs)’un kahve lekeli not defterinden mi, ayırt etmek imkansız. bir süre sonra jeton düşüyor. adam sana hikaye anlatmıyor, resmen kafasının içindeki kaosu masaya boca ediyor. “buyur evladım, ye bunları” der gibi.

gerçi adamın hayatına bakınca, “e tabii” diyorsun. yıllarca eroinle dans etmiş, (bkz: beat kuşağı)’nın en karanlık figürü. (bkz: kerouac) yol maceralarında romantik pozlar keserken, (bkz: ginsberg) mistik şiirlerle coşarken, burroughs “her şey çürüyor, hadi eğlenelim” modunda. sanki grubun o “partiyi bozan” elemanı.

naked lunch da tam bu kafanın kitaba dönüşmüş hali. bağımlılık, paranoya, devlet baskısı, beden deformasyonları... hepsi absürt, garip sahnelerle birbirine dolanıyor. tuhaf yaratıklar dolaşıyor, organlar isyan ediyor, sen de “bu ne lan, uyuşturucu mu içtim ben?” diye sayfayı iki kere okuyorsun. ama kitabın amacı da o zaten. seni o rahatsız, mide bulandırıcı ama tuhafça eğlenceli girdaba çekmek. “kalk lan, rahat koltuğunda oturma, kalk biraz kıvran” diyor adeta.

kısacası, bu kitabı mantıkla okumaya kalkarsan kafan atar, ama hissederek dalarsan... eh, en azından “vay be, ne trip” diye gülersin. atmosferle ilerliyor, mantıkla değil, sanki bir acid partisi gibi.

bu tuhaf atmosferi görselleştirmek isteyenler için (bkz: david cronenberg)’in çektiği naked lunch filmi de iyi bir referans sayılır. film kitabın birebir uyarlaması olmasa da burroughs’un o halüsinatif dünyasını, paranoyasını ve absürt imgelerini oldukça iyi yakalar.

dipnot: burroughs bu kitabı yazmadan önce karısını yanlışlıkla vurup öldürüyor. cronenberg filmi bunu hikayenin merkezine koyar.
devamını gör...

beşir fuad

beşir fuad denince çoğu kişinin aklına hemen o meşhur intihar sahnesi geliyor. damarlarını kesip ölürken hissettiklerini yazan adam. sanki bütün hikaye bundan ibaretmiş gibi anlatılıyor. halbuki mesele o kadar basit değil. hatta insan biraz okuyunca o intihar hikayesinin adamın hayatındaki en son ve en trajik not olduğunu fark ediyor.

beşir fuad aslında osmanlı’da pozitivizmi ciddiye alan ilk isimlerden biri. sadece lafını etmiyor, gerçekten zihnini o yönde kurmaya çalışıyor. dönemin edebiyat ortamı romantizmle dolu. kahramanlıklar, duygular, gözyaşları. o ise çıkıp “edebiyat bu kadar hayalin içinde yüzmemeli” diyor. realizm ve natüralizm savunuyor. (bkz: victor hugo) gibi romantiklerin karşısına (bkz: emile zola)’yı koyuyor. hatta türk edebiyatında ilk zola savunucularından biri sayılıyor.

ama işin acı tarafı şu. adamın savunduğu şey aslında çok basit. dünyayı anlamaya çalışırken duygudan çok gözleme yaslanalım diyor. bugünden bakınca gayet normal duran bir fikir. fakat o günün osmanlı entelektüel çevresinde bu bayağı sert bir çıkış gibi algılanıyor. tartışmalar büyüyor, polemikler çıkıyor, adam giderek yalnızlaşıyor.

bir de çoğu kişinin pek bilmediği bir tarafı var. kendisi asker kökenli bir adamdır. harp okulunda okumuş, farklı cephelerde görev yapmış biri. yani sadece masa başı bir entelektüel değil. savaş görmüş, ölüm görmüş biri. buna rağmen yazılarında sürekli aklı ve bilimi savunuyor. kim bilir belki de tam bu yüzden romantizmin o süslü duygusallığı ona fazla yapay geliyordu.

hayatının sonuna doğru ise gerçekten ağır bir yalnızlık hissi olduğu anlaşılıyor. annesinin akıl hastalığı yaşaması, çevresindeki tartışmalar, maddi sıkıntılar derken zihni iyice kararıyor. ve 1887’de o meşhur intihar gerçekleşiyor. ama orada bile insanı ürperten bir şey var. çoğu insan böyle bir anda panik içindedir. beşir fuad ise sakin bir şekilde kağıt kalem alıp ölürken vücudunun verdiği tepkileri yazıyor. nabzını, baş dönmesini, bilincinin yavaş yavaş bulanmasını not ediyor.

insan bunu okuyunca ister istemez empati kuruyor. çünkü burada sadece trajik bir ölüm yok. hayatı boyunca akla ve gözleme sarılmış bir zihnin son ana kadar o alışkanlığı bırakmaması var.

en acı tarafı bugün çoğu insan onun adını sadece “intihar eden yazar” diye biliyor. halbuki adamın asıl derdi ölmek değilmiş gibi duruyor. derdi dünyayı anlamak. sadece yaşadığı çağda o soruları soran insan sayısı çok azmış.

o yüzden beşir fuad’ın hikayesi biraz şu hissi bırakıyor insanda. bazen bir insanın fikirleri toplumdan birkaç adım önde oluyor. ama o mesafe açıldıkça insanın konuşabileceği insan sayısı azalıyor ve bazen en ağır yalnızlık da tam orada başlıyor.
devamını gör...

h.p. lovecraft

korku edebiyatı çoğu zaman karanlık evlerde, lanetli ailelerde, hayaletlerde dolaşır. ancak bu adam korkunun ölçeğini büyüttü. hikayelerinde korku bir yaratığın saldırması değil, insanın evrende sandığı kadar önemli olmadığını fark etmesiyle başlar.

onun dünyasında bilgi çoğu zaman kurtuluş değil felakettir. bir karakter eski bir metin bulur, unutulmuş bir şehir keşfeder ya da bir ritüelin izine rastlar ve o noktada şu gerçekle karşılaşır. insanlık sandığından çok daha yeni ve çok daha önemsizdir. (bkz: cthulhu), (bkz: azathoth), (bkz: nyarlathotep) gibi varlıklar aslında klasik anlamda canavar değildir. onlar insan merkezli evren fikrinin kırılmasıdır.

ilginç olan şu. lovecraft yaşarken bugün bildiğimiz gibi büyük bir yazar olarak görülmedi. hikayelerinin çoğu (bkz: weird tales) gibi pulp dergilerde yayımlandı ve hayatı boyunca ciddi maddi sıkıntılar yaşadı. 1937’de öldüğünde arkasında büyük bir ün değil, daha çok dağınık dergi hikayeleri bıraktı.

bir de işin ironik tarafı var. bugün en bilinen hikayelerinden biri olan (bkz: herbert west reanimator) aslında onun pek sevmediği bir metin. çünkü o hikâyeyi edebi bir proje olarak değil, bir dergi için bölüm bölüm para kazanmak amacıyla yazmış. yani bugün kült sayılan şeylerden biri onun gözünde biraz sipariş işti.

her neyse bu abimizin asıl hayatı biraz mektuplarda geçiyor. inanılmaz derecede mektup yazan biri. bazı araştırmacılar yüz bine yakın mektup yazdığını söylüyor. bugün onun hakkında bildiklerimizin önemli bir kısmı da bu mektuplardan geliyor.

arkadaş çevresi de tuhaf bir şekilde önemli. (bkz: robert e howard), (bkz: clark ashton smith) gibi yazarlarla adeta whatsapp grubu gibi mektuplaşarak yazışıyorlar. birbirlerine fikir atıyorlar, “abi bak şöyle bir yaratığa ne dersiniz” tarzında yaratıklar öneriyorlar, bazen birbirlerinin yarattığı şeyleri hikayelerinde kullanıyorlar. bugün (bkz: cthulhu mythos) dediğimiz şey biraz da bu arkadaş grubunun ortak hayal gücünden büyümüş bir evren aslında.

tabii işin problemli tarafı da var. mektuplarında ve bazı yazılarında açıkça görülen ırkçı fikirleri yüzünden çok eleştirildi. bu yüzden lovecraft bugün hem korku edebiyatını değiştiren bir yazar hem de karakteri tartışmalı bir figür olarak birlikte anılıyor.

benim lovecraft’a düşmem biraz da şu yüzden oldu. çoğu korku yazarı insanı korkutmaya çalışır. lovecraft ise insanın kendine bakışını değiştirir. onun metinlerini okurken bir noktada korkudan çok şu fikir kalır. belki de evren gerçekten bize ait değil. belki de biz sandığımız kadar merkezde değiliz. insan bu ihtimali bir kez düşününce dünya biraz daha tuhaf görünmeye başlıyor.
devamını gör...

edgar allan poe

çoğu kişinin sandığı gibi sadece “korku yazarı” değil. adam aslında korkudan çok insanın aklının yavaş yavaş dağılmasını yazmayı seviyor. birçok hikayede ortada hayalet falan yoktur, anlatıcının kendi zihni zaten yeterince korkutucudur. bazı öykülerde anlatıcı o kadar ciddi şekilde saçmalar ki insan hem gerilir hem de içten içe güler. poe’nun karanlığında az miktarda kara mizah da var.

edebiyat açısından da oldukça önemli bir figür. modern dedektif hikayelerinin ilk örneklerinden sayılan (bkz: c auguste dupin) karakteri onun hikayelerinde ortaya çıktı. bugün bildiğimiz dedektif kurgusunun temellerinden biri sayılır. hatta (bkz: arthur conan doyle) bile (bkz: sherlock holmes)’u yazarken dupin’den etkilendiğini açıkça söylemiş.

hayatı ise gerçekten talihsiz. annesi veremden ölüyor, sonra çok sevdiği eşi virginia aynı hastalıktan genç yaşta ölüyor. şiirlerinde ve hikayelerinde sürekli ölüm döşeğindeki genç kadın temasının dönüp durmasının sebebi biraz da bu.

tabii romantize edildiği kadar kusursuz bir edebiyat figürü de değil. hayatı boyunca parasızlık çekiyor, dergilerde editörlük yaparak geçinmeye çalışıyor, alkolle de arası pek iyi sayılmaz. bir de eleştirmenliği meşhur. başka yazarlara yazdığı sert eleştiriler yüzünden edebiyat çevrelerinde çok sevilen biri olmamış. hatta bazen insanı “abi biraz sakin ol” dedirtecek kadar sert yazılar yazdığı söylenir.

ölümü de ayrı tuhaf. 1849’da baltimore’da sokakta yarı bilinçsiz halde bulunuyor ve birkaç gün sonra ölüyor. neden öldüğü hâlâ kesin olarak bilinmiyor.

buna rağmen modern korku edebiyatının en önemli isimlerinden biri sayılıyor. özellikle (bkz: h p lovecraft) gibi yazarlar üzerinde ciddi etkisi var. kısacası poe sadece karanlık şiirler yazan depresif bir adam değil. biraz huysuz, biraz trajik ama edebiyat tarihinde izi oldukça büyük bir yazar.

çüknot: poe’nun başına gelen tuhaf bir durum daha var. gerçekten okuyanlar ayrı, bir de ortamlarda “ben poe okurum” diye dolaşanlar ayrı. adamın adını gotik bir dekor gibi kullanıp tek bildiği şeyin kuzgun şiiri olması biraz ironik. iki hikaye okuyup “ben poe’cuyum” diye dolaşan bir kitle de var.

oysa poe’nun metinleri estetik bir karanlık pozundan çok daha fazlası. yazdığı şey romantik bir gotik atmosferden ziyade insan zihninin en rahatsız edici köşelerine bakmak. gerçekten okuyunca da gotik bir aksesuar değil, insanı huzursuz eden bir edebiyatla karşılaşıyorsun.
devamını gör...

yabancı

albert camus’nün yabancı romanı, sizlerinde bildiği gibi bu kitap hakkında defalarca konuşuldu, yazıldı, ödüller aldı, bazı kesimlerde deyim yerindeyse fenomen oldu. kimisi kitabı elinde gezdirip üzerinden prim yapmaya çalıştı. "o tiplerin ben...." dediğinizi duyar gibiyim! neyse, iyi ya da kötü, insanları bir şekilde etkilemeyi başardı.

kitabı, insanlarda yarattığı bu etki yüzünden epey bir zaman erteledim. eğer kitapçıda gezinirken denk gelmeseydim, fiyatı o kadar ucuz olmasaydı, hiçbir zaman okumazdım herhalde. önyargının kötü bir şey olduğunu bu sayede bir kez daha anladım. bazı şeyler boşuna klasik olmuyormuş. kitaba başlamadan önce içeriğine dair hiçbir fikrim yoktu, ilk cümleyi okuduğum an "noluyo lan?!" dedim. "fazla tanıdık değil mi bu?"

"ufuktan küçük bir gemi geçti. durmadan fellaha baktığım için onu kara bir leke halinde gözlerimin kenarıyla fark etmiştim."

umursamazlık tek cümleyle nasıl anlatılır? bu sorunun cevabıdır yukarıdaki cümle. (bkz: meursault) kendini kurduğu kısa cümlelerle ele verir. kitapta defalarca kullanılan "bence bir" kelimesi meursault'un hayata bakışını ortaya koyar. her şeye "farketmez" diye cevap veren birini düşünün. o kelime onun hayat felsefesidir. gerçekten farketmez nerede yemek yiyeceği, kimlerle görüşeceği, yarın ne giyeceği. çünkü kendisi orada değildir. anlamsızdır hepsi. ne önemi var ki, ha 30 yaşında ölmüşsün ha 70. çünkü sonunda ölüm varsa hiçbir şeyin önemi yoktur.

-ölmek ister misin?
+bence bir.


kitapta neler döndüğünü birkaç cümleyle anlatmak gerekirse; kitap iki bölümden oluşuyor, birinci bölümün sonuna kadar meursault'un başından oldukça sıradan olaylar geçiyor. ama olaylara verdiği tepkileri görünce onun sıradan bir adam olmadığını anlıyorsunuz. meursault'un yanlışlıkla bir arap'ı öldürmesiyle bitiyor birinci bölüm, ikinci bölümde ise birinci bölümdeki davranışlarının hesabını vermek zorunda kalıyor. mahkemede, sanki yargılanan kendisi değil de bir başkasıymış gibi, kayıtsız gözlerle seyrediyor olan biteni. "benim davam, bana söz hakkı verilmeden çözümleniyor gibiydi." cümlesiyle açıklıyor bu durumu. aylarca süren mahkeme sonucunda, idam edilmesinde karar kılınıyor.


öncelikle meursault'un mahkemeye çıkarılmasının sebebi işlediği cinayet olabilir ama idam edilmesinin sebebi farklı. (bkz: albert camus), karakterin toplum tarafından nasıl yargılandığını göstermek için mahkeme öğesini kullanıyor. çünkü mahkemeler, devlet için bir nevi süzgeç görevi görür. onların istediği kalıba ne kadar yakınsın en iyi orada anlaşılır. meursault, adam öldürdüğü için idam edilmiyor. onu idama götüren asıl sebep, alışılmışın dışında bir insan olması. biraz daha açmak gerekirse, hiçbir duyguya sahip olamıyor oluşu. bazen öylece tepkisiz bir şekilde durmak bile kötü sonuçlar doğurabiliyor. insanlar yine kendilerinden farklı olanı yok etme eğilimi içerisindeler. anlamadıkları şeylerden kaçarlar, ya da linç ederler.

eğer annenin cenazesinde ağlamazsan bir gün herkes üstüne gelebilir "neden ağlamadın?" diye. adın duygusuza çıkar. cenazelerde salya sümük ağlamıyorsan zararlı bir bireysin toplum için. eğer hakim meursault'a inancını sorduğunda, inandığını söyleseydi belki de farklı bir muamele görecekti. insanların kafasında şöyle bir yanılgı var; tanrı'ya inanıyorsa iyi bir insandır. tanrı'ya inanmıyorsa herkese zarar verebilir. burada asıl konu tanrı'ya inanmak ya da inanmamak değil, anlatmaya çalıştığım insanların farklı düşüncelere karşı tahammülsüz olmaları. meursault, ülkenin yargı sistemi tarafından hadım edilmiş bir karakter değil. o toplum tarafından yok edildi, başka bir deyişle öğütüldü.

son olarak, eminim bir çoğunuz bilir, lakin altını çizmekte fayda var;

(bkz: zeki demirkubuz), kader isimli filminde bu kitaptan esinlenmiştir ve the cure'un (bkz: killing an arab) isimli şarkısı kitaptaki olaya gönderme amaçlı yapılmıştır.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim