1.
kalbimiz seninle
sorrow and fright the dearest katharsis..
son tanımları
2.
dissection
bazen bir nota, kemiklerinizin derinliğinde bir çatlak açar. bazen bir riff, ruhunuzu yerinden söker, alıp götürür seni o uçsuz bucaksız karanlığa. dissection tam da böyle bir şeydi. isveç’in ıssız bir kasabasında, strömstad’ın nemli ormanlarında, 1989’da doğan bu grup, sadece müzik yapmıyordu; içindeki kaosu dışarı dökmek için bir kapı aralıyor, o kapıdan geçen herkesi de kendiyle birlikte sürüklüyordu. ve o kapının anahtarı, o kapının efendisi, jon andreas nödtveidt’ti.
jon’u anlamak için önce o sesi dinlemek lazım. sekiz yaşında gitarı eline alan, running wild’in korsan melodilerinden black sabbath’ın ağır lanetine, oradan judas priest’in çelik gibi keskinliğine uzanan bir çocuk.
ama o, sıradan bir metal delisi değildi. o, müziği bir araç olarak gördü. bir araç ki, kozmosu yaracak, anti-kozmik bir ışık getirecekti. dissection’i peter palmdahl’la kurduğunda daha on dört yaşındaydı. ilk provalar, ilk demo’lar… the grief prophecy’de bile o melankolik, o buz gibi dokunuş vardı. sanki norveç’in karanlık ormanlarından esen bir rüzgâr, isveç’in gri gökyüzüne karışmıştı. ama jon’un vizyonu daha büyüktü. death metalin vahşetiyle black metalin soğuk mistisizmini birleştirecek, üstüne de o unutulmaz gitar armonilerini, o akıcı, neredeyse epik melodileri ekleyecekti.
1993’te the somberlain geldi. albüm, bir yas ilahisi gibiydi. “the somberlain” parçasının açılışında o akustik gitar, sanki bir mezar taşının üstüne düşen yağmur damlaları gibi. sonra patlıyor her şey. . . davullar bir fırtına, bas bir deprem, jon’un vokali ise… o vokal, hem çığlık hem fısıltı. içinde hem öfke hem teslimiyet var. albümün tamamı, bir ruhun karanlığa gömülüşünü anlatıyor; ama öyle bir anlatış ki, dinlerken kendinizi o gömülüşün içinde buluyorsunuz. “nocturnal bloodlust”ta o ikili gitar çalışması, sanki iki gölge dans ediyor, birbirini kovalıyor, birbirini yutuyor.
jon’un sözleri ise doğrudan mlo’nun -misanthropic luciferian order- o anti-kozmik felsefesine dokunuyor. kozmosu reddeden, kaosu kucaklayan bir isyan. bu albüm çıktığında, mayhem’in kurucularından øystein aarseth’e, yani euronymous’a adanmıştı.
çünkü jon, o norveç sahnesinin ateşini hissetmişti; ama kendi yolunu çiziyordu. dissection, black metalin norveç damarını isveç’in melodik damarlarıyla birleştirdi. ve bunu yaparken de kimseyi taklit etmedi; yarattı.
iki yıl sonra storm of the light’s bane… işte burada işler zirveye çıktı. 1995’in kasımında nuclear blast’ten çıkan bu albüm, bir fırtına değildi; fırtınanın kendisiydi. “where dead angels lie”nin o epik girişi, “thorns of crimson death”in o delici melodileri… jon’un gitarı burada bir kılıç gibi; hem kesiyor hem yarayı sarıyor.
albümün atmosferi o kadar yoğun ki, dinlerken sanki bir buz tabakasının altında boğuluyorsunuz. ama boğulmak güzel, çünkü o boğuluşta bir tür özgürlük var. jon ve ekibi -o dönemde johan norman’la ikili gitarlar efsaneydi- death metalin hızını black metalin karanlığıyla harmanlarken, 70’lerin melodik rock dokunuşlarını da unutmamışlardı. iron maiden’in epikliğinden bir parça, ama zehirlenmiş, lanetlenmiş hali.
bu albüm, isveç ekstrem metalinin mihenk taşı oldu.
naglfar’dan in flames’e, hatta daha sonra gelen nice gruba ilham verdi. ama kimse dissection gibi yapamadı. çünkü kimse jon gibi hissedemedi.
sonra… hayat, müziğin karanlığını yakaladı. 1997’de o olay oldu. jon, mlo’nun içinde, o kaotik arayışın tam ortasındaydı. anti-kozmik satanizm onun için bir felsefe değil, bir varoluş biçimiydi. liber azerate’nin sayfaları arasında, ölümün orgazm olduğunu söyleyen o adam, 1998’de on yıl hapis cezası aldı. dissection sustu. ama jon’un sesi, o hücrelerde bile yankılanıyordu.
2004’te çıktığında, her şey değişmişti. ama değişmemişti de. dissection’i yeniden doğurdu. yeni kadro, yeni enerji… 2004’te maha kali ep’si, o eski ruhu geri getirdi. sonra 2006’da reinkaos. albüm, mlo’nun formüllerini doğrudan sözlere dökmüştü. daha doğrudan, daha ritüelistik, daha sert.
“starless aeon”da o kaos patlaması, “black horizons”ta o son çağrı… jon burada artık sadece şarkı söylemiyordu; bir ayin yönetiyordu.

albüm çıktıktan kısa süre sonra, 13 ağustos 2006’da, hässelby’deki dairesinde, mumlarla çevrili bir çemberin içinde, elinde liber azerate’yle, kafasına sıkarak intihar etti. 31 yaşındaydı.
ölümü, kendi deyimiyle, “güçlü bir satanistin ölümü”ydü. yaşlılıkta, hastalıkta değil, ritüelin tamamlanması, zirvede.
bazıları onun hayatını trajedi olarak görür, bazıları bir bütünün parçası. ben oraya çok girmiyorum. çünkü mevzu o değil.
dissection dinlerken o gitarlar kulaklarına dolduğunda, vokal boğazını sıktığında şunu fark ediyorsun:
karanlık gerçekten de bir yer. ama herkesin yaşayacağı bir yer değil. jon nödtveidt o sesi kurdu, evet. ama o evin içinde ne vardı, orası başka bir hikâye. herkesin girip kalmak isteyeceği bir yer değil orası.

2026’da hâlâ o kapıdan geçenler var. çünkü melodik black/death dediğin damar, teknikten çok his meselesi. o hissi de birçok kişi ondan öğrendi, doğru.
ama dissection dinlemek dediğin şey, birini örnek almak değil. sadece o yoğunluğu, o iç sarsıntıyı deneyimlemek. kemiklerine kadar inen bir titreşim, ardından gelen tuhaf bir sakinlik. acı veren ama gerçek bir sakinlik.
müziği kalır. çünkü müzik bazen sahibinden bağımsız yaşar. gerisi ise herkesin kendi mesafesini koyması gereken bir karanlık.
jon’u anlamak için önce o sesi dinlemek lazım. sekiz yaşında gitarı eline alan, running wild’in korsan melodilerinden black sabbath’ın ağır lanetine, oradan judas priest’in çelik gibi keskinliğine uzanan bir çocuk.

ama o, sıradan bir metal delisi değildi. o, müziği bir araç olarak gördü. bir araç ki, kozmosu yaracak, anti-kozmik bir ışık getirecekti. dissection’i peter palmdahl’la kurduğunda daha on dört yaşındaydı. ilk provalar, ilk demo’lar… the grief prophecy’de bile o melankolik, o buz gibi dokunuş vardı. sanki norveç’in karanlık ormanlarından esen bir rüzgâr, isveç’in gri gökyüzüne karışmıştı. ama jon’un vizyonu daha büyüktü. death metalin vahşetiyle black metalin soğuk mistisizmini birleştirecek, üstüne de o unutulmaz gitar armonilerini, o akıcı, neredeyse epik melodileri ekleyecekti.

1993’te the somberlain geldi. albüm, bir yas ilahisi gibiydi. “the somberlain” parçasının açılışında o akustik gitar, sanki bir mezar taşının üstüne düşen yağmur damlaları gibi. sonra patlıyor her şey. . . davullar bir fırtına, bas bir deprem, jon’un vokali ise… o vokal, hem çığlık hem fısıltı. içinde hem öfke hem teslimiyet var. albümün tamamı, bir ruhun karanlığa gömülüşünü anlatıyor; ama öyle bir anlatış ki, dinlerken kendinizi o gömülüşün içinde buluyorsunuz. “nocturnal bloodlust”ta o ikili gitar çalışması, sanki iki gölge dans ediyor, birbirini kovalıyor, birbirini yutuyor.

jon’un sözleri ise doğrudan mlo’nun -misanthropic luciferian order- o anti-kozmik felsefesine dokunuyor. kozmosu reddeden, kaosu kucaklayan bir isyan. bu albüm çıktığında, mayhem’in kurucularından øystein aarseth’e, yani euronymous’a adanmıştı.

çünkü jon, o norveç sahnesinin ateşini hissetmişti; ama kendi yolunu çiziyordu. dissection, black metalin norveç damarını isveç’in melodik damarlarıyla birleştirdi. ve bunu yaparken de kimseyi taklit etmedi; yarattı.
iki yıl sonra storm of the light’s bane… işte burada işler zirveye çıktı. 1995’in kasımında nuclear blast’ten çıkan bu albüm, bir fırtına değildi; fırtınanın kendisiydi. “where dead angels lie”nin o epik girişi, “thorns of crimson death”in o delici melodileri… jon’un gitarı burada bir kılıç gibi; hem kesiyor hem yarayı sarıyor.
albümün atmosferi o kadar yoğun ki, dinlerken sanki bir buz tabakasının altında boğuluyorsunuz. ama boğulmak güzel, çünkü o boğuluşta bir tür özgürlük var. jon ve ekibi -o dönemde johan norman’la ikili gitarlar efsaneydi- death metalin hızını black metalin karanlığıyla harmanlarken, 70’lerin melodik rock dokunuşlarını da unutmamışlardı. iron maiden’in epikliğinden bir parça, ama zehirlenmiş, lanetlenmiş hali.
bu albüm, isveç ekstrem metalinin mihenk taşı oldu.

naglfar’dan in flames’e, hatta daha sonra gelen nice gruba ilham verdi. ama kimse dissection gibi yapamadı. çünkü kimse jon gibi hissedemedi.
sonra… hayat, müziğin karanlığını yakaladı. 1997’de o olay oldu. jon, mlo’nun içinde, o kaotik arayışın tam ortasındaydı. anti-kozmik satanizm onun için bir felsefe değil, bir varoluş biçimiydi. liber azerate’nin sayfaları arasında, ölümün orgazm olduğunu söyleyen o adam, 1998’de on yıl hapis cezası aldı. dissection sustu. ama jon’un sesi, o hücrelerde bile yankılanıyordu.
2004’te çıktığında, her şey değişmişti. ama değişmemişti de. dissection’i yeniden doğurdu. yeni kadro, yeni enerji… 2004’te maha kali ep’si, o eski ruhu geri getirdi. sonra 2006’da reinkaos. albüm, mlo’nun formüllerini doğrudan sözlere dökmüştü. daha doğrudan, daha ritüelistik, daha sert.
“starless aeon”da o kaos patlaması, “black horizons”ta o son çağrı… jon burada artık sadece şarkı söylemiyordu; bir ayin yönetiyordu.

albüm çıktıktan kısa süre sonra, 13 ağustos 2006’da, hässelby’deki dairesinde, mumlarla çevrili bir çemberin içinde, elinde liber azerate’yle, kafasına sıkarak intihar etti. 31 yaşındaydı.
ölümü, kendi deyimiyle, “güçlü bir satanistin ölümü”ydü. yaşlılıkta, hastalıkta değil, ritüelin tamamlanması, zirvede.
bazıları onun hayatını trajedi olarak görür, bazıları bir bütünün parçası. ben oraya çok girmiyorum. çünkü mevzu o değil.
dissection dinlerken o gitarlar kulaklarına dolduğunda, vokal boğazını sıktığında şunu fark ediyorsun:
karanlık gerçekten de bir yer. ama herkesin yaşayacağı bir yer değil. jon nödtveidt o sesi kurdu, evet. ama o evin içinde ne vardı, orası başka bir hikâye. herkesin girip kalmak isteyeceği bir yer değil orası.

2026’da hâlâ o kapıdan geçenler var. çünkü melodik black/death dediğin damar, teknikten çok his meselesi. o hissi de birçok kişi ondan öğrendi, doğru.
ama dissection dinlemek dediğin şey, birini örnek almak değil. sadece o yoğunluğu, o iç sarsıntıyı deneyimlemek. kemiklerine kadar inen bir titreşim, ardından gelen tuhaf bir sakinlik. acı veren ama gerçek bir sakinlik.
müziği kalır. çünkü müzik bazen sahibinden bağımsız yaşar. gerisi ise herkesin kendi mesafesini koyması gereken bir karanlık.
devamını gör...
4.
zeka düşüklüğü belirtisi
kendi ülkesinin demografik yapısının, kaynağı belirsiz sayıca milyonları bulan kaçak akışı ve durmayan mülteci dalgasıyla değişmesini “kardeşlik” diye normalleştiren bir norveçli olmak. *
devamını gör...
5.
dövüş kulübü
palahniuk her kitabında yaptığı gibi bu kitabı da faydalı bilgilerle doldurmuş. silahlar, sabunlar, dinamitler ve şu an aklıma gelmeyen birçok şey hakkında bilgiyle karşılaşıyorsunuz. bu yönü yüzünden gösteri peygamberi ile yarışabilir. bu kadar popüler olması bazı insanları bu kitaptan uzaklaştırabilir ama benim fikrimce bu kitap gördüğü ilgiyi sonuna kadar hakediyor. kült kavramı bunun için kullanılıyordu sanırım.
bir de ortada şöyle bir durum var, içerisinde barındırdığı müthiş dövüş sahneleri itibariyle kitabın konusuyla son derece alakasız bir hayran kitlesi oluştu. iki insan bu kitabı-filmi tamamen farklı şekilde yorumlayabiliyor. bu kadar çok insana hitap etmesini de bu şekilde açıklayabiliriz.
marla singer, kitapta en çok ilgimi çeken karakterdir. hayata dair hiçbir umudu kalmamış, öylece ölümü bekleyen bir toplum kaçkını. tam anlamıyla bir parazit. kitabın bir bölümünde marla için şu ifadeyi kullanıyor;
marla’nın kalbi benim suratıma benziyordu. kimsenin geri dönüştürme zahmetine katlanmayacağı kullanılmış kıç bezleri.
kitapta altını kalın kalın çizdiğim bir cümledir. marla’nın kalbi ancak bu kadar iyi tarif edilebilirdi.
tyler’dan bahsetmek gerekirse, bence o yazarın olmak istediği karakterin ta kendisidir. çoğu yazar bunu yapmıştır. kitaplarında olmak isteyip de olamadığı karakterler yaratmıştır. palahniuk’un yarattığı karakterler arasında bu tanıma en çok uyan tyler durden. kendi deyimiyle bir çeşit robin hood.
daha önce filmini seyrettiğim için kitabın finali benim için sürpriz oldu. diğer fight club hayranlarının aksine ben kitabının sonunu filme nazaran daha başarılı buldum. tyler’ın cennette tanrı’ya ayar vermesi çok zekiceydi. yazar bu kitapta insanların kafasındaki cennet tasfiriyle dalga geçiyor. çünkü ona göre kusursuz diye bir şey yoktur. palahniuk’un kusursuz olanla alay etmesini, dostoyevski’nin 2 kere 2’ye sövmesine benzetiyorum.
kitabın sonunda tanrı’yı anlatırken şuna benzer bir ifade kullanıyor: “arkasındaki duvarda diplomaları asılıydı.”
diplomanın ve etiketin her şeyden önemli olduğu bir dünyada, tanrı karşımıza üniversite mezunu, suratsız bir müdür bozuntusu olarak çıkıyor.
işte o çarpıcı final bölümü;
cennette her şey beyaz üstüne beyaz.
uydurukçu.
cennette sadece lastik tabanlı, ses çıkarmayan pabuçlar var.
cennette uyuyabilirim.
cennette insanlar bana mektup yazıyorlar, kahramanları olduğumu söylüyorlar. iyileşecekmişim, öyle diyorlar.
buradaki melekler eski ahit’ten çıkmışa benziyorlar. vardiyalı çalışan sayısız melekten ibaret bir personel. gündüz, gece, akşam vardiyası.
yemeklerinizi bir tepsiyle önünüze getiriyorlar. yemeğin yanında küçük kaplara konmuş ilaçlar oluyor.
ceviz çalışma masasının karşı tarafında oturup, tanrı’yla bir görüşme yaptım.
arkasındaki duvarda diplomaları asılıydı.
tanrı bana dedi ki: “neden?” neden bu kadar acıya sebep oldun? her birinizin kutsal, eşsiz bir kar tanesi olduğunu anlayamadın mı? eşi bulunmaz eşsizlikte, eşsizin de eşsizi bir kar tanesi olduğunuz göremedin mi? hepinizin sevginin tezahürleri olduğunu anlamıyor musun?
karşımda oturmuş, bir not defterine bir şeyler karalayan tanrı’ya baktım.
ama tanrı bu meselede tamamen yanılmaktaydı.
bizler eşsiz değiliz. süprüntü ya da pislik değiliz. biz sadece biziz.
biz sadece biziz ve hayatta başımıza gelenlerin bir nedeni yok.
tanrı diyor ki: “hayır, bu doğru değil.”
peki. öyle olsun.
tanrı'ya akıl öğretmek bana kalmadı ya.
bir de ortada şöyle bir durum var, içerisinde barındırdığı müthiş dövüş sahneleri itibariyle kitabın konusuyla son derece alakasız bir hayran kitlesi oluştu. iki insan bu kitabı-filmi tamamen farklı şekilde yorumlayabiliyor. bu kadar çok insana hitap etmesini de bu şekilde açıklayabiliriz.
marla singer, kitapta en çok ilgimi çeken karakterdir. hayata dair hiçbir umudu kalmamış, öylece ölümü bekleyen bir toplum kaçkını. tam anlamıyla bir parazit. kitabın bir bölümünde marla için şu ifadeyi kullanıyor;
marla’nın kalbi benim suratıma benziyordu. kimsenin geri dönüştürme zahmetine katlanmayacağı kullanılmış kıç bezleri.
kitapta altını kalın kalın çizdiğim bir cümledir. marla’nın kalbi ancak bu kadar iyi tarif edilebilirdi.
tyler’dan bahsetmek gerekirse, bence o yazarın olmak istediği karakterin ta kendisidir. çoğu yazar bunu yapmıştır. kitaplarında olmak isteyip de olamadığı karakterler yaratmıştır. palahniuk’un yarattığı karakterler arasında bu tanıma en çok uyan tyler durden. kendi deyimiyle bir çeşit robin hood.
daha önce filmini seyrettiğim için kitabın finali benim için sürpriz oldu. diğer fight club hayranlarının aksine ben kitabının sonunu filme nazaran daha başarılı buldum. tyler’ın cennette tanrı’ya ayar vermesi çok zekiceydi. yazar bu kitapta insanların kafasındaki cennet tasfiriyle dalga geçiyor. çünkü ona göre kusursuz diye bir şey yoktur. palahniuk’un kusursuz olanla alay etmesini, dostoyevski’nin 2 kere 2’ye sövmesine benzetiyorum.
kitabın sonunda tanrı’yı anlatırken şuna benzer bir ifade kullanıyor: “arkasındaki duvarda diplomaları asılıydı.”
diplomanın ve etiketin her şeyden önemli olduğu bir dünyada, tanrı karşımıza üniversite mezunu, suratsız bir müdür bozuntusu olarak çıkıyor.
işte o çarpıcı final bölümü;
cennette her şey beyaz üstüne beyaz.
uydurukçu.
cennette sadece lastik tabanlı, ses çıkarmayan pabuçlar var.
cennette uyuyabilirim.
cennette insanlar bana mektup yazıyorlar, kahramanları olduğumu söylüyorlar. iyileşecekmişim, öyle diyorlar.
buradaki melekler eski ahit’ten çıkmışa benziyorlar. vardiyalı çalışan sayısız melekten ibaret bir personel. gündüz, gece, akşam vardiyası.
yemeklerinizi bir tepsiyle önünüze getiriyorlar. yemeğin yanında küçük kaplara konmuş ilaçlar oluyor.
ceviz çalışma masasının karşı tarafında oturup, tanrı’yla bir görüşme yaptım.
arkasındaki duvarda diplomaları asılıydı.
tanrı bana dedi ki: “neden?” neden bu kadar acıya sebep oldun? her birinizin kutsal, eşsiz bir kar tanesi olduğunu anlayamadın mı? eşi bulunmaz eşsizlikte, eşsizin de eşsizi bir kar tanesi olduğunuz göremedin mi? hepinizin sevginin tezahürleri olduğunu anlamıyor musun?
karşımda oturmuş, bir not defterine bir şeyler karalayan tanrı’ya baktım.
ama tanrı bu meselede tamamen yanılmaktaydı.
bizler eşsiz değiliz. süprüntü ya da pislik değiliz. biz sadece biziz.
biz sadece biziz ve hayatta başımıza gelenlerin bir nedeni yok.
tanrı diyor ki: “hayır, bu doğru değil.”
peki. öyle olsun.
tanrı'ya akıl öğretmek bana kalmadı ya.
devamını gör...
6.
hayatını değiştirmek için atılacak ilk adım
hayatını değiştirmeden önce bir hayatın olduğunu anla. anlamadığın bir şeyi asla yorumlayamazsın.
devamını gör...
7.
kılıçdaroğlu’na hapis cezası
kararının ardından yaşanan tartışmalar ve açıklamalar, siyasetin içindeki karşılıklı rolleri bir kez daha hatırlattı.
bu ülkede uzun yıllardır biriken karanlığın hesabı elbet bir gün sorulacak. kendisinden de.
ama bu, göstermelik değil. gerçekten adaletin işlediği, hukukun üstün olduğu, bağımsız yargının çalıştığı, mustafa kemal atatürk’ün kurduğu laik, demokratik ve çağdaş bir türkiye’de sorulacak. sırf o günü görebilmek umuduyla yaşamaya devam ediyorum.
bu ülkede uzun yıllardır biriken karanlığın hesabı elbet bir gün sorulacak. kendisinden de.
ama bu, göstermelik değil. gerçekten adaletin işlediği, hukukun üstün olduğu, bağımsız yargının çalıştığı, mustafa kemal atatürk’ün kurduğu laik, demokratik ve çağdaş bir türkiye’de sorulacak. sırf o günü görebilmek umuduyla yaşamaya devam ediyorum.
devamını gör...
8.
15 nisan 2026 kahramanmaraş okul saldırısı
okul dediğin yer, bu memlekette aklın dışarıdaki rezillikten korunabildiği son kale kalıntılarından biriydi. şimdi o kale de delik deşik olmuş, içindeki çocuklar ve öğretmenler kan içinde yatıyor.
“çok üzgünüz, soruşturma devam ediyor” diye o bilinen iğrenç cümleyi kurup geçiştirecekler yine. ama bu, geçiştirilecek bir “kaza” değil; bu memleketin mayasının nasıl çürüdüğünün, nasıl koktuğunun suratımıza inen en iğrenç tokadıdır.
burada asıl mesele tetiği çeken parmak değil. o parmağı bu kadar kolay silaha, bu kadar kolay öfkeye, bu kadar kolay katilliğe buluşturan, yıllardır sistematik olarak beslenen çürümüşlüktür.
ülke o kadar başıboş, o kadar denetimsiz, o kadar ahlaksızca laçkalaşmış ki, artık “nasıl oldu” diye sormuyoruz bile. “yine neyi normalleştirdiniz bu sefer?” diye soruyoruz.
çünkü bu ülkede hiçbir facia gerçekten mesele edilmez. biraz ağlaşılır, biraz “vatan millet” nutku çekilir, üç beş tane beylik cümle edilir, birkaç gün trend olur, sonra herkes kendi pis çıkarının peşine düşer. çocukların kanı bile artık kalıcı bir utanç yaratmıyor. en vahimi de bu zaten.
artık istisna olan şeyler rutinimiz haline geldi. bir zamanlar “olamaz” dediğimiz her şey, şimdi “yine mi” dediğimiz sıradanlık seviyesine indi. sonra da çıkıp “toplumsal çözülme”, “ihmal”, “münferit olay” diye yalan söylüyorlar. yalan. bu düpedüz memleketin ayarlarının sıfırlandığı, insan hayatının metalaştığı, öfkenin serbest dolaştığı, silahın çocuk oyuncağı gibi gezdiği, sorumluluğun ise kimsenin üstlenmediği bir bataklıktır.
sonra aynı yüzsüzler dönüp “gençlerimiz neden böyle karanlık” diye ahkâm kesiyor. kahrolasılar. yıllardır bu ülkeye karanlığı kamyon kamyon boca ettiniz. ahlakı, vicdanı, merhameti, eğitimi, adaleti sistematik olarak erittiniz. şimdi o zehrin gölgesi çocukların cesetlerinin üzerine düştüğünde de şaşırmış gibi rol yapıyorsunuz.
bu artık “olay” değil. bu, bir ülkenin kendi çocuklarını yavaş yavaş yemeye başlamasıdır.
“çok üzgünüz, soruşturma devam ediyor” diye o bilinen iğrenç cümleyi kurup geçiştirecekler yine. ama bu, geçiştirilecek bir “kaza” değil; bu memleketin mayasının nasıl çürüdüğünün, nasıl koktuğunun suratımıza inen en iğrenç tokadıdır.
burada asıl mesele tetiği çeken parmak değil. o parmağı bu kadar kolay silaha, bu kadar kolay öfkeye, bu kadar kolay katilliğe buluşturan, yıllardır sistematik olarak beslenen çürümüşlüktür.
ülke o kadar başıboş, o kadar denetimsiz, o kadar ahlaksızca laçkalaşmış ki, artık “nasıl oldu” diye sormuyoruz bile. “yine neyi normalleştirdiniz bu sefer?” diye soruyoruz.
çünkü bu ülkede hiçbir facia gerçekten mesele edilmez. biraz ağlaşılır, biraz “vatan millet” nutku çekilir, üç beş tane beylik cümle edilir, birkaç gün trend olur, sonra herkes kendi pis çıkarının peşine düşer. çocukların kanı bile artık kalıcı bir utanç yaratmıyor. en vahimi de bu zaten.
artık istisna olan şeyler rutinimiz haline geldi. bir zamanlar “olamaz” dediğimiz her şey, şimdi “yine mi” dediğimiz sıradanlık seviyesine indi. sonra da çıkıp “toplumsal çözülme”, “ihmal”, “münferit olay” diye yalan söylüyorlar. yalan. bu düpedüz memleketin ayarlarının sıfırlandığı, insan hayatının metalaştığı, öfkenin serbest dolaştığı, silahın çocuk oyuncağı gibi gezdiği, sorumluluğun ise kimsenin üstlenmediği bir bataklıktır.
sonra aynı yüzsüzler dönüp “gençlerimiz neden böyle karanlık” diye ahkâm kesiyor. kahrolasılar. yıllardır bu ülkeye karanlığı kamyon kamyon boca ettiniz. ahlakı, vicdanı, merhameti, eğitimi, adaleti sistematik olarak erittiniz. şimdi o zehrin gölgesi çocukların cesetlerinin üzerine düştüğünde de şaşırmış gibi rol yapıyorsunuz.
bu artık “olay” değil. bu, bir ülkenin kendi çocuklarını yavaş yavaş yemeye başlamasıdır.
devamını gör...
9.
lemmy kilmister
rock n roll’un en pis, en gürültülü, en dürüst çığlığı gibi başlar her şey. sanki stoke-on-trent’in gri fabrikalarından yükselen bir egzoz dumanı, bira birikintilerine karışıp, o dumanın içinden fırlayan bir motosiklet gibi. bas gitarı eline aldığında teller değil, yolun kendisi titrer; o kalın, paslı, motor yağı kokan ses, asfaltı yararcasına akar. dinlediğin anda kulakların değil, ciğerlerin yanar. o ses, 50’lerin rock n roll’unu, 70’lerin pub rock’unu, punk’un öfkesini ve heavy metal’in çelik dişlerini aynı kirli barda eritip, tek bir viski kadehinde sunar sana: iç ya da öl.

1945’te noel arifesinde, ingiltere’nin gri kasabasında doğdu. ian fraser kilmister. babası pilottu, annesi ise savaşın gölgesinde büyümüş bir kadın. küçükken annesiyle yalnız kaldı, okulu bıraktı, mezarlıkta takıldı, beatles dinledi, little richard’a âşık oldu. 1960’ların sonlarında hawkwind’e katıldı; uzay rock’un o delirtici girdabında bas çalarken, sahneyi bir uzay gemisi gibi kullandı. ama 1975’te kovuldu. o gece motörhead’i kurdu. “motörhead” ismini bir hawkwind şarkısından aldı ve “bu iş böyle olur” dedi. hızlı, yüksek, pis. hiç taviz vermeden.

ilk albümleriyle kapıyı tekmeleyerek açtı. 1979 “overkill”, 1980 “ace of spades”… işte o albüm rock tarihinin en büyük tokadıydı. “ace of spades” bir kumar masasının tam ortasında hayatı anlatıyordu; “senin için ölüm, benim için sadece bir oyun” diyordu. “bomber” savaş uçaklarının gölgesinde, “killed by death” ise ölümün kendisiyle dalga geçerek. “iron fist”, “no sleep ‘til hammersmith”… her plak bir yol macerası, her şarkı bira kokan bir otoban. phil “philthy animal” taylor’un davulları kasırga gibi, “fast” eddie clarke’ın gitarı ise bıçak gibi saplanıyordu. sonra phil campbell ve mikkey dee geldi; ama ruh hep aynı kaldı. lemmy bası ritim gitar gibi çalardı; parmakları değil, yumruğuyla vururdu tellere. sesi ise viski ve sigara dumanından yoğrulmuş, çakıl taşları gibi yuvarlanan bir kükreme.

müziği tanımlamak kolay değil. heavy metal mi? punk mı? rock n roll mu? bunlar etiket. gerçekte ise bir yol canavarı. bas gitarını bir motosikletin deposu gibi kullandı; her riff bir vites değiştiriş, her solo bir gaz veriş. sahnede deri ceketi, demir haçı, bıyığı ve o meşhur benleriyle duruşu bir kral değil, bir hayduttu. hiç “sanat” demedi müziğine. “biz sadece çalıyoruz, siz de içiyorsunuz” dedi. kadınlar, uyuşturucular, kumar makineleri, bira… hepsi şarkılarına sızdı. ama asla yalan söylemedi. “we are the road crew” de turnenin kirini, “(we are) the road crew”de yolun yalnızlığını, “1916”da savaşın saçmalığını anlattı. her nota bir itiraf, her söz bir orta parmak.

70’lerden 2015’e kadar tam 40 yıl, 22 stüdyo albümü, sayısız tur, hiç durmadan. 70’inde bile sahnede “born to raise hell”i söylerken kalp krizi geçiriyordu ama mikrofonu bırakmadı. 28 aralık 2015’te, 70 yaşında, kanser yüzünden los angeles’ta son nefesini verdi. ama o nefes gitmedi. motörhead’in motoru hâlâ çalışıyor.
lemmy. . . ne saf heavy metalci, ne punk, ne de rock yıldızı. o, hepsinin arasında doğan, kendi yağından kavrulan bir canavardı. kuralları hiç umursamazdı. sahnede de yolda da hep aynı adamdı: ne makyaj yaptı ne de poz verdi. ingiltere’nin ıslak kaldırımlarından kalkıp, amerikan çöllerine, oradan da dünyanın bütün pis sahnelerine uzanan bir hayattı onun ki. her konser bir mola yeri, her plak bir benzin deposuydu.
bugün o motor hâlâ egzozundan duman çıkarıyor. her plak dönmeye başladığında, her barın arka tarafındaki hoparlörden yükseldiğinde, her yeni kuşak o riff’leri duyduğunda lemmy kadehini kaldırıyor sanki. çünkü onun için müzik, bir hobi değildi; hayatın ta kendisiydi. durursa yol biter, gece biter, viski biterdi. dinleyicisi ise o ilk “ace of spades” akoruyla birlikte deri ceketini sırtına geçirip yola düşüyor. geri dönüşü yok. sadece ileri. sadece gaz. sadece bir sonraki benzinlikteki bira ve gürültü. ve o gürültünün içinde bulduğun şey ne aydınlanma ne de teselli; sadece dürüst, sert, kirli bir hayat sevinci. karanlığın ortasında ne şimşek ne güneş; sadece egzoz dumanı, viski kokusu ve hiç durmayan bir motor sesi.
lemmy bir basçıdan öte, rock n roll’un kendi halinde, yorulmak bilmez yolcusu. hâlâ yollarda. hâlâ içiyor. hâlâ gürültü yapıyor. hâlâ motörhead.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .

1945’te noel arifesinde, ingiltere’nin gri kasabasında doğdu. ian fraser kilmister. babası pilottu, annesi ise savaşın gölgesinde büyümüş bir kadın. küçükken annesiyle yalnız kaldı, okulu bıraktı, mezarlıkta takıldı, beatles dinledi, little richard’a âşık oldu. 1960’ların sonlarında hawkwind’e katıldı; uzay rock’un o delirtici girdabında bas çalarken, sahneyi bir uzay gemisi gibi kullandı. ama 1975’te kovuldu. o gece motörhead’i kurdu. “motörhead” ismini bir hawkwind şarkısından aldı ve “bu iş böyle olur” dedi. hızlı, yüksek, pis. hiç taviz vermeden.

ilk albümleriyle kapıyı tekmeleyerek açtı. 1979 “overkill”, 1980 “ace of spades”… işte o albüm rock tarihinin en büyük tokadıydı. “ace of spades” bir kumar masasının tam ortasında hayatı anlatıyordu; “senin için ölüm, benim için sadece bir oyun” diyordu. “bomber” savaş uçaklarının gölgesinde, “killed by death” ise ölümün kendisiyle dalga geçerek. “iron fist”, “no sleep ‘til hammersmith”… her plak bir yol macerası, her şarkı bira kokan bir otoban. phil “philthy animal” taylor’un davulları kasırga gibi, “fast” eddie clarke’ın gitarı ise bıçak gibi saplanıyordu. sonra phil campbell ve mikkey dee geldi; ama ruh hep aynı kaldı. lemmy bası ritim gitar gibi çalardı; parmakları değil, yumruğuyla vururdu tellere. sesi ise viski ve sigara dumanından yoğrulmuş, çakıl taşları gibi yuvarlanan bir kükreme.

müziği tanımlamak kolay değil. heavy metal mi? punk mı? rock n roll mu? bunlar etiket. gerçekte ise bir yol canavarı. bas gitarını bir motosikletin deposu gibi kullandı; her riff bir vites değiştiriş, her solo bir gaz veriş. sahnede deri ceketi, demir haçı, bıyığı ve o meşhur benleriyle duruşu bir kral değil, bir hayduttu. hiç “sanat” demedi müziğine. “biz sadece çalıyoruz, siz de içiyorsunuz” dedi. kadınlar, uyuşturucular, kumar makineleri, bira… hepsi şarkılarına sızdı. ama asla yalan söylemedi. “we are the road crew” de turnenin kirini, “(we are) the road crew”de yolun yalnızlığını, “1916”da savaşın saçmalığını anlattı. her nota bir itiraf, her söz bir orta parmak.

70’lerden 2015’e kadar tam 40 yıl, 22 stüdyo albümü, sayısız tur, hiç durmadan. 70’inde bile sahnede “born to raise hell”i söylerken kalp krizi geçiriyordu ama mikrofonu bırakmadı. 28 aralık 2015’te, 70 yaşında, kanser yüzünden los angeles’ta son nefesini verdi. ama o nefes gitmedi. motörhead’in motoru hâlâ çalışıyor.
lemmy. . . ne saf heavy metalci, ne punk, ne de rock yıldızı. o, hepsinin arasında doğan, kendi yağından kavrulan bir canavardı. kuralları hiç umursamazdı. sahnede de yolda da hep aynı adamdı: ne makyaj yaptı ne de poz verdi. ingiltere’nin ıslak kaldırımlarından kalkıp, amerikan çöllerine, oradan da dünyanın bütün pis sahnelerine uzanan bir hayattı onun ki. her konser bir mola yeri, her plak bir benzin deposuydu.
bugün o motor hâlâ egzozundan duman çıkarıyor. her plak dönmeye başladığında, her barın arka tarafındaki hoparlörden yükseldiğinde, her yeni kuşak o riff’leri duyduğunda lemmy kadehini kaldırıyor sanki. çünkü onun için müzik, bir hobi değildi; hayatın ta kendisiydi. durursa yol biter, gece biter, viski biterdi. dinleyicisi ise o ilk “ace of spades” akoruyla birlikte deri ceketini sırtına geçirip yola düşüyor. geri dönüşü yok. sadece ileri. sadece gaz. sadece bir sonraki benzinlikteki bira ve gürültü. ve o gürültünün içinde bulduğun şey ne aydınlanma ne de teselli; sadece dürüst, sert, kirli bir hayat sevinci. karanlığın ortasında ne şimşek ne güneş; sadece egzoz dumanı, viski kokusu ve hiç durmayan bir motor sesi.
lemmy bir basçıdan öte, rock n roll’un kendi halinde, yorulmak bilmez yolcusu. hâlâ yollarda. hâlâ içiyor. hâlâ gürültü yapıyor. hâlâ motörhead.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
devamını gör...
10.
jimi hendrix
göklerin yarılıp yere inen o ilk şimşek gibi başlar her şey. sanki seattle’ın yağmurlu bir gecesinde, pasifik’in öfkesini elektrik kablosuna sarıp, parmaklarının ucundan fırlatmış bir tanrı. gitarı eline aldığında teller değil, evrenin damarları titrer; feedback’ler gök gürültüsü, distortion’lar volkan lavı, wah-wah’lar ise rüzgârın çığlığı olur. dinlediğin anda kulakların değil, ruhunun en derin çukuru yanar. o ses, blues’un eski yaralarını, rock’un isyanını, cazın özgürlüğünü ve psychedelia’nın deliliğini aynı ateşte eritip, tek bir alev topu yapar: hem yok eder hem yaratır.

1942’de seattle’da, johnny allen hendrix olarak doğdu; babası al hendrix adını james marshall’a çevirdi. yoksulluğun içinde, annesinin terk edişinin acısıyla büyüdü. okulda başarısız, orduda paraşütçü “101. hava indirme tümeni”, ama gitarı bırakmadı. hiç nota bilmeden, b.b. king’in iniltisini, muddy waters’ın toprağını, robert johnson’ın şeytanî anlaşmasını, buddy holly’nin rüyasını ve howlin wolf’un ulumasını damarlarına zerk etti.

1966’da chas chandler’la londra’ya uçtu; orada the jimi hendrix experience doğdu. noel redding’in bası ve mitch mitchell’in davullarıyla birlikte, sanki üç kişi değil, tek bir fırtına oldular.

1967’de “are you experienced?” patladı. “purple haze” bir psychedelic rüyanın tam ortasında kayboluşun marşıydı; “the wind cries mary” ise terk edilmiş bir sevgilinin gözyaşlarını rüzgâra emanet edişi. “hey joe” intikamın kanlı dansı, “fire” ise sahnenin tam ortasında yanan bir kalbin çığlığı. albüm çıktığında dünya şok içindeydi. monterey pop festivali’nde gitarını ateşe verişi bir kurban töreniydi; stratocaster’ı yakarken aslında 1960’ların tüm eski kurallarını yakıyordu. ardından “axis: bold as love” geldi; “little wing”bir melek kanadının gölgesinde sığınma duası, “if 6 was 9” ise özgürlüğün manifestosu.
1968’de “electric ladyland” ise zirveydi: çift albüm, “voodoo child (slight return)” blues’un yeniden doğuşu, “all along the watchtower” dylan’ın şiirini alıp cehenneme çevirişi, “1983… (a merman i should turn to be)” ise su altında bir ütopya arayışı. sonra band of gypsys’le ırk ve savaşın tam ortasına indi; “machine gun” vietnam’ın makineli tüfek sesini gitarıyla yeniden yazdı, her notada bir askerin çığlığı, her bend’de bir mermi.
blues, rock, soul, jazz, psychedelia… bunlar sadece etiket. gerçekte ise bir volkan patlaması. gitarı bir silah değil, bir uzay aracı yaptı; feedback’i ruh çağırma ritüeli, vibrato bar’ı zamanı büken bir sihir, octavia ve univibe’ı ise paralel evrenlere açılan kapı. sahnede duruşu bir şaman ayiniydi: dişleri arasında çalan tel, arkaya yatırıp çalan gitar, dilini uzatıp telleri yalayan adam… sanki gitarı bedeninin uzantısı değil, tanrının kendisiydi. woodstock’ta “the star-spangled banner”ı parçalayışı ise bir ulusun marşını alıp, savaşın, ırkçılığın, hippilerin çığlığına dönüştürüşüydü; o anda amerika kendi yüzüne bakmak zorunda kaldı.
şarkıların hepsi hepsi hayatın kanlı, güzel, kırık yüzleriydi. “little wing” yalnızlığın en yumuşak sarılışı, “castles made of sand” rüyaların kumdan kalelerinin yıkılışı, “red house” ise blues’un en çıplak acısı. hiçbirini başkasına yazmadı; hepsi kendi yaralarından, kendi zaferlerinden, kendi korkularından doğdu. sanki her solo bir otobiyografi, her riff bir itiraf.
ama ateş o kadar parlaktı ki, 1970’te 27 yaşında londra’da söndü. uyku haplarının fazla dozu, kusmukta boğuluş… o kadar kısa bir hayat, o kadar uzun bir miras. arkasında üç stüdyo albümü, sayısız canlı kayıt, yarım kalmış masterlar ve bir efsane bıraktı. ölümüyle bitmedi; tam tersine, her yeni nesil onun sesinde kendi isyanını buldu. freddie mercury’den dave grohl’a, stevie ray vaughan’dan john mayer’e kadar herkes o tellerde bir parça kendinden duydu.

onu özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf blues’çu, ne rock yıldızı, ne de psychedelic hippi. o, hepsinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir fırtına. seattle’ın yağmurunu, ordunun disiplinini, londra’nın özgürlüğünü, siyahın öfkesini ve beyazın rüyasını bir araya getirip “bu benim evrenim” dedi. sahne performansı bir gösteri değil, bir savaş ilanıydı.

bugün o elektrik hâlâ havada asılı duruyor. her bootleg kayıtta, her yeni cover’da, her genç gitaristin parmaklarında yeniden kıvılcımlanıyor. çünkü jimi için müzik nefes almak değildi; o, nefesin bizzat kendisiydi. durursa evren susar, teller donardı. dinleyicisi ise o ilk “purple haze” akoruyla birlikte başka bir boyuta savruluyor. geri dönüş yok. sadece sonsuz bir yükseliş var. bulutları delip, yıldızlara çarpan, sonra da yeryüzüne tekrar inen vahşi bir yükseliş. ve o yükselişte bulduğun şey ne huzur ne de kaos; saf, çıplak, yakıcı bir özgürlük. karanlığın ortasında bir şimşek değil, gökleri yarıp geçen bizzat fırtınanın kalbi. yakıyor da, kanatlandırıyor da, özgür bırakıyor da. işte jimi hendrix bu. bir gitaristten öte, tellerin en vahşi şairi. kendine baktığında gördüğün her şeyi ateşe veriyor, ama “uç” diyor. ve sen uçuyorsun. çünkü o ses asla susmadı. hâlâ çalıyor. hâlâ gökleri yırtıyor. hâlâ ebedi.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .

1942’de seattle’da, johnny allen hendrix olarak doğdu; babası al hendrix adını james marshall’a çevirdi. yoksulluğun içinde, annesinin terk edişinin acısıyla büyüdü. okulda başarısız, orduda paraşütçü “101. hava indirme tümeni”, ama gitarı bırakmadı. hiç nota bilmeden, b.b. king’in iniltisini, muddy waters’ın toprağını, robert johnson’ın şeytanî anlaşmasını, buddy holly’nin rüyasını ve howlin wolf’un ulumasını damarlarına zerk etti.

1966’da chas chandler’la londra’ya uçtu; orada the jimi hendrix experience doğdu. noel redding’in bası ve mitch mitchell’in davullarıyla birlikte, sanki üç kişi değil, tek bir fırtına oldular.

1967’de “are you experienced?” patladı. “purple haze” bir psychedelic rüyanın tam ortasında kayboluşun marşıydı; “the wind cries mary” ise terk edilmiş bir sevgilinin gözyaşlarını rüzgâra emanet edişi. “hey joe” intikamın kanlı dansı, “fire” ise sahnenin tam ortasında yanan bir kalbin çığlığı. albüm çıktığında dünya şok içindeydi. monterey pop festivali’nde gitarını ateşe verişi bir kurban töreniydi; stratocaster’ı yakarken aslında 1960’ların tüm eski kurallarını yakıyordu. ardından “axis: bold as love” geldi; “little wing”bir melek kanadının gölgesinde sığınma duası, “if 6 was 9” ise özgürlüğün manifestosu.
1968’de “electric ladyland” ise zirveydi: çift albüm, “voodoo child (slight return)” blues’un yeniden doğuşu, “all along the watchtower” dylan’ın şiirini alıp cehenneme çevirişi, “1983… (a merman i should turn to be)” ise su altında bir ütopya arayışı. sonra band of gypsys’le ırk ve savaşın tam ortasına indi; “machine gun” vietnam’ın makineli tüfek sesini gitarıyla yeniden yazdı, her notada bir askerin çığlığı, her bend’de bir mermi.

blues, rock, soul, jazz, psychedelia… bunlar sadece etiket. gerçekte ise bir volkan patlaması. gitarı bir silah değil, bir uzay aracı yaptı; feedback’i ruh çağırma ritüeli, vibrato bar’ı zamanı büken bir sihir, octavia ve univibe’ı ise paralel evrenlere açılan kapı. sahnede duruşu bir şaman ayiniydi: dişleri arasında çalan tel, arkaya yatırıp çalan gitar, dilini uzatıp telleri yalayan adam… sanki gitarı bedeninin uzantısı değil, tanrının kendisiydi. woodstock’ta “the star-spangled banner”ı parçalayışı ise bir ulusun marşını alıp, savaşın, ırkçılığın, hippilerin çığlığına dönüştürüşüydü; o anda amerika kendi yüzüne bakmak zorunda kaldı.

şarkıların hepsi hepsi hayatın kanlı, güzel, kırık yüzleriydi. “little wing” yalnızlığın en yumuşak sarılışı, “castles made of sand” rüyaların kumdan kalelerinin yıkılışı, “red house” ise blues’un en çıplak acısı. hiçbirini başkasına yazmadı; hepsi kendi yaralarından, kendi zaferlerinden, kendi korkularından doğdu. sanki her solo bir otobiyografi, her riff bir itiraf.
ama ateş o kadar parlaktı ki, 1970’te 27 yaşında londra’da söndü. uyku haplarının fazla dozu, kusmukta boğuluş… o kadar kısa bir hayat, o kadar uzun bir miras. arkasında üç stüdyo albümü, sayısız canlı kayıt, yarım kalmış masterlar ve bir efsane bıraktı. ölümüyle bitmedi; tam tersine, her yeni nesil onun sesinde kendi isyanını buldu. freddie mercury’den dave grohl’a, stevie ray vaughan’dan john mayer’e kadar herkes o tellerde bir parça kendinden duydu.

onu özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf blues’çu, ne rock yıldızı, ne de psychedelic hippi. o, hepsinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir fırtına. seattle’ın yağmurunu, ordunun disiplinini, londra’nın özgürlüğünü, siyahın öfkesini ve beyazın rüyasını bir araya getirip “bu benim evrenim” dedi. sahne performansı bir gösteri değil, bir savaş ilanıydı.

bugün o elektrik hâlâ havada asılı duruyor. her bootleg kayıtta, her yeni cover’da, her genç gitaristin parmaklarında yeniden kıvılcımlanıyor. çünkü jimi için müzik nefes almak değildi; o, nefesin bizzat kendisiydi. durursa evren susar, teller donardı. dinleyicisi ise o ilk “purple haze” akoruyla birlikte başka bir boyuta savruluyor. geri dönüş yok. sadece sonsuz bir yükseliş var. bulutları delip, yıldızlara çarpan, sonra da yeryüzüne tekrar inen vahşi bir yükseliş. ve o yükselişte bulduğun şey ne huzur ne de kaos; saf, çıplak, yakıcı bir özgürlük. karanlığın ortasında bir şimşek değil, gökleri yarıp geçen bizzat fırtınanın kalbi. yakıyor da, kanatlandırıyor da, özgür bırakıyor da. işte jimi hendrix bu. bir gitaristten öte, tellerin en vahşi şairi. kendine baktığında gördüğün her şeyi ateşe veriyor, ama “uç” diyor. ve sen uçuyorsun. çünkü o ses asla susmadı. hâlâ çalıyor. hâlâ gökleri yırtıyor. hâlâ ebedi.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
devamını gör...
11.
hayko cepkin
dinlediğin anda kulak zarın değil, göğsünün tam ortası titrer. o ses, eski bir ermeni kilisesinin yankısıyla karışık, yozgat’ın rüzgârında savrulan toz toprakla yoğrulmuş, sonra da mimar sinan’ın atölyelerinde şekil almış bir heykel gibi durur karşında: hem kırılgan hem demirden.


1978’de istanbul’da doğduğunda, kimse bu çocuğun ileride sesiyle duvarları deleceğini, kalpleri hem iyileştirip hem kanatacağını tahmin edemezdi. getronagan’ın sıralarından kalkıp mimar sinan’ın koridorlarında şan, solfej, piyano dersleriyle yoğrulurken, içinde zaten bir fırtına birikiyordu.

1997’de profesyonel hayata klavyeci ve aranjör olarak adım attı; ogün sanlısoy’un yanında, aylin aslım’ın yanı başında, demir demirkan’la aynı sahnede. ama o, sadece eşlik etmiyordu. sesini bir araç gibi değil, bir silah gibi taşıyordu. sonra kendi yolunu açtı. 2005’te çıkardığı “sakin olmam lazım”ı kendisi demo diye nitelendirir ama o albüm aslında bir itirafnameydi: içindeki karmaşayı, kendiyle yüzleşmeyi, sakinleşemeyen ruhu döktü ortaya. o günden beri tamamı kendi sözleri ve besteleriyle ilerliyor. her şarkı, o dönemin biyografisi gibi; hayatın tam ortasından süzülüp geliyor.
ardından albümler birbirini kovaladı. “tanışma bitti”yle kapıyı ardına kadar açtı; tema korkuydu. insanların en derin, en karanlık korkularıyla yüzleşmemizi istedi. 2010’da “sandık” geldi; bu sefer konu ölümdü, kaçınılmaz son. 2012’de “aşkın ızdırabını…” ile aşkın yakıcı, zehirli, insanı yere seren tarafını masaya yatırdı. 2016’da “beni büyüten şarkılar vol.1”de çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirip yeniden doğurdu.
2020’de karantina günlerinde burak malçok’la “karantina günlüğü”nü çıkardı; evin dört duvarı arasında doğan o ortak soluk, dışarıdaki kaosu susturuyordu sanki. ve 2025’te “sizi büyüten şarkılar”la destanı yeni bir sayfaya taşıdı. toplamda altı stüdyo albümü, birkaç ep ve single’ıyla hâlâ aynı ateşle yanıyor. her albüm bir kapı: birini açtığında öbürüne düşüyorsun, ama asla aynı kişi olarak çıkmıyorsun.
müziği tanımlamak zor. alternatif metal, endüstriyel rock, post-hardcore… bunlar etiket. gerçekte ise bir alşimidir. klasik eğitimini, makamları, arabesk’in o hüzünlü kıvrımlarını, elektronik uğultuyu ve gotik tiyatroyu aynı potada eritiyor. sanki bir demirci ocağında hem kılıç dövüyor hem de eski bir türküyü mırıldanıyor.
“dans et” (2019’daki “kabul olur / dans et” ep’sinden) mesela… engelli bir çocuğun, kendisine hem analık hem babalık yapan annesine söyleyemediklerini anlatıyor. “benimle dans et, kimse etmezken sen tut şu elimden” diye yalvarıyor adeta. hayko o kadar duygulanıyor ki canlıda söylemek bile zor geliyor ona. “siren” ise tek istisna: eşine, aslı kula’ya yazdığı tek şarkı.

her parça bir dönemsel itiraf. bazen korku, bazen ölüm, bazen aşkın ızdırabı, bazen de toplumun görmek istemediği yaralar… ama hiçbir zaman boş laf yok. hepsi kendi kaleminden, kendi acısından, kendi umudundan doğuyor.

vokali o kadar teatral ki, sahnede makyajı, kostümü, duruşuyla bir ritüel başlatıyor. drakula müzikalinde van helsing olurken ya da jekyll & hyde’da rol alırken, aslında kendi şarkılarında da aynı şeyi yapıyor: içimizdeki canavarı sahneye çıkarıyor, ama öyle bir zarafetle ki, ondan korkmak yerine ona sarılmak istiyorsun.
dinlerken hissettiğin şey basit bir “beğenme” değil. bir sarsıntı. ses dalgaları damarlarında dolaşıyor, eski yaraları deşiyor, yeni umutlar ekliyor. “korkma” dediği parçada bile o korkuyu hissettiriyor önce; sonra onu kucaklatıyor. çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirirken, aslında bize şunu söylüyor: büyüdüğün her şey, senin gölgenle yeniden doğabilir.
hayko cepkin’i özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf anadolu rock, ne batı metal kopyası. o, ikisinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir hibrit. istanbul’un kaosunu, yozgat’ın sessizliğini, ermeni melodilerinin o eski hüznünü ve modern dünyanın gürültüsünü bir araya getirip “bu benim” diyor. sahne performansı bir gösteri değil, bir itiraf. göz göze geldiğinde sanki “sen de mi buradasın?” diye soruyor. ve evet, oradasın. çünkü o ses, yalnız olmadığını hatırlatıyor.bugün hâlâ aynı ateşle yanıyor. konserlerinde hem eski parçaları hem yenilerini aynı yoğunlukla sunuyor. çünkü onun için müzik, nefes almak gibi. durursa ölür. dinleyicisi de aynı şekilde: bir kez girdiğin o dünyada, çıkış yok. sadece daha derinlere iniş var. ve o inişte, garip bir huzur buluyorsun. karanlığın içinde, tam ortasında, bir ışık değil ama bir alev. ısıtıyor da, yakıyor da.
yanında da dorock’un o çelik gibi sevdiğimiz tayfası var: özgür özkan, yetkin taşkın ve berkay yıldırım. şu an birlikte yazıyorlar bu karanlık destanı. altı albüm, sayısız şarkı, hepsi kendi sözü, hepsi kendi yarası… ve hâlâ bitmedi. daha derinlere iniyoruz.


1978’de istanbul’da doğduğunda, kimse bu çocuğun ileride sesiyle duvarları deleceğini, kalpleri hem iyileştirip hem kanatacağını tahmin edemezdi. getronagan’ın sıralarından kalkıp mimar sinan’ın koridorlarında şan, solfej, piyano dersleriyle yoğrulurken, içinde zaten bir fırtına birikiyordu.


1997’de profesyonel hayata klavyeci ve aranjör olarak adım attı; ogün sanlısoy’un yanında, aylin aslım’ın yanı başında, demir demirkan’la aynı sahnede. ama o, sadece eşlik etmiyordu. sesini bir araç gibi değil, bir silah gibi taşıyordu. sonra kendi yolunu açtı. 2005’te çıkardığı “sakin olmam lazım”ı kendisi demo diye nitelendirir ama o albüm aslında bir itirafnameydi: içindeki karmaşayı, kendiyle yüzleşmeyi, sakinleşemeyen ruhu döktü ortaya. o günden beri tamamı kendi sözleri ve besteleriyle ilerliyor. her şarkı, o dönemin biyografisi gibi; hayatın tam ortasından süzülüp geliyor.
ardından albümler birbirini kovaladı. “tanışma bitti”yle kapıyı ardına kadar açtı; tema korkuydu. insanların en derin, en karanlık korkularıyla yüzleşmemizi istedi. 2010’da “sandık” geldi; bu sefer konu ölümdü, kaçınılmaz son. 2012’de “aşkın ızdırabını…” ile aşkın yakıcı, zehirli, insanı yere seren tarafını masaya yatırdı. 2016’da “beni büyüten şarkılar vol.1”de çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirip yeniden doğurdu.

2020’de karantina günlerinde burak malçok’la “karantina günlüğü”nü çıkardı; evin dört duvarı arasında doğan o ortak soluk, dışarıdaki kaosu susturuyordu sanki. ve 2025’te “sizi büyüten şarkılar”la destanı yeni bir sayfaya taşıdı. toplamda altı stüdyo albümü, birkaç ep ve single’ıyla hâlâ aynı ateşle yanıyor. her albüm bir kapı: birini açtığında öbürüne düşüyorsun, ama asla aynı kişi olarak çıkmıyorsun.
müziği tanımlamak zor. alternatif metal, endüstriyel rock, post-hardcore… bunlar etiket. gerçekte ise bir alşimidir. klasik eğitimini, makamları, arabesk’in o hüzünlü kıvrımlarını, elektronik uğultuyu ve gotik tiyatroyu aynı potada eritiyor. sanki bir demirci ocağında hem kılıç dövüyor hem de eski bir türküyü mırıldanıyor.
“dans et” (2019’daki “kabul olur / dans et” ep’sinden) mesela… engelli bir çocuğun, kendisine hem analık hem babalık yapan annesine söyleyemediklerini anlatıyor. “benimle dans et, kimse etmezken sen tut şu elimden” diye yalvarıyor adeta. hayko o kadar duygulanıyor ki canlıda söylemek bile zor geliyor ona. “siren” ise tek istisna: eşine, aslı kula’ya yazdığı tek şarkı.

her parça bir dönemsel itiraf. bazen korku, bazen ölüm, bazen aşkın ızdırabı, bazen de toplumun görmek istemediği yaralar… ama hiçbir zaman boş laf yok. hepsi kendi kaleminden, kendi acısından, kendi umudundan doğuyor.

vokali o kadar teatral ki, sahnede makyajı, kostümü, duruşuyla bir ritüel başlatıyor. drakula müzikalinde van helsing olurken ya da jekyll & hyde’da rol alırken, aslında kendi şarkılarında da aynı şeyi yapıyor: içimizdeki canavarı sahneye çıkarıyor, ama öyle bir zarafetle ki, ondan korkmak yerine ona sarılmak istiyorsun.

dinlerken hissettiğin şey basit bir “beğenme” değil. bir sarsıntı. ses dalgaları damarlarında dolaşıyor, eski yaraları deşiyor, yeni umutlar ekliyor. “korkma” dediği parçada bile o korkuyu hissettiriyor önce; sonra onu kucaklatıyor. çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirirken, aslında bize şunu söylüyor: büyüdüğün her şey, senin gölgenle yeniden doğabilir.
hayko cepkin’i özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf anadolu rock, ne batı metal kopyası. o, ikisinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir hibrit. istanbul’un kaosunu, yozgat’ın sessizliğini, ermeni melodilerinin o eski hüznünü ve modern dünyanın gürültüsünü bir araya getirip “bu benim” diyor. sahne performansı bir gösteri değil, bir itiraf. göz göze geldiğinde sanki “sen de mi buradasın?” diye soruyor. ve evet, oradasın. çünkü o ses, yalnız olmadığını hatırlatıyor.bugün hâlâ aynı ateşle yanıyor. konserlerinde hem eski parçaları hem yenilerini aynı yoğunlukla sunuyor. çünkü onun için müzik, nefes almak gibi. durursa ölür. dinleyicisi de aynı şekilde: bir kez girdiğin o dünyada, çıkış yok. sadece daha derinlere iniş var. ve o inişte, garip bir huzur buluyorsun. karanlığın içinde, tam ortasında, bir ışık değil ama bir alev. ısıtıyor da, yakıyor da.
yanında da dorock’un o çelik gibi sevdiğimiz tayfası var: özgür özkan, yetkin taşkın ve berkay yıldırım. şu an birlikte yazıyorlar bu karanlık destanı. altı albüm, sayısız şarkı, hepsi kendi sözü, hepsi kendi yarası… ve hâlâ bitmedi. daha derinlere iniyoruz.
devamını gör...
15.
yavuz çetin
adını duyduğunda, bir stratocaster’ın telleriyle konuşan o derin, hüzünlü ama bir o kadar da isyankar ses geliyor insanın aklına. sanki gitarı eline aldığında, anadolu’nun tozlu yollarından, istanbul’un boğucu gecelerine kadar taşıdığı bütün yalnızlığı, acıyı ve o tarifsiz özgürlük arzusunu notalara döküyormuş gibi.
türk rock ve blues’unun “altın çocuğu”ydu o. 31 yıllık ömrüne sığdırdığı iki albümle, binlerce hayranın kalbine kazınan bir efsane. ama hikâyesi sadece notalardan ibaret değil. hayatı, müziğiyle o kadar iç içe geçmişti ki, dinlerken bazen şarkılarını değil, kendi ruhunun yankısını duyuyordun.

1970’in 25 eylül’ünde samsun’da doğdu yavuz hilmi çetin. babası erdal çetin gazeteciydi; o yüzden çocukluğu türkiye’nin dört bir yanında, bavul hazır, yeni şehirler, yeni yüzler arasında geçti. sert bir adamdı babası, yavuz’la araları hiç ısınmadı. annesini çok küçükken kaybetti; o kayıp, küçücük bir çocuğun omuzlarına ağır bir yalnızlık yükledi. belki de bu yüzden müziğe sığındı ilk anda. on yaşında cura ile tanıştı, sonra bağlama. ama asıl yangın 15’inde akustik gitarla, 17’sinde elektro gitarla başladı. o tellere dokunduğu an, sanki yıllardır aradığı dili bulmuştu. blues’un o mavi hüznü, rock’ın asi enerjisiyle karışınca, yavuz’un içindeki fırtına da şekil buldu.

istanbul’a taşındığında her şey hızlandı. haydarpaşa lisesi’nde okurken okul arkadaşı ercan saatçi’yle “i will cry”i yaptı, hey dergisinin yarışmasını kazandı. marmara üniversitesi müzik bölümü’ne girdi ama okul bitmek bilmedi; çünkü gitarı elinden düşmüyordu.


labirent grubuyla yıldız teknik’teki yarışmalarda ödüller topladı. sonra asıl dönüm noktası: 1991’de batu mutlugil, kerim çaplı ve zafer şanlı’yla kurdukları blue blues band.

70’lerin klasik blues ve rock parçalarını çalan bu efsane grup, istanbul’un o dönemki rock barlarında kemancı’dan shaft’a geceleri aydınlatıyordu. yavuz orada sadece gitar çalmıyor, ruhunu da ortaya koyuyordu. talkbox’ı türkiye’de ilk kullanan gitarist olarak göksel’in “sabır”ında iz bıraktı, mfö’yle turnelere çıktı, teoman’dan kıraç’a kadar birçok ismin albümünde parmak izi oldu. ama o, kendi sesini arıyordu.
1997’de ilk solo albümü “ilk...” çıktı. adı gibi sade, içten ve ilk kez tam anlamıyla “yavuz”du. blues rock damarlı, yer yer psychedelic dokunuşlar taşıyan bir albümdü. “erkeğin olmak istiyorum”daki o yalın aşk itirafı, “dünya”daki erkan oğur’la kucaklaşan perdesiz gitar ve slide soloları... dinlerken hissediyordun; bu adam notaları değil, duyguları çalıyordu. gitarı ağlıyordu bazen, bazen de coşkuyla haykırıyordu. anadolu’nun geleneksel ezgilerini batı blues’una ustaca harmanlamıştı; jimi hendrix ve stevie ray vaughan’dan beslenmişti ama kopya değildi, kendi damgası vardı. o albümle “virtüöz” unvanını hak etti; stratocaster’ı memleket dahil en iyi kullananlardan biriydi. ama asıl derinlik, ikinci albümde patladı.
“satılık”... 2001’de, ölümünden üç ay sonra çıktı. adı bile yeterdi aslında; sanki kendi ruhunu, acısını, kırılganlığını satışa çıkarmıştı. kayıtlar bittiğinde ekonomik kriz yüzünden yayın ertelendi, plak şirketi “mart’ta çıkar” dedi, sonra erteledi. yavuz o gecikmeye dayanamadı. bipolar bozuklukla boğuşuyordu zaten; hastaneler, ilaçlar, o derin dalgınlıklar...
evliliği bitmişti, oğlu yavuzcan’la bağları güçlüydü ama içindeki fırtına durmuyordu.


albümde her şey daha çıplaktı. “yaşamak istemem”deki o vurucu nakarat “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider / her şey nasıl başladıysa öyle biter”, “benimle uçmak ister misin?”teki davetkâr yalnızlık, “her şey biter”deki kabulleniş... soloları dinlerken yerin ayağının altından kaydığını hissediyorsun; sanki gitar telleriyle bağırıyor “ben buradayım ama bu dünya bana dar”. blues’un klasik formunu türkçeyle buluşturmuş, sözleri sade ama kemiklere işleyen bir dille aktarmıştı. teknik ustalıkla duygusal samimiyetin mükemmel dengesiydi. dinlerken ağlatır, düşündürür, öfkelendirir ve en sonunda bir tuhaf huzur verirdi.

15 ağustos 2001’de, 31 yaşındayken boğaziçi köprüsü’nden atladı. arabası köprüde bulundu; içinde ruhsatı, ehliyeti, biraz para, ilaçlar ve yedi anahtar... not yoktu. hayranları sahneye çıkmasını beklerken haber geldi. müzik camiası yasa boğuldu. teoman’dan batu mutlugil’e, akın eldes’ten nejat yavaşoğulları’na kadar herkes “o okyanusun öbür tarafını buraya getirdi” dedi.
gerçekten de öyleydi; türkiye’de blues’u bu kadar derin, bu kadar samimi yapan nadir isimlerden biriydi. ölümünden sonra “blue” belgeseli çekildi, festivaller düzenlendi, oğlu yavuzcan gitarı eline alıp mirası taşıdı.
bugün hâlâ “satılık” dinlendiğinde, mezar taşında o şarkının sözleri yazıyormuş gibi hissediyorsun: “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider...”

yavuz çetin’in müziği, sadece dinlemek değil; hissetmekti. gitar soloları teknik bir gösteri değildi; hayatın acısını, aşkın çaresizliğini, varoluşun ağırlığını anlatan birer ağıttı. blues’u anadolu toprağına ekti, rock’ın asi ruhunu türkçe sözlerle harmanladı. kısa ömrüne rağmen bıraktığı iz o kadar derin ki, hâlâ yeni nesil gitaristleri etkiliyor. belki de en güzel yanı, kusursuz bir kahraman olmamasıydı. kırılgandı, yalnızdı, bazen dünyayı taşıyamadı. ama tam da bu yüzden müziği bu kadar gerçek, bu kadar insandı.
eğer bir akşamüstü stratocaster’ını alıp “yaşamak istemem”i ya da “benimle uçmak ister misin?”i dinlersen, o an anlarsın: yavuz çetin gitmedi. o tellerde, o sololarda, o yalın ama yürek yakan sözlerde hâlâ yaşıyor. ve her dinleyişte, “her şey nasıl başladıysa öyle biter” der gibi, bize kendi yolumuzu hatırlatıyor. ama bitmeden önce, o müziğin tadını çıkarmayı, o hüznü kucaklamayı da öğretiyor. altın çocuk gitti ama blues’u burada, içimizde kaldı. sonsuza kadar.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
türk rock ve blues’unun “altın çocuğu”ydu o. 31 yıllık ömrüne sığdırdığı iki albümle, binlerce hayranın kalbine kazınan bir efsane. ama hikâyesi sadece notalardan ibaret değil. hayatı, müziğiyle o kadar iç içe geçmişti ki, dinlerken bazen şarkılarını değil, kendi ruhunun yankısını duyuyordun.

1970’in 25 eylül’ünde samsun’da doğdu yavuz hilmi çetin. babası erdal çetin gazeteciydi; o yüzden çocukluğu türkiye’nin dört bir yanında, bavul hazır, yeni şehirler, yeni yüzler arasında geçti. sert bir adamdı babası, yavuz’la araları hiç ısınmadı. annesini çok küçükken kaybetti; o kayıp, küçücük bir çocuğun omuzlarına ağır bir yalnızlık yükledi. belki de bu yüzden müziğe sığındı ilk anda. on yaşında cura ile tanıştı, sonra bağlama. ama asıl yangın 15’inde akustik gitarla, 17’sinde elektro gitarla başladı. o tellere dokunduğu an, sanki yıllardır aradığı dili bulmuştu. blues’un o mavi hüznü, rock’ın asi enerjisiyle karışınca, yavuz’un içindeki fırtına da şekil buldu.

istanbul’a taşındığında her şey hızlandı. haydarpaşa lisesi’nde okurken okul arkadaşı ercan saatçi’yle “i will cry”i yaptı, hey dergisinin yarışmasını kazandı. marmara üniversitesi müzik bölümü’ne girdi ama okul bitmek bilmedi; çünkü gitarı elinden düşmüyordu.


labirent grubuyla yıldız teknik’teki yarışmalarda ödüller topladı. sonra asıl dönüm noktası: 1991’de batu mutlugil, kerim çaplı ve zafer şanlı’yla kurdukları blue blues band.


70’lerin klasik blues ve rock parçalarını çalan bu efsane grup, istanbul’un o dönemki rock barlarında kemancı’dan shaft’a geceleri aydınlatıyordu. yavuz orada sadece gitar çalmıyor, ruhunu da ortaya koyuyordu. talkbox’ı türkiye’de ilk kullanan gitarist olarak göksel’in “sabır”ında iz bıraktı, mfö’yle turnelere çıktı, teoman’dan kıraç’a kadar birçok ismin albümünde parmak izi oldu. ama o, kendi sesini arıyordu.
1997’de ilk solo albümü “ilk...” çıktı. adı gibi sade, içten ve ilk kez tam anlamıyla “yavuz”du. blues rock damarlı, yer yer psychedelic dokunuşlar taşıyan bir albümdü. “erkeğin olmak istiyorum”daki o yalın aşk itirafı, “dünya”daki erkan oğur’la kucaklaşan perdesiz gitar ve slide soloları... dinlerken hissediyordun; bu adam notaları değil, duyguları çalıyordu. gitarı ağlıyordu bazen, bazen de coşkuyla haykırıyordu. anadolu’nun geleneksel ezgilerini batı blues’una ustaca harmanlamıştı; jimi hendrix ve stevie ray vaughan’dan beslenmişti ama kopya değildi, kendi damgası vardı. o albümle “virtüöz” unvanını hak etti; stratocaster’ı memleket dahil en iyi kullananlardan biriydi. ama asıl derinlik, ikinci albümde patladı.
“satılık”... 2001’de, ölümünden üç ay sonra çıktı. adı bile yeterdi aslında; sanki kendi ruhunu, acısını, kırılganlığını satışa çıkarmıştı. kayıtlar bittiğinde ekonomik kriz yüzünden yayın ertelendi, plak şirketi “mart’ta çıkar” dedi, sonra erteledi. yavuz o gecikmeye dayanamadı. bipolar bozuklukla boğuşuyordu zaten; hastaneler, ilaçlar, o derin dalgınlıklar...
evliliği bitmişti, oğlu yavuzcan’la bağları güçlüydü ama içindeki fırtına durmuyordu.


albümde her şey daha çıplaktı. “yaşamak istemem”deki o vurucu nakarat “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider / her şey nasıl başladıysa öyle biter”, “benimle uçmak ister misin?”teki davetkâr yalnızlık, “her şey biter”deki kabulleniş... soloları dinlerken yerin ayağının altından kaydığını hissediyorsun; sanki gitar telleriyle bağırıyor “ben buradayım ama bu dünya bana dar”. blues’un klasik formunu türkçeyle buluşturmuş, sözleri sade ama kemiklere işleyen bir dille aktarmıştı. teknik ustalıkla duygusal samimiyetin mükemmel dengesiydi. dinlerken ağlatır, düşündürür, öfkelendirir ve en sonunda bir tuhaf huzur verirdi.

15 ağustos 2001’de, 31 yaşındayken boğaziçi köprüsü’nden atladı. arabası köprüde bulundu; içinde ruhsatı, ehliyeti, biraz para, ilaçlar ve yedi anahtar... not yoktu. hayranları sahneye çıkmasını beklerken haber geldi. müzik camiası yasa boğuldu. teoman’dan batu mutlugil’e, akın eldes’ten nejat yavaşoğulları’na kadar herkes “o okyanusun öbür tarafını buraya getirdi” dedi.
gerçekten de öyleydi; türkiye’de blues’u bu kadar derin, bu kadar samimi yapan nadir isimlerden biriydi. ölümünden sonra “blue” belgeseli çekildi, festivaller düzenlendi, oğlu yavuzcan gitarı eline alıp mirası taşıdı.

bugün hâlâ “satılık” dinlendiğinde, mezar taşında o şarkının sözleri yazıyormuş gibi hissediyorsun: “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider...”

yavuz çetin’in müziği, sadece dinlemek değil; hissetmekti. gitar soloları teknik bir gösteri değildi; hayatın acısını, aşkın çaresizliğini, varoluşun ağırlığını anlatan birer ağıttı. blues’u anadolu toprağına ekti, rock’ın asi ruhunu türkçe sözlerle harmanladı. kısa ömrüne rağmen bıraktığı iz o kadar derin ki, hâlâ yeni nesil gitaristleri etkiliyor. belki de en güzel yanı, kusursuz bir kahraman olmamasıydı. kırılgandı, yalnızdı, bazen dünyayı taşıyamadı. ama tam da bu yüzden müziği bu kadar gerçek, bu kadar insandı.
eğer bir akşamüstü stratocaster’ını alıp “yaşamak istemem”i ya da “benimle uçmak ister misin?”i dinlersen, o an anlarsın: yavuz çetin gitmedi. o tellerde, o sololarda, o yalın ama yürek yakan sözlerde hâlâ yaşıyor. ve her dinleyişte, “her şey nasıl başladıysa öyle biter” der gibi, bize kendi yolumuzu hatırlatıyor. ama bitmeden önce, o müziğin tadını çıkarmayı, o hüznü kucaklamayı da öğretiyor. altın çocuk gitti ama blues’u burada, içimizde kaldı. sonsuza kadar.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
devamını gör...
16.
edward morgan forster
forster bence ingiliz edebiyatının o sessiz ama derin akan damarlarından biri.
20. yüzyılın başında yazmış olmasına rağmen hâlâ çok taze duruyor, çünkü derdi moda akımlardan ya da büyük kahramanlıklardan ziyade insan ilişkilerinin ta kendisi.
en sevdiğim tarafı, insanlar arasındaki o görünmez mesafeyi bu kadar net görmesi. aynı dili konuşan, hatta aynı odada oturan insanlar bile birbirine aslında nasıl da ulaşamıyor… sınıf, kültür, utangaçlık, korku… hepsi ince ince araya giriyor. bunu da hiç bağırarak anlatmıyor, çok sakin, neredeyse fark ettirmeden yapıyor. okurken “bir şey olmuyor” gibi geliyor insana, ama kitabı bitirince içinde garip bir boşluk, bir burukluk kalıyor.
en büyük mottosu “only connect” - “sadece bağ kur”. insanlığın en büyük ihtiyacı bu, ama aynı zamanda en çok beceremediğimiz şey de bu. bütün kitapları aslında bu cümlenin etrafında dönüyor.
okunmalı mı? evet.
neden okunmalı dersen, sana hazır cevap vermiyor. karakterlere bakarken bir anda kendini yakalıyorsun. “ben de böyle hissediyorum ama bunu kendime bile itiraf etmiyorum” dediğin anlar var ya, forster tam orayı yazıyor.
nereden başlamalı diye sorarsan:
manzaralı bir oda ile başla, daha yumuşak, daha akıcı ve seni kolayca içine alıyor. sonra howards end oku, orada “bağ kurma” meselesini çok daha derin kazıyor. hindistan’a bir geçit ise biraz daha sert ve keskin, kültürler arası mesafeyi direkt yüzüne vuruyor.
eğer stefan zweig okurken insanın içindeki o ince çatlakları seviyorsan ya da dostoyevski’de karakterlerin ruhunda kayboluyorsan, forster sana daha sessiz ama aynı yerden dokunuyor.
kısacası:
forster insanı anlatmıyor aslında.
insanın bir başkasına ulaşamayışını anlatıyor. ve tuhaf bir şekilde, insan bazen en çok orada kendini buluyor.
20. yüzyılın başında yazmış olmasına rağmen hâlâ çok taze duruyor, çünkü derdi moda akımlardan ya da büyük kahramanlıklardan ziyade insan ilişkilerinin ta kendisi.
en sevdiğim tarafı, insanlar arasındaki o görünmez mesafeyi bu kadar net görmesi. aynı dili konuşan, hatta aynı odada oturan insanlar bile birbirine aslında nasıl da ulaşamıyor… sınıf, kültür, utangaçlık, korku… hepsi ince ince araya giriyor. bunu da hiç bağırarak anlatmıyor, çok sakin, neredeyse fark ettirmeden yapıyor. okurken “bir şey olmuyor” gibi geliyor insana, ama kitabı bitirince içinde garip bir boşluk, bir burukluk kalıyor.
en büyük mottosu “only connect” - “sadece bağ kur”. insanlığın en büyük ihtiyacı bu, ama aynı zamanda en çok beceremediğimiz şey de bu. bütün kitapları aslında bu cümlenin etrafında dönüyor.
okunmalı mı? evet.
neden okunmalı dersen, sana hazır cevap vermiyor. karakterlere bakarken bir anda kendini yakalıyorsun. “ben de böyle hissediyorum ama bunu kendime bile itiraf etmiyorum” dediğin anlar var ya, forster tam orayı yazıyor.
nereden başlamalı diye sorarsan:
manzaralı bir oda ile başla, daha yumuşak, daha akıcı ve seni kolayca içine alıyor. sonra howards end oku, orada “bağ kurma” meselesini çok daha derin kazıyor. hindistan’a bir geçit ise biraz daha sert ve keskin, kültürler arası mesafeyi direkt yüzüne vuruyor.
eğer stefan zweig okurken insanın içindeki o ince çatlakları seviyorsan ya da dostoyevski’de karakterlerin ruhunda kayboluyorsan, forster sana daha sessiz ama aynı yerden dokunuyor.
kısacası:
forster insanı anlatmıyor aslında.
insanın bir başkasına ulaşamayışını anlatıyor. ve tuhaf bir şekilde, insan bazen en çok orada kendini buluyor.
devamını gör...
17.
yazarlar hakkında gereksiz bilgiler
çay bardağını tutarken serçe parmağım otomatik olarak havaya kalkıyor. özel bir çaba yok, elim kendi kendine yapıyor. sanırım içimde gizli bir teyze yaşıyor.
devamını gör...
18.
ian curtis
o yalnızca ses değil, ruhun en karanlık köşelerine nüfuz eden bir vahiy gibiydi. sahnedeki epilepsi nöbetleri, performansını sıradan bir konserden çıkarıp adeta bir peygamberlik deneyimine dönüştürüyordu.
1979’da ölümüne kadar yazdığı sözler, depresyon ve yabancılaşmanın uç noktalarını, kendi günlüklerinde tuttuğu gözlemlerden besleniyordu. kısa ve yoğun yaşamında curtis, müziğiyle hem kendini hem dinleyeni sınadı. sahnede titreyen bedeninin ritmiyle, acıyı ve çaresizliği adeta melodik bir mesaj hâline getirdi.
şarkıları sadece dinlenilecek melodiler değil, ruhun karanlık pasajlarına açılan kapılardı. tıpkı bir peygamberin sözleri gibi hem öğretici hem rahatsız edici, hem ışık hem gölge taşıyan. ian curtis’in mirası, genç yaşta kaybolmasına rağmen, müziğin insan ruhunu nasıl derinden sarsabileceğinin en keskin kanıtıdır.
(bkz: joy division)
saygı ve özlemle...
1979’da ölümüne kadar yazdığı sözler, depresyon ve yabancılaşmanın uç noktalarını, kendi günlüklerinde tuttuğu gözlemlerden besleniyordu. kısa ve yoğun yaşamında curtis, müziğiyle hem kendini hem dinleyeni sınadı. sahnede titreyen bedeninin ritmiyle, acıyı ve çaresizliği adeta melodik bir mesaj hâline getirdi.
şarkıları sadece dinlenilecek melodiler değil, ruhun karanlık pasajlarına açılan kapılardı. tıpkı bir peygamberin sözleri gibi hem öğretici hem rahatsız edici, hem ışık hem gölge taşıyan. ian curtis’in mirası, genç yaşta kaybolmasına rağmen, müziğin insan ruhunu nasıl derinden sarsabileceğinin en keskin kanıtıdır.
(bkz: joy division)
saygı ve özlemle...
devamını gör...
19.
yemeğin tadına bakmadan tuz döken insan
çocukken mutfağa gidip “anne bu güzel olmuş mu” diye sorarsın, kadın kaşığı bile ağzına götürmeden “tuzu az” der. o gün anlarsın ki bu iş göz kararı değil, altıncı his. bazı anneler yemeği değil evreni yönetiyor gibi. tencerenin kapağını açıp bir buharına bakıyor, sonra “bir çay kaşığı daha tuz at” diyor. atıyorsun ve gerçekten oluyor. hala nasıl yaptığını kimse bilmiyor, muhtemelen annelikle gelen gizli bir güncelleme.
devamını gör...
20.
metal müzik
dışarıdan bakınca serttir ama içine girince son derece katmanlı bir dünya çıkar. öfke vardır evet ama sadece öfke yoktur. yas vardır, yabancılaşma vardır, insanın kendi zihniyle kavgası vardır, mitoloji vardır, tarih vardır, din eleştirisi vardır, savaş karşıtlığı vardır, varoluş sancısı vardır. mesele hiçbir zaman sadece distortion olmadı.
kaldı ki metal tek parça bir janr değil. thrash metalin damarında toplumsal öfke ve politik refleks dolaşır. doom metal insanın içine çöken ağırlığı, yavaşlığı, kaybı taşır. death metal ilk bakışta kaos gibi gelir ama işin içine girince teknik kapasitesiyle, ritmik karmaşıklığıyla ve disiplinli yapısıyla bambaşka bir yere oturur. black metal ise çoğu zaman müzikten çok atmosfer kurar. soğukluk, yalnızlık, doğa, karanlık, bazen de insanın medeniyetle kavgası gibi temalarla çalışır. power metalde destansı anlatı vardır, folk metalde hafıza ve kök duygusu vardır, progressive metalde ise adeta sabırla örülmüş bir mimari gibi kurulan parçalar görürsün. bu liste uzar gider! yani dışarıdan “hepsi aynı gürültü” gibi gelen şey, aslında kendi içinde son derece farklı duygusal ve estetik evrenlere ayrılır.
çoğu zaman insanın bastırdığı duygulara tercüman olur. toplumun sürekli törpülemeye çalıştığı öfkeyi, acıyı, kırılganlığı, yabancılık hissini saklamaz. cilalamaz da. bu yüzden metal dinleyen insanı dışarıdan sadece agresif sananlar. çünkü metal çoğu zaman saldırganlıktan çok boşalma alanıdır. insanın içinde biriken şeyi dışarı taşımanın daha dürüst bir yoludur. bazı insanlar bunu arabeskte bulur, bazıları cazda, bazıları halk müziğinde bulur. metal dinleyicisi de kendi duygusal sözlüğünü burada bulur.
işin kültür tarafı da önemli. metal dinleyicisi yıllardır klişelerle anlatıldı. sanki hepsi karanlıkta yaşayan, öfke saçan, kedi kesen, dünyayla kavgalı tipler gibi sunuldu. oysa metal çevresinde çok güçlü bir aidiyet duygusu vardır. konser kültüründe, underground dayanışmasında, fanzin geleneğinde, patch ceketlerde, kaset cd döneminin takasında, albüm kapaklarına gösterilen özenin içinde hep bunu görürsün. mosh pit dışarıdan bakana kaos gibi gelir ama kendi içinde ciddi bir etik taşır. düşeni kaldırmak, sınırı aşanı dışlamak, birlikte coşarken birbirine dikkat etmek gibi yazısız kurallar vardır. yani o sert görüntünün altında çoğu zaman şaşırtıcı bir dayanışma çıkar.
metal biraz da emek isteyen bir müziktir. pop gibi ilk dinleyişte kendini teslim etmeyebilir. bazen bir riffin, bir davul yürüyüşünün, bir vokal tonunun, bir albümün bütün atmosferinin insana açılması zaman ister. bu yüzden metal dinleyicisi çoğu zaman sadece “şarkı dinleyen” değil, albüm dinleyen insandır. girişten kapanışa kadar düşünülmüş bir bütünlük arar. konsept albümlerle kurulan dünya, sözlerle müziğin birleştiği yer, tonun anlattığı şey, kapağın yarattığı ilk izlenim hepsi önemlidir. metalde çoğu zaman parça değil evren dinlersin.
metal dinleyenin sürekli sert, huysuz, taşkın biri olduğu sanılır. halbuki yıllarca metal dinleyen insanlarda çok güçlü bir mizah duygusu, ironi, hatta kendini küçümseyebilme hali görürsün. çünkü bu kültür sadece karanlıkla değil, o karanlıkla yaşamayı öğrenmekle de ilgilidir. sert müzik dinlemek her zaman sert insan olmak demek değildir. bazen tam tersidir. insan dışarıda sakin kalabilmek için içerideki fırtınayı müzikte yaşar.
uzun lafın kısası, metal herkes için olmak zorunda değil ama seveni için oldukça açık bir anlam taşır. bazen bir başkaldırı biçimidir, bazen sığınak, bazen estetik bir arayış, bazen de sadece dünyayı fazla cilalı bulan insanların daha dürüst bir ses arayışıdır ve dürüst olmak gerekirse, bu kadar geniş bir duygu alanını bu kadar gösterişsiz ama bu kadar kuvvetli taşıyabilen çok az müzik kültürü var.
kaldı ki metal tek parça bir janr değil. thrash metalin damarında toplumsal öfke ve politik refleks dolaşır. doom metal insanın içine çöken ağırlığı, yavaşlığı, kaybı taşır. death metal ilk bakışta kaos gibi gelir ama işin içine girince teknik kapasitesiyle, ritmik karmaşıklığıyla ve disiplinli yapısıyla bambaşka bir yere oturur. black metal ise çoğu zaman müzikten çok atmosfer kurar. soğukluk, yalnızlık, doğa, karanlık, bazen de insanın medeniyetle kavgası gibi temalarla çalışır. power metalde destansı anlatı vardır, folk metalde hafıza ve kök duygusu vardır, progressive metalde ise adeta sabırla örülmüş bir mimari gibi kurulan parçalar görürsün. bu liste uzar gider! yani dışarıdan “hepsi aynı gürültü” gibi gelen şey, aslında kendi içinde son derece farklı duygusal ve estetik evrenlere ayrılır.
çoğu zaman insanın bastırdığı duygulara tercüman olur. toplumun sürekli törpülemeye çalıştığı öfkeyi, acıyı, kırılganlığı, yabancılık hissini saklamaz. cilalamaz da. bu yüzden metal dinleyen insanı dışarıdan sadece agresif sananlar. çünkü metal çoğu zaman saldırganlıktan çok boşalma alanıdır. insanın içinde biriken şeyi dışarı taşımanın daha dürüst bir yoludur. bazı insanlar bunu arabeskte bulur, bazıları cazda, bazıları halk müziğinde bulur. metal dinleyicisi de kendi duygusal sözlüğünü burada bulur.
işin kültür tarafı da önemli. metal dinleyicisi yıllardır klişelerle anlatıldı. sanki hepsi karanlıkta yaşayan, öfke saçan, kedi kesen, dünyayla kavgalı tipler gibi sunuldu. oysa metal çevresinde çok güçlü bir aidiyet duygusu vardır. konser kültüründe, underground dayanışmasında, fanzin geleneğinde, patch ceketlerde, kaset cd döneminin takasında, albüm kapaklarına gösterilen özenin içinde hep bunu görürsün. mosh pit dışarıdan bakana kaos gibi gelir ama kendi içinde ciddi bir etik taşır. düşeni kaldırmak, sınırı aşanı dışlamak, birlikte coşarken birbirine dikkat etmek gibi yazısız kurallar vardır. yani o sert görüntünün altında çoğu zaman şaşırtıcı bir dayanışma çıkar.
metal biraz da emek isteyen bir müziktir. pop gibi ilk dinleyişte kendini teslim etmeyebilir. bazen bir riffin, bir davul yürüyüşünün, bir vokal tonunun, bir albümün bütün atmosferinin insana açılması zaman ister. bu yüzden metal dinleyicisi çoğu zaman sadece “şarkı dinleyen” değil, albüm dinleyen insandır. girişten kapanışa kadar düşünülmüş bir bütünlük arar. konsept albümlerle kurulan dünya, sözlerle müziğin birleştiği yer, tonun anlattığı şey, kapağın yarattığı ilk izlenim hepsi önemlidir. metalde çoğu zaman parça değil evren dinlersin.
metal dinleyenin sürekli sert, huysuz, taşkın biri olduğu sanılır. halbuki yıllarca metal dinleyen insanlarda çok güçlü bir mizah duygusu, ironi, hatta kendini küçümseyebilme hali görürsün. çünkü bu kültür sadece karanlıkla değil, o karanlıkla yaşamayı öğrenmekle de ilgilidir. sert müzik dinlemek her zaman sert insan olmak demek değildir. bazen tam tersidir. insan dışarıda sakin kalabilmek için içerideki fırtınayı müzikte yaşar.
uzun lafın kısası, metal herkes için olmak zorunda değil ama seveni için oldukça açık bir anlam taşır. bazen bir başkaldırı biçimidir, bazen sığınak, bazen estetik bir arayış, bazen de sadece dünyayı fazla cilalı bulan insanların daha dürüst bir ses arayışıdır ve dürüst olmak gerekirse, bu kadar geniş bir duygu alanını bu kadar gösterişsiz ama bu kadar kuvvetli taşıyabilen çok az müzik kültürü var.
devamını gör...




















