1.
godot'yu beklerken
siz de fark etmişsinizdir, bazı eserler vardır herkes bir şekilde bilir ama kimse tam olarak “ne anlatıyor” diye net cevap veremez. buda tam olarak öyle bir şey. yıllardır konuşulur, analiz edilir, sahnelenir, üzerine makaleler yazılır ama yine de ortada elle tutulur bir hikâye yok gibi durur.
ben de uzun süre mesafeli durmuştum açıkçası. hani şu “çok derinmiş ya” diye övülen şeyler var ya, genelde beklenti büyür, hayal kırıklığı da büyük olur. o yüzden erteledim. sonra bir gün “en fazla ne olabilir ki” diyerek okudum.
ilk izlenim şu;
hiçbir şey olmuyor.
gerçekten hiçbir şey. iki adam var, vladimir ve estragon. bir ağacın yanında bekliyorlar. kimi bekledikleri belli, godot. ama kim olduğu belli değil. ne zaman geleceği belli değil. gelip gelmeyeceği bile belli değil.
oyun boyunca konuşuyorlar, tartışıyorlar, susuyorlar, tekrar konuşuyorlar. arada gitmeye karar veriyorlar ama gitmiyorlar. en vurucu tarafı da bu zaten.
“hadi gidelim.”
“gidemeyiz.”
“neden?”
“godot’yu bekliyoruz.”
tek cümleyle insanın bütün hayatını özetleyen diyalog bu olabilir.
çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun; mesele godot değil. mesele beklemek. herkesin hayatında bir “godot” var. kimi iş diyor, kimi aşk diyor, kimi para diyor. “şu gelsin, her şey düzelecek” diye beklenen o şey. ama gelmiyor. ya da gelse bile başka bir şeyin bahanesi çıkıyor.
oyunda pozzo ve lucky diye iki karakter daha giriyor araya. ilk bakışta alakasız gibi duruyorlar ama aslında hikâyenin en sert taraflarından biri orada. biri efendi, biri köle. ama zaman geçtikçe rollerin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkıyor. bugün güçlü olan yarın düşebiliyor. yani düzen dediğimiz şey de o kadar sağlam değil aslında.
lucky’nin o uzun, nefes almadan yaptığı konuşma var mesela. ilk okuduğumda “bu ne saçmalık” dedim. ama biraz durup bakınca, aslında insan zihninin dağınıklığını görüyorsun. düşünceler üst üste biniyor, anlam kayıyor, ama yine de konuşmaya devam ediyorsun. tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi.
oyunda dikkat çeken bir diğer şey de tekrarlar. aynı muhabbetler, aynı hareketler, aynı bekleyiş. ilk başta sıkıyor gibi oluyor ama sonra şunu anlıyorsun;
hayat da böyle zaten.
oyunun sonunda godot gelmiyor. ikinci perdede de gelmiyor. hatta hiç gelmiyor. ama onlar hâlâ bekliyor. gitmeye niyetleniyorlar ama yine kalıyorlar. yani değişen hiçbir şey yok.
burada insanın yüzüne çarpılan şey şu; belki de hayat, gelmeyecek bir şeyi beklemekten ibaret.
(bkz: samuel beckett) bunu öyle süsleyerek anlatmıyor. ne büyük olaylar var ne dramatik kırılmalar. aksine, bilerek sade bırakıyor. çünkü derdi hikâye anlatmak değil, o boşluğu hissettirmek.
kitabı ya da oyunu bitirdiğimde öyle “vay be ne hikâyeydi” demedim. daha çok şöyle bir his kaldı;
biz de bir yerde durup bir şeyleri bekliyoruz.
ve en kötüsü, neyi beklediğimizi bile tam bilmiyoruz.
ben de uzun süre mesafeli durmuştum açıkçası. hani şu “çok derinmiş ya” diye övülen şeyler var ya, genelde beklenti büyür, hayal kırıklığı da büyük olur. o yüzden erteledim. sonra bir gün “en fazla ne olabilir ki” diyerek okudum.
ilk izlenim şu;
hiçbir şey olmuyor.
gerçekten hiçbir şey. iki adam var, vladimir ve estragon. bir ağacın yanında bekliyorlar. kimi bekledikleri belli, godot. ama kim olduğu belli değil. ne zaman geleceği belli değil. gelip gelmeyeceği bile belli değil.
oyun boyunca konuşuyorlar, tartışıyorlar, susuyorlar, tekrar konuşuyorlar. arada gitmeye karar veriyorlar ama gitmiyorlar. en vurucu tarafı da bu zaten.
“hadi gidelim.”
“gidemeyiz.”
“neden?”
“godot’yu bekliyoruz.”
tek cümleyle insanın bütün hayatını özetleyen diyalog bu olabilir.
çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun; mesele godot değil. mesele beklemek. herkesin hayatında bir “godot” var. kimi iş diyor, kimi aşk diyor, kimi para diyor. “şu gelsin, her şey düzelecek” diye beklenen o şey. ama gelmiyor. ya da gelse bile başka bir şeyin bahanesi çıkıyor.
oyunda pozzo ve lucky diye iki karakter daha giriyor araya. ilk bakışta alakasız gibi duruyorlar ama aslında hikâyenin en sert taraflarından biri orada. biri efendi, biri köle. ama zaman geçtikçe rollerin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkıyor. bugün güçlü olan yarın düşebiliyor. yani düzen dediğimiz şey de o kadar sağlam değil aslında.
lucky’nin o uzun, nefes almadan yaptığı konuşma var mesela. ilk okuduğumda “bu ne saçmalık” dedim. ama biraz durup bakınca, aslında insan zihninin dağınıklığını görüyorsun. düşünceler üst üste biniyor, anlam kayıyor, ama yine de konuşmaya devam ediyorsun. tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi.
oyunda dikkat çeken bir diğer şey de tekrarlar. aynı muhabbetler, aynı hareketler, aynı bekleyiş. ilk başta sıkıyor gibi oluyor ama sonra şunu anlıyorsun;
hayat da böyle zaten.
oyunun sonunda godot gelmiyor. ikinci perdede de gelmiyor. hatta hiç gelmiyor. ama onlar hâlâ bekliyor. gitmeye niyetleniyorlar ama yine kalıyorlar. yani değişen hiçbir şey yok.
burada insanın yüzüne çarpılan şey şu; belki de hayat, gelmeyecek bir şeyi beklemekten ibaret.
(bkz: samuel beckett) bunu öyle süsleyerek anlatmıyor. ne büyük olaylar var ne dramatik kırılmalar. aksine, bilerek sade bırakıyor. çünkü derdi hikâye anlatmak değil, o boşluğu hissettirmek.
kitabı ya da oyunu bitirdiğimde öyle “vay be ne hikâyeydi” demedim. daha çok şöyle bir his kaldı;
biz de bir yerde durup bir şeyleri bekliyoruz.
ve en kötüsü, neyi beklediğimizi bile tam bilmiyoruz.
devamını gör...