1.
yaz tatili. karargâh (yani anneannemin evi), "üst komuta" olan anneler konseyi tarafından yönetiliyordu. haftanın en gerilimli anı, cuma sabahı verilen o değişmez emirdi: "çocuklar, haydi abdest alın, namaza!"
biz, yani kuzenlerden müteşekkil "flashpoint" birliği için görev başlamıştı. kutsal görevimiz, cuma namazına iştirak etmek gibi görünse de, asıl operasyonumuz tam tersiydi: cuma namazından firar etmek.
temiz elbiseler ve sahte bir huşu ifadesiyle karargâhtan ayrılır, hedef bölge olan kışla camii'ne doğru sızmaya başlardık. cami avlusuna, yani sıcak bölgeye yaklaştığımızda, operasyonun en kritik anı gelirdi. birlik lideri (genellikle en büyük kuzen), kimsenin görmediği bir anda fısıldardı: "flashpoint, şimdi!"
bu, dağılma emriydi. birliğin bir kısmı limandaki balıkçı teknelerini inceleme bahanesiyle iskeleye doğru tali bir yola sapar, diğerleri ise "abdest tazelemek" kamuflajıyla caminin arkasındaki çeşmeye yönelirdi. saniyeler içinde cami radarından çıkmış olurduk.
asıl gözetleme noktamız, limanın ucundaki, martı seslerinin hoca sesine karıştığı kayalıklardı. görevimiz burada başlıyordu: vaaz istihbaratı. caminin hoparlöründen yayılan vaazı, eve döndüğümüzde gelecek o kaçınılmaz "hoca bugün ne anlattı?" sorgusunda kullanmak üzere dikkatle dinlerdik.
"komşuluk... hakkı... israf... haram..." gibi kilit istihbarat kelimeleri zihnimize kazınırdı. bazen o kadar dalardık ki, birimiz diğerine "bak hoca haklı, geçen gün sen benim ekmek arası domatesime göz diktin, komşuluk hakkı bu mu?" diye takılırdı.
namazın bittiğini, sivil halkın (cemaatin) camiden dağılmaya başlamasıyla anlardık. bu, operasyonun son feyziydi. yavaşça kalabalığın arasına karışır, sanki bir saattir allah'ın kelamını dinlemişiz gibi bilge ve huzurlu bir ifadeyle karargâha dönerdik.
annelerimizin sorgusundan, topladığımız istihbarat kırıntılarıyla başarıyla geçtikten sonra, odada gizlice toplanırdık. ve zafer nidası fısıltıyla yankılanırdı:
"operasyon flashpoint... başarıyla tamamlanmıştır!"
şimdi düşününce, o kaçak vaazlarda öğrendiklerimiz, belki de caminin içinde öğrendiklerimizden daha kalıcı olmuştur.
biz, yani kuzenlerden müteşekkil "flashpoint" birliği için görev başlamıştı. kutsal görevimiz, cuma namazına iştirak etmek gibi görünse de, asıl operasyonumuz tam tersiydi: cuma namazından firar etmek.
temiz elbiseler ve sahte bir huşu ifadesiyle karargâhtan ayrılır, hedef bölge olan kışla camii'ne doğru sızmaya başlardık. cami avlusuna, yani sıcak bölgeye yaklaştığımızda, operasyonun en kritik anı gelirdi. birlik lideri (genellikle en büyük kuzen), kimsenin görmediği bir anda fısıldardı: "flashpoint, şimdi!"
bu, dağılma emriydi. birliğin bir kısmı limandaki balıkçı teknelerini inceleme bahanesiyle iskeleye doğru tali bir yola sapar, diğerleri ise "abdest tazelemek" kamuflajıyla caminin arkasındaki çeşmeye yönelirdi. saniyeler içinde cami radarından çıkmış olurduk.
asıl gözetleme noktamız, limanın ucundaki, martı seslerinin hoca sesine karıştığı kayalıklardı. görevimiz burada başlıyordu: vaaz istihbaratı. caminin hoparlöründen yayılan vaazı, eve döndüğümüzde gelecek o kaçınılmaz "hoca bugün ne anlattı?" sorgusunda kullanmak üzere dikkatle dinlerdik.
"komşuluk... hakkı... israf... haram..." gibi kilit istihbarat kelimeleri zihnimize kazınırdı. bazen o kadar dalardık ki, birimiz diğerine "bak hoca haklı, geçen gün sen benim ekmek arası domatesime göz diktin, komşuluk hakkı bu mu?" diye takılırdı.
namazın bittiğini, sivil halkın (cemaatin) camiden dağılmaya başlamasıyla anlardık. bu, operasyonun son feyziydi. yavaşça kalabalığın arasına karışır, sanki bir saattir allah'ın kelamını dinlemişiz gibi bilge ve huzurlu bir ifadeyle karargâha dönerdik.
annelerimizin sorgusundan, topladığımız istihbarat kırıntılarıyla başarıyla geçtikten sonra, odada gizlice toplanırdık. ve zafer nidası fısıltıyla yankılanırdı:
"operasyon flashpoint... başarıyla tamamlanmıştır!"
şimdi düşününce, o kaçak vaazlarda öğrendiklerimiz, belki de caminin içinde öğrendiklerimizden daha kalıcı olmuştur.
devamını gör...