#ödüllü filmler
türkçe adı: karanlıklar prensi
1987 abd yapımı film birkaç öğrenci ve bilim insanının bir kilisede açtıkları kutudan çıkan kötücül gücü ve dünyanın başına gelenleri anlatır.
1987 abd yapımı film birkaç öğrenci ve bilim insanının bir kilisede açtıkları kutudan çıkan kötücül gücü ve dünyanın başına gelenleri anlatır.
yönetmen:
john carpenter
oyuncular:
donald pleasence
lisa blount
jameson parker
victor wong
dennis dun
susan blanchard
john carpenter
oyuncular:
donald pleasence
lisa blount
jameson parker
victor wong
dennis dun
susan blanchard
*avoriaz fantastik film festivali (1988) - eleştirmenler ödülü
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "ilyas sezar" tarafından 10.07.2021 23:43 tarihinde açılmıştır.
1.
john carpenter’ın underrated başyapıtı olan lovecraftian film. konusu gerçekten insanın düşünce sınırını zorluyor. anti-madde üstünden bir anti-tanrı tanımlanıyor ki ben ağzımın suyu aka aka izledim.
konusu şöyle, eski bir kilisenin bodrumunda bulunan yeşil, bilinçli bir sıvı* bir tür kozmik kötülüğün habercisi olarak çıkar. film boyunca bir grup rahip, fizikçi ve öğrenciler, bu sıvının ne olduğunu, nereden geldiğini ve dünyaya ne getirebileceğini anlamaya çalışır. kitabi ritüeller, bilimsel deneyler ve ayna imajları birbirine girer.
filmin sonunda gerçek tehditin “ayna evrenden” gelen, bizim algıladığımız tanrı’nın ayna-karşılığı olduğu fikri öne çıkar.
kilisenin gizlediği bir silindirin içinde dönen garip yeşil sıvı aslında "anti-tanrı"nın çocuğu. şeytanın oğlu gibi düşünelim işte. bilim insanları ve rahip bir araya gelip olayı çözmeye çalışıyor, ama işler karanlık bir şekilde spirale giriyor. anti-tanrı, anti-evrenden bizim evrene geçmeye çalışıyor ve bunu kendi çocuğu aracılığıyla yapmaya niyetlenmiş. olaylar bilim, metafizik ve korku ekseninde ilerliyor.
şimdi benim kafamda kurduğum teori şu:
film tek bir "mutlak varlık" fikrini ikiye bölüyor. bir yüzü bizim evrende "ışık/tanrı" olarak, diğer yüzü anti-evrende "karanlık/anti-tanrı" olarak var oluyor. yani aslında iki ayrı tanrı yok, tek bir bütünün birbirine zıt iki yüzü var. evren ve anti-evren, iki ayrı ayna yüzü gibi.
filmde gördüğümüz “anti-tanrı çocuğu” bizim dünyamıza babasını geçirmek istiyor, ki bu mantıklı. ama tersi de düşünülmeli, bizim evrendeki "ışık hali olan parçası" da anti-evrene geçmek isteyebilir. çünkü o da kendi yarısıyla yeniden bütünleşmek isteyebilir. bu, sadece tarafların birbirini yok etmeye çalıştığı bir savaş değil, bir bakıma kozmik ölçekte “özlem” de olabilir. yani bütünleşme isteği.
bu bakış açısıyla film daha da rahatsız edici bir hale geliyor. iyi dediğimiz taraf, belki de düşündüğümüz kadar “iyi” değil. belki de tutsak ve özgürleşmek istiyor. belki de bizim hikayemizde kahraman dediğimiz karakterler, aslında dev bir kozmik birleşmenin önünde duran küçük taşlar.
john carpenter’ın bunu bilinçli olarak mı koyduğunu bilmiyorum ama, “tek varlık - iki yüz” modeli filmi bence çok daha anlamlı hale getiriyor. hem dini hem bilimsel hem de varoluşsal olarak.
takyonları işin içine katarak, gelecekten haber almayı da fizik kurallarına oturtmaya çalışmaları da lezizdi.
konusu şöyle, eski bir kilisenin bodrumunda bulunan yeşil, bilinçli bir sıvı* bir tür kozmik kötülüğün habercisi olarak çıkar. film boyunca bir grup rahip, fizikçi ve öğrenciler, bu sıvının ne olduğunu, nereden geldiğini ve dünyaya ne getirebileceğini anlamaya çalışır. kitabi ritüeller, bilimsel deneyler ve ayna imajları birbirine girer.
filmin sonunda gerçek tehditin “ayna evrenden” gelen, bizim algıladığımız tanrı’nın ayna-karşılığı olduğu fikri öne çıkar.
kilisenin gizlediği bir silindirin içinde dönen garip yeşil sıvı aslında "anti-tanrı"nın çocuğu. şeytanın oğlu gibi düşünelim işte. bilim insanları ve rahip bir araya gelip olayı çözmeye çalışıyor, ama işler karanlık bir şekilde spirale giriyor. anti-tanrı, anti-evrenden bizim evrene geçmeye çalışıyor ve bunu kendi çocuğu aracılığıyla yapmaya niyetlenmiş. olaylar bilim, metafizik ve korku ekseninde ilerliyor.
şimdi benim kafamda kurduğum teori şu:
film tek bir "mutlak varlık" fikrini ikiye bölüyor. bir yüzü bizim evrende "ışık/tanrı" olarak, diğer yüzü anti-evrende "karanlık/anti-tanrı" olarak var oluyor. yani aslında iki ayrı tanrı yok, tek bir bütünün birbirine zıt iki yüzü var. evren ve anti-evren, iki ayrı ayna yüzü gibi.
filmde gördüğümüz “anti-tanrı çocuğu” bizim dünyamıza babasını geçirmek istiyor, ki bu mantıklı. ama tersi de düşünülmeli, bizim evrendeki "ışık hali olan parçası" da anti-evrene geçmek isteyebilir. çünkü o da kendi yarısıyla yeniden bütünleşmek isteyebilir. bu, sadece tarafların birbirini yok etmeye çalıştığı bir savaş değil, bir bakıma kozmik ölçekte “özlem” de olabilir. yani bütünleşme isteği.
bu bakış açısıyla film daha da rahatsız edici bir hale geliyor. iyi dediğimiz taraf, belki de düşündüğümüz kadar “iyi” değil. belki de tutsak ve özgürleşmek istiyor. belki de bizim hikayemizde kahraman dediğimiz karakterler, aslında dev bir kozmik birleşmenin önünde duran küçük taşlar.
john carpenter’ın bunu bilinçli olarak mı koyduğunu bilmiyorum ama, “tek varlık - iki yüz” modeli filmi bence çok daha anlamlı hale getiriyor. hem dini hem bilimsel hem de varoluşsal olarak.
takyonları işin içine katarak, gelecekten haber almayı da fizik kurallarına oturtmaya çalışmaları da lezizdi.
devamını gör...
