1.
ilk örneği olmayan, kopyasının kopyası olan şey ya da gerçek veyahut gerçeklik olarak algılanmak, farkına varılmak istenen görüntü.
sözgelimi islam mitolojisi konusunda geçen nasıralı isa’nın çarmıha gerilişi konusunda çarmıha gerilen kişi nasıralı isa görünümündeki yahuda’dır; fakat görünen nasıralı isa’dır –yani yahuda, nasıralı isa’nın simulakrıdır– ve hem hıristiyan mitolojisi hem de islam mitolojisi anlatımı sonucunda her halükarda nasıralı isa ölmüştür, değişen bir şey yoktur.
sözgelimi islam mitolojisi konusunda geçen nasıralı isa’nın çarmıha gerilişi konusunda çarmıha gerilen kişi nasıralı isa görünümündeki yahuda’dır; fakat görünen nasıralı isa’dır –yani yahuda, nasıralı isa’nın simulakrıdır– ve hem hıristiyan mitolojisi hem de islam mitolojisi anlatımı sonucunda her halükarda nasıralı isa ölmüştür, değişen bir şey yoktur.
devamını gör...
2.
gerçekliğin yerine konulan görünüm. sözlük aleminde çokça karşılaşırız bu görünümlerle. ulan sizin gibi görünümün ben...
devamını gör...
3.
ilk duyduğumda kulağa havalı bir felsefe terimi gibi gelmişti. sanki entelektüel bir aksesuarmış da, sohbetlerde arada bir savurayım diye not almışım. ama biraz kazıyınca, insanın ayağının altındaki zemini usulca kaydıran, sessiz ama derin bir sarsıntı olduğunu fark ettim.
en sade haliyle şöyle diyebiliriz. simülakr, gerçeğin taklidi değil. taklidin, gerçeğin yerini tamamen alması.
önce bir kopya çıkıyor ortaya. sonra o kopya çoğalıyor, yayılıyor, her yere sızıyor. bir süre sonra o kadar sıradanlaşıyor ki insanlar aslını unutuyor. gerçeğin nasıl bir şey olduğunu bile hatırlayamıyorlar. kopya, yavaş yavaş “gerçek” diye kabul ediliyor zaten.
işin garip tarafı da burada. orijinalin kendisi bile sorgulanır hale geliyor. çünkü herkes kopyayla o kadar iç içe ki, bir noktadan sonra insan gerçekten durup şunu düşünüyor, aslı neye benziyordu?
jean baudrillard bu işi baya kurcalamıştı. ona göre artık birçok alanda “orijinal” diye bir şey kalmadı zaten. sadece simülasyonlar var. ortada sağlam bir gerçek de yok. onun gibi davranan, onun gibi görünen, onun gibi hissettiren katmanlar üst üste birikmiş durumda.

en bariz örneği sosyal medya sanırım.
herkes bir hayat “yaşıyor” gibi. kahve fincanlarının buğusu, uçak penceresinden çekilmiş gün batımları, kusursuz gülüşler, “dolu dolu” anlar… ama çoğu zaman o anın kendisi değil, o anın nasıl görüneceği önem kazanıyor. yaşanan şey değil, temsil edilen hali öne çıkıyor. insanlar hayatı yaşamaktan çok, hayatın görüntüsünü üretmeye başlıyor. işte tam orada devreye giriyor simülakr.
bir de işin başka bir boyutu var ki, asıl ürpertici olan o.
eskiden sahte olan kolayca anlaşılırdı. çakması belli olurdu. bir pürüzü, bir eksikliği, bir yapaylığı vardı. şimdi ise tam tersi. sahte olan bazen daha “gerçek” hissettiriyor. daha temiz, daha parlak, daha kusursuz. bu yüzden insan ona daha kolay inanıyor, daha kolay bağlanıyor.
oysa gerçek dediğin şey biraz pürüzlüdür. eksiktir, dağınıktır, bazen tutarsızdır, yorulur, kırılır, yeniden toparlanır. simülakr ise fazlasıyla düzgündür. fazla cilalı, fazla simetrik, fazla hazır. benim bu işte içime oturmayan kısım da burası. insan bir noktadan sonra ayırt edemez hale geliyor. gerçekten mi yaşıyorum, yoksa yaşadığımı sanacağım kusursuz bir simülasyon mu kuruyorum.
bazen gerçeğin kendisinden çok, onun daha kolay, daha az riskli, daha az yorucu versiyonunu tercih ediyoruz. çünkü simülasyon daha kontrollü. daha az acıtır, daha az utandırır, daha az yalnız hissettirir. ama o tercih bir süre sonra içimizde adı konmamış bir boşluk bırakıyor. derinlerde bir yerde, bir şeyler eksik kalıyor. hissediyoruz ama tam adını koyamıyoruz.
işte simülakr, biraz da o boşluğun adı gibi. güzel olanı, parlak olanı, hazır olanı seçiyoruz. ama zamanla o parlaklığın altında, gerçekten dokunabileceğimiz, tadabileceğimiz, acısını hissedebileceğimiz bir şeye özlem duyuyoruz. belki de asıl mesele bu. gerçeğin pürüzlerini, dağınıklığını, o “fazla insan” halini özlemek. çünkü ancak o zaman gerçekten yaşadığımızı hissedebiliyoruz.
en sade haliyle şöyle diyebiliriz. simülakr, gerçeğin taklidi değil. taklidin, gerçeğin yerini tamamen alması.
önce bir kopya çıkıyor ortaya. sonra o kopya çoğalıyor, yayılıyor, her yere sızıyor. bir süre sonra o kadar sıradanlaşıyor ki insanlar aslını unutuyor. gerçeğin nasıl bir şey olduğunu bile hatırlayamıyorlar. kopya, yavaş yavaş “gerçek” diye kabul ediliyor zaten.
işin garip tarafı da burada. orijinalin kendisi bile sorgulanır hale geliyor. çünkü herkes kopyayla o kadar iç içe ki, bir noktadan sonra insan gerçekten durup şunu düşünüyor, aslı neye benziyordu?
jean baudrillard bu işi baya kurcalamıştı. ona göre artık birçok alanda “orijinal” diye bir şey kalmadı zaten. sadece simülasyonlar var. ortada sağlam bir gerçek de yok. onun gibi davranan, onun gibi görünen, onun gibi hissettiren katmanlar üst üste birikmiş durumda.

en bariz örneği sosyal medya sanırım.
herkes bir hayat “yaşıyor” gibi. kahve fincanlarının buğusu, uçak penceresinden çekilmiş gün batımları, kusursuz gülüşler, “dolu dolu” anlar… ama çoğu zaman o anın kendisi değil, o anın nasıl görüneceği önem kazanıyor. yaşanan şey değil, temsil edilen hali öne çıkıyor. insanlar hayatı yaşamaktan çok, hayatın görüntüsünü üretmeye başlıyor. işte tam orada devreye giriyor simülakr.
bir de işin başka bir boyutu var ki, asıl ürpertici olan o.
eskiden sahte olan kolayca anlaşılırdı. çakması belli olurdu. bir pürüzü, bir eksikliği, bir yapaylığı vardı. şimdi ise tam tersi. sahte olan bazen daha “gerçek” hissettiriyor. daha temiz, daha parlak, daha kusursuz. bu yüzden insan ona daha kolay inanıyor, daha kolay bağlanıyor.
oysa gerçek dediğin şey biraz pürüzlüdür. eksiktir, dağınıktır, bazen tutarsızdır, yorulur, kırılır, yeniden toparlanır. simülakr ise fazlasıyla düzgündür. fazla cilalı, fazla simetrik, fazla hazır. benim bu işte içime oturmayan kısım da burası. insan bir noktadan sonra ayırt edemez hale geliyor. gerçekten mi yaşıyorum, yoksa yaşadığımı sanacağım kusursuz bir simülasyon mu kuruyorum.
bazen gerçeğin kendisinden çok, onun daha kolay, daha az riskli, daha az yorucu versiyonunu tercih ediyoruz. çünkü simülasyon daha kontrollü. daha az acıtır, daha az utandırır, daha az yalnız hissettirir. ama o tercih bir süre sonra içimizde adı konmamış bir boşluk bırakıyor. derinlerde bir yerde, bir şeyler eksik kalıyor. hissediyoruz ama tam adını koyamıyoruz.
işte simülakr, biraz da o boşluğun adı gibi. güzel olanı, parlak olanı, hazır olanı seçiyoruz. ama zamanla o parlaklığın altında, gerçekten dokunabileceğimiz, tadabileceğimiz, acısını hissedebileceğimiz bir şeye özlem duyuyoruz. belki de asıl mesele bu. gerçeğin pürüzlerini, dağınıklığını, o “fazla insan” halini özlemek. çünkü ancak o zaman gerçekten yaşadığımızı hissedebiliyoruz.
devamını gör...