1.
öykü ile hikaye aynı değildir. bu yüzden bu başlığı açtım. aslında (bkz: kısa öyküler) paylaşıyorum.
01/
hayat hariç her yerden emekli, bilmek konusunda meraklı bir edayla sordu. ”sirkeci vapuru ne zaman kalktı”. oysa tüm vapurları kaçırmıştı. tren garında ki âmâ delikanlı.
01/
hayat hariç her yerden emekli, bilmek konusunda meraklı bir edayla sordu. ”sirkeci vapuru ne zaman kalktı”. oysa tüm vapurları kaçırmıştı. tren garında ki âmâ delikanlı.
devamını gör...
2.
02.
bir aralık gözlük üstünden baktı
kaçırılan yolcusuyla birlikte aracı yolda, arkadaşını tahta iskemleye bıraktı.
yetişmek istediği, kaçırmaması gereken ne çok şey vardı anımsadı.
henüz çayının şekeri bile erimemişti.
bir aralık gözlük üstünden baktı
kaçırılan yolcusuyla birlikte aracı yolda, arkadaşını tahta iskemleye bıraktı.
yetişmek istediği, kaçırmaması gereken ne çok şey vardı anımsadı.
henüz çayının şekeri bile erimemişti.
devamını gör...
3.
bugünlerde aklımda bir öykü konusu var, sesini kaybeden bir radyocu.
bir radyocu için sesini kaybetmenin ne demek olduğunu yazacağım. tabii sözlükten vakit bulursam. *
yazarsam belki bu başlığa da yazarım.
bir radyocu için sesini kaybetmenin ne demek olduğunu yazacağım. tabii sözlükten vakit bulursam. *
yazarsam belki bu başlığa da yazarım.
devamını gör...
4.
camdan bukalemun
bir takım ahtapotların göç etme hayalini ben biliyorum tamam mı. biliyorum bu ahtapotlar özlerinde göçmen değil. hayal kurmalarını ise engelleyemeyiz. hiçbir canlının hayal kurmasını engelleyemeyiz. ya sokaktaki kediler. geçen bir tanesiyle konuşuyordum. mart ayının gelmesinin hayalini kuruyorum dedi. dedim ne ahlaksızsın. ahlak ne? dedi. açıklayamadım. bir kediye ahlakı anlatmak abes olacaktı ve ben oldukça mantıklıydım. o yüzden gittim bahçenin köşesinde kendi halinde takılan kirpiyle konuşmaya karar verdim.
dostum dedim. bir kaldırdı küçük burnunu ve dikenlerini şöyle bir havalandırdı ve ben senin dostun nereden oluyorum dedi. dostum dedim yanlış anlama ben buralarda yeniyim. bu bahçenin de yabancısıyım. sen de orada tek başına duruyorsun ve yalnız görünüyorsun, ne olur yani dost olsak dedim. burnu kaşınıyormuş gibi yüzünü buruşturdu. yalnız olduğum doğru ama bu bir dost istiyorum anlamına gelmiyor ki dedi. ben de burnum kaşınıyormuş gibi yüzümü buruşturdum ama aslında burnum kaşınmıyordu. tamam dedim, dost olmayalım sadece sohbet edelim o zaman dedim.
inan bana şu an meditasyonumum en yoğun yerinde beni yakaladın ve ben nezaketli bir kirpi olduğum için sana cevap verdim ama gerçekten beni yalnız bırakırsan çok sevinirim dedi ve yüzünü gövdesine doğru döndürüp bir top halini aldı.
hassilktir lan oradan dedim. meditasyon yapan kirpiymiş. ne biçim bahçe lan burası dedim kendi kendime ve etrafıma bakındım. küçük bahçenin diğer köşesinde dört sandalye ve bir masa duruyordu. masanın üzerinde bir çekirge öğlen uykusuna dalmış gibiydi. gidip sataşsam mı diye düşündüm ama cam masayla nasıl entegre olacağımı bilemedim. bu benim için açıkçası zorlayıcı olabilirdi. sonuçta doğal renkleri taklit edebiliyorum ama bir camın üzerindeki yansımaları ve camın şeffaflığından gelen arka plan renklerini nasıl canlandıracaktım. o sırada çimlerin üzerinde duruyordum ve tam bir yeşil rengini almışım. yapay çim de olsa taklit edebiliyordum. taş, ahşap, yapraklar bunlar zaten benim için çocuk oyuncağıydı. benim gibi bir bukalemun için bebek işleri. sahi size ismimi söylemedim. ben bukalemun osman.
çekirgenin yanına gitsem mi diye düşünürken aklıma yine ahtapotlar geldi. bu bahçeye gelmeden önce uzak bir yerdeydim ben de. deniz kenarında olmamam gerekiyor biliyorum ama bir şekilde yolum sahile düştü dolaşırken ve kırmızı bir deniz taşının yanında kendimi kırmızıya boyarken kulak misafiri oldum iki ahtapotun konuşmasına.
öte kıyıda ahtapotları avlamıyorlarmış biliyor musun dedi biri diğerine. nereden biliyorsun diye sordu öbürü.
diğer ahtapot şöyle bir boğazını temizledikten sonra anlatmaya başladı.
aman efendim, giray’ın kızı o kıyıdan birine aşık olmuş ve evden kaçmış, beş gece sekiz gün ve otuz altı saat yolculuk ettikten sonra ulaşmış oraya. çok kalabalık bir ahtapot köyüymüş. sonuç itibarıyla kaçtığı ahtapot o gelene kadar başka bir ahtapota aşık olmuş ve kız gittiğiyle kalmış. köydekiler nazikmiş, oturmuşlar, onunla sohbet etmişler ve bir sürü yemek sunmuşlar ve yavşak aşkı adına ondan özür dilemişler, o da ertesi gün dönüş yoluna çıkmış ve bu sefer de iki gece bir gün ve altı saatte dönmüş. giray’a anlatmış köyün mimarisini, oradaki sıcak kanlı ahtapotları ve sınırsız yiyecekleri. giray’da durur mu? karısına yumurtlamış her şeyi. bir gün ziyarete gitsek mi demiş. karısı da benim hanıma anlatınca durumdan haberdar oldum. yarın bizim muhtar bir keşif ekibi gönderecek köye. benim kızı göndermeyi düşünüyorum…
onları dinlerken düşündüm ben sekiz bin beş yüz kilometre ötedeydim köyümden ve tek başıma yola çıkmıştım. aşık olduğum başka bir bukalemun yoktu. ve sıcakkanlı bukalemun hiç görmemiştim. ve farz-ı misal aşık olsam ve aşık olduğum bukalemun başkasına gitse açıkçası bukalemun kanunlarına göre onu öldürürdüm. aklımda cinayetler, somurtkan bukalemunlar dolaşırken çekirge bir hareket etti.
n’apıyorsun sen orada dedi bana.
a, sen beni nasıl gördün dedim ki bir endişelendim yeterince yeşil değil miydim yoksa lan bu yapay çimin üzerinde diye.
dostum seni izliyorum, düşüncelere daldın ve yeşilden yeşile çeşitlendin dedi çekirge.
bana dostum diyen bir çekirgenin yanına gitmemem için bir bahane bulamadım ama camın üzerinde nasıl duracağımı kestiremedim.
sanki ne düşündüğümü okuyan çekirge; korkma gel. burada hiç insan olmaz. bir süredir boş bu ev ve bahçeyi öyle bıraktılar bize. ben genelde burada dururum. cam biraz daha serin oluyor. hem gizlenmek zorunda değilsin dedi.
sandalyeye zıpladım, oradan masanın üzerine çıktım.
ilk defa camın üzerindeydim ve tedirgindim. sonra garip bir şeyler oldu.
derim bir çatlıyor gibi hissettim. güneşin ve diğer etraftaki tüm yansımaların kırılmaların taklidini yapmak için zorlanıyordu. sonra ayaklarıma baktım, onlar da camın altından masanın ayaklarının görüntüsüne ve çimin yapay yeşiline büründü. derim iyice gerildi. kanım hızlandı, normalde renk değişimlerinde ve gizlenmelerimde bunu çok yaşarım ama bu seferki farklıydı. sanki bedenim de şekil değiştiriyor gibiydi.
o sırada çekirgeyle göz göze geldim. dehşet içinde bana bakıyordu, ve gözlerimi görünce bir zıpladı.
şimdi diyeceksin bukalemun osman sadede gel ne oldu sonra?
dostum, sonrası yok. bu lanet masada ne var bilmiyorum ama ışık ve yansımalar o kadar hızlı değişiyor ki ben buradan ayrılamıyorum. galiba camlar, biz bukalemunların kara deliği.
gözlerim geçmişe ve geleceğe bakıyor küçük kara deliğimin kenarında oturuyorum çekirge zıpladı demiştim değil mi maalesef dilim kadar hızlı değildi ve burada bu cam masa üstünde geçmişle kirpiyle ve gelecek arasında kendi içime çöküyorum ağzımda hala çekirgenin tadı.
bir takım ahtapotların göç etme hayalini ben biliyorum tamam mı. biliyorum bu ahtapotlar özlerinde göçmen değil. hayal kurmalarını ise engelleyemeyiz. hiçbir canlının hayal kurmasını engelleyemeyiz. ya sokaktaki kediler. geçen bir tanesiyle konuşuyordum. mart ayının gelmesinin hayalini kuruyorum dedi. dedim ne ahlaksızsın. ahlak ne? dedi. açıklayamadım. bir kediye ahlakı anlatmak abes olacaktı ve ben oldukça mantıklıydım. o yüzden gittim bahçenin köşesinde kendi halinde takılan kirpiyle konuşmaya karar verdim.
dostum dedim. bir kaldırdı küçük burnunu ve dikenlerini şöyle bir havalandırdı ve ben senin dostun nereden oluyorum dedi. dostum dedim yanlış anlama ben buralarda yeniyim. bu bahçenin de yabancısıyım. sen de orada tek başına duruyorsun ve yalnız görünüyorsun, ne olur yani dost olsak dedim. burnu kaşınıyormuş gibi yüzünü buruşturdu. yalnız olduğum doğru ama bu bir dost istiyorum anlamına gelmiyor ki dedi. ben de burnum kaşınıyormuş gibi yüzümü buruşturdum ama aslında burnum kaşınmıyordu. tamam dedim, dost olmayalım sadece sohbet edelim o zaman dedim.
inan bana şu an meditasyonumum en yoğun yerinde beni yakaladın ve ben nezaketli bir kirpi olduğum için sana cevap verdim ama gerçekten beni yalnız bırakırsan çok sevinirim dedi ve yüzünü gövdesine doğru döndürüp bir top halini aldı.
hassilktir lan oradan dedim. meditasyon yapan kirpiymiş. ne biçim bahçe lan burası dedim kendi kendime ve etrafıma bakındım. küçük bahçenin diğer köşesinde dört sandalye ve bir masa duruyordu. masanın üzerinde bir çekirge öğlen uykusuna dalmış gibiydi. gidip sataşsam mı diye düşündüm ama cam masayla nasıl entegre olacağımı bilemedim. bu benim için açıkçası zorlayıcı olabilirdi. sonuçta doğal renkleri taklit edebiliyorum ama bir camın üzerindeki yansımaları ve camın şeffaflığından gelen arka plan renklerini nasıl canlandıracaktım. o sırada çimlerin üzerinde duruyordum ve tam bir yeşil rengini almışım. yapay çim de olsa taklit edebiliyordum. taş, ahşap, yapraklar bunlar zaten benim için çocuk oyuncağıydı. benim gibi bir bukalemun için bebek işleri. sahi size ismimi söylemedim. ben bukalemun osman.
çekirgenin yanına gitsem mi diye düşünürken aklıma yine ahtapotlar geldi. bu bahçeye gelmeden önce uzak bir yerdeydim ben de. deniz kenarında olmamam gerekiyor biliyorum ama bir şekilde yolum sahile düştü dolaşırken ve kırmızı bir deniz taşının yanında kendimi kırmızıya boyarken kulak misafiri oldum iki ahtapotun konuşmasına.
öte kıyıda ahtapotları avlamıyorlarmış biliyor musun dedi biri diğerine. nereden biliyorsun diye sordu öbürü.
diğer ahtapot şöyle bir boğazını temizledikten sonra anlatmaya başladı.
aman efendim, giray’ın kızı o kıyıdan birine aşık olmuş ve evden kaçmış, beş gece sekiz gün ve otuz altı saat yolculuk ettikten sonra ulaşmış oraya. çok kalabalık bir ahtapot köyüymüş. sonuç itibarıyla kaçtığı ahtapot o gelene kadar başka bir ahtapota aşık olmuş ve kız gittiğiyle kalmış. köydekiler nazikmiş, oturmuşlar, onunla sohbet etmişler ve bir sürü yemek sunmuşlar ve yavşak aşkı adına ondan özür dilemişler, o da ertesi gün dönüş yoluna çıkmış ve bu sefer de iki gece bir gün ve altı saatte dönmüş. giray’a anlatmış köyün mimarisini, oradaki sıcak kanlı ahtapotları ve sınırsız yiyecekleri. giray’da durur mu? karısına yumurtlamış her şeyi. bir gün ziyarete gitsek mi demiş. karısı da benim hanıma anlatınca durumdan haberdar oldum. yarın bizim muhtar bir keşif ekibi gönderecek köye. benim kızı göndermeyi düşünüyorum…
onları dinlerken düşündüm ben sekiz bin beş yüz kilometre ötedeydim köyümden ve tek başıma yola çıkmıştım. aşık olduğum başka bir bukalemun yoktu. ve sıcakkanlı bukalemun hiç görmemiştim. ve farz-ı misal aşık olsam ve aşık olduğum bukalemun başkasına gitse açıkçası bukalemun kanunlarına göre onu öldürürdüm. aklımda cinayetler, somurtkan bukalemunlar dolaşırken çekirge bir hareket etti.
n’apıyorsun sen orada dedi bana.
a, sen beni nasıl gördün dedim ki bir endişelendim yeterince yeşil değil miydim yoksa lan bu yapay çimin üzerinde diye.
dostum seni izliyorum, düşüncelere daldın ve yeşilden yeşile çeşitlendin dedi çekirge.
bana dostum diyen bir çekirgenin yanına gitmemem için bir bahane bulamadım ama camın üzerinde nasıl duracağımı kestiremedim.
sanki ne düşündüğümü okuyan çekirge; korkma gel. burada hiç insan olmaz. bir süredir boş bu ev ve bahçeyi öyle bıraktılar bize. ben genelde burada dururum. cam biraz daha serin oluyor. hem gizlenmek zorunda değilsin dedi.
sandalyeye zıpladım, oradan masanın üzerine çıktım.
ilk defa camın üzerindeydim ve tedirgindim. sonra garip bir şeyler oldu.
derim bir çatlıyor gibi hissettim. güneşin ve diğer etraftaki tüm yansımaların kırılmaların taklidini yapmak için zorlanıyordu. sonra ayaklarıma baktım, onlar da camın altından masanın ayaklarının görüntüsüne ve çimin yapay yeşiline büründü. derim iyice gerildi. kanım hızlandı, normalde renk değişimlerinde ve gizlenmelerimde bunu çok yaşarım ama bu seferki farklıydı. sanki bedenim de şekil değiştiriyor gibiydi.
o sırada çekirgeyle göz göze geldim. dehşet içinde bana bakıyordu, ve gözlerimi görünce bir zıpladı.
şimdi diyeceksin bukalemun osman sadede gel ne oldu sonra?
dostum, sonrası yok. bu lanet masada ne var bilmiyorum ama ışık ve yansımalar o kadar hızlı değişiyor ki ben buradan ayrılamıyorum. galiba camlar, biz bukalemunların kara deliği.
gözlerim geçmişe ve geleceğe bakıyor küçük kara deliğimin kenarında oturuyorum çekirge zıpladı demiştim değil mi maalesef dilim kadar hızlı değildi ve burada bu cam masa üstünde geçmişle kirpiyle ve gelecek arasında kendi içime çöküyorum ağzımda hala çekirgenin tadı.
devamını gör...
5.
kozmik imparatorluk: aydınlığın yolu
yüzyıllar önce bir savaş başladı ve dünya tekrar kuruldu. önce yıkılması gerekiyordu. tanrı "ol" dedi, cenk başladı. herkes tarafını belli etti; yanaştı, yakınlaştı.
bu kozmik imparatorlukta sekiz ana karakter grubu ve onlara ait insanlar vardı: işığı karanlığa çeviren oyun kurucular, ışığın karanlığından beslenen kurtlar, onların yancıları ve yalakaları; sessizce yaşayan kuzular, her şeyin farkında olup değiştirme gücü olmayan iyi insanlar ve bu oyunu bitirecek olan ışık savaşçıları, yani devrimciler.
kozmik imparatorlukta yer ve gök değersiz; insan ve hayvan kolayca harcanan, doğa ise sömürülüp yok edilen bir varoluştaydı. savaşın başlaması kaçınılmazdı; çünkü ne karanlık sonsuzdu ne de aydınlık.
sadece tanrı’nın "ol" demesi gerekiyordu. savaş böyle başladı.
en kolay harcananlar iyi insanlardı. gidişatın farkındaydılar ama güçleri yoktu. iyi insanlardan en iyisi, savaşı başlatmak için ölümünü diledi. çünkü ancak bir ölü, bir adaletsizliğe karşı durabilirdi.
işık savaşçılarının, devrimcilerin babası ve atası olan o kişi; kendi ölümünü sakinlikle ve gülümseyerek kucakladı. o ölmeseydi, bunu dilemeseydi, ışık savaşçıları cenke başlamayacaktı. oyun kurucular, ölümü sakince bekleyen iyi insanların en iyisinin fişini çekti. bunun böyle olacağını ışık savaşçıları ve iyi insanlar dışında herkes biliyordu.
bir şarkı çaldı; şarkının sonunda, hasta yatağındaki iyi insanların en iyisinin ruhu göklere yükseldi. tanrı’nın biriciği oldu.
kozmik imparatorlukta her nehir kirlenmiş, her hayvan yaralı, her ağaç savunmasız ve her gerçek yalandı. hasta odasında şarkı sustu. sonraki günlerde ışık savaşçısı rüzgârın sesini duydu; ona "başla" diyordu. gök gürledi ve yağmur başladı.
işık savaşçıları, devrimciler, ikinci sesten sonra çoğalmaya başladılar. yanlarına tüm hayvanlar, tüm doğa, tüm mineraller ve tüm iyi insanlar da geldi. savaşçıların liderine eşlik eden kurtlarla birlikte o an geldi. deniz kabardı, hava karardı. başladı. kılıçlar çekildi, kan gövdeyi götürüyordu.
oyun kurucular, kurtlar, yancılar ve yalakalar... safını onlardan yana seçen tüm kuzularla birlikte yok oldular. işık savaşçılarının çoğu ve büyük liderleri de bu kıyımdan sağ çıkamadı."
geriye sadece birkaç ışık savaşçısi, birkaç iyi insan, hayvanlar, ağaçlar ve mineraller kaldı.
hava aydınlandı, yeni bir döngü başladı. kalanlar bu kozmik imparatorluğun adını "aydınlığın yolu" koydular. imparatorluk yok oluştan kurtuldu. kalanlar gidenlerin hikâyelerini anlattı.
tanri ol dedi oldu.
yüzyıllar önce bir savaş başladı ve dünya tekrar kuruldu. önce yıkılması gerekiyordu. tanrı "ol" dedi, cenk başladı. herkes tarafını belli etti; yanaştı, yakınlaştı.
bu kozmik imparatorlukta sekiz ana karakter grubu ve onlara ait insanlar vardı: işığı karanlığa çeviren oyun kurucular, ışığın karanlığından beslenen kurtlar, onların yancıları ve yalakaları; sessizce yaşayan kuzular, her şeyin farkında olup değiştirme gücü olmayan iyi insanlar ve bu oyunu bitirecek olan ışık savaşçıları, yani devrimciler.
kozmik imparatorlukta yer ve gök değersiz; insan ve hayvan kolayca harcanan, doğa ise sömürülüp yok edilen bir varoluştaydı. savaşın başlaması kaçınılmazdı; çünkü ne karanlık sonsuzdu ne de aydınlık.
sadece tanrı’nın "ol" demesi gerekiyordu. savaş böyle başladı.
en kolay harcananlar iyi insanlardı. gidişatın farkındaydılar ama güçleri yoktu. iyi insanlardan en iyisi, savaşı başlatmak için ölümünü diledi. çünkü ancak bir ölü, bir adaletsizliğe karşı durabilirdi.
işık savaşçılarının, devrimcilerin babası ve atası olan o kişi; kendi ölümünü sakinlikle ve gülümseyerek kucakladı. o ölmeseydi, bunu dilemeseydi, ışık savaşçıları cenke başlamayacaktı. oyun kurucular, ölümü sakince bekleyen iyi insanların en iyisinin fişini çekti. bunun böyle olacağını ışık savaşçıları ve iyi insanlar dışında herkes biliyordu.
bir şarkı çaldı; şarkının sonunda, hasta yatağındaki iyi insanların en iyisinin ruhu göklere yükseldi. tanrı’nın biriciği oldu.
kozmik imparatorlukta her nehir kirlenmiş, her hayvan yaralı, her ağaç savunmasız ve her gerçek yalandı. hasta odasında şarkı sustu. sonraki günlerde ışık savaşçısı rüzgârın sesini duydu; ona "başla" diyordu. gök gürledi ve yağmur başladı.
işık savaşçıları, devrimciler, ikinci sesten sonra çoğalmaya başladılar. yanlarına tüm hayvanlar, tüm doğa, tüm mineraller ve tüm iyi insanlar da geldi. savaşçıların liderine eşlik eden kurtlarla birlikte o an geldi. deniz kabardı, hava karardı. başladı. kılıçlar çekildi, kan gövdeyi götürüyordu.
oyun kurucular, kurtlar, yancılar ve yalakalar... safını onlardan yana seçen tüm kuzularla birlikte yok oldular. işık savaşçılarının çoğu ve büyük liderleri de bu kıyımdan sağ çıkamadı."
geriye sadece birkaç ışık savaşçısi, birkaç iyi insan, hayvanlar, ağaçlar ve mineraller kaldı.
hava aydınlandı, yeni bir döngü başladı. kalanlar bu kozmik imparatorluğun adını "aydınlığın yolu" koydular. imparatorluk yok oluştan kurtuldu. kalanlar gidenlerin hikâyelerini anlattı.
tanri ol dedi oldu.
devamını gör...
6.
sevgili suserler spotify kanalıma uzun süre sonra yeni öykümü yükledim.
güzel dinlemeler :)
open.spotify.com/episode/1F...
güzel dinlemeler :)
open.spotify.com/episode/1F...
devamını gör...
7.
kadın diledi
dilek dilendi ve kronometre çalışmaya başladı.
kadın, bir yıldır ayrı olduğu adamı diledi. aşk ile yanıyordu.
“bana bir şans ver,” dedi. “adamla birleşeyim ve bu dünya aşkı görsün.”
tanrı kadının sesini duydu. bir zaman sonra imkânsız gerçek oldu, adam kadına döndü.
işte hikâye burada başladı.
kadın ve erkek sonsuz derecede güzel bir ilişki yaşadı. ama kronometre durdu. kadının annesi hastalandı. kadın hasta annesi için tanrı’ya yalvardı: “annemi bana ver.” tanrı duydu. kadının annesi iyileşti. adam aynı anda öldü.
kronometre çalışmaya başladı.
kadın adamı unutamıyordu. tanrı’ya isyan etti. ağladı, paramparça oldu.
kronometre durdu. annesi adamın yaş gününde yoğun bakıma kaldırıldı. ölüm ve yaşam arasında gidip gelirken kadın yeniden yalvardı: “annemi bana bağışla.” tanrı duydu, annesi iyileşti.
kronometre çalışmaya başladı.
kadın adamı unutmak istedi. ama içten içe çok sevdi. içti, ağladı, üzüldü. kronometre durdu. paramparça olan kadının annesi ve aynı anda ona deli gibi âşık olan babası hastalandı. kadın annesine ve babasına yaşam vermesini diledi. tanrı duydu. anne ve baba iyileşti.
kronometre yine çalışmaya başladı.
kadın adamı sonsuzluğa saldı. anne ve baba sağlıklıyken kadının içinden bir ses yükseldi: “dünya, düzel.”
kronometre durdu. baba hastalandı. kadın “dünya değiş,” dedi. tanrı duydu. dünya değişmeye başladı. baba öldü.
kronometre çalışmaya başladı.
kadın perişan oldu. eskisinden çok daha fazla acı çekti. dünyayı bozanlardan nefret etti, kin güttü.
“yok olsunlar,” dedi ve diledi.
tanrı durdu. dünya durdu. kronometre durdu. kadın yaş gününde annesi öldü.
kadın, “artık düşeceğim,” dedi. “yalvarırım diliyorum, biz buradakiler ayakta olalım, duralım.”
tanrı sordu: “sakin misin?”
kadın cevap verdi: “evet.”
kronometre durdu. tanrı duydu, kadına ve yanındakilere güç verdi.
kadın sakinledi.
kronometre çalışmaya başladı.
kadın acıyla tüm bedeni ve ruhu ile evren oldu. soğudu. gözyaşları dindi. adım attı. seçim yaptı. seçiminden korktu. yalvardı: “sevdiklerimi koru.”
kronometre durdu. tanrı duydu. kadının sevdikleri korundu.
kadının acısı azaldı. adım attı. bir adım daha… son adımdan sonra dünya önce durdu, sonra tersine döndü. olmayacaklar oldu. yaşamak gerçek oldu.
kadın “tamam,” dedi. tanrı’ya yalvardı: “seni diliyorum, sadece seni.”
kronometre durdu. tanrı duydu. kadını yanına aldı.
tanrı kronometreyi sıfırladı. bir evrenden binlerce evren çıktı. o evrenlerin her birinde yeni kronometreler çalışmaya başladı.
yeni babalar, yeni anneler, yeni kadınlar, yeni adamlar ve onları sevenleri yarattı.
o kadınlar o adamları diledi. kronometre durdu. tanrı duydu. bambaşka hikâyeler yeniden başladı.
dilek dilendi ve kronometre çalışmaya başladı.
kadın, bir yıldır ayrı olduğu adamı diledi. aşk ile yanıyordu.
“bana bir şans ver,” dedi. “adamla birleşeyim ve bu dünya aşkı görsün.”
tanrı kadının sesini duydu. bir zaman sonra imkânsız gerçek oldu, adam kadına döndü.
işte hikâye burada başladı.
kadın ve erkek sonsuz derecede güzel bir ilişki yaşadı. ama kronometre durdu. kadının annesi hastalandı. kadın hasta annesi için tanrı’ya yalvardı: “annemi bana ver.” tanrı duydu. kadının annesi iyileşti. adam aynı anda öldü.
kronometre çalışmaya başladı.
kadın adamı unutamıyordu. tanrı’ya isyan etti. ağladı, paramparça oldu.
kronometre durdu. annesi adamın yaş gününde yoğun bakıma kaldırıldı. ölüm ve yaşam arasında gidip gelirken kadın yeniden yalvardı: “annemi bana bağışla.” tanrı duydu, annesi iyileşti.
kronometre çalışmaya başladı.
kadın adamı unutmak istedi. ama içten içe çok sevdi. içti, ağladı, üzüldü. kronometre durdu. paramparça olan kadının annesi ve aynı anda ona deli gibi âşık olan babası hastalandı. kadın annesine ve babasına yaşam vermesini diledi. tanrı duydu. anne ve baba iyileşti.
kronometre yine çalışmaya başladı.
kadın adamı sonsuzluğa saldı. anne ve baba sağlıklıyken kadının içinden bir ses yükseldi: “dünya, düzel.”
kronometre durdu. baba hastalandı. kadın “dünya değiş,” dedi. tanrı duydu. dünya değişmeye başladı. baba öldü.
kronometre çalışmaya başladı.
kadın perişan oldu. eskisinden çok daha fazla acı çekti. dünyayı bozanlardan nefret etti, kin güttü.
“yok olsunlar,” dedi ve diledi.
tanrı durdu. dünya durdu. kronometre durdu. kadın yaş gününde annesi öldü.
kadın, “artık düşeceğim,” dedi. “yalvarırım diliyorum, biz buradakiler ayakta olalım, duralım.”
tanrı sordu: “sakin misin?”
kadın cevap verdi: “evet.”
kronometre durdu. tanrı duydu, kadına ve yanındakilere güç verdi.
kadın sakinledi.
kronometre çalışmaya başladı.
kadın acıyla tüm bedeni ve ruhu ile evren oldu. soğudu. gözyaşları dindi. adım attı. seçim yaptı. seçiminden korktu. yalvardı: “sevdiklerimi koru.”
kronometre durdu. tanrı duydu. kadının sevdikleri korundu.
kadının acısı azaldı. adım attı. bir adım daha… son adımdan sonra dünya önce durdu, sonra tersine döndü. olmayacaklar oldu. yaşamak gerçek oldu.
kadın “tamam,” dedi. tanrı’ya yalvardı: “seni diliyorum, sadece seni.”
kronometre durdu. tanrı duydu. kadını yanına aldı.
tanrı kronometreyi sıfırladı. bir evrenden binlerce evren çıktı. o evrenlerin her birinde yeni kronometreler çalışmaya başladı.
yeni babalar, yeni anneler, yeni kadınlar, yeni adamlar ve onları sevenleri yarattı.
o kadınlar o adamları diledi. kronometre durdu. tanrı duydu. bambaşka hikâyeler yeniden başladı.
devamını gör...
8.
otoyol
gözlerini kapattı.
yaşından dolayı mıydı ne, göremiyordu artık. ne sözcükleri ne insanları, en kötüsü de ona yönelen bakışları...
bu durum onu bir yönden özgürleştiriyordu. dünyada sadece kendisinin olduğunu sanmasına sebep oluyor, kimsenin onu nasıl gördüğünü önemsemiyordu. gözleri zamanla daha da kötüleşti. ancak görme yetisini kaybederken daha iyi duymaya, kokuları daha keskin almaya, daha derinden hissetmeye başladı.
huzuru biraz kaçmıştı; çünkü dünya tam karşısındaydı. annesine dokunduğu zaman o tanıdık yumuşaklıktan onun annesi olduğunu anlıyor, apartmanın dışındayken bile babasının içeride sümkürmesini duyuyor, bir gün bile olsa duş almayan iş arkadaşının parfümle bastırmaya çalıştığı ten kokusunu alabiliyordu. arkadaşlarının onun hakkında ne düşündüklerini hissediyor, bırakın yakınındakileri, yanından gelip geçenlerin bakışlarındaki anlamı bile çözebiliyordu.
görmemek; hissetmemek ya da bilmemek değildi. görmemek aslında kaçmaktı. ama sezgileri arttıkça, kaçtığı ne varsa onunla yüzleşmek zorunda kaldı: bir kahkaha sesindeki yalanla, bir dokunuşun sahteliğiyle, bir kadının aşkıyla, başka bir kadının kıskançlığıyla...
kaçtığı ne varsa, artık kafasının içindeydi.
dayanamayacak noktaya geldiğinde sadece yalnız kalmak istedi. herkesten ve her şeyden uzakta... önce işinden istifa etti. birikmiş parasıyla tenha bir köyde ev aldı. sonra ailesinden uzaklaştı, telefon numarasını kapattı. yanına sadece köpeğini aldı.
gözleri artık tamamen görmez olmuştu. ama orada, o tenha köyde, artık saklanan bilinmezlikler yoktu. böylece birkaç yıl huzurla yaşadı.
"artık tamamen izimi kaybettirdim, beni unutmuşlardır," diye düşünürken, bir gün devletten gri takım elbiseli, solgun yüzlü memurlar geldi. yaşadığı evin olduğu güzergâhtan otoyol geçeceğini söylediler. köpeğiyle birlikte direndi. sığınağını vermek istemedi; ağladı, yalvardı. ama devlet kararını vermişti. buz gibi bir tavırla eline üç kuruş para tutuşturup, kocaman iş makineleriyle o küçücük yuvasını yıktılar. oradan başkente uzanan bir otoyol yaptılar.
peki adama ne mi oldu? tüm olanları kabul etti. evinden kalan parayla, o güne kadar direndiği göz ameliyat oldu. sezgi bitti, geriye sadece varlığı kaldı.
o gidince o evden, o adamdan geriye sadece hikâyeler kaldı. dilden dile anlatıldı, hikâyeler birbirine karıştı, çoğaldı. bir ülkede devlet başkanı, başka bir yerde zengin bir iş adamı, bambaşka bir yerde ünlü bir aktör olduğu, başka yerde, başka yerde ve başka yerde ne olup olmadığı gıpta ile anlatıldı.
ancak kimse o adamı bir daha gerçekten görmedi.
bir ev yıkıldı, bir adam gördü, bir masal bitti.
gözlerini kapattı.
yaşından dolayı mıydı ne, göremiyordu artık. ne sözcükleri ne insanları, en kötüsü de ona yönelen bakışları...
bu durum onu bir yönden özgürleştiriyordu. dünyada sadece kendisinin olduğunu sanmasına sebep oluyor, kimsenin onu nasıl gördüğünü önemsemiyordu. gözleri zamanla daha da kötüleşti. ancak görme yetisini kaybederken daha iyi duymaya, kokuları daha keskin almaya, daha derinden hissetmeye başladı.
huzuru biraz kaçmıştı; çünkü dünya tam karşısındaydı. annesine dokunduğu zaman o tanıdık yumuşaklıktan onun annesi olduğunu anlıyor, apartmanın dışındayken bile babasının içeride sümkürmesini duyuyor, bir gün bile olsa duş almayan iş arkadaşının parfümle bastırmaya çalıştığı ten kokusunu alabiliyordu. arkadaşlarının onun hakkında ne düşündüklerini hissediyor, bırakın yakınındakileri, yanından gelip geçenlerin bakışlarındaki anlamı bile çözebiliyordu.
görmemek; hissetmemek ya da bilmemek değildi. görmemek aslında kaçmaktı. ama sezgileri arttıkça, kaçtığı ne varsa onunla yüzleşmek zorunda kaldı: bir kahkaha sesindeki yalanla, bir dokunuşun sahteliğiyle, bir kadının aşkıyla, başka bir kadının kıskançlığıyla...
kaçtığı ne varsa, artık kafasının içindeydi.
dayanamayacak noktaya geldiğinde sadece yalnız kalmak istedi. herkesten ve her şeyden uzakta... önce işinden istifa etti. birikmiş parasıyla tenha bir köyde ev aldı. sonra ailesinden uzaklaştı, telefon numarasını kapattı. yanına sadece köpeğini aldı.
gözleri artık tamamen görmez olmuştu. ama orada, o tenha köyde, artık saklanan bilinmezlikler yoktu. böylece birkaç yıl huzurla yaşadı.
"artık tamamen izimi kaybettirdim, beni unutmuşlardır," diye düşünürken, bir gün devletten gri takım elbiseli, solgun yüzlü memurlar geldi. yaşadığı evin olduğu güzergâhtan otoyol geçeceğini söylediler. köpeğiyle birlikte direndi. sığınağını vermek istemedi; ağladı, yalvardı. ama devlet kararını vermişti. buz gibi bir tavırla eline üç kuruş para tutuşturup, kocaman iş makineleriyle o küçücük yuvasını yıktılar. oradan başkente uzanan bir otoyol yaptılar.
peki adama ne mi oldu? tüm olanları kabul etti. evinden kalan parayla, o güne kadar direndiği göz ameliyat oldu. sezgi bitti, geriye sadece varlığı kaldı.
o gidince o evden, o adamdan geriye sadece hikâyeler kaldı. dilden dile anlatıldı, hikâyeler birbirine karıştı, çoğaldı. bir ülkede devlet başkanı, başka bir yerde zengin bir iş adamı, bambaşka bir yerde ünlü bir aktör olduğu, başka yerde, başka yerde ve başka yerde ne olup olmadığı gıpta ile anlatıldı.
ancak kimse o adamı bir daha gerçekten görmedi.
bir ev yıkıldı, bir adam gördü, bir masal bitti.
devamını gör...
9.
an
basamağa vardığında önünde, arkasında birer kapı ve sonsuz sayıda basamak gördü. ne yapacağını şaşırdı.
bulunduğu yerden bir basamak aşağı indi. kapı açıldı; renkler masmaviydi. orada annesini, babasını ve sevgilisini gördü. onlar da maviydi. yanlarına gitti ve “neden yanımda değilsiniz?” dedi. önce konuşmadılar; gözlerinin içine baktılar. “sizi özlüyorum,” dedi. yine yanıt vermediler. teker teker baktığı gözlerde uzaklığı gördü; rengi maviydi. ağlamaya başladı. “yanıma gelin,” dedi. durdular. o an anladı: “ölüm bu,” dedi. onlarsız geçecek yılları düşündü ve orada, ölen sevdikleri için tam on yıl yas tuttu.
on yılın ardından bir basamak çıktı, başlangıca geri döndü. zaman deli gibi akarken bir yaşlandı, bir gençleşti; bir bebek oldu, bir yetişkin. kafasını kaldırdı. bir basamak uzağında başka bir kapı gördü. adım attı, yukarı çıktı ve kapıyı açtı. kırmızı bir aslan, kırmızı bir karga, kırmızı bir fil gördü. her taraf kıpkırmızıydı. önce aslana, sonra kargaya, sonra file baktı. “yanıma gelin, yapayalnızım,” dedi. aslan durdu, karga durdu, fil durdu. onlarda öfkenin dönüştürücü gücünü, bilgeliğin sakinliğini, hafızanın sonsuzluğunu gördü. orada onlarla birlikte 20 yıl yaşadı. birinden öfkeyi, birinden bilgeliği, birinden hatırlamayı aldı. ilk geldiğinde her yer açık kırmızı iken 20 yıl sonra önce kendisi, sonra renk dönüştü; kırmızı, kan kırmızısı oldu. gitme zamanının geldiğini anladı.
geriye gitti. başladığı basamağa döndü ve soluklandı. yakasında geçmişten getirdiği mavi bir çiçek, kafasında gelecekten getirdiği kırmızı bir kurdele vardı.
zaman, bulunduğu basamakta hızla akıyordu. onu çağıran bir ses duydu. sese doğru gitti; bulunduğu basamağın sonunda bir kapı gördü. içeri girdi, her taraf yemyeşildi. durdu ve seslendi. birini gördü; baktığı kişi kendisiydi. rengi yemyeşildi. kendi gözlerinin içine baktı: “beni bırakma, yanımda ol,” dedi. o konuştu, sesi duyuldu: “sadece duy,” dedi ve sustu. sesini tekrar duydu: “devam et. ne geçmişin mavisi ne geleceğin kırmızısı; şimdinin yeşilindesin.”
o biri yeşilde kaldı, o, o anda sonsuz oldu. mavi kırmızıya, kırmızı yeşile, sonra hepsi birbirine karıştı. zaman durdu. o artık hem oradaydı hem yoktu. hem hepsiydi hem hiç.
basamağa vardığında önünde, arkasında birer kapı ve sonsuz sayıda basamak gördü. ne yapacağını şaşırdı.
bulunduğu yerden bir basamak aşağı indi. kapı açıldı; renkler masmaviydi. orada annesini, babasını ve sevgilisini gördü. onlar da maviydi. yanlarına gitti ve “neden yanımda değilsiniz?” dedi. önce konuşmadılar; gözlerinin içine baktılar. “sizi özlüyorum,” dedi. yine yanıt vermediler. teker teker baktığı gözlerde uzaklığı gördü; rengi maviydi. ağlamaya başladı. “yanıma gelin,” dedi. durdular. o an anladı: “ölüm bu,” dedi. onlarsız geçecek yılları düşündü ve orada, ölen sevdikleri için tam on yıl yas tuttu.
on yılın ardından bir basamak çıktı, başlangıca geri döndü. zaman deli gibi akarken bir yaşlandı, bir gençleşti; bir bebek oldu, bir yetişkin. kafasını kaldırdı. bir basamak uzağında başka bir kapı gördü. adım attı, yukarı çıktı ve kapıyı açtı. kırmızı bir aslan, kırmızı bir karga, kırmızı bir fil gördü. her taraf kıpkırmızıydı. önce aslana, sonra kargaya, sonra file baktı. “yanıma gelin, yapayalnızım,” dedi. aslan durdu, karga durdu, fil durdu. onlarda öfkenin dönüştürücü gücünü, bilgeliğin sakinliğini, hafızanın sonsuzluğunu gördü. orada onlarla birlikte 20 yıl yaşadı. birinden öfkeyi, birinden bilgeliği, birinden hatırlamayı aldı. ilk geldiğinde her yer açık kırmızı iken 20 yıl sonra önce kendisi, sonra renk dönüştü; kırmızı, kan kırmızısı oldu. gitme zamanının geldiğini anladı.
geriye gitti. başladığı basamağa döndü ve soluklandı. yakasında geçmişten getirdiği mavi bir çiçek, kafasında gelecekten getirdiği kırmızı bir kurdele vardı.
zaman, bulunduğu basamakta hızla akıyordu. onu çağıran bir ses duydu. sese doğru gitti; bulunduğu basamağın sonunda bir kapı gördü. içeri girdi, her taraf yemyeşildi. durdu ve seslendi. birini gördü; baktığı kişi kendisiydi. rengi yemyeşildi. kendi gözlerinin içine baktı: “beni bırakma, yanımda ol,” dedi. o konuştu, sesi duyuldu: “sadece duy,” dedi ve sustu. sesini tekrar duydu: “devam et. ne geçmişin mavisi ne geleceğin kırmızısı; şimdinin yeşilindesin.”
o biri yeşilde kaldı, o, o anda sonsuz oldu. mavi kırmızıya, kırmızı yeşile, sonra hepsi birbirine karıştı. zaman durdu. o artık hem oradaydı hem yoktu. hem hepsiydi hem hiç.
devamını gör...
10.
uzak
“yerin altı üstü bir olsun,” dedi zeus.
önce düzen kuruldu, sonra yıkıldı. sonra yeniden kuruldu, yeniden yıkıldı. bu hikâye sonsuza kadar böyle sürdü.
yerin altı ile üstünden, zeus’un baldırından bir tanrı doğdu. adına “iki kez doğan” dionysos dediler. fakat o, yaradılışının garipliğine inat, sıradanlığın huzurunu çalışmakta buldu.
olimpos’ta yaşamak, tanrı olsan bile zordu. dionysos, yeryüzünde erdemin ve erdemsizliğin hesabını tutan tek tanrıydı. ciddiyeti bu yüzdendi. kimin mutluluğu, kimin elemi hak ettiğini o bilir, gecesini gündüzünü hesap kitapla geçirirdi. sıkıcılığı çirkinliğinden değil, iş dışında hiçbir şey konuşmamasından gelirdi. ne davetlere katılır ne de eğlenceyi severdi.
tanrı olduğu anlaşılmasın diye ara sıra yeryüzünde insan kılığında dolaşırdı.
bir gün, pazar yerinde dilenci kılığındayken yanına köle bir kadın geldi. dionysos aç olduğunu söyledi. kadın birkaç parça yiyecek alıp ona verdi ve gülümsedi. ekmeği uzatırken tanrının elini sıkıca tuttu.
yumuşak yüz hatları ve iri siyah gözleri vardı. dionysos o bakışların altındaki merhameti gördü ve oracıkta âşık oldu.
güzel olan ne varsa elde etmek isteyen zeus da aynı kadına göz koymuştu. onu soyunurken, giyinirken, uyurken izliyordu.
dionysos duygularını açmak için kadının yanına gittiğinde, onun bir hafta önce zeus tarafından kaçırıldığını ve buna dayanamayıp kendini öldürdüğünü öğrendi.
dionysos hesap sormak için zeus’un karşısına çıktı.
dövüş kısa sürdü.
baştanrı birkaç hamlede onu yendi.
yerin üstü ile yerin altı bir oldu.
o gündeb sonra dionysos içmeye başladı.
şarap onun için sudan farksızdı. içti, içti, içti. önce ağladı, sonra güldü.
zaman geçtikçe acısı azalmadı. ama şarap sayesinde unutur gibi oldu.
eskiden işinden başını kaldırmayan tanrı, artık yalnızca şarap ve çılgın eğlencelerle anılır hâle geldi.
diğer tanrılar bunu hoş karşılamadı.
bir kurul toplandı.
dionysos yargılandı. eski görevleri elinden alındı. ona “şarap tanrısı” adını verdiler.
o günden sonra kimsenin erdemi ya da erdemsizliği tartılmadı. insanlar yalnızca dionysos kadar acı çektiklerinde ya da eğlencelerde kendilerini tamamen unuttuklarında onu hatırlar oldular.
dionysos kadını kaybetti.
tanrılar erdemi kaybetti.
insanlar tanrıları kaybetti.
uzaklar uzadı.
dionysos önce yok oldu, sonra yeniden doğdu.
ve her şeyi bırakıp sadece içti.
“yerin altı üstü bir olsun,” dedi zeus.
önce düzen kuruldu, sonra yıkıldı. sonra yeniden kuruldu, yeniden yıkıldı. bu hikâye sonsuza kadar böyle sürdü.
yerin altı ile üstünden, zeus’un baldırından bir tanrı doğdu. adına “iki kez doğan” dionysos dediler. fakat o, yaradılışının garipliğine inat, sıradanlığın huzurunu çalışmakta buldu.
olimpos’ta yaşamak, tanrı olsan bile zordu. dionysos, yeryüzünde erdemin ve erdemsizliğin hesabını tutan tek tanrıydı. ciddiyeti bu yüzdendi. kimin mutluluğu, kimin elemi hak ettiğini o bilir, gecesini gündüzünü hesap kitapla geçirirdi. sıkıcılığı çirkinliğinden değil, iş dışında hiçbir şey konuşmamasından gelirdi. ne davetlere katılır ne de eğlenceyi severdi.
tanrı olduğu anlaşılmasın diye ara sıra yeryüzünde insan kılığında dolaşırdı.
bir gün, pazar yerinde dilenci kılığındayken yanına köle bir kadın geldi. dionysos aç olduğunu söyledi. kadın birkaç parça yiyecek alıp ona verdi ve gülümsedi. ekmeği uzatırken tanrının elini sıkıca tuttu.
yumuşak yüz hatları ve iri siyah gözleri vardı. dionysos o bakışların altındaki merhameti gördü ve oracıkta âşık oldu.
güzel olan ne varsa elde etmek isteyen zeus da aynı kadına göz koymuştu. onu soyunurken, giyinirken, uyurken izliyordu.
dionysos duygularını açmak için kadının yanına gittiğinde, onun bir hafta önce zeus tarafından kaçırıldığını ve buna dayanamayıp kendini öldürdüğünü öğrendi.
dionysos hesap sormak için zeus’un karşısına çıktı.
dövüş kısa sürdü.
baştanrı birkaç hamlede onu yendi.
yerin üstü ile yerin altı bir oldu.
o gündeb sonra dionysos içmeye başladı.
şarap onun için sudan farksızdı. içti, içti, içti. önce ağladı, sonra güldü.
zaman geçtikçe acısı azalmadı. ama şarap sayesinde unutur gibi oldu.
eskiden işinden başını kaldırmayan tanrı, artık yalnızca şarap ve çılgın eğlencelerle anılır hâle geldi.
diğer tanrılar bunu hoş karşılamadı.
bir kurul toplandı.
dionysos yargılandı. eski görevleri elinden alındı. ona “şarap tanrısı” adını verdiler.
o günden sonra kimsenin erdemi ya da erdemsizliği tartılmadı. insanlar yalnızca dionysos kadar acı çektiklerinde ya da eğlencelerde kendilerini tamamen unuttuklarında onu hatırlar oldular.
dionysos kadını kaybetti.
tanrılar erdemi kaybetti.
insanlar tanrıları kaybetti.
uzaklar uzadı.
dionysos önce yok oldu, sonra yeniden doğdu.
ve her şeyi bırakıp sadece içti.
devamını gör...
11.
dark
uzak bir geçmişte: 4 arkadaş
alevler dağın tepesinde öylece yükselirken 4 arkadaş birbirilerine baktılar. bu yaşamları boyunca son kez bakışlarıydı çok sevdikleri arkadaşlıklarının bitişi esnasında. tekrar ne zaman buluşacaklarını bilmiyorlardı. hangi hayatta, nasıl koşullarda bulacaklarına dair birbirilerini, hiçbir fikirleri yoktu. ayaklarının altındaki uçurum sonsuzluğa gidercesine dipsiz bir kuyu gibi uzanmıştı. rüzgar sıcak esiyordu. dağ yanıyordu kuru dallardan oluşan ormanın ağaçlarıyla beraber. alevler tüm çevrelerini sardığında, atlamak onlar için daha az acılı bir ölüm olacaktı. hiçbiri bunu sorgulamıyordu. olayların nasıl böyle bir çıkmaza geldiğini anlayamamışlardı. hayatlarının sonuna bakarken hepsi de gözlerindeki yaşların aktığı boşluğa odaklanmıştı.
sonsuza kadar.
her zaman.
bütün yaşamlarda.
ölümsüz gibi.
derin nefesler aldılar ve ayaklarını öne uzattılar. elleri birbirilerine o kadar kilitlenmişti ki, neredeyse eşit hizalarda düşmeye başladılar. çığlık atmadılar. sadece nefesleri kesilmişti ve gözleri yıpramıştı düşüşün şiddetinden. sonları belliydi. ancak nerede başlayacakları değil.
bölüm1: hayat kelebek ömrü kadar kısa.
martin sokak boyunca koşuyordu. birkaç dakika önce telefonuna gelen “baban trafik kazası geçirmiş, hemen hastaneye gelmelisin!!!” mesajı önce onu kısa süreli bir şoka sokmuş, sonra da garsonluk yaptığı kafedeki herkesin ona şaşkınca bakmasıyla sonuçlanan bir tepsi devrilmesinin ardından önlüğünü bile çıkarmadan attığı adımlarla başlamıştı hastaneye olan koşusu.
helen hastanedeki mesaisinin son günündeydi. çalıştığı hastanenin acilinde 5 yıldır hemşirelik yapıyordu ve emekliliğine yıllar olmasına rağmen çoktan bıkmıştı hastalarla uğraşmaktan ve sürekli kan gördüğü ameliyatlarda doktorların ona emirler yağdırmasına. herhangi bir olay olmaması ve eve bugün sakince gitmeyi dilerken kapıdan bir sedye ile sağlık personelinin gözleri kanlanmış ve ilk yardım bandajlarıyla sarılmış, boyunluk giydirilmiş bir adamın sürüklendiğini gördü. gözlerini devirdi ve minik adımlarıyla doktorların çalıştığı ameliyat odasına yöneldi.
dex mezarlıkta ölmüş kız kardeşinin mezarı başında öylece dikiliyordu ve yağan yağmur omuzlarına gelen saçlarından dökülürken gözyaşları ile öylece bakıyordu boş gözlerle mezar taşına. biraz ileride kalabalık, siyahlar giyinmiş bir adam onu bekliyordu. koruması olarak tuttuğu ama aynı zamanda yalnız zamanlarında dertlerini anlattığı birisiydi. kanserden kaybettiği kardeşi, çok genç yaşta ayrılmıştı aralarından ve ailedeki herkes hayatlarında bir şeyleri yoluna koymuş devam ederken dex, atamıyordu bu ölümü. mezarlıkta yalnız değillerdi. birisi ölmüştü ve gömülüyordu, başında toplanmış kalabalık ve incilden okunan kesitler eşliğinde toprağa uğurlayanlar arasında bir kadının ağlama sesleri yağmurun sesine karışıyordu.
gwen sonbaharın verdiği yaprak dökümlerinin arasında bir parkta yürüyordu. dökülen kahverengi yapraklar aynı renkteki gözlerindeki yansımada kayboluyordu. üniversiteyi bitirememiş olmanın verdiği hüzün kaplamıştı zihnini. oysa ne hayallerle başlamıştı okumaya ve şimdi tüm ilişkileri yıkılmışken, içine girdiği psikolojik durum sebebiyle devam edemeyecekti okumaya. yalnız kalması gerekti ona göre. hiçbir insanın olmadığı sokakları bu yüzden seçiyordu. tek kişilik dairesine çıkmasının sebebi de buydu ev arkadaşlarını bırakıp. hiçbir insanın yüzüne bakmak istemiyor, ne bir göz teması ne de bir selamlaşmayı kaldırabileceğini sanmıyordu. parkın banklarından birisine oturup son zamanlarda giydiği tüm giysiler gibi gri ve siyahtan ibaret olan pek de kadınımsı durmayan çantasından bir sigara çıkardı ve yaktı. nefesini verirken kaybolmuş hissediyordu. her şeyin ve herkesin içinde yok olmuş kadar kaybolmuş.
uzak bir geçmişte: dex
vizyonlar, rüyalar ve kehanetler. sanrılar. geceleri bitmez kılan kabuslar. her şeyi bitirebilen ama tekrar başlatmaya gücü olan karanlık varlıklar. hiçbir zaman o kadar derine inme demişti büyücü baktığı kan dolu kaseden geleceği yorumlarken. bileğinden akan kanı durdurmak için kirli bir mendil ile sarmıştı ufak ama çok kanayan yarayı genç adam. yaşadıkları ülkenin sınırları içinde kan akıtma ve akan kandan kişinin geleceğini tahmin etme, kahinler tarafından sıkça yapılan bir ayindi ve hiç farklı hissetmiyordu bu konuda. evine dönerken akşam olmuştu ve yollar köyün havlayan köpekleri ile doluydu. sadece havlıyorlardı, saldırmıyorlardı neyse ki. birkaç aydır yalnız yaşadığı kulübesinde kötü rüyalar görmesiydi onu büyücülere bulaştıran. üzerinde kötü bir varlığın elini hissettiğini söylemişti ve olay kandan bir şeyler görmeye kadar gelmişti. yol boyunca büyücünün dediklerini düşündü:
bir yangın… sonunu getirecek bir yangın. yanında 3 kişi var ve sen varlığından kaçıyorsun. yok olmak istercesine ölüme atlıyorsun.
uzak bir geçmiş: martin
kapı çaldığında, akşam vakti gelebilecek tek kişi olduğunu anlamıştı. yıllardır aynı köyde büyüdüklerinden akşam ziyaretleri bir alışkanlık haline gelmişti arkadaşlarında. onları yargılayamazdı. annesi kapıyı açtı ve arkadaşı onu sordu. birkaç saniye sonra yanan şöminenin ucunda oturmuş ve dinliyordu başından geçenleri genç adamın. birkaç büyücü saçmalığı ve her zamanki normal dışı çocuk zırvalıkları. beraber bir akşam yemeği yediler. geç saate kadar ağustos böceklerinin sesleri eşliğinde sevdikleri kızlardan bahsettiler ve sonra da daha önce defalarca yaptığı gibi arkadaşının “yarın görüşürüz aylak” diyerek gitmesini gözlerinde parlayan ışık ile izledi.
uzak bir geçmiş: gwen
yaşadıkları köyün en güzel kızıydı. yeşil gözleri ve sırtından beline dökülen sarı saçları, hiçbir ortaçağ erkeğinin ona hayır diyemeyeceği kadar özel kılıyordu kızı. sabahın ilk ışıklarıyla beraber yola koyulmuştu. beraber yaşadığı abisine gece saatlerinde geç döneceğini söylemiş ve dağa giden patikayı sert ama narin adımlarla çiğnemeye başlamıştı bile kuş sesleri eşliğinde. terk edilmiş değirmeni geçtiğinde nehrin kenarındaki köprüye yöneldi. yapraklar nehir boyunca taşınırken, 1000 yıl sonra bir parkta otururken baktığı sonbaharın kurumuş dallarından dökülen yapraklar ona bir şeyler hatırlatacaktı ancak o an hiç dikkatini çekmedi kahverengi sarımtrak ağaç parçaları. dağa giden yol dik ve dikenlerle doluydu ama kalbini çaldırdığı erkek ile buluşmak için değerdi girdiği yollarda ayaklarına batan çalıların kanattığı tüm yaralar.
uzak bir geçmiş: helen
taşlardan kendine bir heykel yapmıştı çok bir şeye benzemeyen. siyah kısa saçları yarım saat önce vardığı dağın tepesinde terle ıslanmış alnını kapatıyordu şimdi. piknik için getirdiği köyün satıcılarından aldığı peynir, domatesler ve birkaç parça yiyecek daha heybesinde duruyordu. taşlarla oynamaya devam ederken ayak seslerini duydu. gözlerini kaldırdı ve gelen 2 adama doğru baktı. hepsi çocukluklarından bu zamana burada buluşmaya o kadar alışıktılar ki, sıradan bir köylü burayı bulmaya çalışsa kendini orman yollarında kaybeder belki de evine bile dönemezdi. ancak onlar 7-8 yaşlarından beridir burada buluşurlardı. arkadaşları geldi. birisi ki gönlünün sahibiydi. diğeri ise daha garip bir tipti. son zamanlarda uykusuz gözlerinin altındaki morluklar belli olan tekinsiz hissettiren bir tip. ama onun da bir seveni vardı ve köyün en güzel kızı ünvanını taşıyan kız da gelecekti birazdan serseri aşkının ulaştığı tepeye. gelen adamlar da bir şeyler getirmişlerdi. en güzeli de soğuk doldurulmuş ama yol boyunca ısınmış olmasına rağmen hala kafalarını hoş yapacak şaraptı. 3 kişiydiler. taşlardan bir heykel ve ağaçlıkların arasında yıllar önce inşa ettikleri hamaklar ve barınak işlevi gören tahtadan bir kabin. bir tanesi, aralarında en sıradan hayatı yaşayan ve babası çiftçi olan, şaraptan yudumlamaya başlamıştı bile eline aldığı bir kupadan. sonunda ağaçların arasında belirdiğinde yeşil gözlü kız, serseri tipli arkadaş minik bir ıslık öttürdü ve gençler mutluluk neşe içinde şarkılar söyleyerek piknik malzemelerini yere serdikleri hasıra dağıttılar.
her an:
boşluk. bir küre. kafasında dikenlerden bir taç olan, simsiyah bir gölge. kafasına yağan küller ve baktığı dünya. başka bir boyuttan. başka bir zaman diliminden. hiçlikten gelen.
yanında diz çökmüş bir adam. efendisine saygılı gözlerle bakan bir köle gibi. tapıyor gibi bir pozisyon. eller birleştirilmiş ve birlikte uzanıyorlar sonsuzluğa.
dark… gölgelerin efendisi, yokluğa hükmeden ve siyah rengini, karanlığı benimsemiş bir hiç. öylece süzülüyorlar boşlukta onları tutan düzlemde.
gençler dağa bir kere daha geldi efendim.
küreye odaklanmış tamamen siyah gözlerinin ardında bir bilinç ki, yaşanabilecek en korkunç kabuslara hükmeden cinsten. karanlık bir avatar.
onlara ruhlarından silinmeyecek bir hatıra bırakacağım.
bir mürit gibi dizlerinin üstünde bulunan adam aslında bir zamanların onurlu bir şövalyesi. ruhunu karanlığın avatarına satmadan önce taşıdığı haç hala boynunda. öyle bir boyuttalar ki buraya onlar istemeden kimse gelemez, kimse haberdar bile olamaz bulundukları yerden.
peki neden lordum? neden bu kişiler?
çünkü onlar da senin gibiler. hayatlarının değerini bilemedikleri için öğrenecekleri bir ders bu. yok oluşlarının başlangıcı. sonun başlangıcı. dünyadan herkes mutlu ayrılamaz lev… bazıları en kötüsünü yaşamak zorunda. birileri o yükü omzunda taşıyacak ki, diğerleri rahat ve mutlu olsun, ışığa gidebilsin. sen de bir gün benim gibi olduğunda anlayacaksın bütün bunları neden yaptığımızı.
hazır mısın onlara görünmeye?
evet efendim. kolyemi takmama izin verin.
lev elindeki tılsımı boynuna geçirdi. gözünün önünde canlandırdığı dağ figürü hiçliğin ortasında bir ekran gibi belirdi ve hiçlikten attığı ilk adım, toprağa bastı dağın atmosferinde. kıyafetleri eski bir dilenci kadar yırtıktı ve asası aslında son yaşamında öldürülmeden önce kavradığı kılıcından başka bir şey değildi. sadece görüntüsü değişmişti. zırhı yerine eski paçavralar, kılıç yerine asa. kalkan hiçbir zaman kullanmamıştı. sadece uzun bir kılıç yeterliydi ona zamanının düşmanların biçmesi için.
birkaç yüz metre uzakta gülüp eğlenen 4’lüyü görebiliyordu şimdi. onlara baktı. ne kadar genç ve yaşam dolulardı. eğer ki dark hayatlarına müdahale etmese, 2 çift halinde evlenecekler ve köylerinde mutlu mesut yaşlanacaklardı. hiçlikte o lord ile geçirdiği tüm o sayısız yıllar ve zamansızlık kadar uzun süre ona insanların hareketlerinin sebep olacağı hayat akışını görme yetisi vermişti. gençleri izlemeye devam etti uzaktan. bu dağda 2 ev olacaktı… yan yana. dark’ın onları göndereceği 1000 yıl sonrasında ismi helen olan kız ile martin, dex ile gwen bu ahşaptan yaptırdıkları evlere taşınacak ve belki de 40 yıl daha beraber yaşayıp çok mutlu bir karma ile gözlerini kapatacaklardı dünyaya. ilk önce kadınlar ölecekti ardından da kendilerine bakamayacak kadar yaşlandıkları için erkekler. bakımsız ama mutlu bir son olacaktı onlar için. ama birazdan yaşanacaklar hiçbir hayalin gerçek olmasına izin vermeyeceği için bu düşünce bulutlarını dağıttı şövalye.
kendi geçmişini düşündü. 700 yıl önce roma henüz parçalanmamışken kazandığı zaferleri ve nasıl da yenilmez hissettiğini. düşmanlarının kafalarını gövdelerinden ayırırken yönettiği lejyonunun dillere destan başarısını. bir an durdu. kaçmak istedi. kendi yaşadığı şeyi bu insanlara da yaşatmamak için koşarak gitmek. ancak o anda kalbinin yakınındaki mühürlü kolye bedenini yakmaya başladı ve her tarafına saplanan ateş uçlu iğneler canını öyle bir yaktı ki tekrardan dizlerinin üzerinde buldu kendini. şimdi vizyonu kapanmış, geçmişi bir film şeridi gibi gözlerinin önüne serilmişti.
devasa dikdörtgen kalkanlar ve kısa kılıçlı, kırmızı gümüş zırhlarının içinde ilerleyen askerler. barbarlara karşı bastırılan isyanlar, kopan bacaklar, kafalar ve diğer vücut uzuvları ile kan gölüne dönmüş bir savaş alanı. savaş çığlıkları ve öten borular eşliğinde kazanılan bir zafer. sonra da küllerin içinden yükselen bir gölge. öylece orada duruyordu lev’in 10-15 adım ilerisinde kadar. dark ona ilk kez böyle görünmüştü. siyah bir gölge olarak üzerine küller yağarken ve o şekilde de kalmıştı. ne ileri gidebiliyordu, ne de geri. kılıcına yaslanmış öylece duruyordu keskin ucu toprağa saplanmışken metalin. gözlerini ayıramıyordu ve lejyondan birkaç asker ona ellerini sağa sola oynatarak bir şeyler ifade etmeye çalışırken o öylece boşluğa bakıyordu. askerlerinin kalkan pozisyonuna girdiğini fark edemiyordu bile çünkü artık dünyaya bakmıyordu. başka bir şeye bakıyordu. tanrı’nın en karanlık haline. kafasında yükselen dikenler öylece duruyordu küllerin arasında ve hissettiği tüm o negatif soğuk enerji onu felç etmişti. boğazında bir el onu kavramış gibiydi ancak ortada maddesel bir şey yoktu. bir güç onu öylece tutuyordu. sonra birden saldı. sesler geri geldi.
komutan lev!!!
düşman okları!!!!!
hareket et lanet olası…
gözleri yeniden dünyaya bakmaya başladığında karşısında yüzleri çamur ve toprakla kaplı yüzlerce okçunun kazılmış bir hendekten onlara doğru nişan aldığını görmekle kalmadı, okların da vücuduna saplandığını hissetti. 5 ok gövdesinin farklı yerlerine saplandı ve dizlerinin üzerine çökmek zorunda kaldı, nefes alamazken ve zaten birkaç dakika içinde ölecekken duyduğu o kahkaha atan ses sonsuza kadar onu esir alacak avatara aitti. son bir ok boynuna saplandığında onun basıncıyla toprağa girmiş olan kılıcının üzerine kanlar fışkırmasına sebep olmuştu. lejyonu haince ve planlamış bir barbar kavim tuzağına kurban gidiyordu. yan yatmış biçimde bilincini kaybetmeden önce gördüğü manzarada ellerinde meşalelerle oklarla delik deşik olmuş askerlerini yakan en az bir hamam tuvaleti kadar kötü kokan saçları sakalları birbirine karışmış yabanilerin vahşi sesleriyle süslenmiş kan deryasıydı.
-ölümsüzlüğün senin için nasıl başladığını hatırlatmam gerekiyordu lev. şimdi senin için yaşam denilen safsatanın ne zaman bittiğini ve bir daha başlamayacağını tekrar anladığına göre yürümeye başlasan iyi olur. bazı şeyleri kendi iradenle yapman gerekiyor. büyümek için. benim kadar güçlü olmak için. diğer türlü kukla oynatan bir oyunbazdan ileri gidemeyeceğimi fark ediyorsun değil mi? ne zaman ki kendi hareketlerinin efendisi olduğunu gördüğünde… esaretimden, serbest kalacaksın ve özgürlüğüne tekrar kavuşacaksın.
beyaz sakalları asasına sarkan adam kılığındaki lev’in gözlerinden 2 damla yaş aktı ve adımlarını sıklaştırarak gençlerin kamp yaptığı alana doğru yürümeye devam etti.
geçmişte bir an: 4 arkadaş ve yabancı
martin oturduğu ağaç kütüğünün üzerinde dans eden çifti izliyordu. akşam saatleri yaklaşıyordu ve yaktıkları ateş sönmeye yüz tutmuştu. gwen ile dex… çok aşıktılar ve çok mutluydular helen’in çaldığı telli çalgıdan gelen ses eşliğinde bir o yana bir bu yana savrulurlarken uydurdukları dans eşliğinde. hep beraber şarkılar söylüyorlardı. yarım saate kalmaz eşyalarını toplarlar ve giderlerdi buradan. son anlarının tadını çıkarıyorlardı farkında olmadan bu yaşamlarındaki. ateşte pişmekte olan közlenmiş sebzelerle iyice doymuşlar ve şimdi şaraplarının son kupalarını içiyorlardı dansın ardından. birbirilerine olan sataşmaları ve gülüşleri o kadar içtendi ki her anları böyle geçebilirdi devam etselerdi.
ileride dağa çıkan patikanın eteğindeki garip bir biçimde atik adımlarla yürüyen şekli gördüğünde martin arkadaşlarını uyardı.
misafirimiz var.
hepsi bakışlarını o yöne çevirdi ve beklediler kaderlerinin son ağlarını örecek olan lanetli şövalyeyi. yürüdüğü patikayı dex ile martin çocukken oluşturmaya başlamış ve yıllar sonrasında şimdiki temiz haline getirmişlerdi. onlarca hafta taşlardan ve çalılardan bazende ağaçlardan arındırarak. uğursuz bir şey seziliyordu bu yabancıda. iyi olmayan hisler ve attığı her adımı takip eden kargalar sürekli olarak ağaçların dallarına tüneyip duruyorlardı. lev henüz efendisi kadar ilerleyemediği için karanlık sanatlarda sadece düşünce gücüyle bir şeylere sebep olamıyordu. bir olay ve neden gerekiyordu sonuca varması için. hala evrenin yasalarına bağlı bir seviyedeydi. bu sebeple gençlerin önüne geldiğinde bir kurgu niteliğinde onlardan yiyecek ve içecek istedi.
güzelliği dillere destan gwen bu yabancının ne kadar çirkin olduğunu düşündü.
helen en küçükleriydi ve yaşlı adam onlara yaklaştığında ne kadar yaşlı olduğunu düşündü moruğun.
martin daima sağlıklı ve dinç bir yapıdaydı. adamın aç gözlerine baktı ve zihninde küçümsedi onu, asasız yürüyemediğini ve iki büklüm duruşunun bedenindeki kırışıklıkların ve çürük bir imaj verişini sorguladı sürekli.
ancak en kötüsünü dex yaptı. diğer arkadaşlarının da düşündüklerini kafasından geçirdi ve bununla kalmayarak adamı zihninde aşağıladı, onların huzurunu bozmakla suçladı ve gitmesini ister gibi dik dik baktı başlangıçta.
lev:
uzak yollardan gelen bir yolcuyum. ne şanslıyım ki sizin gibi iyi insanlar buldum. lütfen bana birkaç parça yiyecek bir şeyler verin. o kadar susadım ki ve açım ki…
ağzını her araladığında akan yoğunlaşmış salyası ve çürük gibi kokması gençlerde hiç iyi bir ilk izlenim bırakmadı. belki de bu sınavdan kurtulmalarının bir yolu vardı. iyiliklerini sergilemek ve tüm karşıt düşüncelerine rağmen bu yabancıya karşı olan, henüz eğilmemiş egolarını ayaklarının altına alarak yardım etmek. ancak bu ihtimalleri dark birkaç ay öncesinden dex’e rüyalarında görünmeye başlayarak yok etmiş ve kin, nefret ve aşağılama genci pençesine almaya başlamıştı bile. son olarak da katıldığı kan ayini gereken negatif enerjiyi sağlamış ve genci sadece kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen bir yola itmişti.
o yüzden aslında grubu yakan kişi dex gibi görünecekti birazdan sebep olacağı şeylerle. ancak tüm olay dizisinde hiçlikte oturmuş düşünce ağları ören dark vardı ve bundan haberleri olması mümkün değildi gençlerin.
serseri kılığı artık giysilerine de yansımış olan, uykusuzluktan ve gerçekle hayali ayırt edemeyişinden de kaynaklı hareket etme biçimiyle dex elinde tuttuğu su testisini tepenin bayırından aşağı yuvarladı ve testi bir kayaya çarpıp parçalandı.
ooops elimden kaydı yaşlı bunak.
sonra da kalan son yiyecekleri olan ekmeği ateşin sönmekte olan dillerine attı ve kömür haline gelene kadar yanmasını izledi.
o sırada diğer 3 arkadaş ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. tamam hepsi kötü şeyler düşünmüşlerdi bu yabancı hakkında ancak hiçbiri arkadaşları kadar eyleme geçirmemişti bu kötü hislerini. sadece düşünmekle bırakmışlardı ve eğer dex yaptıklarını yapmasaydı 3’ü de yabancıya istediklerini verip yoluna göndereceklerdi ve hayallerini kurdukları yaşamı yaşamaya devam edeceklerdi. ancak öyle olmadı.
az önce kalan son yemeği ziyan ettiği gibi, bir de ateşli bir odun alarak adama doğru salladı ve diğer elindeki taşı da adama nişan alarak attı dex. yabancı taştan isabet almadı ancak gözlerinde yoğun bir hayal kırıklığı ile her şeyin farklı olmuş olmasını dileyen bir bakışla lanetler savurarak uzaklaştı.
neden öyle davrandın ki aşkım?
gwen hala sevdiği adamın kalbinin nasıl bu kadar kararmış olduğunun şokunu yaşıyordu.
martin ile helen ise az önce yaşananlara kahkahalarla gülerken serseri genç yaşlı adamın arkasından bağırdı:
defol seni yaşlı uğursuz bunak! bir daha da bu tepeye adımını dahi atma.
grup eşyalarını topladılar ve bir sonraki buluşmalarının olmayacağından haberdar olmadan ayrılmadan önce son kez sevgilileriyle öpüştüler. sonra 2’si önde 2’si arkada olmak üzere köye dönen patikanın yolunu tuttular. hava iyice kararırken alacakaranlığın son demleri yaşanıyordu dağın eteklerinde. burunlarına yanık kokusu geldiğinde hepsi birden sağa sola bakındılar ve arkalarından yükselen ateşlerin dumanının onlara doğru esen rüzgarla taşındığını gördüler. erkekler kız arkadaşlarına beklemelerini söylediler ve geri döndüler ateşin kaynağına.
martin’in içini çok kötü bir his kaplamıştı. her şeyi kaybedercesine bir his. düşüncelerini bir buğu kaplamıştı havayı kaplayan is kadar karanlık. az önce gözlerinin şahit olmasıyla söndürdükleri kamp ateşi şimdi çevredeki tüm ağaçları kaplamış ve giderek büyüyen bir şekilde onları çevrelemeye başlamıştı. durumun çok geç olduğunu fark ettiler söndürmek için, doğal olarak akılları geride bıraktıkları kızlara gitti ve koşar adım ellerini siper etmiş tepeyi gözleyen güzellerin yanında aldılar soluğu.
dex nefes nefese sesinden pişmanlık akarak konuştu:
bu şekilde bir yangın çıkması mümkün değil. bu işte bir terslik var. ne yapıp ne edip köye dönmeliyiz. eğer durdurulmazsa bu alev evlerimize kadar gelecek.
paniklediler ve koşar adım inmeye başladılar yol boyunca. ancak karanlıktı ve patikayı dikenler, çalılar kaplamaya başlamıştı. yıllar boyunca yoldan arındırdıkları ne varsa sanki hiç temizlenmemiş gibi yollarını kapatıyordu şimdi. kızlar durumu anlayıp iniltili çığlıklarla bağırdılar. arkalarında ateş, önlerinde giderek kapanan patika olmasından dolayı durdular ve şimdi onların da giysileri az önce kovdukları yaşlı yabancı kadar yırtıktı takıldıkları engellerden dolayı. daha fazla inemeyeceklerini fark ettiklerinde tek çarenin ağaçların arasına dalmak olduğunu anladılar. sıcak rüzgar onlara doğru esiyordu ve ağaçların kayalıklarda bittiğini hepsi biliyordu aslında. dağdan üzerlerine kıvılcımlar yağacak kadar büyümüştü ateşler ve tek sıra halinde ağaçların arasında ilerlerlerken akıllarını kaybedercesine hislere bürünmüştü benlikleri. normal olmayan bir şeyler vardı ve farkındaydılar. siyah dumanlar gökyüzünü kaplıyordu ve uzaktan fısıltılar eşliğinde bir şeyler mırıldanan bir ses, ne olduklarını anlamadıkları bir sesti dark’ın düşüncelerinin sese dönüşmesi. o konuşmuyordu, başka bir boyuttan izliyordu onları ve düşündüğü her şey sonsuzlukta yankılanıp gençlere ulaşıyordu fısıltılar halinde. insanlık dışı bir şeylere bulaştıklarını anladıklarıyla kalmadılar, kaçma dürtüleri öyle bir uyandı ki koşarken el ele tutuştular. diğer türlü hepsi ayrı yönlere dağılacak ve belki de kor olup gideceklerdi yangının içinde ormanla beraber. uçurumun kenarına geldiler ve her biri sonlarının geldiğini anlamıştı.
ayaklarının altında uzanan sisli boşluğa bakarken kayalıklardan aşağı son kelimelerini ettiler:
sonsuza kadar.
her zaman.
bütün yaşamlarda
ölümsüz gibi.
bölüm 2: sanki daha önceden tanışıyor gibi hissetmiyor musun sen de?
mezarlığın çıkışında çamurlu çimlerin biraz uzağında yola park etmiş mercedes’in kapısını açan koruma, patronuna “neyi bekliyoruz?” diye soran gözlerle bakarken dex kız kardeşinin mezarına bir kere daha baktı geriye dönüp. her yıl dönümünde olduğu gibi bir çiçek bırakmıştı büyük bir buket halinde. ancak gözleri yanında 3-4 kişinin eşlik ettiği kendi yaşlarında ancak onun tersine hayat tarafından ezildiği belli olan adama takıldı. arabasına bindi, koltukları ıslatmayı umursamadan öylece üzerinden dökülen damlalarla. araç tam çalışmıştı ki koruması ve aynı zamanda şoförü olan görevliye:
“bekle.” diye emir verdi.
ön koltuktaki adam gözlerini devirdi ve söylendiği gibi gaza basmadan bekledi. şehir mezarlığının karşısındaki otobüs durağına yöneldi kalabalıktan ayrılan aile. ancak ailenin küçük oğlu martin annesi ve ablasını bırakıp yürümek istediğini belirtti ve şehre giden yolda yağmur altında bir yürüyüşe başladı.
aklında babasıyla geçirdiği son akşamı tekrar tekrar yaşıyordu. neşeli gülüşlerin kapsadığı bir yemek masası ve annesinin her zaman sevgisini de kattığı yemekleri. ablasının tabağını bitirmesi için ısrar etmesi kardeşine. fakir ama mutlu bir aile tablosu.
martin üniversiteye hiç gitmemişti. zaten işçi olan annesiyle babası güç bela geçiniyordu ve bir de okul masrafları çıkaramazdı onların başına. o yüzden aile dostlarının birisinin ayarladığı kafedeki iş, onun kendi telefonunu almasına yetecek kadar para kazanmasına, güzel giyinmesini sağlayacak alışverişlere gitmesine filan sebep olmuştu. ancak artık hiçbirinin önemi yoktu. hayatında sevdiği tek şeyin ailesi olduğunu ve onları üzmeyeceğine dair verdiği söz aklından geçti. peki şimdi? babası aniden ölerek ne kadar üzmüştü hepsini? martin’in bir anda yok bile olsa üzemeyeceği kadar. birkaç ay sonra ablası evlenecekti ve artık çalışmaktan çok yorgun hisseden annesi ile tek başına kalacaktı ve geleceğinin ne kadar karardığını şimdiden görebiliyordu.
adımları sarsılıyordu yürüdükçe. sendeliyordu. düşüp kalkıyordu. çünkü alkol almıştı cenazeden önce. dağınık saçlı başından damla damla akan yağmurun altında kendini zatürre edebilecek kadar ıslanmıştı çünkü üzerindeki mont, kalitesiz bir ucuz giyim pazarından alınmış bir giysiydi. üşümesine ve titremesine rağmen yürümeye devam etti. rahibin söylediklerini düşündü babasını gömerlerken;
dünya ölümle yaşam arasında kurulmuş bir köprü ve tanrı bir gün hepimizi karşılayacak yolun sonunda.
hiçbir zaman inançlı birisi olmamıştı. ne kiliseye gittiğinde papazları dinlemişti ne fakirlere yardım etmiş, ne de din derslerinde okuduklarını anlamıştı. ancak bir tanrı olduğu fikrini de reddetmiyordu. bomboş adımlarla ilerlemeye devam ederken artık daha fazla sızlamasına dayanamamış olacaktı ki ıslanmış ve soğuktan morlaşmaya başlamış ayaklarının, şehre yakın bir dükkanın tentesinin altında yağmurdan korunmaya çalıştı. hava gri-karanlık bulutların kasvetiyle üzerine çökecek gökyüzü ve ıslak yağmur damlalarından ibaretti. eve vardığında üstünü değişecek ve sıcak bir duş alacaktı. belki birkaç gün boyunca yataktan çıkmayacak, titremeli ateşli nöbetler geçirecek ama düzelecekti. ilk defa böyle ıslatmıyordu kendisini. alışmıştı bünyesi bir şeylere. yol boyunca minik gölcükler oluşmuştu ve gözleriyle hala su birikmemiş boşluklar seçerken yanına yanaşan siyah mercedesi fark etti. arka koltuğun açılan kapısının ardından bir sıcaklık dalgası yüzüne doğru çarptı martin’in. gözleri en az onun kadar hüzün dolu bir adam, dex:
“davetiye mi bekliyorsun arabaya binmek için?” diye sorunca arabaya attı kendini.
birkaç dakika kimse konuşmadı arabada ve araç hızlandı 5 dakikadır süren yavaş takipleşmenin ardından. şimdi şehre doğru silecekleriyle yağmur damlalarını savuran araba saatte 70 kilometre hızla ilerliyordu. birkaç dakika içinde orada olacaklardı. bu süreyi sessizlikle değerlendirdiler. martin’in titremesi durdu, sonunda biraz ısındı.
teşekkür ederim bayım.
önemli değil… mezarlıkta seni gördüm. ağlayan annen miydi?
martin acı dolu gözlerle karşısındaki takım elbiseli ve kaşe montlu adama bakarak hikayesini özet geçti. babasının ondan nasıl koparıldığını, sarhoş bir sürücü tarafından.
dex de boş durmadı, neden orada olduğunu anlattı. kanserden ölen kız kardeşinin onun hayatında nasıl bir hüzne sebep olduğunu kimseye anlatmadığı kadar içten kelimelerle, kısa ve öz biçimde aktardı.
birbirilerine isimlerini söylediler. göz göze geldiler defalarca ancak her seferinde dex karşısındaki masum bakışlı adamdan kaçırdı gözlerini. arabaya aldığından beri onu, içini bir pişmanlık kaplamıştı. sanki babasını o öldürmüş gibi ya da hayatının bu halde olmasının sebebi oymuş gibi tanımlayamadığı bir his her yerini kaplamıştı iş adamının.
sonunda martin’in tanımladığı ücra mahallelerdeki varoş apartmana geldiklerinde yağmur dinmişti. aracın içindeki ısıtma sistemini o kadar yüksek ayarlatmıştı ki dex kendisi terler içinde kalmasına rağmen ikisi de bir nevi kurumuştu yağmurdan dolayı ıslandıkları her parça için. birbirilerini teselli etmelerinin sonunda ve martin’in ard arda gelen teşekkürlerinin ardından indikten sonra, dex yarıladığı camdan uzanarak neredeyse duyulmayacak bir sesle gencin arkasından şunları söyledi:
sanki daha önceden tanışıyor gibi hissetmiyor musun sen de?
ancak mahcup gözlerle arabaya bakan ve varlığından utanırcasına geçmişini tarayan zihniyle yanıt verdi martin:
hiç sanmıyorum. en azından bu yaşamda olmadığından eminim.
araba kapanan camın ardından yavaşça hızlandı ve gözden kayboldu.
martin bu gizemli şahsın eline tutuşturduğu karta bakıyordu yorgun gözlerle.
dex elsa. grand dijital reklam ve pazarlama ceo’su
uzak bir geçmişte: 4 arkadaş
alevler dağın tepesinde öylece yükselirken 4 arkadaş birbirilerine baktılar. bu yaşamları boyunca son kez bakışlarıydı çok sevdikleri arkadaşlıklarının bitişi esnasında. tekrar ne zaman buluşacaklarını bilmiyorlardı. hangi hayatta, nasıl koşullarda bulacaklarına dair birbirilerini, hiçbir fikirleri yoktu. ayaklarının altındaki uçurum sonsuzluğa gidercesine dipsiz bir kuyu gibi uzanmıştı. rüzgar sıcak esiyordu. dağ yanıyordu kuru dallardan oluşan ormanın ağaçlarıyla beraber. alevler tüm çevrelerini sardığında, atlamak onlar için daha az acılı bir ölüm olacaktı. hiçbiri bunu sorgulamıyordu. olayların nasıl böyle bir çıkmaza geldiğini anlayamamışlardı. hayatlarının sonuna bakarken hepsi de gözlerindeki yaşların aktığı boşluğa odaklanmıştı.
sonsuza kadar.
her zaman.
bütün yaşamlarda.
ölümsüz gibi.
derin nefesler aldılar ve ayaklarını öne uzattılar. elleri birbirilerine o kadar kilitlenmişti ki, neredeyse eşit hizalarda düşmeye başladılar. çığlık atmadılar. sadece nefesleri kesilmişti ve gözleri yıpramıştı düşüşün şiddetinden. sonları belliydi. ancak nerede başlayacakları değil.
bölüm1: hayat kelebek ömrü kadar kısa.
martin sokak boyunca koşuyordu. birkaç dakika önce telefonuna gelen “baban trafik kazası geçirmiş, hemen hastaneye gelmelisin!!!” mesajı önce onu kısa süreli bir şoka sokmuş, sonra da garsonluk yaptığı kafedeki herkesin ona şaşkınca bakmasıyla sonuçlanan bir tepsi devrilmesinin ardından önlüğünü bile çıkarmadan attığı adımlarla başlamıştı hastaneye olan koşusu.
helen hastanedeki mesaisinin son günündeydi. çalıştığı hastanenin acilinde 5 yıldır hemşirelik yapıyordu ve emekliliğine yıllar olmasına rağmen çoktan bıkmıştı hastalarla uğraşmaktan ve sürekli kan gördüğü ameliyatlarda doktorların ona emirler yağdırmasına. herhangi bir olay olmaması ve eve bugün sakince gitmeyi dilerken kapıdan bir sedye ile sağlık personelinin gözleri kanlanmış ve ilk yardım bandajlarıyla sarılmış, boyunluk giydirilmiş bir adamın sürüklendiğini gördü. gözlerini devirdi ve minik adımlarıyla doktorların çalıştığı ameliyat odasına yöneldi.
dex mezarlıkta ölmüş kız kardeşinin mezarı başında öylece dikiliyordu ve yağan yağmur omuzlarına gelen saçlarından dökülürken gözyaşları ile öylece bakıyordu boş gözlerle mezar taşına. biraz ileride kalabalık, siyahlar giyinmiş bir adam onu bekliyordu. koruması olarak tuttuğu ama aynı zamanda yalnız zamanlarında dertlerini anlattığı birisiydi. kanserden kaybettiği kardeşi, çok genç yaşta ayrılmıştı aralarından ve ailedeki herkes hayatlarında bir şeyleri yoluna koymuş devam ederken dex, atamıyordu bu ölümü. mezarlıkta yalnız değillerdi. birisi ölmüştü ve gömülüyordu, başında toplanmış kalabalık ve incilden okunan kesitler eşliğinde toprağa uğurlayanlar arasında bir kadının ağlama sesleri yağmurun sesine karışıyordu.
gwen sonbaharın verdiği yaprak dökümlerinin arasında bir parkta yürüyordu. dökülen kahverengi yapraklar aynı renkteki gözlerindeki yansımada kayboluyordu. üniversiteyi bitirememiş olmanın verdiği hüzün kaplamıştı zihnini. oysa ne hayallerle başlamıştı okumaya ve şimdi tüm ilişkileri yıkılmışken, içine girdiği psikolojik durum sebebiyle devam edemeyecekti okumaya. yalnız kalması gerekti ona göre. hiçbir insanın olmadığı sokakları bu yüzden seçiyordu. tek kişilik dairesine çıkmasının sebebi de buydu ev arkadaşlarını bırakıp. hiçbir insanın yüzüne bakmak istemiyor, ne bir göz teması ne de bir selamlaşmayı kaldırabileceğini sanmıyordu. parkın banklarından birisine oturup son zamanlarda giydiği tüm giysiler gibi gri ve siyahtan ibaret olan pek de kadınımsı durmayan çantasından bir sigara çıkardı ve yaktı. nefesini verirken kaybolmuş hissediyordu. her şeyin ve herkesin içinde yok olmuş kadar kaybolmuş.
uzak bir geçmişte: dex
vizyonlar, rüyalar ve kehanetler. sanrılar. geceleri bitmez kılan kabuslar. her şeyi bitirebilen ama tekrar başlatmaya gücü olan karanlık varlıklar. hiçbir zaman o kadar derine inme demişti büyücü baktığı kan dolu kaseden geleceği yorumlarken. bileğinden akan kanı durdurmak için kirli bir mendil ile sarmıştı ufak ama çok kanayan yarayı genç adam. yaşadıkları ülkenin sınırları içinde kan akıtma ve akan kandan kişinin geleceğini tahmin etme, kahinler tarafından sıkça yapılan bir ayindi ve hiç farklı hissetmiyordu bu konuda. evine dönerken akşam olmuştu ve yollar köyün havlayan köpekleri ile doluydu. sadece havlıyorlardı, saldırmıyorlardı neyse ki. birkaç aydır yalnız yaşadığı kulübesinde kötü rüyalar görmesiydi onu büyücülere bulaştıran. üzerinde kötü bir varlığın elini hissettiğini söylemişti ve olay kandan bir şeyler görmeye kadar gelmişti. yol boyunca büyücünün dediklerini düşündü:
bir yangın… sonunu getirecek bir yangın. yanında 3 kişi var ve sen varlığından kaçıyorsun. yok olmak istercesine ölüme atlıyorsun.
uzak bir geçmiş: martin
kapı çaldığında, akşam vakti gelebilecek tek kişi olduğunu anlamıştı. yıllardır aynı köyde büyüdüklerinden akşam ziyaretleri bir alışkanlık haline gelmişti arkadaşlarında. onları yargılayamazdı. annesi kapıyı açtı ve arkadaşı onu sordu. birkaç saniye sonra yanan şöminenin ucunda oturmuş ve dinliyordu başından geçenleri genç adamın. birkaç büyücü saçmalığı ve her zamanki normal dışı çocuk zırvalıkları. beraber bir akşam yemeği yediler. geç saate kadar ağustos böceklerinin sesleri eşliğinde sevdikleri kızlardan bahsettiler ve sonra da daha önce defalarca yaptığı gibi arkadaşının “yarın görüşürüz aylak” diyerek gitmesini gözlerinde parlayan ışık ile izledi.
uzak bir geçmiş: gwen
yaşadıkları köyün en güzel kızıydı. yeşil gözleri ve sırtından beline dökülen sarı saçları, hiçbir ortaçağ erkeğinin ona hayır diyemeyeceği kadar özel kılıyordu kızı. sabahın ilk ışıklarıyla beraber yola koyulmuştu. beraber yaşadığı abisine gece saatlerinde geç döneceğini söylemiş ve dağa giden patikayı sert ama narin adımlarla çiğnemeye başlamıştı bile kuş sesleri eşliğinde. terk edilmiş değirmeni geçtiğinde nehrin kenarındaki köprüye yöneldi. yapraklar nehir boyunca taşınırken, 1000 yıl sonra bir parkta otururken baktığı sonbaharın kurumuş dallarından dökülen yapraklar ona bir şeyler hatırlatacaktı ancak o an hiç dikkatini çekmedi kahverengi sarımtrak ağaç parçaları. dağa giden yol dik ve dikenlerle doluydu ama kalbini çaldırdığı erkek ile buluşmak için değerdi girdiği yollarda ayaklarına batan çalıların kanattığı tüm yaralar.
uzak bir geçmiş: helen
taşlardan kendine bir heykel yapmıştı çok bir şeye benzemeyen. siyah kısa saçları yarım saat önce vardığı dağın tepesinde terle ıslanmış alnını kapatıyordu şimdi. piknik için getirdiği köyün satıcılarından aldığı peynir, domatesler ve birkaç parça yiyecek daha heybesinde duruyordu. taşlarla oynamaya devam ederken ayak seslerini duydu. gözlerini kaldırdı ve gelen 2 adama doğru baktı. hepsi çocukluklarından bu zamana burada buluşmaya o kadar alışıktılar ki, sıradan bir köylü burayı bulmaya çalışsa kendini orman yollarında kaybeder belki de evine bile dönemezdi. ancak onlar 7-8 yaşlarından beridir burada buluşurlardı. arkadaşları geldi. birisi ki gönlünün sahibiydi. diğeri ise daha garip bir tipti. son zamanlarda uykusuz gözlerinin altındaki morluklar belli olan tekinsiz hissettiren bir tip. ama onun da bir seveni vardı ve köyün en güzel kızı ünvanını taşıyan kız da gelecekti birazdan serseri aşkının ulaştığı tepeye. gelen adamlar da bir şeyler getirmişlerdi. en güzeli de soğuk doldurulmuş ama yol boyunca ısınmış olmasına rağmen hala kafalarını hoş yapacak şaraptı. 3 kişiydiler. taşlardan bir heykel ve ağaçlıkların arasında yıllar önce inşa ettikleri hamaklar ve barınak işlevi gören tahtadan bir kabin. bir tanesi, aralarında en sıradan hayatı yaşayan ve babası çiftçi olan, şaraptan yudumlamaya başlamıştı bile eline aldığı bir kupadan. sonunda ağaçların arasında belirdiğinde yeşil gözlü kız, serseri tipli arkadaş minik bir ıslık öttürdü ve gençler mutluluk neşe içinde şarkılar söyleyerek piknik malzemelerini yere serdikleri hasıra dağıttılar.
her an:
boşluk. bir küre. kafasında dikenlerden bir taç olan, simsiyah bir gölge. kafasına yağan küller ve baktığı dünya. başka bir boyuttan. başka bir zaman diliminden. hiçlikten gelen.
yanında diz çökmüş bir adam. efendisine saygılı gözlerle bakan bir köle gibi. tapıyor gibi bir pozisyon. eller birleştirilmiş ve birlikte uzanıyorlar sonsuzluğa.
dark… gölgelerin efendisi, yokluğa hükmeden ve siyah rengini, karanlığı benimsemiş bir hiç. öylece süzülüyorlar boşlukta onları tutan düzlemde.
gençler dağa bir kere daha geldi efendim.
küreye odaklanmış tamamen siyah gözlerinin ardında bir bilinç ki, yaşanabilecek en korkunç kabuslara hükmeden cinsten. karanlık bir avatar.
onlara ruhlarından silinmeyecek bir hatıra bırakacağım.
bir mürit gibi dizlerinin üstünde bulunan adam aslında bir zamanların onurlu bir şövalyesi. ruhunu karanlığın avatarına satmadan önce taşıdığı haç hala boynunda. öyle bir boyuttalar ki buraya onlar istemeden kimse gelemez, kimse haberdar bile olamaz bulundukları yerden.
peki neden lordum? neden bu kişiler?
çünkü onlar da senin gibiler. hayatlarının değerini bilemedikleri için öğrenecekleri bir ders bu. yok oluşlarının başlangıcı. sonun başlangıcı. dünyadan herkes mutlu ayrılamaz lev… bazıları en kötüsünü yaşamak zorunda. birileri o yükü omzunda taşıyacak ki, diğerleri rahat ve mutlu olsun, ışığa gidebilsin. sen de bir gün benim gibi olduğunda anlayacaksın bütün bunları neden yaptığımızı.
hazır mısın onlara görünmeye?
evet efendim. kolyemi takmama izin verin.
lev elindeki tılsımı boynuna geçirdi. gözünün önünde canlandırdığı dağ figürü hiçliğin ortasında bir ekran gibi belirdi ve hiçlikten attığı ilk adım, toprağa bastı dağın atmosferinde. kıyafetleri eski bir dilenci kadar yırtıktı ve asası aslında son yaşamında öldürülmeden önce kavradığı kılıcından başka bir şey değildi. sadece görüntüsü değişmişti. zırhı yerine eski paçavralar, kılıç yerine asa. kalkan hiçbir zaman kullanmamıştı. sadece uzun bir kılıç yeterliydi ona zamanının düşmanların biçmesi için.
birkaç yüz metre uzakta gülüp eğlenen 4’lüyü görebiliyordu şimdi. onlara baktı. ne kadar genç ve yaşam dolulardı. eğer ki dark hayatlarına müdahale etmese, 2 çift halinde evlenecekler ve köylerinde mutlu mesut yaşlanacaklardı. hiçlikte o lord ile geçirdiği tüm o sayısız yıllar ve zamansızlık kadar uzun süre ona insanların hareketlerinin sebep olacağı hayat akışını görme yetisi vermişti. gençleri izlemeye devam etti uzaktan. bu dağda 2 ev olacaktı… yan yana. dark’ın onları göndereceği 1000 yıl sonrasında ismi helen olan kız ile martin, dex ile gwen bu ahşaptan yaptırdıkları evlere taşınacak ve belki de 40 yıl daha beraber yaşayıp çok mutlu bir karma ile gözlerini kapatacaklardı dünyaya. ilk önce kadınlar ölecekti ardından da kendilerine bakamayacak kadar yaşlandıkları için erkekler. bakımsız ama mutlu bir son olacaktı onlar için. ama birazdan yaşanacaklar hiçbir hayalin gerçek olmasına izin vermeyeceği için bu düşünce bulutlarını dağıttı şövalye.
kendi geçmişini düşündü. 700 yıl önce roma henüz parçalanmamışken kazandığı zaferleri ve nasıl da yenilmez hissettiğini. düşmanlarının kafalarını gövdelerinden ayırırken yönettiği lejyonunun dillere destan başarısını. bir an durdu. kaçmak istedi. kendi yaşadığı şeyi bu insanlara da yaşatmamak için koşarak gitmek. ancak o anda kalbinin yakınındaki mühürlü kolye bedenini yakmaya başladı ve her tarafına saplanan ateş uçlu iğneler canını öyle bir yaktı ki tekrardan dizlerinin üzerinde buldu kendini. şimdi vizyonu kapanmış, geçmişi bir film şeridi gibi gözlerinin önüne serilmişti.
devasa dikdörtgen kalkanlar ve kısa kılıçlı, kırmızı gümüş zırhlarının içinde ilerleyen askerler. barbarlara karşı bastırılan isyanlar, kopan bacaklar, kafalar ve diğer vücut uzuvları ile kan gölüne dönmüş bir savaş alanı. savaş çığlıkları ve öten borular eşliğinde kazanılan bir zafer. sonra da küllerin içinden yükselen bir gölge. öylece orada duruyordu lev’in 10-15 adım ilerisinde kadar. dark ona ilk kez böyle görünmüştü. siyah bir gölge olarak üzerine küller yağarken ve o şekilde de kalmıştı. ne ileri gidebiliyordu, ne de geri. kılıcına yaslanmış öylece duruyordu keskin ucu toprağa saplanmışken metalin. gözlerini ayıramıyordu ve lejyondan birkaç asker ona ellerini sağa sola oynatarak bir şeyler ifade etmeye çalışırken o öylece boşluğa bakıyordu. askerlerinin kalkan pozisyonuna girdiğini fark edemiyordu bile çünkü artık dünyaya bakmıyordu. başka bir şeye bakıyordu. tanrı’nın en karanlık haline. kafasında yükselen dikenler öylece duruyordu küllerin arasında ve hissettiği tüm o negatif soğuk enerji onu felç etmişti. boğazında bir el onu kavramış gibiydi ancak ortada maddesel bir şey yoktu. bir güç onu öylece tutuyordu. sonra birden saldı. sesler geri geldi.
komutan lev!!!
düşman okları!!!!!
hareket et lanet olası…
gözleri yeniden dünyaya bakmaya başladığında karşısında yüzleri çamur ve toprakla kaplı yüzlerce okçunun kazılmış bir hendekten onlara doğru nişan aldığını görmekle kalmadı, okların da vücuduna saplandığını hissetti. 5 ok gövdesinin farklı yerlerine saplandı ve dizlerinin üzerine çökmek zorunda kaldı, nefes alamazken ve zaten birkaç dakika içinde ölecekken duyduğu o kahkaha atan ses sonsuza kadar onu esir alacak avatara aitti. son bir ok boynuna saplandığında onun basıncıyla toprağa girmiş olan kılıcının üzerine kanlar fışkırmasına sebep olmuştu. lejyonu haince ve planlamış bir barbar kavim tuzağına kurban gidiyordu. yan yatmış biçimde bilincini kaybetmeden önce gördüğü manzarada ellerinde meşalelerle oklarla delik deşik olmuş askerlerini yakan en az bir hamam tuvaleti kadar kötü kokan saçları sakalları birbirine karışmış yabanilerin vahşi sesleriyle süslenmiş kan deryasıydı.
-ölümsüzlüğün senin için nasıl başladığını hatırlatmam gerekiyordu lev. şimdi senin için yaşam denilen safsatanın ne zaman bittiğini ve bir daha başlamayacağını tekrar anladığına göre yürümeye başlasan iyi olur. bazı şeyleri kendi iradenle yapman gerekiyor. büyümek için. benim kadar güçlü olmak için. diğer türlü kukla oynatan bir oyunbazdan ileri gidemeyeceğimi fark ediyorsun değil mi? ne zaman ki kendi hareketlerinin efendisi olduğunu gördüğünde… esaretimden, serbest kalacaksın ve özgürlüğüne tekrar kavuşacaksın.
beyaz sakalları asasına sarkan adam kılığındaki lev’in gözlerinden 2 damla yaş aktı ve adımlarını sıklaştırarak gençlerin kamp yaptığı alana doğru yürümeye devam etti.
geçmişte bir an: 4 arkadaş ve yabancı
martin oturduğu ağaç kütüğünün üzerinde dans eden çifti izliyordu. akşam saatleri yaklaşıyordu ve yaktıkları ateş sönmeye yüz tutmuştu. gwen ile dex… çok aşıktılar ve çok mutluydular helen’in çaldığı telli çalgıdan gelen ses eşliğinde bir o yana bir bu yana savrulurlarken uydurdukları dans eşliğinde. hep beraber şarkılar söylüyorlardı. yarım saate kalmaz eşyalarını toplarlar ve giderlerdi buradan. son anlarının tadını çıkarıyorlardı farkında olmadan bu yaşamlarındaki. ateşte pişmekte olan közlenmiş sebzelerle iyice doymuşlar ve şimdi şaraplarının son kupalarını içiyorlardı dansın ardından. birbirilerine olan sataşmaları ve gülüşleri o kadar içtendi ki her anları böyle geçebilirdi devam etselerdi.
ileride dağa çıkan patikanın eteğindeki garip bir biçimde atik adımlarla yürüyen şekli gördüğünde martin arkadaşlarını uyardı.
misafirimiz var.
hepsi bakışlarını o yöne çevirdi ve beklediler kaderlerinin son ağlarını örecek olan lanetli şövalyeyi. yürüdüğü patikayı dex ile martin çocukken oluşturmaya başlamış ve yıllar sonrasında şimdiki temiz haline getirmişlerdi. onlarca hafta taşlardan ve çalılardan bazende ağaçlardan arındırarak. uğursuz bir şey seziliyordu bu yabancıda. iyi olmayan hisler ve attığı her adımı takip eden kargalar sürekli olarak ağaçların dallarına tüneyip duruyorlardı. lev henüz efendisi kadar ilerleyemediği için karanlık sanatlarda sadece düşünce gücüyle bir şeylere sebep olamıyordu. bir olay ve neden gerekiyordu sonuca varması için. hala evrenin yasalarına bağlı bir seviyedeydi. bu sebeple gençlerin önüne geldiğinde bir kurgu niteliğinde onlardan yiyecek ve içecek istedi.
güzelliği dillere destan gwen bu yabancının ne kadar çirkin olduğunu düşündü.
helen en küçükleriydi ve yaşlı adam onlara yaklaştığında ne kadar yaşlı olduğunu düşündü moruğun.
martin daima sağlıklı ve dinç bir yapıdaydı. adamın aç gözlerine baktı ve zihninde küçümsedi onu, asasız yürüyemediğini ve iki büklüm duruşunun bedenindeki kırışıklıkların ve çürük bir imaj verişini sorguladı sürekli.
ancak en kötüsünü dex yaptı. diğer arkadaşlarının da düşündüklerini kafasından geçirdi ve bununla kalmayarak adamı zihninde aşağıladı, onların huzurunu bozmakla suçladı ve gitmesini ister gibi dik dik baktı başlangıçta.
lev:
uzak yollardan gelen bir yolcuyum. ne şanslıyım ki sizin gibi iyi insanlar buldum. lütfen bana birkaç parça yiyecek bir şeyler verin. o kadar susadım ki ve açım ki…
ağzını her araladığında akan yoğunlaşmış salyası ve çürük gibi kokması gençlerde hiç iyi bir ilk izlenim bırakmadı. belki de bu sınavdan kurtulmalarının bir yolu vardı. iyiliklerini sergilemek ve tüm karşıt düşüncelerine rağmen bu yabancıya karşı olan, henüz eğilmemiş egolarını ayaklarının altına alarak yardım etmek. ancak bu ihtimalleri dark birkaç ay öncesinden dex’e rüyalarında görünmeye başlayarak yok etmiş ve kin, nefret ve aşağılama genci pençesine almaya başlamıştı bile. son olarak da katıldığı kan ayini gereken negatif enerjiyi sağlamış ve genci sadece kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen bir yola itmişti.
o yüzden aslında grubu yakan kişi dex gibi görünecekti birazdan sebep olacağı şeylerle. ancak tüm olay dizisinde hiçlikte oturmuş düşünce ağları ören dark vardı ve bundan haberleri olması mümkün değildi gençlerin.
serseri kılığı artık giysilerine de yansımış olan, uykusuzluktan ve gerçekle hayali ayırt edemeyişinden de kaynaklı hareket etme biçimiyle dex elinde tuttuğu su testisini tepenin bayırından aşağı yuvarladı ve testi bir kayaya çarpıp parçalandı.
ooops elimden kaydı yaşlı bunak.
sonra da kalan son yiyecekleri olan ekmeği ateşin sönmekte olan dillerine attı ve kömür haline gelene kadar yanmasını izledi.
o sırada diğer 3 arkadaş ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. tamam hepsi kötü şeyler düşünmüşlerdi bu yabancı hakkında ancak hiçbiri arkadaşları kadar eyleme geçirmemişti bu kötü hislerini. sadece düşünmekle bırakmışlardı ve eğer dex yaptıklarını yapmasaydı 3’ü de yabancıya istediklerini verip yoluna göndereceklerdi ve hayallerini kurdukları yaşamı yaşamaya devam edeceklerdi. ancak öyle olmadı.
az önce kalan son yemeği ziyan ettiği gibi, bir de ateşli bir odun alarak adama doğru salladı ve diğer elindeki taşı da adama nişan alarak attı dex. yabancı taştan isabet almadı ancak gözlerinde yoğun bir hayal kırıklığı ile her şeyin farklı olmuş olmasını dileyen bir bakışla lanetler savurarak uzaklaştı.
neden öyle davrandın ki aşkım?
gwen hala sevdiği adamın kalbinin nasıl bu kadar kararmış olduğunun şokunu yaşıyordu.
martin ile helen ise az önce yaşananlara kahkahalarla gülerken serseri genç yaşlı adamın arkasından bağırdı:
defol seni yaşlı uğursuz bunak! bir daha da bu tepeye adımını dahi atma.
grup eşyalarını topladılar ve bir sonraki buluşmalarının olmayacağından haberdar olmadan ayrılmadan önce son kez sevgilileriyle öpüştüler. sonra 2’si önde 2’si arkada olmak üzere köye dönen patikanın yolunu tuttular. hava iyice kararırken alacakaranlığın son demleri yaşanıyordu dağın eteklerinde. burunlarına yanık kokusu geldiğinde hepsi birden sağa sola bakındılar ve arkalarından yükselen ateşlerin dumanının onlara doğru esen rüzgarla taşındığını gördüler. erkekler kız arkadaşlarına beklemelerini söylediler ve geri döndüler ateşin kaynağına.
martin’in içini çok kötü bir his kaplamıştı. her şeyi kaybedercesine bir his. düşüncelerini bir buğu kaplamıştı havayı kaplayan is kadar karanlık. az önce gözlerinin şahit olmasıyla söndürdükleri kamp ateşi şimdi çevredeki tüm ağaçları kaplamış ve giderek büyüyen bir şekilde onları çevrelemeye başlamıştı. durumun çok geç olduğunu fark ettiler söndürmek için, doğal olarak akılları geride bıraktıkları kızlara gitti ve koşar adım ellerini siper etmiş tepeyi gözleyen güzellerin yanında aldılar soluğu.
dex nefes nefese sesinden pişmanlık akarak konuştu:
bu şekilde bir yangın çıkması mümkün değil. bu işte bir terslik var. ne yapıp ne edip köye dönmeliyiz. eğer durdurulmazsa bu alev evlerimize kadar gelecek.
paniklediler ve koşar adım inmeye başladılar yol boyunca. ancak karanlıktı ve patikayı dikenler, çalılar kaplamaya başlamıştı. yıllar boyunca yoldan arındırdıkları ne varsa sanki hiç temizlenmemiş gibi yollarını kapatıyordu şimdi. kızlar durumu anlayıp iniltili çığlıklarla bağırdılar. arkalarında ateş, önlerinde giderek kapanan patika olmasından dolayı durdular ve şimdi onların da giysileri az önce kovdukları yaşlı yabancı kadar yırtıktı takıldıkları engellerden dolayı. daha fazla inemeyeceklerini fark ettiklerinde tek çarenin ağaçların arasına dalmak olduğunu anladılar. sıcak rüzgar onlara doğru esiyordu ve ağaçların kayalıklarda bittiğini hepsi biliyordu aslında. dağdan üzerlerine kıvılcımlar yağacak kadar büyümüştü ateşler ve tek sıra halinde ağaçların arasında ilerlerlerken akıllarını kaybedercesine hislere bürünmüştü benlikleri. normal olmayan bir şeyler vardı ve farkındaydılar. siyah dumanlar gökyüzünü kaplıyordu ve uzaktan fısıltılar eşliğinde bir şeyler mırıldanan bir ses, ne olduklarını anlamadıkları bir sesti dark’ın düşüncelerinin sese dönüşmesi. o konuşmuyordu, başka bir boyuttan izliyordu onları ve düşündüğü her şey sonsuzlukta yankılanıp gençlere ulaşıyordu fısıltılar halinde. insanlık dışı bir şeylere bulaştıklarını anladıklarıyla kalmadılar, kaçma dürtüleri öyle bir uyandı ki koşarken el ele tutuştular. diğer türlü hepsi ayrı yönlere dağılacak ve belki de kor olup gideceklerdi yangının içinde ormanla beraber. uçurumun kenarına geldiler ve her biri sonlarının geldiğini anlamıştı.
ayaklarının altında uzanan sisli boşluğa bakarken kayalıklardan aşağı son kelimelerini ettiler:
sonsuza kadar.
her zaman.
bütün yaşamlarda
ölümsüz gibi.
bölüm 2: sanki daha önceden tanışıyor gibi hissetmiyor musun sen de?
mezarlığın çıkışında çamurlu çimlerin biraz uzağında yola park etmiş mercedes’in kapısını açan koruma, patronuna “neyi bekliyoruz?” diye soran gözlerle bakarken dex kız kardeşinin mezarına bir kere daha baktı geriye dönüp. her yıl dönümünde olduğu gibi bir çiçek bırakmıştı büyük bir buket halinde. ancak gözleri yanında 3-4 kişinin eşlik ettiği kendi yaşlarında ancak onun tersine hayat tarafından ezildiği belli olan adama takıldı. arabasına bindi, koltukları ıslatmayı umursamadan öylece üzerinden dökülen damlalarla. araç tam çalışmıştı ki koruması ve aynı zamanda şoförü olan görevliye:
“bekle.” diye emir verdi.
ön koltuktaki adam gözlerini devirdi ve söylendiği gibi gaza basmadan bekledi. şehir mezarlığının karşısındaki otobüs durağına yöneldi kalabalıktan ayrılan aile. ancak ailenin küçük oğlu martin annesi ve ablasını bırakıp yürümek istediğini belirtti ve şehre giden yolda yağmur altında bir yürüyüşe başladı.
aklında babasıyla geçirdiği son akşamı tekrar tekrar yaşıyordu. neşeli gülüşlerin kapsadığı bir yemek masası ve annesinin her zaman sevgisini de kattığı yemekleri. ablasının tabağını bitirmesi için ısrar etmesi kardeşine. fakir ama mutlu bir aile tablosu.
martin üniversiteye hiç gitmemişti. zaten işçi olan annesiyle babası güç bela geçiniyordu ve bir de okul masrafları çıkaramazdı onların başına. o yüzden aile dostlarının birisinin ayarladığı kafedeki iş, onun kendi telefonunu almasına yetecek kadar para kazanmasına, güzel giyinmesini sağlayacak alışverişlere gitmesine filan sebep olmuştu. ancak artık hiçbirinin önemi yoktu. hayatında sevdiği tek şeyin ailesi olduğunu ve onları üzmeyeceğine dair verdiği söz aklından geçti. peki şimdi? babası aniden ölerek ne kadar üzmüştü hepsini? martin’in bir anda yok bile olsa üzemeyeceği kadar. birkaç ay sonra ablası evlenecekti ve artık çalışmaktan çok yorgun hisseden annesi ile tek başına kalacaktı ve geleceğinin ne kadar karardığını şimdiden görebiliyordu.
adımları sarsılıyordu yürüdükçe. sendeliyordu. düşüp kalkıyordu. çünkü alkol almıştı cenazeden önce. dağınık saçlı başından damla damla akan yağmurun altında kendini zatürre edebilecek kadar ıslanmıştı çünkü üzerindeki mont, kalitesiz bir ucuz giyim pazarından alınmış bir giysiydi. üşümesine ve titremesine rağmen yürümeye devam etti. rahibin söylediklerini düşündü babasını gömerlerken;
dünya ölümle yaşam arasında kurulmuş bir köprü ve tanrı bir gün hepimizi karşılayacak yolun sonunda.
hiçbir zaman inançlı birisi olmamıştı. ne kiliseye gittiğinde papazları dinlemişti ne fakirlere yardım etmiş, ne de din derslerinde okuduklarını anlamıştı. ancak bir tanrı olduğu fikrini de reddetmiyordu. bomboş adımlarla ilerlemeye devam ederken artık daha fazla sızlamasına dayanamamış olacaktı ki ıslanmış ve soğuktan morlaşmaya başlamış ayaklarının, şehre yakın bir dükkanın tentesinin altında yağmurdan korunmaya çalıştı. hava gri-karanlık bulutların kasvetiyle üzerine çökecek gökyüzü ve ıslak yağmur damlalarından ibaretti. eve vardığında üstünü değişecek ve sıcak bir duş alacaktı. belki birkaç gün boyunca yataktan çıkmayacak, titremeli ateşli nöbetler geçirecek ama düzelecekti. ilk defa böyle ıslatmıyordu kendisini. alışmıştı bünyesi bir şeylere. yol boyunca minik gölcükler oluşmuştu ve gözleriyle hala su birikmemiş boşluklar seçerken yanına yanaşan siyah mercedesi fark etti. arka koltuğun açılan kapısının ardından bir sıcaklık dalgası yüzüne doğru çarptı martin’in. gözleri en az onun kadar hüzün dolu bir adam, dex:
“davetiye mi bekliyorsun arabaya binmek için?” diye sorunca arabaya attı kendini.
birkaç dakika kimse konuşmadı arabada ve araç hızlandı 5 dakikadır süren yavaş takipleşmenin ardından. şimdi şehre doğru silecekleriyle yağmur damlalarını savuran araba saatte 70 kilometre hızla ilerliyordu. birkaç dakika içinde orada olacaklardı. bu süreyi sessizlikle değerlendirdiler. martin’in titremesi durdu, sonunda biraz ısındı.
teşekkür ederim bayım.
önemli değil… mezarlıkta seni gördüm. ağlayan annen miydi?
martin acı dolu gözlerle karşısındaki takım elbiseli ve kaşe montlu adama bakarak hikayesini özet geçti. babasının ondan nasıl koparıldığını, sarhoş bir sürücü tarafından.
dex de boş durmadı, neden orada olduğunu anlattı. kanserden ölen kız kardeşinin onun hayatında nasıl bir hüzne sebep olduğunu kimseye anlatmadığı kadar içten kelimelerle, kısa ve öz biçimde aktardı.
birbirilerine isimlerini söylediler. göz göze geldiler defalarca ancak her seferinde dex karşısındaki masum bakışlı adamdan kaçırdı gözlerini. arabaya aldığından beri onu, içini bir pişmanlık kaplamıştı. sanki babasını o öldürmüş gibi ya da hayatının bu halde olmasının sebebi oymuş gibi tanımlayamadığı bir his her yerini kaplamıştı iş adamının.
sonunda martin’in tanımladığı ücra mahallelerdeki varoş apartmana geldiklerinde yağmur dinmişti. aracın içindeki ısıtma sistemini o kadar yüksek ayarlatmıştı ki dex kendisi terler içinde kalmasına rağmen ikisi de bir nevi kurumuştu yağmurdan dolayı ıslandıkları her parça için. birbirilerini teselli etmelerinin sonunda ve martin’in ard arda gelen teşekkürlerinin ardından indikten sonra, dex yarıladığı camdan uzanarak neredeyse duyulmayacak bir sesle gencin arkasından şunları söyledi:
sanki daha önceden tanışıyor gibi hissetmiyor musun sen de?
ancak mahcup gözlerle arabaya bakan ve varlığından utanırcasına geçmişini tarayan zihniyle yanıt verdi martin:
hiç sanmıyorum. en azından bu yaşamda olmadığından eminim.
araba kapanan camın ardından yavaşça hızlandı ve gözden kayboldu.
martin bu gizemli şahsın eline tutuşturduğu karta bakıyordu yorgun gözlerle.
dex elsa. grand dijital reklam ve pazarlama ceo’su
devamını gör...
12.
doğum
kadın son kez ıkındı. bir çığlık yükseldi. bebek ilk nefesini aldı ve ağlamaya başladı.
döndü, 38 yaşında, küçük bir kasabada doğmuş ve yine öyle bir yerde yaşayan bir kadındı. sözleşmeli öğretmendi; annesiyle birlikte kalıyordu. bağlılıkla bağımlılık arasında sıkışmış bir ilişkileri vardı; tıpkı annesinin kendi annesiyle olduğu gibi.
annesinin tek gayesi bir torun sahibi olmaktı ama mutlaka bir kız torun... döndü’nün üzerinde ağır bir anne baskısı vardı: "bul artık! akılsız mısın, benden nasıl sen çıktın?" diyordu sürekli.
döndü, gerçeğin soğukluğundan sanalın hafifliğine, yani yeni bir dünyaya adım attı. elinin altındaki akıllı telefondan, tanışma uygulamaları üzerinden buluşmalar ayarlamaya başladı. biriyle tanışıyor, buluşuyor, sevişiyor ve sonra ortadan kayboluyordu. otel odaları ve pansiyonlar bu buluşmaların ilk, tek ve son adresiydi. seviştikten sonra adamı bırakıyor, tüm izlerini temizliyordu.
peki kimi arıyordu?
gündüz muhafazakâr, gece ise tutkulu bir kadındı.
annesi arkasından bağırdı: "bugün de mi çıkacaksın? bu sefer doğru adamdır umarım. neredeyse iki günde bir dışarıdasın, yine de sonuç sıfır!"
döndü yanıt vermeden küçük çantasıyla dışarı çıktı.
telefonu çaldı; uygulamadaki son adamdı arayan. "saat sekiz, çiçek pansiyon," dedi.
şehirler arası otobüse binip pansiyona geldi. üzerinde dar gelen siyah bir elbise, saçında kızıl bir peruk vardı. peruğun altındaki yeşil gözleri delice parlıyordu. elini ağrıtan küçük ama ağır çantasını diğer eline geçirdi.
çiçek pansiyon 7 numaraya girdi. soyundu. yarım saat sonra adam geldi, kapıyı çalıp içeri girdi. boylu poslu, esmer, yakışıklı bir tipti. çıplak kadının üzerine hışımla atladı.
bir oldular. sonra 7 numaralı odada mis gibi bir koku yayıldı, pencereye mavi bir ışık vurdu. yalnızca tek bir "ah!" sesi işitildi. döndü, elindeki yüzük parmağına ve kanlı çarşafa baktı.
diğerlerinden farklı olarak yalvarmayan tek adam oydu. gelirken biliyordu zaten.
peruğunu düzeltti, parmağı çantasına attı ve eve döndü. parmağı özel bir solüsyona koyup diğerlerinin yanına çantaya yerleştirdi. o anda cama yine mavi bir ışık vurdu, odadan mis kokular yayıldı.
"onu buldum," dedi içinden. "beni hamile bırakabilecek tek erkeği.". gülümsedi.
bulmak, öldürmekten zordu. yaralı ruhu ancak kendisine şefkatle dokunan bir bedenden döllenebilirdi.
bu, tüm aile kadınlarının bildigi ama birbirlerinden bile sakladıkları bir sırdı.
bir ay sonra hamile olduğunu öğrendi. onca tanışmadan, motel odasından, kanlı çarşaftan ve adamdan sonra...
sonunda.
tam dokuz ay sonra...
ıkındı, bağırdı, çığlık attı. bebek rahimden ayrıldı, ağladı. bir kız bebek doğdu.
döndü kan ter içindeydi. annesine baktı. annesi neden bir damat değil de sadece bebek istiyordu? o da babasız doğurmuştu döndü’yü; annesi de onu... tüm aile kadınları kızlarını böyle doğurmuştu.
annesi, "erkek," dedi, "kadının ruhunu kırbaçlaya kırbaçlaya hapseder. köle olursak yok oluruz. biz yok olursak dünyanın kadim hikâyelerini kim anlatacak? bu hikâyeler biterse dünya sürer mi sanırsın?"
döndü doğumdan birkaç saat sonra ayağa kalktı. halsizdi. çantayı açtı, kesik parmağa baktı, hüzünlendi.
annesi sessizce baktı. yeni hikayeler ancak böyle doğa dedi.
hazırlandılar. ışıkları kapattılar, kapıyı kilitlediler. bebeği, çantayı ve birkaç valizi alıp çıktılar. tüm sıradanlıklari ile otobüse bindiler.
annesi, kızının elini şefkatle sıktı: "bu dünyadaki her felaket arzuyla başlar, cinayetle biter."
kasaba garından bir otobüs kalktı.
bir bebek ağladı.
birkaç yaşam bitti,
biri başladı.
kadın son kez ıkındı. bir çığlık yükseldi. bebek ilk nefesini aldı ve ağlamaya başladı.
döndü, 38 yaşında, küçük bir kasabada doğmuş ve yine öyle bir yerde yaşayan bir kadındı. sözleşmeli öğretmendi; annesiyle birlikte kalıyordu. bağlılıkla bağımlılık arasında sıkışmış bir ilişkileri vardı; tıpkı annesinin kendi annesiyle olduğu gibi.
annesinin tek gayesi bir torun sahibi olmaktı ama mutlaka bir kız torun... döndü’nün üzerinde ağır bir anne baskısı vardı: "bul artık! akılsız mısın, benden nasıl sen çıktın?" diyordu sürekli.
döndü, gerçeğin soğukluğundan sanalın hafifliğine, yani yeni bir dünyaya adım attı. elinin altındaki akıllı telefondan, tanışma uygulamaları üzerinden buluşmalar ayarlamaya başladı. biriyle tanışıyor, buluşuyor, sevişiyor ve sonra ortadan kayboluyordu. otel odaları ve pansiyonlar bu buluşmaların ilk, tek ve son adresiydi. seviştikten sonra adamı bırakıyor, tüm izlerini temizliyordu.
peki kimi arıyordu?
gündüz muhafazakâr, gece ise tutkulu bir kadındı.
annesi arkasından bağırdı: "bugün de mi çıkacaksın? bu sefer doğru adamdır umarım. neredeyse iki günde bir dışarıdasın, yine de sonuç sıfır!"
döndü yanıt vermeden küçük çantasıyla dışarı çıktı.
telefonu çaldı; uygulamadaki son adamdı arayan. "saat sekiz, çiçek pansiyon," dedi.
şehirler arası otobüse binip pansiyona geldi. üzerinde dar gelen siyah bir elbise, saçında kızıl bir peruk vardı. peruğun altındaki yeşil gözleri delice parlıyordu. elini ağrıtan küçük ama ağır çantasını diğer eline geçirdi.
çiçek pansiyon 7 numaraya girdi. soyundu. yarım saat sonra adam geldi, kapıyı çalıp içeri girdi. boylu poslu, esmer, yakışıklı bir tipti. çıplak kadının üzerine hışımla atladı.
bir oldular. sonra 7 numaralı odada mis gibi bir koku yayıldı, pencereye mavi bir ışık vurdu. yalnızca tek bir "ah!" sesi işitildi. döndü, elindeki yüzük parmağına ve kanlı çarşafa baktı.
diğerlerinden farklı olarak yalvarmayan tek adam oydu. gelirken biliyordu zaten.
peruğunu düzeltti, parmağı çantasına attı ve eve döndü. parmağı özel bir solüsyona koyup diğerlerinin yanına çantaya yerleştirdi. o anda cama yine mavi bir ışık vurdu, odadan mis kokular yayıldı.
"onu buldum," dedi içinden. "beni hamile bırakabilecek tek erkeği.". gülümsedi.
bulmak, öldürmekten zordu. yaralı ruhu ancak kendisine şefkatle dokunan bir bedenden döllenebilirdi.
bu, tüm aile kadınlarının bildigi ama birbirlerinden bile sakladıkları bir sırdı.
bir ay sonra hamile olduğunu öğrendi. onca tanışmadan, motel odasından, kanlı çarşaftan ve adamdan sonra...
sonunda.
tam dokuz ay sonra...
ıkındı, bağırdı, çığlık attı. bebek rahimden ayrıldı, ağladı. bir kız bebek doğdu.
döndü kan ter içindeydi. annesine baktı. annesi neden bir damat değil de sadece bebek istiyordu? o da babasız doğurmuştu döndü’yü; annesi de onu... tüm aile kadınları kızlarını böyle doğurmuştu.
annesi, "erkek," dedi, "kadının ruhunu kırbaçlaya kırbaçlaya hapseder. köle olursak yok oluruz. biz yok olursak dünyanın kadim hikâyelerini kim anlatacak? bu hikâyeler biterse dünya sürer mi sanırsın?"
döndü doğumdan birkaç saat sonra ayağa kalktı. halsizdi. çantayı açtı, kesik parmağa baktı, hüzünlendi.
annesi sessizce baktı. yeni hikayeler ancak böyle doğa dedi.
hazırlandılar. ışıkları kapattılar, kapıyı kilitlediler. bebeği, çantayı ve birkaç valizi alıp çıktılar. tüm sıradanlıklari ile otobüse bindiler.
annesi, kızının elini şefkatle sıktı: "bu dünyadaki her felaket arzuyla başlar, cinayetle biter."
kasaba garından bir otobüs kalktı.
bir bebek ağladı.
birkaç yaşam bitti,
biri başladı.
devamını gör...
13.
doğum
yağmur yağdı.
toprağın içindeki bütün böcekler dışarı çıktı. yağmurun ardından yükselen toprak kokusu bütün şehri sararken bir evin penceresi açıldı.
bir bebek ağlamaya başladı.
kocaman kara gözlü, köfte dudaklı, güzel mi güzel bir kız çocuğuydu.
anne, yorgun ama mutluydu. bebeğini kucağına aldı ve gülümsedi.
kapı açıldı. baba içeri girdi. özlemle bekledikleri kızının yanına eğildi, onu kokladı.
güneş açtı.
pencerenin pervazına iki kumru kondu. ıslanmışlardı.
baba kumruları fark etti ve pencereyi açtı. iki kumru önce odanın içinde uçtu. sonra özlemle beklenen bebeğin yanına, beşiğin kenarına kondular.
anne kumruları görünce dua etti:
“allah’ım, kızım mutlu olsun. onurlu ve insanca yaşasın. ne kimseyi ezsin ne de ezilsin.”
duası bitti.
önce dişi kumru pencereden uçtu. ardından erkek kumru.
geriye iki tüy kaldı.
saatler geçti.
günler geçti.
yıllar geçti.
güzel kız çocuğu büyüdü.
ilk aşkını babasına anlattı.
babası güldü.
“bak,” dedi, “sevmek ne güzel.”
kız da güldü.
sonra zaman zamanı kovaladı.
işe girdi. çalıştı. emek verdi. emeğinin karşılığını aldı.
bir adam sevdi.
yakışıklı bir adamdı. onunla evlenmek istediğini söyledi.
annesi kızının gözlerine baktı.
“dikkat et,” dedi. “iyi tanı.”
çünkü anneler bilinmeyenin ardını sezerlerdi.
yokluklar oldu.
sonra varlıklar.
yokluklarla varlıkların arasında bir kızı oldu.
kızı büyüdü.
bir sürü dakika geçti. sayamadı.
günler yıllara, yıllar ömre dönüştü.
sonra önce babası öldü.
ardından annesi.
başı yere düşmedi belki ama kalbi kırıldı.
allah’a dua etti.
bir gün yine yağmur yağdı.
sonra güneş çıktı.
pencerenin pervazına iki kumru kondu.
ıslanmışlardı.
kadın pencereyi açtı.
kumrular içeri girdi.
o gün doğum günüydü.
iki kumru, odanın içinde biraz dolaştıktan sonra sobanın yanına kondu.
kadın onlara baktı.
annesinin duasını, babasının kahkahasını duydu.
bir dilek tuttu.
güneş açtı.
pencereden içeri sıcak bir ışık vurdu.
iki tüy havalandı.
bir bebek ağladı.
kara gözlü, güzel mi güzel bir kız çocuğu doğdu.
özlemle bekleniyordu.
ve pencerenin pervazında, iki tüy yan yana duruyordu.
yağmur yağdı.
toprağın içindeki bütün böcekler dışarı çıktı. yağmurun ardından yükselen toprak kokusu bütün şehri sararken bir evin penceresi açıldı.
bir bebek ağlamaya başladı.
kocaman kara gözlü, köfte dudaklı, güzel mi güzel bir kız çocuğuydu.
anne, yorgun ama mutluydu. bebeğini kucağına aldı ve gülümsedi.
kapı açıldı. baba içeri girdi. özlemle bekledikleri kızının yanına eğildi, onu kokladı.
güneş açtı.
pencerenin pervazına iki kumru kondu. ıslanmışlardı.
baba kumruları fark etti ve pencereyi açtı. iki kumru önce odanın içinde uçtu. sonra özlemle beklenen bebeğin yanına, beşiğin kenarına kondular.
anne kumruları görünce dua etti:
“allah’ım, kızım mutlu olsun. onurlu ve insanca yaşasın. ne kimseyi ezsin ne de ezilsin.”
duası bitti.
önce dişi kumru pencereden uçtu. ardından erkek kumru.
geriye iki tüy kaldı.
saatler geçti.
günler geçti.
yıllar geçti.
güzel kız çocuğu büyüdü.
ilk aşkını babasına anlattı.
babası güldü.
“bak,” dedi, “sevmek ne güzel.”
kız da güldü.
sonra zaman zamanı kovaladı.
işe girdi. çalıştı. emek verdi. emeğinin karşılığını aldı.
bir adam sevdi.
yakışıklı bir adamdı. onunla evlenmek istediğini söyledi.
annesi kızının gözlerine baktı.
“dikkat et,” dedi. “iyi tanı.”
çünkü anneler bilinmeyenin ardını sezerlerdi.
yokluklar oldu.
sonra varlıklar.
yokluklarla varlıkların arasında bir kızı oldu.
kızı büyüdü.
bir sürü dakika geçti. sayamadı.
günler yıllara, yıllar ömre dönüştü.
sonra önce babası öldü.
ardından annesi.
başı yere düşmedi belki ama kalbi kırıldı.
allah’a dua etti.
bir gün yine yağmur yağdı.
sonra güneş çıktı.
pencerenin pervazına iki kumru kondu.
ıslanmışlardı.
kadın pencereyi açtı.
kumrular içeri girdi.
o gün doğum günüydü.
iki kumru, odanın içinde biraz dolaştıktan sonra sobanın yanına kondu.
kadın onlara baktı.
annesinin duasını, babasının kahkahasını duydu.
bir dilek tuttu.
güneş açtı.
pencereden içeri sıcak bir ışık vurdu.
iki tüy havalandı.
bir bebek ağladı.
kara gözlü, güzel mi güzel bir kız çocuğu doğdu.
özlemle bekleniyordu.
ve pencerenin pervazında, iki tüy yan yana duruyordu.
devamını gör...
14.
döngü
kadın çölün ortasında, bir gece yarısı soğuktan uyandı.
yanında bir çanta duruyordu. onu ne zaman getirdiğini hatırlamıyordu.
hırkasını almak istedi. fermuarı açmak için eğildi. çantayı açtığında bir rüzgâr esti. elini içine attı.
birden çantanın içinden bir kedi çıktı.
yıllar önce beslediği ve zamansızca ölen kedisi.
şaşırdı. göğsünde bir sıcaklık yayıldı. onu kenara koydu.
elini bir daha attı.
okuldaki en yakın arkadaşı ayşe çıktı.
çıkardı, kedinin yanına koydu.
ayşe öfkeyle bağırıyordu:
“yine mi sen?”
sesi hâlâ kulaklarındaydı. omuzları gerildi.
bir rüzgâr daha esti.
elini çantaya attı.
bir ev çıktı. doğduğu ev.
pencerelerinden içeri baktı. ailesi akşam yemeği yiyordu.
bir süre onları izledi. gözleri sevgiyle doldu.
elini yeniden çantaya attı.
bu kez iş yerindeki toplantı salonu geldi eline.
“yine bir kişisel gelişim eğitimi,” dedi içinden.
içinde iş arkadaşları vardı.
salonun ağırlığını omzunda hissetti. diğerlerinin yanına koydu.
“neden işten çıkarıldım ben?” dedi hüzünle.
çanta hafiflemişti.
en son elini attı.
hırkası çıktı.
giydi.
bulduğu her şey, hissettiği her duygu, hatırladığı her an hırkasının üzerindeydi.
gece yavaşça inceldi.
rüzgâr yeniden kalktı,
uzaktan bir fermuar sesi duyuldu.
bir el omzuna değdi.
onu yavaşça kaldırdı.
kenara koydu.
yanında, tozun içinde, bir çanta duruyordu.
kadın çölün ortasında, bir gece yarısı soğuktan uyandı.
yanında bir çanta duruyordu. onu ne zaman getirdiğini hatırlamıyordu.
hırkasını almak istedi. fermuarı açmak için eğildi. çantayı açtığında bir rüzgâr esti. elini içine attı.
birden çantanın içinden bir kedi çıktı.
yıllar önce beslediği ve zamansızca ölen kedisi.
şaşırdı. göğsünde bir sıcaklık yayıldı. onu kenara koydu.
elini bir daha attı.
okuldaki en yakın arkadaşı ayşe çıktı.
çıkardı, kedinin yanına koydu.
ayşe öfkeyle bağırıyordu:
“yine mi sen?”
sesi hâlâ kulaklarındaydı. omuzları gerildi.
bir rüzgâr daha esti.
elini çantaya attı.
bir ev çıktı. doğduğu ev.
pencerelerinden içeri baktı. ailesi akşam yemeği yiyordu.
bir süre onları izledi. gözleri sevgiyle doldu.
elini yeniden çantaya attı.
bu kez iş yerindeki toplantı salonu geldi eline.
“yine bir kişisel gelişim eğitimi,” dedi içinden.
içinde iş arkadaşları vardı.
salonun ağırlığını omzunda hissetti. diğerlerinin yanına koydu.
“neden işten çıkarıldım ben?” dedi hüzünle.
çanta hafiflemişti.
en son elini attı.
hırkası çıktı.
giydi.
bulduğu her şey, hissettiği her duygu, hatırladığı her an hırkasının üzerindeydi.
gece yavaşça inceldi.
rüzgâr yeniden kalktı,
uzaktan bir fermuar sesi duyuldu.
bir el omzuna değdi.
onu yavaşça kaldırdı.
kenara koydu.
yanında, tozun içinde, bir çanta duruyordu.
devamını gör...
15.
"güneşin sana gelmesini istiyorsan, gölgeden çık.”
bunu ne zaman söylediğimi hatırlamıyorum. belki kendime, belki de yıllardır aynı yerde bekleyen o kadına. pencerenin önünde oturmuş, dışarıyı izliyordum. sokakta insanlar bir yerlere yetişiyor, ağaçların arasından güneş sızıyordu. ben ise perdeleri yarıya kadar kapatmıştım. ne içerisi tamamen karanlıktı ne de dışarısı tamamen aydınlık. hayatım da tam olarak böyleydi.
bir şeylerin değişmesini istiyor, ama değişmesi için gereken ilk adımı hep erteliyordum. insanlardan uzak duruyor, sonra neden kimsenin bana yaklaşmadığını düşünüyordum. sevilmek istiyor, incinmekten korktuğum için kimseye kendimi göstermiyordum.
o gün ayağa kalktım.perdeyi sonuna kadar açtım.güneş yüzüme vurduğunda gözlerimi kıstım. uzun zamandır görmediğim bir şeyle karşılaşmış gibiydim.kendimle...
kapıyı açıp dışarı çıktım. nereye gittiğimi bilmiyordum. ilk kez bilmek de istemiyordum.belki hayat, bütün cevapları bulduğumuzda değil; cevapları bilmeden gölgeden çıkmaya cesaret ettiğimizde başlıyordu.ve ben o gün, ilk kez beklemeyi bıraktım.
sokağa çıktığımda güneş yüzümü ısıtıyordu ama içimde hâlâ yıllardır taşıdığım o soğukluk vardı.bir süre yürüdüm.nereye gittiğimi bilmiyordum. sadece evden uzaklaşmak istiyordum. çünkü bazen insanın değiştirmesi gereken yer, yaşadığı şehir değil; kendi içinde yıllardır kurduğu odadır.
bunu ne zaman söylediğimi hatırlamıyorum. belki kendime, belki de yıllardır aynı yerde bekleyen o kadına. pencerenin önünde oturmuş, dışarıyı izliyordum. sokakta insanlar bir yerlere yetişiyor, ağaçların arasından güneş sızıyordu. ben ise perdeleri yarıya kadar kapatmıştım. ne içerisi tamamen karanlıktı ne de dışarısı tamamen aydınlık. hayatım da tam olarak böyleydi.
bir şeylerin değişmesini istiyor, ama değişmesi için gereken ilk adımı hep erteliyordum. insanlardan uzak duruyor, sonra neden kimsenin bana yaklaşmadığını düşünüyordum. sevilmek istiyor, incinmekten korktuğum için kimseye kendimi göstermiyordum.
o gün ayağa kalktım.perdeyi sonuna kadar açtım.güneş yüzüme vurduğunda gözlerimi kıstım. uzun zamandır görmediğim bir şeyle karşılaşmış gibiydim.kendimle...
kapıyı açıp dışarı çıktım. nereye gittiğimi bilmiyordum. ilk kez bilmek de istemiyordum.belki hayat, bütün cevapları bulduğumuzda değil; cevapları bilmeden gölgeden çıkmaya cesaret ettiğimizde başlıyordu.ve ben o gün, ilk kez beklemeyi bıraktım.
sokağa çıktığımda güneş yüzümü ısıtıyordu ama içimde hâlâ yıllardır taşıdığım o soğukluk vardı.bir süre yürüdüm.nereye gittiğimi bilmiyordum. sadece evden uzaklaşmak istiyordum. çünkü bazen insanın değiştirmesi gereken yer, yaşadığı şehir değil; kendi içinde yıllardır kurduğu odadır.
devamını gör...
16.
1-
ışık, gölge ve tina
tina ile 21 inde tanıştık, o günden sonra benim evim oldu. o durgundu, ben suskun. sormadım geçmişini, soramadım hayal kırıklığına uğrarım diye. konuşmamıştık öncesinde de, sadece gözlerinin içine bakakaldım, kendiliğinden gelişti her şey. aynı odadan çıkmadık sonra da. birçok evimiz oldu sonrasında, hepsinde de yalnızca ikimiz vardık. evlerin hepsi bizimdi. işte bu tina ile ömrümüzün hikâyesi...
ilk evimiz falezde, kayalıkların yakınına konuşlanmış, 4 odalı ama bizim ısrarla tek odasını kullandığımız taştan yapılmış kalın duvarlı, komşusu olmayan bir evdi. kullandığımız o tek odada iki ayrı yatak (biri tina diğeri benim için) cam kenarında karşılıklı iki berjer, ortada eski bir sehpa, kapının yanında deri ciltli kitapları saklayan eski bir kitaplık vardı. odanın içindeki hava, toz taneciklerinin öğle güneşinde ağır ağır süzüldüğü o pürüzsüz anlardan biriyle kaplıydı. tina, pencere kenarındaki eski berjerin üzerine bağdaş kurmuş, elindeki çay kupasından yükselen buğunun ardındaki gökyüzüne bakıyordu. elinde ince sigarası güzel dudaklarına çok yakışıyordu. aslında defalarca odada sigara içmeyelim demiştim kendisine. gözlerinde, dünyanın bütün gürültüsünü susturan o kendine has ışıltı vardı. hayatın tüm yüküne rağmen içinde bir yerlerde kırılmamış, ısrarla yeşeren taze bir ümit geziniyordu.
ben ise kapı pervazına yaslanmış, sadece onu izliyordum. bakışlarımı ondan çekmek, odadaki sessizliği bozmak istemiyordum. o, dünyayı benim hiç göremediğim renklerle görüyordu; parmak uçlarıyla sehpanın ahşap dokusuna dokunuşunda bile geçmişe yazılmış sessiz bir mektup vardı. sessizlik büyüdü. tina başını yavaşça bana doğru çevirdi. dudağının kenarında yarım bir gülümseme belirdi ama gözleri hâlâ o derin, tenha denizlerde yüzüyordu. "bazen," dedi, sesi odaya dağılan bir tüy kadar hafifti, "insan en çok evindeyken bir şeylerin özlemini çeker mi?"
cevap vermedim. sadece ona doğru bir adım attım...
mermer pervaza bırakılmış saksıdaki yaprağın üzerindeki çiğ damlası gibi sakindi yüzü. yanına yaklaşıp berjerin yanındaki ahşap parkeye oturdum, sırtımı onun oturduğu koltuğun kenarına yasladım. dizleri neredeyse omuzuma değiyordu. tina’nın varlığı, fırtına öncesindeki o garip, huzurlu sessizlik gibiydi; insanı hem dinlendiriyor hem de her an bir şeylerin değişebileceği hissiyle ürpertiyordu. "evdeyken bile bir şeylerin özlemini çekmek..." diye mırıldandım içimden. ona hak veriyordum ama bunu yüksek sesle söyleyecek kadar cesur değildim belki de. o, elindeki kupayı iki avucuyla kavramış, parmaklarının ucundaki sıcaklıkla ısınmaya çalışıyordu. gözleri odanın köşesinde, duvara vuran gölgelerin oyununa takılmıştı. bazen saatlerce aynı yere bakabilir, orada benim asla göremediğim koca bir şehir, belki de hiç gidilmemiş denizler kurabilirdi. hayalleri o kadar gerçekti ki, ne zaman bir şey anlatsa kendimi onun dünyasında bir figüran gibi hissederdim. "biliyor musun," dedi, bakışlarını duvardaki gölgeden ayırmadan. "insan kaybettiklerini özlemez sadece. hiç yaşayamadığı, ama yaşanacağını bildiği o güzel günleri de özler."
sesi, odadaki toz taneciklerinin arasına sızıp orada asılı kaldı. bir an durup yüzüne baktım. dudağının kenarındaki o buruk kavis, umudun boşlukla kesiştiği tam o ince çizgiydi. yaşam doluydu; yaşamak, dokunmak, hissetmek istiyordu ama dünyanın ona sunabileceği şeylerin yetersizliğinden korkar gibi bir hali vardı. "peki ya o günler bu odadaysa?" diye sordum, ilk kez sessizliğimi bölerek.
tina hafifçe gülümsedi. bu kez gözlerinin içi de katıldı o gülümsemeye, kirpiklerinin arasındaki o pus dağıldı. başını eğip bana baktı, saçlarından süzülen bir tutam yüzüne düştü. "belki de," dedi fısıltıyla. "belki de sadece doğru pencereden bakmayı öğrenmemiz gerekiyordur." o an anladım; bu oda bizim dünyamızdı ve ben, tina'nın penceresinden bakmayı öğrendikçe baştan yaratılacaktım. tina’nın bu sözleri odanın ortasındaki havayı bir anlığına ağırlaştırdı, sonra her şey yeniden kendi akışına döndü. elindeki boş kupayı yerdeki ahşap parkenin üzerine, tam benim dizimin yanına bıraktı. porselenin ahşaba değdiği an çıkan hafif tıkırtı, sanki bu küçük evrendeki tek gerçek sesti. sırtımı dayadığım berjerden hafifçe kıpırdandı. saçlarının kokusu, odadaki havayı dağıtan taze bir bahar esintisi gibi yüzüme çarptı. bir şeylerin hep eksik olduğuna inanan ruhu, şimdi bu daracık alanın içine koca bir gelecek sığdırmaya çalışıyordu. "yarın," dedi gözlerini tavandaki çatlağa dikerek. "yarın güneş doğmadan uyanalım. o hep erken uyanırdı, ben fırsatını bulunca uyumaya çalışırdım oysa. pencereyi sonuna kadar açıp odanın içine rüzgarın dolmasını bekleyelim. belki de aradığımız o özlem, uzaktaki bir şehirde değil, tam o rüzgarın getirdiği kokudadır."
gözlerindeki o çocuksu ümit yeniden alevlenmişti. birkaç saniye önce hüznün koyu gölgelerinde kaybolan kadın gitmiş, yerine yaşamın her detayına aşık, hayalperest bir kız çocuğu gelmişti. onu büyüleyici kılan da tam olarak buydu işte; bir duygunun en dip noktasıyla en tepe noktası arasında tek bir nefeste geçiş yapabiliyordu.
"tamam," dedim, bakışlarımı yüzünden ayırmadan. "yarın rüzgarı bekleyeceğiz."
hafifçe başını salladı. berjerin üzerinden kalkarak oturduğum koltuğa geldi, kucağıma oturdu, omzunu başıma dayayarak iyice büzüldü, dizlerini çenesine doğru çekti. günün son ışıkları odadan çekilirken, gölgeler ikimizi de yavaşça yutmaya başladı. tinanın gözlerinden birkaç damla yaş aktı. dünyayla arasındaki o ince sınırı kapatmış ama içindeki ümit dolu şehirleri açık bırakmıştı. ben ise karanlığın çöktüğü o odada, onun nefes alıp verişlerini dinleyerek kaldım. bir sonraki günün neler getireceğini bilmeden, ama ilk defa yarını merak ederek...
seni çok seviyorum tina...
ışık, gölge ve tina
tina ile 21 inde tanıştık, o günden sonra benim evim oldu. o durgundu, ben suskun. sormadım geçmişini, soramadım hayal kırıklığına uğrarım diye. konuşmamıştık öncesinde de, sadece gözlerinin içine bakakaldım, kendiliğinden gelişti her şey. aynı odadan çıkmadık sonra da. birçok evimiz oldu sonrasında, hepsinde de yalnızca ikimiz vardık. evlerin hepsi bizimdi. işte bu tina ile ömrümüzün hikâyesi...
ilk evimiz falezde, kayalıkların yakınına konuşlanmış, 4 odalı ama bizim ısrarla tek odasını kullandığımız taştan yapılmış kalın duvarlı, komşusu olmayan bir evdi. kullandığımız o tek odada iki ayrı yatak (biri tina diğeri benim için) cam kenarında karşılıklı iki berjer, ortada eski bir sehpa, kapının yanında deri ciltli kitapları saklayan eski bir kitaplık vardı. odanın içindeki hava, toz taneciklerinin öğle güneşinde ağır ağır süzüldüğü o pürüzsüz anlardan biriyle kaplıydı. tina, pencere kenarındaki eski berjerin üzerine bağdaş kurmuş, elindeki çay kupasından yükselen buğunun ardındaki gökyüzüne bakıyordu. elinde ince sigarası güzel dudaklarına çok yakışıyordu. aslında defalarca odada sigara içmeyelim demiştim kendisine. gözlerinde, dünyanın bütün gürültüsünü susturan o kendine has ışıltı vardı. hayatın tüm yüküne rağmen içinde bir yerlerde kırılmamış, ısrarla yeşeren taze bir ümit geziniyordu.
ben ise kapı pervazına yaslanmış, sadece onu izliyordum. bakışlarımı ondan çekmek, odadaki sessizliği bozmak istemiyordum. o, dünyayı benim hiç göremediğim renklerle görüyordu; parmak uçlarıyla sehpanın ahşap dokusuna dokunuşunda bile geçmişe yazılmış sessiz bir mektup vardı. sessizlik büyüdü. tina başını yavaşça bana doğru çevirdi. dudağının kenarında yarım bir gülümseme belirdi ama gözleri hâlâ o derin, tenha denizlerde yüzüyordu. "bazen," dedi, sesi odaya dağılan bir tüy kadar hafifti, "insan en çok evindeyken bir şeylerin özlemini çeker mi?"
cevap vermedim. sadece ona doğru bir adım attım...
mermer pervaza bırakılmış saksıdaki yaprağın üzerindeki çiğ damlası gibi sakindi yüzü. yanına yaklaşıp berjerin yanındaki ahşap parkeye oturdum, sırtımı onun oturduğu koltuğun kenarına yasladım. dizleri neredeyse omuzuma değiyordu. tina’nın varlığı, fırtına öncesindeki o garip, huzurlu sessizlik gibiydi; insanı hem dinlendiriyor hem de her an bir şeylerin değişebileceği hissiyle ürpertiyordu. "evdeyken bile bir şeylerin özlemini çekmek..." diye mırıldandım içimden. ona hak veriyordum ama bunu yüksek sesle söyleyecek kadar cesur değildim belki de. o, elindeki kupayı iki avucuyla kavramış, parmaklarının ucundaki sıcaklıkla ısınmaya çalışıyordu. gözleri odanın köşesinde, duvara vuran gölgelerin oyununa takılmıştı. bazen saatlerce aynı yere bakabilir, orada benim asla göremediğim koca bir şehir, belki de hiç gidilmemiş denizler kurabilirdi. hayalleri o kadar gerçekti ki, ne zaman bir şey anlatsa kendimi onun dünyasında bir figüran gibi hissederdim. "biliyor musun," dedi, bakışlarını duvardaki gölgeden ayırmadan. "insan kaybettiklerini özlemez sadece. hiç yaşayamadığı, ama yaşanacağını bildiği o güzel günleri de özler."
sesi, odadaki toz taneciklerinin arasına sızıp orada asılı kaldı. bir an durup yüzüne baktım. dudağının kenarındaki o buruk kavis, umudun boşlukla kesiştiği tam o ince çizgiydi. yaşam doluydu; yaşamak, dokunmak, hissetmek istiyordu ama dünyanın ona sunabileceği şeylerin yetersizliğinden korkar gibi bir hali vardı. "peki ya o günler bu odadaysa?" diye sordum, ilk kez sessizliğimi bölerek.
tina hafifçe gülümsedi. bu kez gözlerinin içi de katıldı o gülümsemeye, kirpiklerinin arasındaki o pus dağıldı. başını eğip bana baktı, saçlarından süzülen bir tutam yüzüne düştü. "belki de," dedi fısıltıyla. "belki de sadece doğru pencereden bakmayı öğrenmemiz gerekiyordur." o an anladım; bu oda bizim dünyamızdı ve ben, tina'nın penceresinden bakmayı öğrendikçe baştan yaratılacaktım. tina’nın bu sözleri odanın ortasındaki havayı bir anlığına ağırlaştırdı, sonra her şey yeniden kendi akışına döndü. elindeki boş kupayı yerdeki ahşap parkenin üzerine, tam benim dizimin yanına bıraktı. porselenin ahşaba değdiği an çıkan hafif tıkırtı, sanki bu küçük evrendeki tek gerçek sesti. sırtımı dayadığım berjerden hafifçe kıpırdandı. saçlarının kokusu, odadaki havayı dağıtan taze bir bahar esintisi gibi yüzüme çarptı. bir şeylerin hep eksik olduğuna inanan ruhu, şimdi bu daracık alanın içine koca bir gelecek sığdırmaya çalışıyordu. "yarın," dedi gözlerini tavandaki çatlağa dikerek. "yarın güneş doğmadan uyanalım. o hep erken uyanırdı, ben fırsatını bulunca uyumaya çalışırdım oysa. pencereyi sonuna kadar açıp odanın içine rüzgarın dolmasını bekleyelim. belki de aradığımız o özlem, uzaktaki bir şehirde değil, tam o rüzgarın getirdiği kokudadır."
gözlerindeki o çocuksu ümit yeniden alevlenmişti. birkaç saniye önce hüznün koyu gölgelerinde kaybolan kadın gitmiş, yerine yaşamın her detayına aşık, hayalperest bir kız çocuğu gelmişti. onu büyüleyici kılan da tam olarak buydu işte; bir duygunun en dip noktasıyla en tepe noktası arasında tek bir nefeste geçiş yapabiliyordu.
"tamam," dedim, bakışlarımı yüzünden ayırmadan. "yarın rüzgarı bekleyeceğiz."
hafifçe başını salladı. berjerin üzerinden kalkarak oturduğum koltuğa geldi, kucağıma oturdu, omzunu başıma dayayarak iyice büzüldü, dizlerini çenesine doğru çekti. günün son ışıkları odadan çekilirken, gölgeler ikimizi de yavaşça yutmaya başladı. tinanın gözlerinden birkaç damla yaş aktı. dünyayla arasındaki o ince sınırı kapatmış ama içindeki ümit dolu şehirleri açık bırakmıştı. ben ise karanlığın çöktüğü o odada, onun nefes alıp verişlerini dinleyerek kaldım. bir sonraki günün neler getireceğini bilmeden, ama ilk defa yarını merak ederek...
seni çok seviyorum tina...
devamını gör...
17.
2-
yemenide saklı umut.
tina pamuktu, hiç kırmadı beni, aynı benim onu kırmadığım gibi, bana hep neden diye düşündürdü. neden seni görmedim bugüne kadar. o uzun tırnakları ne kadar şehirliyi aksettirse de, güzel pembe dudakları, dudaklarını büzerek, kafasını hafif yana yatırarak sanki görmem için gösterdiği tebessümü anadolunun el değmemiş topraklarını anımsatıyordu bana.
güneydoğu’nun o kendine has, zamanı yavaşlatan sıcağında, çam kokusuyla toprağın kokusu birbirine karışıyordu. dedemden kalan iki katlı taş evin bahçesindeydik. avlunun dış dünya ile irtibatı kesen tahta kapısı ve tahta kapının üzerinde hamsa tokmak vardı. tuvalet evin dış kapısının tam tersi istikamette sağ uçta bulunan derme çatma bir yapıydı. aydınlatma, evden uzatılan bir kablonun ucuna monte edilmiş duya takılan bir ampulle sağlanıyordu. duvarlar dışarıdan geçenlerin göremeyeceği kadar yüksekti ve duvarların üzerinde bahçeye girilmesin diye mırık içine saplanan kırık camlar vardı. alt katın serin, karanlık kilerinden yükselen o eski zaman kokusu, üst katın ahşap tabanından sızan yaşanmışlıkla birleşiyordu. bahçedeki o koca çam ağaçlarının yere döktüğü çam pürünü toplayıp yakmış, küçük sac ocağı parlatmıştık. içinde ağır ağır pişen kömbenin o büyüleyici kokusu, pürçeklerin çıtırtısıyla çıkan mis gibi dumanla evin, bahçenin, hatta zamanın içine yayılıyordu.
tina... o şehirli, ruhunda fırtınalarla sessizlikleri aynı anda taşıyan kadın, şimdi bu toprakların bir parçası gibiydi. kafasına alelade bağladığı oyalı yemeni, üzerindeki sade tişörtü ve adımladıkça rüzgarla uçuşan geniş şalvarıyla bahçenin ortasında duruyordu. dünyanın en lüks mutfaklarında bile bulunmayacak bir huzur vardı yüzünde. küçük sarı döküm çeşmeden süzülen su, bir metreye bir metrelik o küçük briketten yapılmış havuza şıpır şıpır damlarken, tina ocağın başından başını kaldırdı. o her zamanki puslu gözler yerini, çocuksu bir parkalığa bırakmıştı. bana baktı. dumanın arasından süzülen gülüşü, sanki bu dünyada çekilen tüm acıların, gecikmiş tüm ümitlerin bir cevabı gibiydi. o gülünce, ben içeride bir yerlerin ilk kez bu kadar eridiğini hissettim. onunla bazı şeyler tekrardan olsa da ilk kez gibi yaşıyordum. "oldu galiba," dedi sesi dumanın çıtırtısına karışırken. yemeni tuttuğu saçlarından bir tutam püre değdi değecekti, eliyle düzeltti. "ateşin kokusu saçlarıma sinecek... ama öyle güzel olacak ki..." yanına yürüdüm. taş merdivenlerin dibindeki ocağın yanına, toprağa oturdum. üst katta bulunan odaların zımparalanmamış ahşap zeminine vuran güneş ışıkları gibi sıcacıktı varlığı. bakışlarımı gözlerinden ayıramıyordum. o, elindeki tahta maşayla kömbenin üzerindeki közleri çırparken, gözlerindeki o yaşam dolu ışık ilk defa bu kadar çabasızdı. "sen burada," dedim, gözlerimdeki mutluluğu gizlemeye gerek duymadan, "burada sanki hep varmış gibisin tina." durdu. yemenisinin kenarını sıkılaştırdı, derin bir nefes çekti. bahçeyi dolduran duman, çam kokusu ve havuzdan gelen damla sesi aramızdaki tek cümle oldu bir an. sonra başını bana doğru eğdi, o büyüleyici gülümsemesiyle fısıldadı:
"çünkü insan içindeki hüzne bir ev bulduğunda, orası neresi olursa olsun ona ait hisseder. bak..." eliyle yukarıyı, balkonu ve ardındaki damı gösterdi. "burası bize geçmişi hatırlatmıyor. burası bize bir geleceğimizin olabileceğini fısıldıyor." ocağın közü yavaş yavaş küllenmeye yüz tuttuğunda, kömbenin nar gibi kızarmış kokusu artık tüm bahçeyi esir almıştı. tina, yemenisinin ucuyla alnında biriken küçük ter damlalarını sildi. tahta maşayla sacın üzerindeki son korları da kenara itip bana baktı. o an, dumanın ve sıcağın ortasında, dünyadaki en güzel işi yapıyormuş gibi bir gurur vardı yüzünde.
"yukarıda durmalısın," dedi, eliyle üst kattaki o dar balkonu işaret ederek. "rüzgar orada daha güzel esiyor. yukarıda bölelim kömbeyi." sacın üzerindeki sıcak kömbe tepsisini kalın bir bezle kavradı. kırmızı, tokası kırılmış terlikle merdivene yürüdü. taş merdivenleri tırmanırken şalvarının paçaları basamaklara değiyor, arkasında bıraktığı adımlar çam kokulu dumanla yıkanıyordu. iki metrelik o küçük balkona vardığında, güneydoğu'nun tarlalar üzerinden süzülüp gelen akşamüstü rüzgarı ilk kez yüzümüze çarptı. tam kapının hizasına yan yana oturduk. bacaklarımızı balkondan aşağı, bahçedeki o küçük havuza doğru sallandırdık. aşağıda çeşmeden damlayan suyun sesi, rüzgârın çam dalları arasında çıkardığı o hafif uğultuya karışıyordu. tina, buharı hâlâ üzerinde tüten kömbeden kocaman bir parça kopardı. dumanın arasından bana uzattı. dışı çıtır çıtır, içi pamuk gibi sıcak... ilk ısırıkta ağzımıza yayılan o tereyağı ve köz kokusu, sadece bir yemeğin değil, burada kılınan huzurun tadıydı. "biliyor musun," dedi, gözlerini çamlığın ardından batan o kıpkırmızı güneşe dikerek. "insan bazen kaybolmak için yola çıkar ama aslında tek aradığı şey, kendini bulacağı bir sığınaktır. ben bu çatının altında, bu ahşap kokusunda bir yere varmış gibiyim."
yemenisi rüzgarla hafifçe geriye doğru kaydı, saçlarının kokusu rüzgara karıştı. o küçük kız hâlâ oradaydı; geçmişin izlerini, kırgınlıklarını cebinde taşıyordu. ama artık o kırgınlıklar onu eksiltmiyor, aksine duruluğuna derinlik katıyordu. elini zemine koydu yan oturdu diğer ayağını uzatarak, parmakları benim elime dokundu. sıcacıktı. bende kendisine yaklaştım, dudağının gamzesiyle arasına bir buse kondurdum. sanki bizi görüyorlarmış gibi irkildi. kendisini geri çekti, ne yapacağını bilemez ürkek tavırla. "yarın," diye mırıldandı, başını omuzuma doğru eğerken, "yarın o kilerden eski bakır bakraçı çıkaralım sana güzel bir ayran yapayım. havuzun gideri tıkanmış onu açarız, belki bahçenin köşesindeki o kurumuş asmayı da budarız..."
sözleri rüzgarın içinde eritilip yutuldu. lafı değiştirdiğini anladığım için gülümseyerek “tamam” dedim. o da kafasını öne eğerek muzır bir edayla güldü, elini daha sıkı tuttum. akşamın turuncu ışıkları evimizin ahşap duvarlarını yakarken, içimden ilk kez zamanın burada, bu balkonda, bu kadının gülüşünde sonsuza dek durmasını diledim.
gece olduğunda o ahşap zemin üzerine serilen naftalin kokulu yer yatağına uzanıp boş boş tavanı izleyecek, zemindeki tahta aralıklarından giren rüzgarı dinleyecektik. ama şimdi, çamlığın altındaki bu mahallede, zamanın durduğu bu bahçede; elimde tina'nın eli karanlıkta belli belirsiz görsem de onun o benzersiz gülüşüyle, hayatın verebileceği en büyük armağanın içinde duruyorduk. o uykuya dalarken, ben onunla düşlere daldım.
seni çok iyi tanıyorum, içtiğin sigaraya, çektiğin nefese, gülünce gözünün kenarındaki ince çizgilerin sayısına kadar.
seni çok seviyorum tina...
yemenide saklı umut.
tina pamuktu, hiç kırmadı beni, aynı benim onu kırmadığım gibi, bana hep neden diye düşündürdü. neden seni görmedim bugüne kadar. o uzun tırnakları ne kadar şehirliyi aksettirse de, güzel pembe dudakları, dudaklarını büzerek, kafasını hafif yana yatırarak sanki görmem için gösterdiği tebessümü anadolunun el değmemiş topraklarını anımsatıyordu bana.
güneydoğu’nun o kendine has, zamanı yavaşlatan sıcağında, çam kokusuyla toprağın kokusu birbirine karışıyordu. dedemden kalan iki katlı taş evin bahçesindeydik. avlunun dış dünya ile irtibatı kesen tahta kapısı ve tahta kapının üzerinde hamsa tokmak vardı. tuvalet evin dış kapısının tam tersi istikamette sağ uçta bulunan derme çatma bir yapıydı. aydınlatma, evden uzatılan bir kablonun ucuna monte edilmiş duya takılan bir ampulle sağlanıyordu. duvarlar dışarıdan geçenlerin göremeyeceği kadar yüksekti ve duvarların üzerinde bahçeye girilmesin diye mırık içine saplanan kırık camlar vardı. alt katın serin, karanlık kilerinden yükselen o eski zaman kokusu, üst katın ahşap tabanından sızan yaşanmışlıkla birleşiyordu. bahçedeki o koca çam ağaçlarının yere döktüğü çam pürünü toplayıp yakmış, küçük sac ocağı parlatmıştık. içinde ağır ağır pişen kömbenin o büyüleyici kokusu, pürçeklerin çıtırtısıyla çıkan mis gibi dumanla evin, bahçenin, hatta zamanın içine yayılıyordu.
tina... o şehirli, ruhunda fırtınalarla sessizlikleri aynı anda taşıyan kadın, şimdi bu toprakların bir parçası gibiydi. kafasına alelade bağladığı oyalı yemeni, üzerindeki sade tişörtü ve adımladıkça rüzgarla uçuşan geniş şalvarıyla bahçenin ortasında duruyordu. dünyanın en lüks mutfaklarında bile bulunmayacak bir huzur vardı yüzünde. küçük sarı döküm çeşmeden süzülen su, bir metreye bir metrelik o küçük briketten yapılmış havuza şıpır şıpır damlarken, tina ocağın başından başını kaldırdı. o her zamanki puslu gözler yerini, çocuksu bir parkalığa bırakmıştı. bana baktı. dumanın arasından süzülen gülüşü, sanki bu dünyada çekilen tüm acıların, gecikmiş tüm ümitlerin bir cevabı gibiydi. o gülünce, ben içeride bir yerlerin ilk kez bu kadar eridiğini hissettim. onunla bazı şeyler tekrardan olsa da ilk kez gibi yaşıyordum. "oldu galiba," dedi sesi dumanın çıtırtısına karışırken. yemeni tuttuğu saçlarından bir tutam püre değdi değecekti, eliyle düzeltti. "ateşin kokusu saçlarıma sinecek... ama öyle güzel olacak ki..." yanına yürüdüm. taş merdivenlerin dibindeki ocağın yanına, toprağa oturdum. üst katta bulunan odaların zımparalanmamış ahşap zeminine vuran güneş ışıkları gibi sıcacıktı varlığı. bakışlarımı gözlerinden ayıramıyordum. o, elindeki tahta maşayla kömbenin üzerindeki közleri çırparken, gözlerindeki o yaşam dolu ışık ilk defa bu kadar çabasızdı. "sen burada," dedim, gözlerimdeki mutluluğu gizlemeye gerek duymadan, "burada sanki hep varmış gibisin tina." durdu. yemenisinin kenarını sıkılaştırdı, derin bir nefes çekti. bahçeyi dolduran duman, çam kokusu ve havuzdan gelen damla sesi aramızdaki tek cümle oldu bir an. sonra başını bana doğru eğdi, o büyüleyici gülümsemesiyle fısıldadı:
"çünkü insan içindeki hüzne bir ev bulduğunda, orası neresi olursa olsun ona ait hisseder. bak..." eliyle yukarıyı, balkonu ve ardındaki damı gösterdi. "burası bize geçmişi hatırlatmıyor. burası bize bir geleceğimizin olabileceğini fısıldıyor." ocağın közü yavaş yavaş küllenmeye yüz tuttuğunda, kömbenin nar gibi kızarmış kokusu artık tüm bahçeyi esir almıştı. tina, yemenisinin ucuyla alnında biriken küçük ter damlalarını sildi. tahta maşayla sacın üzerindeki son korları da kenara itip bana baktı. o an, dumanın ve sıcağın ortasında, dünyadaki en güzel işi yapıyormuş gibi bir gurur vardı yüzünde.
"yukarıda durmalısın," dedi, eliyle üst kattaki o dar balkonu işaret ederek. "rüzgar orada daha güzel esiyor. yukarıda bölelim kömbeyi." sacın üzerindeki sıcak kömbe tepsisini kalın bir bezle kavradı. kırmızı, tokası kırılmış terlikle merdivene yürüdü. taş merdivenleri tırmanırken şalvarının paçaları basamaklara değiyor, arkasında bıraktığı adımlar çam kokulu dumanla yıkanıyordu. iki metrelik o küçük balkona vardığında, güneydoğu'nun tarlalar üzerinden süzülüp gelen akşamüstü rüzgarı ilk kez yüzümüze çarptı. tam kapının hizasına yan yana oturduk. bacaklarımızı balkondan aşağı, bahçedeki o küçük havuza doğru sallandırdık. aşağıda çeşmeden damlayan suyun sesi, rüzgârın çam dalları arasında çıkardığı o hafif uğultuya karışıyordu. tina, buharı hâlâ üzerinde tüten kömbeden kocaman bir parça kopardı. dumanın arasından bana uzattı. dışı çıtır çıtır, içi pamuk gibi sıcak... ilk ısırıkta ağzımıza yayılan o tereyağı ve köz kokusu, sadece bir yemeğin değil, burada kılınan huzurun tadıydı. "biliyor musun," dedi, gözlerini çamlığın ardından batan o kıpkırmızı güneşe dikerek. "insan bazen kaybolmak için yola çıkar ama aslında tek aradığı şey, kendini bulacağı bir sığınaktır. ben bu çatının altında, bu ahşap kokusunda bir yere varmış gibiyim."
yemenisi rüzgarla hafifçe geriye doğru kaydı, saçlarının kokusu rüzgara karıştı. o küçük kız hâlâ oradaydı; geçmişin izlerini, kırgınlıklarını cebinde taşıyordu. ama artık o kırgınlıklar onu eksiltmiyor, aksine duruluğuna derinlik katıyordu. elini zemine koydu yan oturdu diğer ayağını uzatarak, parmakları benim elime dokundu. sıcacıktı. bende kendisine yaklaştım, dudağının gamzesiyle arasına bir buse kondurdum. sanki bizi görüyorlarmış gibi irkildi. kendisini geri çekti, ne yapacağını bilemez ürkek tavırla. "yarın," diye mırıldandı, başını omuzuma doğru eğerken, "yarın o kilerden eski bakır bakraçı çıkaralım sana güzel bir ayran yapayım. havuzun gideri tıkanmış onu açarız, belki bahçenin köşesindeki o kurumuş asmayı da budarız..."
sözleri rüzgarın içinde eritilip yutuldu. lafı değiştirdiğini anladığım için gülümseyerek “tamam” dedim. o da kafasını öne eğerek muzır bir edayla güldü, elini daha sıkı tuttum. akşamın turuncu ışıkları evimizin ahşap duvarlarını yakarken, içimden ilk kez zamanın burada, bu balkonda, bu kadının gülüşünde sonsuza dek durmasını diledim.
gece olduğunda o ahşap zemin üzerine serilen naftalin kokulu yer yatağına uzanıp boş boş tavanı izleyecek, zemindeki tahta aralıklarından giren rüzgarı dinleyecektik. ama şimdi, çamlığın altındaki bu mahallede, zamanın durduğu bu bahçede; elimde tina'nın eli karanlıkta belli belirsiz görsem de onun o benzersiz gülüşüyle, hayatın verebileceği en büyük armağanın içinde duruyorduk. o uykuya dalarken, ben onunla düşlere daldım.
seni çok iyi tanıyorum, içtiğin sigaraya, çektiğin nefese, gülünce gözünün kenarındaki ince çizgilerin sayısına kadar.
seni çok seviyorum tina...
devamını gör...
18.
3-
ceketimde saklı tenin
tina bazen geçtik diyordu, ben kiminle diyordum. bazen umutsuz olsaydı bile yaşanacaklar, “o başka biri” demesini de biliyordum çünkü. o uzundu enine, ben geniştim boyuna. o karayı severken ben beyazı değil griyi seviyordum. o da benim sevdiğim rengi seviyor muydu acaba ? sevmesindi. onu da kendisi bilirdi. valizini eline verip göndermeli miydim ki. karışmamadı o kadarına. onu da kendisi bilirdi......
akşamın alacakaranlığı, şehrin ıslak asfaltına bir mürekkep gibi yayılıyordu. kurşuni bulutlar, meydanın üzerindeki binaların tepesine adeta çökmüş; gün boyu atıştıran yağmur, kaldırımları ayna gibi parlatmıştı. otobüs duraklarındaki itiş kakış, birbirini ezmeye çalışanlar, korna sesleri ve evlerine bir an önce sığınmak isteyen insanların aceleci gölgeleri... şehir, kendi gürültüsüyle boğulan devasa bir aygıt gibi uğulduyordu.
işte bu curcunanın ortasında, caddenin sağına doğru kıvrılan o tenha sapağa saptı tina.
kalabalık arkasında eriyip gittikçe, adımları yavaşladı. sertleşen rüzgar yüzünü yalayıp geçerken, soğuğun keskinliğini gizlemek istercesine çenesini göğsüne doğru çekti. sesler inceldi, şehrin o metalik homurtusu yerini ritmik, karanlık bir uğultuya bıraktı. yolun bittiği yerde, kararan gökyüzüyle birleşen hırçın bir deniz duruyordu. tina, denizsiz şehirde dalgaların yıllardır dövdüğü o sivri kayalıkların en yüksek noktasına tırmandı ve bir heykel sessizliğiyle oturdu.
rüzgar burada bir kırbaç gibi şaklıyordu. tina’nın saçlarını tırpanlayıp yüzüne savururken, bulutlar da yükünü yeniden bıraktı. tane tane başlayan yağmur, kısa sürede şiddetlendi. tina, elbisesinin kumaşına kadar sızan, tenini donduran o ıslaklığı ancak dakikalar sonra kavrayabildi. başını yavaşça yukarı kaldırdı; damlaların yüzünü bir kamçı gibi dövmesine, kirpiklerinde birikip görüşünü bulanıklaştırmasına izin verdi.
işte tam o an, kayaların üzerindeki çakılların ezilme sesini duydu.
arkasından gelen adımları... dönüp bakmadı. bakışlarını, hırçınlaşan karanlık sularda tutmaya devam etti. adımlar, tam arkasında, bir nefes ötesinde aniden kesildi. birkaç saniye boyunca sadece ikimizin nefesi ve deniz olmayan şehirde, denizin gürültüsü duyuldu. yine o buğulu gözlerini süzerek “ağaçları mı seversin yoksa denizi mi” diye sordu. seninle her yer dedim arabesk bir eda ile.
üstümdeki ağır, kuru ceketi çıkardım ve iliklerine kadar soğumuş o kırılgan omuzlara, bir zırh gibi bıraktım. yan yana, tek bir kelime etmeden bozkırın kalabalık kuru kentinde, denizin o karanlık yutuculuğunu izledik. zaman, yağmurun ritminde eridi. sonra sağ elimi uzattım, ceketimin üzerindeki omuzuna hafifçe dokundum.
"hadi."
sadece bu. arkamı döndüm ve gecenin yuttuğu patikadan şehre doğru yürümeye başladım.
tina hemen kalkmadı ama çok geçmeden arkamda onun da adımlarını hissettim. saçlarının ucundan, burnunun kıvrımından süzülen su damlaları ceketimin yakasını ıslatıyordu. iki eliyle ceketimin önünü göğsüne doğru kenetlemiş, bakışlarını yere çakmıştı. sadece bir adım önünde ritimle hareket eden ıslak botlarımı takip ediyordu.
karanlığın içinde, şehrin cılız ışıklarına doğru yürüyorduk; ben ön kılavuz, o arkamda saklanan bir gölge gibi... birbirimizin yüzüne bakmadan ama birbirimizin varlığıyla ısınarak.
gece, caddelerin ıslak parıltısını bir örtü gibi üzerimize çekerken adımlarımız aynı ritimle sokağı dövmeye devam ediyordu. arkamdan gelen topuk sesleri ve nefesinin o hafif, ıslak hışırtısı, aramızdaki mesafe ne olursa olsun beni sımsıkı sarıyordu. ceketimin içinde büzülmüş gövdesinden yayılan sıcaklığı, hemen arkamda taşıdığım gizli bir yangın gibi hissediyordum.
küçük bir sokak lambasının altından geçerken başını hafifçe kaldırdı. saçlarından süzülen damlalar boynundan aşağı, kıyafetinin ıslak kumaşına doğru kayarken gözlerimiz anlık bir ışık hüzmesinde kesişti. o bakışta, az önce deniz kıyısındaki o vahşi rüzgarın taşıdığı korku yoktu; aksine teninin derinliklerinden yükselen, arzuyla karışık ham bir yakınlık isteği vardı. yanımda yürürken kolu koluma her çarptığında, kumaşların arkasından sızan o sarsıcı sıcaklık, gecenin soğuğunu tek bir hamlede yakıp kül ediyordu.
nihayet demir kapının önüne vardığımızda, cebimden çıkardığım anahtarın metalik sesi aramızdaki o yükselen, konuşulmamış gerilimi daha da belirginleştirdi. kapıyı açıp içeri adım attığımızda, dışarıdaki yağmurun ve şehrin uğultusu bir anda kesildi.
koridorun loş ışığında bana doğru bir adım attı. üzerindeki ağır ceketimi omuzlarından yavaşça kaydırırken parmakları bileğime, ardından göğsüme değdi. bütün vücudu titriyordu ama bu sadece soğuktan değildi. nefesi dudaklarımın hemen kıyısında, ıslak ve kesik kesik dalgalanıyordu. saçlarından göğsüne akan bir damla suyu parmağımın ucuyla sildiğimde, gözlerini kapatıp derince fısıldadı. o an, teninin bende bıraktığı çekim, odaya yayılan o ıslak ten ve yağmur kokusu, aramızdaki tüm mesafeleri eritecek kadar yoğun, karşı konulmaz bir tutkuya dönüştü.
yine de acele etmedik. birbirimizin varlığıyla ısınmanın, aynı odada aynı havayı solumanın getirdiği o derin, sarhoş edici huzur ikimize de yetti.
sessizce, 5 katılı binanın 2. katında bulunan evimizin düşük lümenli aydınlatması ile açık mı kapalı mı olduğu belli olmayan loş odasına geçtik. yan yana duran ama aralarında birkaç karış mesafe olan o iki demir karyola, bu gece bizim sığınağımızdı. tina kendi yatağına sokuldu, yorganı çenesine kadar çekti. ıslanan saçları yastığa bir gece gibi dağılmıştı. ben de kendi yatağıma uzandım, yüzümü ona döndüm.
karanlığın içinde gözleri parıldıyordu. dudağında minnetle, tutkuyla ve sarsılmaz bir mutlulukla yoğrulmuş o hafif kavis belirdi.
"iyi ki geldin," diye fısıldadı gecenin içine.
yine, yeniden, “iyi ki kaldın," dedim.
elimi yatağın kenarından aşağıya, iki karyolanın arasındaki o dar boşluğa doğru uzattım. o da soğuktan kurtulup ısınmış olan elini uzattı. parmaklarımız zeminden 10 santim yükseklikte birbirine dolaştı. farklı yataklardaydık ama ruhlarımız ve tenimizin bıraktığı o sıcak izler tek bir örtünün altındaydı. dışarıda yağmur cama vurmaya devam ederken, ikimiz de aynı odanın güvenli, tutkulu ve mutlu uykusuna yavaşça teslim olduk.
seni çok seviyorum tina...
ceketimde saklı tenin
tina bazen geçtik diyordu, ben kiminle diyordum. bazen umutsuz olsaydı bile yaşanacaklar, “o başka biri” demesini de biliyordum çünkü. o uzundu enine, ben geniştim boyuna. o karayı severken ben beyazı değil griyi seviyordum. o da benim sevdiğim rengi seviyor muydu acaba ? sevmesindi. onu da kendisi bilirdi. valizini eline verip göndermeli miydim ki. karışmamadı o kadarına. onu da kendisi bilirdi......
akşamın alacakaranlığı, şehrin ıslak asfaltına bir mürekkep gibi yayılıyordu. kurşuni bulutlar, meydanın üzerindeki binaların tepesine adeta çökmüş; gün boyu atıştıran yağmur, kaldırımları ayna gibi parlatmıştı. otobüs duraklarındaki itiş kakış, birbirini ezmeye çalışanlar, korna sesleri ve evlerine bir an önce sığınmak isteyen insanların aceleci gölgeleri... şehir, kendi gürültüsüyle boğulan devasa bir aygıt gibi uğulduyordu.
işte bu curcunanın ortasında, caddenin sağına doğru kıvrılan o tenha sapağa saptı tina.
kalabalık arkasında eriyip gittikçe, adımları yavaşladı. sertleşen rüzgar yüzünü yalayıp geçerken, soğuğun keskinliğini gizlemek istercesine çenesini göğsüne doğru çekti. sesler inceldi, şehrin o metalik homurtusu yerini ritmik, karanlık bir uğultuya bıraktı. yolun bittiği yerde, kararan gökyüzüyle birleşen hırçın bir deniz duruyordu. tina, denizsiz şehirde dalgaların yıllardır dövdüğü o sivri kayalıkların en yüksek noktasına tırmandı ve bir heykel sessizliğiyle oturdu.
rüzgar burada bir kırbaç gibi şaklıyordu. tina’nın saçlarını tırpanlayıp yüzüne savururken, bulutlar da yükünü yeniden bıraktı. tane tane başlayan yağmur, kısa sürede şiddetlendi. tina, elbisesinin kumaşına kadar sızan, tenini donduran o ıslaklığı ancak dakikalar sonra kavrayabildi. başını yavaşça yukarı kaldırdı; damlaların yüzünü bir kamçı gibi dövmesine, kirpiklerinde birikip görüşünü bulanıklaştırmasına izin verdi.
işte tam o an, kayaların üzerindeki çakılların ezilme sesini duydu.
arkasından gelen adımları... dönüp bakmadı. bakışlarını, hırçınlaşan karanlık sularda tutmaya devam etti. adımlar, tam arkasında, bir nefes ötesinde aniden kesildi. birkaç saniye boyunca sadece ikimizin nefesi ve deniz olmayan şehirde, denizin gürültüsü duyuldu. yine o buğulu gözlerini süzerek “ağaçları mı seversin yoksa denizi mi” diye sordu. seninle her yer dedim arabesk bir eda ile.
üstümdeki ağır, kuru ceketi çıkardım ve iliklerine kadar soğumuş o kırılgan omuzlara, bir zırh gibi bıraktım. yan yana, tek bir kelime etmeden bozkırın kalabalık kuru kentinde, denizin o karanlık yutuculuğunu izledik. zaman, yağmurun ritminde eridi. sonra sağ elimi uzattım, ceketimin üzerindeki omuzuna hafifçe dokundum.
"hadi."
sadece bu. arkamı döndüm ve gecenin yuttuğu patikadan şehre doğru yürümeye başladım.
tina hemen kalkmadı ama çok geçmeden arkamda onun da adımlarını hissettim. saçlarının ucundan, burnunun kıvrımından süzülen su damlaları ceketimin yakasını ıslatıyordu. iki eliyle ceketimin önünü göğsüne doğru kenetlemiş, bakışlarını yere çakmıştı. sadece bir adım önünde ritimle hareket eden ıslak botlarımı takip ediyordu.
karanlığın içinde, şehrin cılız ışıklarına doğru yürüyorduk; ben ön kılavuz, o arkamda saklanan bir gölge gibi... birbirimizin yüzüne bakmadan ama birbirimizin varlığıyla ısınarak.
gece, caddelerin ıslak parıltısını bir örtü gibi üzerimize çekerken adımlarımız aynı ritimle sokağı dövmeye devam ediyordu. arkamdan gelen topuk sesleri ve nefesinin o hafif, ıslak hışırtısı, aramızdaki mesafe ne olursa olsun beni sımsıkı sarıyordu. ceketimin içinde büzülmüş gövdesinden yayılan sıcaklığı, hemen arkamda taşıdığım gizli bir yangın gibi hissediyordum.
küçük bir sokak lambasının altından geçerken başını hafifçe kaldırdı. saçlarından süzülen damlalar boynundan aşağı, kıyafetinin ıslak kumaşına doğru kayarken gözlerimiz anlık bir ışık hüzmesinde kesişti. o bakışta, az önce deniz kıyısındaki o vahşi rüzgarın taşıdığı korku yoktu; aksine teninin derinliklerinden yükselen, arzuyla karışık ham bir yakınlık isteği vardı. yanımda yürürken kolu koluma her çarptığında, kumaşların arkasından sızan o sarsıcı sıcaklık, gecenin soğuğunu tek bir hamlede yakıp kül ediyordu.
nihayet demir kapının önüne vardığımızda, cebimden çıkardığım anahtarın metalik sesi aramızdaki o yükselen, konuşulmamış gerilimi daha da belirginleştirdi. kapıyı açıp içeri adım attığımızda, dışarıdaki yağmurun ve şehrin uğultusu bir anda kesildi.
koridorun loş ışığında bana doğru bir adım attı. üzerindeki ağır ceketimi omuzlarından yavaşça kaydırırken parmakları bileğime, ardından göğsüme değdi. bütün vücudu titriyordu ama bu sadece soğuktan değildi. nefesi dudaklarımın hemen kıyısında, ıslak ve kesik kesik dalgalanıyordu. saçlarından göğsüne akan bir damla suyu parmağımın ucuyla sildiğimde, gözlerini kapatıp derince fısıldadı. o an, teninin bende bıraktığı çekim, odaya yayılan o ıslak ten ve yağmur kokusu, aramızdaki tüm mesafeleri eritecek kadar yoğun, karşı konulmaz bir tutkuya dönüştü.
yine de acele etmedik. birbirimizin varlığıyla ısınmanın, aynı odada aynı havayı solumanın getirdiği o derin, sarhoş edici huzur ikimize de yetti.
sessizce, 5 katılı binanın 2. katında bulunan evimizin düşük lümenli aydınlatması ile açık mı kapalı mı olduğu belli olmayan loş odasına geçtik. yan yana duran ama aralarında birkaç karış mesafe olan o iki demir karyola, bu gece bizim sığınağımızdı. tina kendi yatağına sokuldu, yorganı çenesine kadar çekti. ıslanan saçları yastığa bir gece gibi dağılmıştı. ben de kendi yatağıma uzandım, yüzümü ona döndüm.
karanlığın içinde gözleri parıldıyordu. dudağında minnetle, tutkuyla ve sarsılmaz bir mutlulukla yoğrulmuş o hafif kavis belirdi.
"iyi ki geldin," diye fısıldadı gecenin içine.
yine, yeniden, “iyi ki kaldın," dedim.
elimi yatağın kenarından aşağıya, iki karyolanın arasındaki o dar boşluğa doğru uzattım. o da soğuktan kurtulup ısınmış olan elini uzattı. parmaklarımız zeminden 10 santim yükseklikte birbirine dolaştı. farklı yataklardaydık ama ruhlarımız ve tenimizin bıraktığı o sıcak izler tek bir örtünün altındaydı. dışarıda yağmur cama vurmaya devam ederken, ikimiz de aynı odanın güvenli, tutkulu ve mutlu uykusuna yavaşça teslim olduk.
seni çok seviyorum tina...
devamını gör...
19.
yıldızlar kayarken beni yeryüzüne bırakmışlar, benim de öyküm bu arkadaşlar..
devamını gör...