femmeamoureuse yazar profili

femmeamoureuse kapak fotoğrafı
femmeamoureuse profil fotoğrafı
rozet
karma: 45693 tanım: 3755 başlık: 230 apolet: 2 takipçi: 84
Vivi e lascia vivere.

son tanımları


evlilikte tecavüz var mıdır sorunsalı

evet.

biriyle evli olmanız, onun rızası olmadan yaşadığınız cinsel ilişkiyi hukuki olarak suç vasfından çıkartmaz. tecavüz, medeni durumunuzla alakalı değildir. tecavüz bir hak ihlalidir. tecavüz, istemediği veya izin vermediği halde birine dokunmaktır. 40 yıllık eşiniz bile sizinle birlikte olmak istemiyorsa, kendisiyle birlikte olamazsınız. olduğunuzda, tecavüz anlamına gelir.

burada ölçüt "medeni durum" değildir.
burada ölçüt "istememek, istemediğini beyan etmektir."

bu kafa karışıklığı bizim hukuğumuzda yer alan ve aslında hukuksuz olan bir yaptırımdan ileri gelmektedir. tecavüzcü, tecavüz ettiği kişiyle evlendirildiğinde suçu düştüğü için "evliliğin tecavüzü affettirdiği" mantığı doğmuştur. normal şartlarda tecavüz suçu evlenmekle düşmez. insan haklarında böyle bir durum yoktur. bu türkiye'ye özel bir patolojidir. hatırlarım, eskiden bu suçu işleyenler sırf hapise girmemek için, mağdur ettikleri kadınlarla evleniyorlardı. ne kadar acı. toplumsal olarak ne kadar kötü bir yerdeyiz. açılan başlıklara bakın..

birinin bedeni üstündeki insani hakkını bilinçli biçimde yok sayıyorsanız, hukuki yaptırımına da göz yumacaksınız.


suçtur arkadaşım. en ağır insanlık suçudur.
devamını gör...

güne bir bilgi bırak

dünyanın en riskli oluşumu okyanustur. sadece belirli bir derinliğe kadar olan kısmını bilebiliyoruz. oysa basınç sebebiyle asla inemeyeceğimiz kadar derinliklere sahipler. derinlerde sayısız arkeolojik buluntu ve antik kent saklı fakat yineliyorum hala o kadar derine inebilmemizi sağlayacak bir teknolojik cihaz veya dalış ekipmanları üretilemedi.

mesela dünyanın en büyük şelalesi su altındadır. " danimarka boğazı şelalesi ( denmark strait cataract)" olarak bilinir. 3.500 m yüksekliğindedir ve tamamen su altındadır.
devamını gör...

erkeklerden bir anda soğutan şeyler

kendi içerisinde ayrı ayrı kategorize edebilirim. kısaca filtrelemem gerekirse:

1. bedensel hijyenine dikkat etmemesi ve yaşadığı ortam konusunda temiz olmaması

2. entelektüel açıdan birikimli olmaması ve sabit fikirli olması

insanın kendisini geliştirmesi eğitimle alakalı değildir. insanlar hayat zorlukları sebebiyle okula gidemeyebilir fakat gazete/ kitap okuyarak herkes kendisini geliştirebilir. dünya görüşünü şekillendirebilir. narsist, homofobik, ırkçı, cinsiyetçi , ataerkil düzene müptela erkeklere tahammül edemiyorum.

3. görgüsüzlük

bir insan maddi anlamda iyi bir aileden geliyorsa veya maddi durumu iyiyse, bunu göze sokmamalıdır. bu bir adaptır. sürekli parasını konuşan insan sevmem hatta rahatsız olurum. ikinci görüşmeyi asla yapmayacağım erkek tipidir.

4. kontrol delisi ve kısıtlayıcı

bu 2. maddede bahsettiğim "ataerkil" erkek tipini kapsayan davranış bozukluğudur. bir insan hayatınızı yaşama biçiminizi ve nasıl yaşayacağınızı yönetmeye çalışıyorsa, uzak durun. orada bir sorun vardır. üzerine düşünmeye bile gerek yok.

5. sağduyusuz, kaba, sadık ve romantik olmayan

her insanda bulunması gereken özelliklerdir. bu yüzden ekstra açıklamasını yapmıyorum.

6. ebeveynleri ama bilhassa annesi tarafından yönlendirilen erkekler

insanın kendi ebeveynlerinin kölesi olmaması gerekiyor. ebeveynlerinin sözünü dinlemek ve her dediklerini yapmak çok sağlıklı değildir. yetişkin bir birey kendi kararlarını alabilmelidir. kiminle görüşeceğinize, ne yapacağınıza anneniz/ babanız karar veriyorsa, orada bir sorun vardır.


7. davranış bozukluğu ve öfke kontrol problemi olan erkekler

bu başlığın altına ekstra bir şey yazmaya gerek yok.
devamını gör...

hayatınızın arka planında çalan şarkı

muhtemelen lp- when we're high.

bana çok uygun, beni çok anlatıyor. türkiye'de hayat küçük şeylere - düzeltemeyeceğiniz olaylara üzülmek ve bunlarla ilgili kedere sahip olmak için çok kısa. elinizden bir şey gelmiyorsa, şehir çöksün umursamamalısınız. bu dünyada en pahalı bedel, psikiyatri kliniğine başvurmak zorunda kaldığınızda ödeniyor.
hiçbir koşul, ülke, sosyal veyahut ekonomik standart insanın kendi kafa sağlığından değerli değildir. yeter ki sağlığınız tam olsun. insan en kötü içinde bulunduğu koşulları değiştirmek için başka bir ülkeye taşınır.

bu sadece ikamet ettiğiniz ülkeyle alakalı değildir. haberlerde gündem şu sıralar sadece siyasetten ibaret olduğu için öncelikle bu konuyu örnek verdim.

aile ilişkileriniz, duygusal bağlarınız sizi daraltıyor olabilir. unutmayın! sınır koymak veya neyi istemediğinizi söylemek tamamen sizin elinizde. psikolojik olarak sizi sıkıştıran, sizi darlayan bağların bir parçası olmamalısınız. dışarıda bir hayat var ve içinde olduğunuz bağların bütünü yapınızı bozmaya başladıysa, iletişimi saygı neticesinde sonlandırmak( duygusal ilişkiler için) ve iletişimi yine saygı çerçevesinde mesafeli hale getirip, seyrekleştirmek( ailevi ilişkiler için) meşrudur.

türkiye'de iş hayatı bir kabustur. çok az insan gerçekten işine sevgiyle gider ve pozisyonunu sever. maalesef ki bunun en büyük nedenlerinden biri "mobbing" ülkesi olmamızdır. her sektörde, her pozisyonda bu kaçınılmazdır. insanlar sizin kapasitenizi ve yapabileceklerinizi sizi baskılayarak, psikolojik olarak çökerterek engellemeye çalışırlar. bu durumda yetkiler ve pozisyonlar üzerinizde bilinçli şekilde kaygı ve telaş üretmeniz adına kullanılır.
normal şartlarda basar istifayı çıkarsınız. canınızdan değerli mi?! ama çoğu zaman bu mümkün değil.

toplum olarak işe bu kadar önem vermemizin sebebi yine ülkede herkesin borçlu olmasıdır. hayatımızı döndürebilmek adına kredi kartlarına dayandığımız için, kartların aylık ekstreleriyle başımız dertte. türkiye'de yaşam o kadar pahalı ki, temel ihtiyaçlarınızı bile karşılarken tonlarca para harcıyorsunuz ve ekstreler inmiyor. dolayısıyla, bir kuruma aylık ödeme zorunluluğunuz varsa, icraya maruz kalmamak için iş yerinizdeki ahlaksız insanlara dayanmaya çalışıyorsunuz.

bu konuda motivasyon çok zor haklısınız ama imkansız değil. koşulları lehinize çevirerek, gayet bu işten zevkte alabilirsiniz. nasıl mı?

sadece delil toplayın. dava açmak ve gerekli yerlere yasal kanıt gösterebilmek adına, size yapılan mobbing'in bir dosyasını oluşturun. gün gün ve tarih tarih, size yazılı olarak yönlendirilen her mail/ her bildiri veyahut her görevlendirmenin kopyasını alın ve dosyaya mutlaka ekleyin. sistematik olan mobbingi kanıtlamanın ilk kuralı tarih tarih delil toplamaktır. bu mobbingin ne kadar uzun vadeli sürdürüldüğünün netleşmesinde ana etken olacaktır.

süreci bilen kişiler mobbing davası açma ihtimalinize karşı, sadece sözlü olarak size baskı uygular ve görev verir. bu noktada, yasal olarak her emirin yazılı bildirilmesini ve kurumsal mail üzerinden yönlendirilmesini talep edin( buna hakkınız var. sözlü verilen hiçbir emiri uygulamak zorunda değilsiniz. iş akışı için gereken bir şey varsa, kurumsal mail üzerinden yazışma yapılır). ısrarla sözlü devam eden durumlar da, en üst yetkiliye mail atın, size mobbing yapan kişiyi cc'ye ekleyin ve tüm görevlendirmeleri ısrarla sözlü yaptığını ve kurumsal mailleri kullanmadığını , iş etiğini ihlal ettiğini söyleyin:)

muhtemelen bu noktada mobbing yapan kişi geri adım atacaktır. en üst yetkiliye bildirdiğiniz halde, en üst yetkili de hiçbir şey yapmazsa ( türkiye'nin güncel sorunu) o zaman dava kaçınılmazdır. bu sefer mobbing dosyanıza en üst yetkilinizi ve onunla yaptığınız yazışmayı da eklemeniz gerekir. bu mobbinge göz yummaktır ve suçtur. yani 2 kişiyi dava edeceksiniz( en sevdiğim dava türüdür).

kısaca: size mobbing yapıldığını kanıtlayan her belgeyi arşivleyin ve kişisel mailinizde saklayın. iyi bir iş avukatı ile görüşün ve belgeleri yönlendirin. bırakın 10 gün sonra tebligat şahısın/ şahısların adreslerine bırakılsın. mobbing davalarında mağdur daima kazanır. maddi ve manevi tazminat talebinde bulunun.
sakın korkmayın. bu insanların sonunu hukuki süreç başlatmak getirecek. kimse davayla uğraşmıyor diye azıttılar iyice. siz uğraşın ki, herkese bu muamelenin yapılamayacağını öğrensinler. gereksiz özgüvenleri normal seviyesine dönsün.

gördüğünüz üzere aslında hayat basit. sadece basitleştirmeyi öğrenmemiz gerekiyor. kaygılı zihin, kendi bedenine düşmandır.

insan her zaman en üst motivasyonla gezmelidir.
bu kendinize yapacağınız en güzel iyiliktir.
en kötü durumlara inat, yine olumlu düşünmeyi öğrenin.

dini bir referans vermeden konuyu kapatmak istemedim:

islam dininde olumlu düşünmek ve olaylara iyi yönünden bakmak bir sünnettir. islam dini bunu "hüsn-ü zan" (iyi niyetle/güzel zanda bulunmak) ve "tefeül" (iyiye yormak) kavramlarıyla açıklar.
devamını gör...

sınıfta ön sıralarda oturanlar

lisanstan, doktoraya kadar tüm eğitimlerim boyunca yaptığım eylemdir. hocaya yakın olmayı ve dersi birebir dinlemeyi seviyorum çünkü bir hocanın derste anlattığı her şey, ileride alanınızla alakalı çalışma yaparken karşınıza çıkıyor. içinde bulunduğunuz meslek dalını seviyorsanız, keyifle yapacağınız bir aktivitedir. ben not tutmayı inanılmaz sevdiğim için genelde en önde oturmayı tercih ederim.

arka veya orta bölümde oturduğunuzda dersten anında kopabiliyorsunuz çünkü etrafınızdaki insanların konuşmaları, birbirlerine takılmaları sizi dersten koparıyor. konsantrasyon bu işte önemlidir. okulu önemsemeyen ve goy goy için gelen insanların sizin bireysel gelişme talebinize engel olmalarına izin vermemeniz gerekiyor. emin olun, çoğu mezuniyetlerinden sonra çok pişman oluyorlar çünkü 0 bilgi dağarcığı ile çalışmaya başladıkları için, her şeye baştan bakmaları gerekiyor. zamanında notunu tutmuş ve deli gibi ders çalışmış kişi ise, hızlıca yükselip mesleğinde nirvana konumlara oynuyor. ukala biri değilim fakat bunu birebir kendi arkadaşlarımla yaşadığım için örnek vermek isterim.

daima sınıfın inek öğrencisi bendim. sınıftaki bazı kız kıskanç arkadaşlarım benimle yarışır fakat sınav döneminde notları benden isterlerdi. genelde sınıfın çoğu okulu ciddiye almaz, zoraki biçimde de sınavları geçerdi.

mezuniyetlerimizden sonra ben akademiye devam ettim fakat diğerleri yaşamlarını farklı biçimlerde şekillendirselerde, hayatta istedikleri hiçbir yere gelemediler. şu an hepsi farklı hayatlar yaşıyorlar ama içinde bulundukları koşullardan mutlu olmadıklarını biliyorum. aşılamamış bir memnuniyetsizlik ve melankoli içerisindeler.

zamanında kendilerini geliştirmeye harcamaya gereken zamanı, eğlenmeye harcaladıkları için hayatta çok geri planda kalan yetişkinler oldular. birçoğu ailevi açıdan iyi maddi şartlara sahip olmasına rağmen, kariyere sahip olamadı. şartlarını kullansalardı, öyle maddi imkanlarla çok iyi yerlere gelebilirler, çok iyi okullarda eğitimlerini sürdürebilirlerdi. kızlar ise, evlendiler ve çocukları oldu. bir tanesi yakın zamanda bana sosyal medya hesabım üzerinden mesaj atıp "içlerinde hayallerini gerçekleştirebilen tek kişinin ben olduğumu" söyledi. üzüldüm. hayat tercihlerden ibaret. bu yüzden başından işi ciddiye almak gerekiyor. bu ön sıra işini cok eleştirmemek lazım.
devamını gör...

üvey baba'daki gaddar halil

çocukken en nefret ettiğim dizilerden biriydi. halil'in bitmek bilmeyen işkencelerinin izletildiği, lamia ve annesinin asla çözülemeyen pısırıklığı üzerine odak alınmış bir diziydi. tüm dizi boyunca halilin öz ailesini dövmesini izletiyorlardı. o dönemlerde dahi tahammül edemiyordum. resmen ana konusu istismar olan bir dizi izleniyordu. şemsi inkaya'nın ( halil karakterine hayat veren oyuncu) diziyi ansızın bırakmasıyla reytingleri düştü ve hızlıca final yaptı. esasen, uzun süre televizyonda oynayan bir dizi olmasına rağmen, hiçbir karakterin sonu belirlenememiştir.

geçmişte medyanın ve televizyon sektörünün daha özgür olduğunu görmek beni ayrı üzüyor. geçmişteki hiçbir kurguyu şu an televizyona uyarlayamazsınız. ne aykırı yapımlarla büyümüşüz. nasıl güzel subliminaller, kinayeler varmış..

çılgın bediş, dadı, tatlı hayat, iyi aile robotu, çarli iş başında , sevgili dünürüm, aşkım aşkım ve niceleri.. diyaloglar çok sertmiş ve çokta güldürüyormuş.

ülkeler ileriye gider, biz geçmişimizden de geriye..

yeşilçam dönemi bile şu andan daha özgürmüş. filmleri izleyince bilhassa kıyafet tercihleri ve filmlerin çekildikleri ortamlardan anlıyorsunuz. kalbi kırılıyor insanın. nasıl bir dönemin içine düştük..
devamını gör...

sincap beslemek

sincap insan dünyasına adapte olabilecek bir hayvan değildir. sosyal medyada sincap beslediğini gösteren insanlarla karşılabilirsiniz ve izlediğiniz videolar bunu yapabileceğinize sizi inandırabilir fakat inanmayın. sincap vahşi bir türdür. ev ortamı ama bilhassa eşyalar için ( hele ki hakiki ağaçtan yapılan ürünleriniz/ hakiki ahşap zeminleriniz vb. varsa) ilk uzak durmanız gereken hayvandır. sincap bir kemirgendir. kabuklu şeyleri kolayca delebilen dişleri vardır. dolayısıyla, evinizdeki her şeyi kemirebilir.

yeri doğadır. bırakın orada kalsın.

cilalı parkelerinize, odalarınızın kapılarına, bahçe mobilyalarınıza, çeyiz sandıklarınıza acıyın...
devamını gör...

işsiz kalmak

eğer kenarda ödemeniz gereken borçlarınız yoksa( kredi kartı ekstresi ve kredi gibi) kesinlikle üzünülmemesi gereken durumdur. türkiye'de şu an ağır bir mobbing kültürü hakim. insan psikolojik olarak tüketiliyor ve arkasından fiziksel çöküş geliyor( uykusuzluk, yemek yeme problemleri gibi).

bu yüzden bu süreci bir meditasyon ve iyileşme süreci olarak görün. biraz sakinleşmek öz sağlığınız için gerekli.
devamını gör...

iphone 18 duo

apple'ın teknoloji olarak alışılmış tarzının dışına çıktığı ilk telefondur. fikir harika ama cihazın günlük hayatta kullanılabilir olduğu kanısında değilim. bu telefon daha çok ikonik olsun diye elinizde gezdirdiğiniz chanel çanta işlevi görüyor. 3 tarafı ekran olan bir telefon, günlük hayat içerisinde dayanıklı kullanım sağlamaz. herhangi bir darbe anında direkt dış ekranın atacağını düşünüyorum. ayrıca cihazın katlandığı bölgedeki ekranın uzun vadede sorun oluşturmayacağının da garantisi yok( pigment hatası/ dokunmatik- renk veya direkt görüntü kaybı gibi).

apple'ın geçtiği yeni teknolojilerin hemen alınmaması taraftarıyım. teknolojinin oturması ve olabilecek tüm komplikasyonlar üzerine çözüm üretilebilmesi için en az 1 jenerasyon beklemek gerekiyor. bu sene değil ama seneye belki duo düşünülebilir( bu önümüzdeki 1 sene ortaya çıkan tüm hatalar giderilecek ve böylelikle bir sonraki versiyonu olabildiğince hatasız çıkacak.)


gelelim fiyatlarına... amerika ve avrupa bazında kesinlikle alınabilecek düzeyde fakat türkiye fiyatlarına uzun soluklu kahkaha attım. muhtemelen bu sene itibariyle toplumun %90'nı apple marka telefon alamayacak. baya araba parası ödüyorsunuz. dünya çapında telefonun satıldığı en pahalı ülke konumuna geldiğimiz gerçeğini atlamayalım. iphone'u en pahalıya satan ülkelerin listesi çıkartılmış ve zirvede türkiye var.

buyrun sizinle görseli paylaşıyorum.


kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


genelde tüm iphone'ler ( duo dahil), 100- 250 bandı arasında fiyatlandırılmışlar. dolayısıyla, cihazı almak için kredi dahi çekemezsiniz. ortalama bir insanın bu bedelde bir krediyi ödeyebilmesi için bankalara aylık 40-50 bandında bir geri ödemeyi gözden çıkartması gerekiyor. bu para, bu ülkede çoğu insanın aylık maaşının üzerinde veya aylık maaşının tamamı ediyor.. para biriktirme usulüne gelirsek.. herhalde net 2 yıllık maaşınızı yemeden kenara koymanız lazım ki güncel bir iphone alabilin..
( hala 17-20 bin bandında emekli maaşı yatırılıyor bu ülkede.. asgari ücret açlık sınırının da dibinde.. siz hayal edin bu cihazlar için para biriktirmek ne kadar zaman alır.)

gerçekten kahkaha atmadan duramıyorum bazen. biz bu ülkede ne yaşıyoruz?
devamını gör...

vücut geliştiren erkeklere ılık gözüyle bakılması

cinsel eğilim farkı bir aşağılanma sebebi olamaz. eşcinsellik, homofobik toplumlarda maalesef ciddi bir sosyal izolasyon/ aşağılama mekanizması haline geldi. aslında hiçbirimizi başka birinin yatak odası ve bedeniyle ne yaptığı ilgilendirmez. insan içine doğduğu bedenden ve kendi seçimlerinden sorumludur. "kapı komşum nasıl ve kiminle sevişiyor? " diye iz sürersem hem hukuki açıdan hem de insani açıdan büyük suç işlemiş olurum.


"mahrem" çok önemli bir kelimedir. insanların kimsenin öğrenmemesi gereken kişisel yaşamlarını kaplar. hayatınıza aldığınız kişi ve sevişmeleriniz mahremdir. bunlar konuşulamaz, yargılanamaz, yayılamaz, aşağılanamaz veya alay konusu edilemez. istismar etmek veya istismara başvurmak söz konusu dahi değil.

toplum hoşuna gitmeyen veya kolektif açıdan uygun bulmadığı her şeyi "kötü" olmakla nitelendirir. canım mary douglas'ımın "dirty" kavramı tam olarak bunu açıklar.

"toplumun normal saydığı düzenin çıkan her şey "pis/kirlidir."
olay nesnenin veya insanın gerçekten kirli olması değil. kirlilik mecazi anlamda yapıştırılan bir etikettir.

bunun türkiye'de inanılmaz çalıştığını görürsünüz. toplum sürekli hoşuna gitmeyen/ tasvip etmediği şeyi sizi etiketleyerek değiştirmeye çalışır.

"dul kadın gibi giyinmişsin. bu ne?"

" o renk ayakkabı giyilir mi? gay misin sen?"

" sende çok lezbiyen tipi var" ve benzeri bir sürü abuk-subuk yakıştırmayı sizde buralara eklersiniz. yani bitmiyor ve bitmeyecek.
o yüzden spor yaparken dar / daha keskin hatlı kombinler yapan erkekler( atlet- sort), toplum erkek giyim kodlarının dışında kaldığı için yaftalanıyor. spor yapan eşcinsel arkadaşlarımızın olması da bu noktayı daha kullanılabilir hale getirdi ve bu saçma istismar yöntemi kamusallaştı. oysa, insan istediğini yapabilir. kime ne ?

kimin kiminle seviştiğini daha fazla dert eden bir ülke göremezsiniz. mutlu olun. her yer patoloji.
devamını gör...

ismail kartal'ı istifası

fenerbahçenin 6-7 yıldır asla değişmeyen bir kronik "futbol oynamama" sorunu var. bunu antrenörün başarısızlığı olarak görmüyorum çünkü uluslararası çapta en iyi antrenörlere rağmen, takım futbol oynamadı / oynamıyor. kıyafet değiştirir gibi antrenör değiştiriyoruz. sayısız revizeye rağmen sonuç asla değişmiyor. üstüne, takıma seçilen oyuncular kaç tane global'de ünü olan antrenörün başarısız sayılmasına sebep oldular.

eğer maç kazanamama, işlevselliği olmayan futbol sadece belirli antrenörlerde ortaya çıkan bir problem olsaydı, teknik adam, saha düzeni , oyuncuların yanlış motive edilmesi veya oyuncuların saha içinde yanlış görevlendirilmesi/ yerleştirilmesi üzerine konuşabilirdik. fenerbahçe sahada futbol oynamayan bir grup adamın takımı haline geldi. ilginçtir ki milyon dolarlık oyunculara rağmen skorlar aynı.

bu noktada ister istemez bir garez düşünmeye başlıyorsunuz. bir takım nasıl kronik olarak girdiği maçların %85'ni kaybedebilir?
arka planda yapılan bir tehdit, baskı veya zorlama mı var bilmiyorum ama fenerbahçe'nin oyuncularının bilerek futbol oynamadığı kanısındayım. zaten maçları izlemeyi uzun süre önce bıraktım. fenerium'un kapısından içeri bile girmiyorum çünkü taraftarlık duygum çok önce öldü.

inandığım tek bir şey var: bu takıma maç kazandırılmıyor.

nedeni şüpheli.
devamını gör...

sosyal medyada karşımıza çıkan yalan hayatlar

bu başlığı açmanın artık gerekli olduğunu düşünüyorum. günümüzde öyle garip bir noktaya geldik ki kime güvenebileceğimizi artık bilemiyoruz.

sosyal medyanın yaygın kullanımı insanlarda 7/24 online olma ve tüm hayatı paylaşma ihtiyacı doğurdu. bana sorarsanız insanlar hayatı sanal yaşamaya entegre edildiler ve bu bir bağımlılık haline getirildi. - çünkü bunun üzerinden milyar dolarlar kazanan teknoloji şirketleri var. -

bunu kısaca açayım:

eğer teknolojinin bir parçası olarak kalmak ve sanal dünyaya sorunsuz erişebilmeye devam etmek istiyorsanız, düzenli teknolojik cihazlarınızı yenilemeniz gerekiyor. bu yüzden teknolojik cihazların düzenli satılabilmesi için, toplumda teknolojiye bir bağımlılık oluşturuldu. instagrama girmediği, düzgün fotoğraf çekemediği için telefon yenileyenler var bu ülkede.. bunları unutmayın.... yani sistem gayet kazanıyor.

sorun insanların çok sık veya gereksiz olduğu halde cihazlarını yenilemesi değil. sorun daha derin. su an insanların yaşamadıkları hayatları yaşıyormuş gibi gösterdikleri paralel bir evren yaratıldı. herkes özellikle instagram uygulaması içerisinde kendisini ve kendi hayat şartlarını olduğundan farklı gösteriyor. atılan hikayeler, oluşturulan profiller, paylaşılan resimlere bakıyorsunuz kişinin kendi gerçekliği ile alakası yok...

insanlar gitmedikleri ülkelere gitmiş gibi,
sahip olmadıkları hobilere sahipmiş gibi,
asla sahip olmadıkları arabalara biniyorlarmış gibi,
düzenli iyi mekanlarda yemek yiyiyormuş/ kahvaltı ediyormuş gibi, hatta çok romantik/ harika partnerlere ve evliliklere sahiplermiş gibi paylaşımlar yapıyorlar.

herkeste "ben zenginim/ durumum çok iyi / acayip iyi takılıyorum" imajı yaratma çabası var. halbuki çoğu kişi aslında evinde otururken gerçek olmayan bir vizyonunu oluşturuyor. milano'da tatilde sandığınız kişi, gayet evinde çay içebiliyor mesela.. bir bakıyorsunuz instagram hikayesine göre milano'da ama gerçekten baktığınızda o an evinin salonunda oturuyor....

bu iş, kişisel ilişkilerde daha da yarış/ nispet haline geldi. eşinin kendisine tonlarca buket gönderdiğini söyleyen kadınlar, o buketleri kendi kendilerine sipariş ediyorlar aslında.. (ama eşleri gönderdi oluyor... ) partnerlerinin yaptığını iddia ettikleri rezervasyonları kendileri oluşturuyorlar.... (ama partnerleri sürpriz yaptı oluyor..).

adını, soyadını, mesleğini , resimlerini hatta medeni durumunu bile farklı gösterenler var..

bu her türlü ilişkiyi ve iletişim kurarken sahip olduğumuz güven duygusunu çok etkiledi çünkü yalan vizyon yaratan kişiler, yalanlarının ortaya çıkmaması için kendilerini bu şekilde tanıtmaya devam ediyorlar. yani düzenli yalan söyledikleri için, bir süre sonra kendi gerçeklik algıları da kayıyor ve sahip olmadıkları bir hayatı görünürde sürdürmek adına harcadıkları zaman, kendi psikolojilerini dönüştürüyor.

bu kadar hasarın neden alındığını merak ediyor olabilirsiniz. cevap aslında kişiden kişiye çok değişiyor. travmatik süreçler bunlar. terapi gerekiyor.

yalanı atmak bir kenarda kalsın, onu sürdürmeye devam etmek ciddi bir patoloji aslında. işin kötü tarafı da yüz yüze 3-4 görüştüğünüzde, her şeyi yakalıyor olmanız. gerçekten çok dikkatli olmak gerekiyor.

sanal dünya, gerçeği çok tekinsizleştirdi.
devamını gör...

hiç vaow denecek bir anısı olmayan insan

her insanın hayatında mutlaka 1 an vardır. bu biraz algı meselesi. böyle anları yaşamak değil asıl mesele. asıl mesele yaşadığın anda fark edebilmek.
devamını gör...

iş yerinde birden akla gelen ne yapıyorum ben burada sorusu

türkiye'de şu an bulunduğu konumu hak etmeyen, pozisyonuna öyle veya böyle getirilmiş çok fazla insan var. deneyimizin, birikiminizin veya başardıklarınızın çoğu zaman bir önemi olmuyor. eğer gerekli torpili sağlayacak bir kaynağınız yoksa, sizden daha niteliksiz biri üst pozisyonlarınıza yerleştirilebiliyor veyahut yaptığınız işlerde imza yetkisine sahip olabiliyor.

tabi bunun daha da acınası versiyonu var. bunu da "çalışma şartlarındaki orantısızlık ve maaş dengesizliği" olarak tanımlıyorum. yeterli torpili olan birinin çalışma şartları ve iş yükü fazlasıyla hafif tutulabiliyor. gerçekten iş hayatında aldıkları maaşı neden aldıklarını sorguladığım insanlarla karşılaştım. hiçbir iş yapmamalarına rağmen veya azami iş yükü karşılığında, gayet dolgun maaş alabilenler var bu ülkede. daha da korkunç olanı deli gibi çalışan insanla - hiçbir iş yapmadıkları halde- benzer maaşları alanları da var. şimdi bu insan hakkı yemek değil midir?

bu tarz durumlarda " ben burada ne yapıyorum? aldığımız bütün eğitim tamamen çöpmüş. yüksek tahsil hiçbir şeyi çözmüyor. yıllarımızı boşuna heba etmişiz" diye düşünmeden edemiyorum. sırf iyi hayat ideali sebebiyle yıllarca dirsek çürüttük. sürekli sınavlara girdik, yarış atı gibi sınandık. ailelerimizden yediğimiz "iyi okul kazan baskısını" hesaba bile katmıyorum.

sonuç?

birinin babası diğerinin amcasını tanıyor diye bir anda ceo olanı da var, yüksek maaşlarla iyi pozisyonlara getirilenler de... sinir olduğu insanların işten çıkartılmasını/ terfilerinin red edilmesini sağlayanlarda.. eğer siyasi ayağı güçlü bir aileden geliniyorsa, ülkede açılmayacak kapı yok. her kurum- kuruluş içerisinde istenilen sektörden, istenilen pozisyondan, istenilen maaşla iş bulunabiliniyor.. müthiş bir dokunulmazlık var.

işte bunlar ve daha tonlarcası bu başlığa yazmanıza sebep oluyor. çok hakkı yendi insanların. çok insan düzenli ve sürekli çapı arttırılan mobbing'e ve iş yerinde üstlerinin tacizine maruz kalıyor.
ansızın - binbir yalanla işten tazminatsız çıkartılanlar da cabası..

nereden tutarsanız, elinizde kalıyor.
devamını gör...

horlamak

bir kbb sorunudur. acilen kulak, burun ve boğaz branşından randevu alınmasını gerektirir. genellikle burnundan nefes alma problemi olan ve kilo sıkıntısı olan insanlar horlarlar. kişiden kişiye bunun sıklığı ve ses seviyesi değişir. bulunduğu ortamı inleten insanlarda vardır, yanında uyurken sizi rahatsız edecek seviyede ses çıkartanlarda. bu sonucu değiştirmez. horlamak bir tıbbi sorundur. altında yatan problem düzeltiğinde, düzelir.

kişiye özel bir durum olduğu için, tedavisi de kişiye özel planlanır. daha önceden de söylediğim gibi, asıl önemli nokta horlamayı sağlayan tıbbi sorunu bulmak ve düzeltmektir.

tıbbi çözümü vardır . sadece emek gerektirir.
devamını gör...

koreli erkek seven muhafazakar kız

hayatım boyunca duygusal anlamda ilgimi çekememiş ve çekemeyen sayılı genetikten biridir. uzak doğunun kültürünü ilginç bulurum, genel anlamda da asla ırkçılık yapan bir kadın değilim. sadece nedense koreli erkekler bana çekici gelmiyor. benim yakışıklılık algım hiç uzak doğu toplumu üzerine şekillenmedi. ben genelde kendim gibi beyaz tenli, renkli gözlü ve sarışın genetiği seviyorum. dolayısıyla, dış görünüm konusunda obsesif bir yaklaşım benimseyen kore toplumu hiç duygusal markajıma giremedi. hepsiyle çok iyi arkadaş olurum ama duygusal ilişki boyutuna evrilmez.
devamını gör...

şehirde yaşamak vs köyde yaşamak

doğma büyüme istanbulluyum. içine doğduğum, parçası olduğum şehiri çok seviyorum ama hem orantısız yurt içi hem de yurt dışı göç'ün sağladığı ekstra nüfus patlaması sebebiyle artık yaşanmayacak bir şehir haline geldi.


inanır mısınız artık izin günlerim gelsin istemiyorum. apartmanınızdan dışarı çıktığınız anda hayatınız işkence halini almaya başlıyor. en yakın mesafeye bile saatlerce trafikten ve insan kalabalığından varamıyorsunuz. belki size garip gelecek ama istanbul'da sadece kahve içecek yer bulmak ve kahvenizi içmeniz saatlerinizi alabilir.

eğer üst seviye mekanlarda veya semtlerde takılıyorsanız, istanbul'da hayat kolaydır. misal bebekte her daim denize sıfır bir mekanda anında boş masa bulabilirsiniz veya yeniköy'de iyi
bir restaurantta rezervasyonsuz bir yer. ıstanbul'da, belirli kesimin girebildiği bölgeler her zaman daha sakin ve daha rafine olur. herkesin girememesi bu ortamları temiz ve sakin tutuyor.

fakat işler standart halkın gidebileceği mekanlara geldiğinde, cehennem, ısısını yüzünüze vurmaya başlıyor. eğer çok uç bir semt değilse( büyükçekmece, beylikdüzü, şile, ağva, göktürk, zekeriyaköy vb), starbucks ve türevi kahvecilerde, ortalama fiyatlandırması olan mekanlarda yer bulma- oturup sakince muhabbet etme şansınız yok.

istanbul'da yaşayan ve burada doğmuş insanlar olarak evlerimizde takılmaya başladık. çoğumuz evde netflix veya diğer online platformları izliyor ve eve yemek sipariş ediyoruz. artık alışverişlerimiz dahi online platformlar üzerinden yürüyor. market ve kıyafet alışverişini dahi online yapıyoruz çünkü öyle bir kalabalık var ki.. markette bile 3 ürün için kuyruk bekliyorsun. istanbul'da en kolay harcanan ve aynı zamanda en pahalı olan şey bu yüzden "zamandır." bu şehir inanılmaz vakit kaybettirir. her şey kalabalık ve trafik yüzünden 2.5 kat vakit alır. buda ciddi bir kişisel zaman kaybı demektir hele ki sınırlı izin gününüz varsa...

mesela istanbul'da her zaman ekstra zaman payı bırakmalısınız. aslında işinizi yapmak için tam zamanında evinizden çıkamazsınız çünkü hiçbir yere zamanında yetişme gibi bir durumunuz yoktur. mesela :

işinize yetişebilmek için mutlaka 2-3 saat önceden yola çıkmalısınız( çünkü trafik her gün değişir. genellikle daha ve daha yoğun hale gelir. geç kalmamak için evden erken çıktığınız o 2-3 saat güvenlik payınızdır)

arkadaşlarınızla buluşacaksanız, gideceğiniz yere göre mutlaka 2-3 saat,

bir organizasyona yetişecekseniz 2.5-3 saat aralığı hep erken çıkmanız gerekir..

hayatınıza hep güvenlik payı eklemek zorunda kalırsınız. burada yaşam daima böyle akar. 500m'lik yolu trafikten 1.5 saatte gidemediğimi biliyorum. bunlar abartı değil. burada yaşayanlara sorun ve teyit edin. aksini söyleyeni bulamazsınız.

bu gibi sebeplerden ötürü istanbul'un asıl sakinleri olarak çok dışarı çıkmıyoruz. bu bireysel bir tercih ama aslında temelinde bir rahatsız edici gerçeklik var. evde kalmayı tercih ediyoruz çünkü başka türlü sakin ve rafine kalabilme şansımız kalmadı.

ben eğer dışarı çıkacaksam, gece çok geç saatleri veya sabahın şafak vaktinden itibaren olan zamanını baz alıyorum. - çünkü toplumun o gereksiz yoğunluk yaratan kitlesi ortalıkta olmuyor ve istanbul kısa süreliğine size ait kalıyor.

sahilde yürüyüş için sabah 4.30-6.30 suları idealdir mesela.
gece oturayım, sakince kafamı dinleyeyim diyorsanız 1-2 suları idealdir. gördüğünüz üzere, boğazın bile zaman dilimi var. :)

ifade etmeden geçmek istemiyorum:

istanbul'da yaşayan arkadaşlar bunu zaten bilir fakat bilmeyen arkadaşlarım için yineliyorum: istanbul'da her saatte, her yerde gezilmez. burada hiç girmemeniz gereken semtler olduğu gibi, çok rahat gezebileceğiniz semtlerde vardır. yukarıdaki zaman dilimleri yaşadığınız semtin yapısına göre kesinlikle değişir. mesela, bu saatlerde boğazda ( yeniköy, tarabya, bebek , caddebostan , kalamış vb) bulunabilirsiniz ama zeytinburnu - avcılar sahilde bulunamazsınız. o yüzden aman diyelim dikkatli olun!

rica ederim dizilerde size gösterilen istanbul'a aldanmayın. burası "dream city" falan değil. her türlü suçun ve suçlunun kol gezdiği ve eğer şehiri ve içerideki kötü niyetleri insanları tanıyamıyorsanız( genelde başka şehirden ve küçük bölgelerden gelen insanlar için), başınıza her şeyin gelebilme ihtimali olan gri bir alandır. buranın suçluları veya dolandırıcıları temiz- bu şehire yeni gelmiş insanı tanır ve özellikle onları seçer. bilhassa, üniversite tercihi yaparken dikkatli olun. 18-19 yaş için burası gerçekten tehlikelidir. başka bir şehirde büyüyüp sırf buranın televizyonlarda gösterilen yüzü için geliyorsanız, gelmeyin. daha küçük, suçtan kirlenmemiş, hala temiz kalabilmiş bölgelerde okuyun. istanbul'dan daha güvende olursunuz. 18 yaşındaki bir genç için ( kız- erkek fark etmez) burada sıfırdan yaşam ciddi tehlikeler barındırır.

------> sunuda eklemeden geçmeyelim:

dizilerde gördüğünüzde istanbuldur. bu bilgi kesinlikle doğru fakat asıl hinlik başka bir yerde saklı.

daha önceki paragraflarda bahsettiğim "belirli kesimin girebildiği bölgeler( zengin ailelerin veya bütçe açısından fazlasıyla rahat olan insanların yaşam alanı)" konusuna geri dönelim. burada direkt bu olgu çalışıyor. yani diziler genellikle elit ve sosyetenin oturduğu semtlerde çekiliyor. hayranlık uyandıran o evler, entelektüel insanların uzandığı şerit halinde sahil kesimi ve niceleri hep üst düzey insanların oturduğu adreslerden seçiliyor ve bu bölgelerde dizinin total süresi kadar evler veya köşkler kiralanıyor.

bu bölgelerde ikamet edebilecek bütçeniz varsa, istanbul'dan daha iyi şehir bulamazsınız. zengin insanların bulunduğu semtlerde can güvenliği ve diğer sorunlar çok olmaz fakat anne- baba maaşı ile okuyacaksanız veya part time çalışarak hayatta kalmayı düşünüyorsanız, istanbul iyi bir tercih değil. ( çünkü hem çok pahalı hem de toplumu çok kirlendi. her çeşit insan var)


yukarıda bahsettiğim ve daha bahsemediğim sayısız sorunu göz önüne alarak söyleyebilirim ki kesinlikle kırsalda yaşamak artık daha cazip geliyor. 90'lı jenerasyondan gelen bir kadınım. yani yaşlı da değilim. buna rağmen, yoruldum. şehir hayatı insanı yoruyor.
devamını gör...

cübbeli ahmet hoca'nın voleybolcu kızları tebrik etmek dinden çıkarır sözü

ben bu tarz konuşan ve kendisini "din alimi" olarak tanıtan herkese üzülüyorum. var olan dini hükümleri değiştirmek, çarpıtmak hatta üstüne yenisini eklemek nedir?

4 büyük kitap indirilmiş. bu kitapların içerisinde bilmemiz gereken her şey zaten yazıyor. kitapta var olmayan cümleleri eklemek, emirler uydurmak, her gün bir şey üretmekte nedir?

bilimkurgu romanı mı yazıyorsunuz?

işte bunlar toplumumuzun cahil olmasından kaynaklanıyor. bu açığı bulmuşlar ve çok güzel kullanıyorlar. herkesin evinde kur'an-ı kerim var ama kimse açıp okumuyor. okumazlarsa, böyle olur.

dinler tarihine geri dönelim. müslümanlık neden bildirildi? neden bir kutsal kitap daha indirildi? - çünkü incil'in değiştirildiği( yazan hükümlerin yeniden yorumlandığı ve orijinal halinden bağımsız hale getirildiği) ileri sürülüyor. peki, şu an müslümanlık için yapılan nedir?

bizim kitabımıza dokunulmadı ama sözlü olarak sürekli hükümler değiştiriliyor ve çarpıtılıyor? bakın bunu bile algılayamayacak bir toplumda yaşıyoruz. dindar olduğunu iddia eden kesim, daha din tarihinden haberdar değil.

ben anlamıyorum. kutsal kitaplarda yer almayan emirleri varmış gibi anlatmak nedir? buna resmen "tanrıcılık oynamak" denir. bir de bu insanlar ibadet ettiğini ileri sürüyorlar. - tabii, gerçekten ediyorlarsa.

benim tanrı'dan ödüm kopuyor. adaleti ve gücü çok keskindir. tanrı'ya karşı böyle bir suç işlemekte nedir?

tanrı'nın gönderdiği dini sürekli değiştirmek?

bu dümdüz şirk.

şirkten büyük hangi günah var?
devamını gör...

yazarların evlenmek istememe nedenleri

ben evlilik kurumuna ve evliliğe yol açan sevgi bağına karşıyım.

neden?

insan sevgiye de karşı olmaz değil mi? - bu toplumda olur.

türkiye'de evlilik fazlasıyla sorunlu bir organizma ve evliliğe bakış açısı inanılmaz bir emir- komuta zinciri dahilinde şekilleniyor. aslında türk gelenek ve göreneklerinde "duygusal ilişki kurma ve bunu sağlıklı biçimde yönetebilme" fonksiyonu bulunmuyor.

kadın veya erkek fark etmez. hepimizin problemi aynı. evlilik, iki tarafında maksimum feragat ederek sürdürmesi gereken bir yapı gibi lanse ediliyor. bu işin matematiği şu:

iki kişide beraber olabilmek için birbirlerinin istemediği hiçbir şeyi yapmayacaklar çünkü sevginin ve ömür boyu bağlı kalabilmenin ana kuralı koşulsuz itaat.

sonra ne oluyor biliyor musunuz?

kendinize ait her şeyden,
yapmak istediğiniz ama engellendiğiniz talepleriniz/hayalleriniz yüzünden kendinize olan hevesinizden,
hayata karşı olan umudunuzdan oluyorsunuz.

- ve buna evlilik diyorlar bu ülkede. :)

sevgi koşulla gelmez. sevgi, insana kendi benliğini feda etmeyi şart koşmaz. sevgi ve evlilik, beraberken maksimum seviyede kendin olabildiğin, kendini rahat hissettiğin, daima sevildiğin ve sevdiğin, tamamen sadık kaldığın bir ilişkiyi kapsar.

türkiyede hangisi var?

şimdi burada neden sevelim ve neden evlenelim?

( istisnalar illa ki vardır ama toplumun yüksek yüzdesi için evlilik ve ilişki anlayışı fazlasıyla yanlış. )
devamını gör...

çiğ köfte yiyebilecek bir mideye sahip olmak

bu devirde artık kesinlikle yenmemesi gereken bir yiyecek türüdür. şu an bu ürünü kimsenin hakkıyla yaptığını düşünmüyorum. içine ne koyuyorlar, hangi ortamlarda bekletiliyor ve hangi koşullarda saklanıyor çok önemlidir.

çiğ köfte inanılmaz hızlı bakteri üretir. bu yüzden yapıldığı an tüketilmesi gerekir. günlerce bekletilmeye gelmez. saklama koşulları uygun olmadığında, hızlıca bozulur. bu yüzden dışarıdan mümkün olduğunca satın almayın. evde yapın veya yaptırın. çiğ köftenin bozulması durumunda, vücut anında ishale döner. ne olduğunu anlayamazsınız.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim