tek kelime ile anlatmak gerekirse; (bkz: konformist)
uzak doğunun üç büyük kültürü (japon-kore-çin) aynı şey söylenebilir. japonlar biraz daha kural düşkünüdür, çin'de toplum anlaşmasına olan saygı biraz daha gevşektir, koreliler biraz daha açıktan rekabetçidir ama üç aşağı beş yukarı hepsinde kural aynıdır, toplum standartları dışına taşan ve bireyci olmaya çalışan şahıslara tolerans gösterilmez. japonlar genelde bunu, bu bireyleri toplum dışına iterek/görmezden gelmeye çalışarak yapar. zaten japon altkültürlerinin bir çoğu bu sebepten kendini aşırı ve görsel anlamda gürültülü şekilde ifade etmeye dayanır/burada temellenir.
afro-amerikan komünitesinin karpuza karşı neredeyse primitif bir tutkusu olduğu söylemi.
19. yüzyılda afro-amerikan topluluğunu aşağılamak için uydurulmuştur. aslında bunun yanına kızarmış tavuk klişesi de eklenebilir, ama onun hikayesi ayrı.
şöyle ırkçı karikatürler ile yaygınlaştırılmıştır.
peki nereden çıktı bu olay?
iç savaş öncesi dönemde kölelik hala devam ederken, bazı köleler efendileri ile, çalıştıkları plantasyonlara ait ufak tefek toprak parçalarında karpuz yetiştirip satma konusunda anlaşır. bunun sebebi hem karpuzun kolay yetiştirilmesi, hem ürüne talep olması, hem de beyaz çiftçiler pek karpuz yetiştirmedikleri için piyasada bir boşluk bulunması.
(karpuz tarımı için gereken iklimin olduğu güneyde genelde büyük oranda tütün-pamuk-şekerkamışı yetiştirilirdi.)
e iç savaş sonrası da köleler serbest bırakılınca, doğal olarak karpuz ve benzeri ürünlerin tarımı ile uğraşmaya devam ediyorlar ve karpuz, birleşik devletler'de, zenciler tarafından üretilen bir ürün olarak bilinmeye başlıyor.
bir de tabi aynı dönemde ve daha sonrasında yaygınlaşan (bkz: minstrel) algısı var. zencileri kalın kırmızı dudaklı ve karikatürize edilmiş halde gösteren çizimler ve komedi şovları vs... bunlarda afro-amerikan kimseler, tembel, aptal ve işe yaramaz olarak gösterilir. aslında bütün amaç da budur. onları primitif; insandan çok hayvan gibi göstermek, onların pis, medeniyetten uzak olduğunu vurgulamak.
ayrıca bazılarımızın the greatest showman, filmi ile tanıdığı, sirk sahibi p.t barnum'un da bu negatif görüşlerin yerleşmesinde payı vardır. zira kendisi satın aldığı afro-amerikanları, freak show stili gösterilerinde yaygın olarak kullanmış, ülkede bir sansasyon haline gelmiştir.
yeniden inşa dönemi boyunca güney eyaletleri kuzeyli orduların kontrolünde olduğundan, devlet eli ile yapılan ırkçılık zorla da olsa bastırılır ama bir süre sonra kuzey-güney arası eski düşmanlık yavaş yavaş unutulur ve kuzey eyaletleri kendi dertleri ile ilgilenmeye geri döner, ordular da çekilir. güney eyaletleri serbest kalınca, yerel halk eski adetlerine geri döner.
afro-amerikan toplumu bu noktaya kadar bir şekilde kendini az da olsa ülkenin kalanına kabul ettirmeye başlasa da, özellikle müzisyenler ve sanatçılar olarak, 1874-1975 arası çıkan ve yürürlükte kalan jim crow yasaları (aslında bunlar siyah-beyaz ayrımını ile ilgili bir düzenlemeler silsilesidir) ile tekrar kölelik dönemine itilmeye çalışırlar. segregasyon güneyden başlayarak iyice artar. mümkün olan her türlü kötü klişe, medyanın tüm gücü ile ülkeye pompalanır. beyazlar ile 'renklilerin' aynı arabaya binmemesi, aynı yerde okumaması, aynı tuvalete girmemesi ve aynı çeşmeden su içmemesi gibi kurallar konur.
güney halkı bu ayrıma özellikle destek olur, negatif stereotipleri güçlendirmek için ellerinden geleni yaparlar. mesela coon chicken inn isimli bir dükkan zinciri, 1920-1950 arası bahsettiğimiz grotesk minstrel karikatürlerinin kullanıldığı restoranlar açar.
dönem boyunca siyahi hakları giderek kısıtlanırken, onlar da hayatta kalabilmek için kendilerine tanınan kısıtlı özgürlük sahasını değerlendirmeye çalışır. bu sefer de 'kızarmış tavuk' klişesi ortaya çıkar. bunun sebebi de bellidir; kumpanya halinde gezen siyahi müzisyen toplulukları genellikle her gittikleri yerde kendilerine satış yapacak esnaf bulamadığından, kendi erzaklarını kendileri götürmek zorundadır. tavuk da ucuzdur ve besleyicidir, ayrıca güney mutfağında (özellikle körfez bölgesinde) büyük bir yeri de vardır. kırmızı et üretimi, hayvancılık sahibi beyazların kontrolündedir zaten (kovboylar). kızartılmış tavuk da normal haline göre daha iyi dayandığı için, kızarmış tavuklu sandviçler tercih edilir.
her ne kadar siyahi özgürlük hareketleri ile jim crow yasaları kaldırılmış olsa da, 100 senelik bir dönem boyunca ülkeye yayılan ve pop kültüre kadar yerleşen imgeler ortadan kalkmaz.
arthur mitolojisine 13.yüzyılda eklenen şövalye. lancelot ile corberic'li leydi elaine'in piç oğlu olarak ortaya çıkan galahad, kutsal kase'yi bulmayı başaran kahramandır. hikayelerde, gawain'in yerini alır. galahad-gawain arası geçiş aynı zamanda şövalyelik ilkelerinde o dönemde görülen önemli değişimi de anlatır. gawain ve diğer erken dönem arthur şövalyeleri, seküler bir anlayışı temsil eder. şövalyeliklerinin temel amacı, kral arthur'a hizmettir, herhangi bir tanrı imgesi, hele hele de hristiyan inanışı konuya dahil edilmez. merlin falan pagandır, druid ya da büyücüdür. evet, arthur'un kılıcı kayadan çekmesine bağlı bir 'kut' anlayışı vardır ancak arthur'un babası da zaten kraldır. lancelot ve galahad'ın eklendiği geç döneme gelindiğinde ise hikayeler artık katolik inanış etkisinde kalarak yazılmaktadır ve şövalyeler arthur'a hizmet ettikleri kadar tanrıya da hizmet etmektedir. öyle ki, şövalyeler kutsal kase'yi bulmak üzere göreve çıkarlar. iman-günah-ceza-kader gibi konular üstüne kurgular artar. lancelot'un kraliçe guinevere ile yaşadığı aşkın avalon'u yıkıma götürmesi, gawain'in öfkesi yüzünden yanlış kararlar alması, galahad'ın bakir olmasına yapılan vurgu... bu hikayelerin ana fikirlerinin hepsi, hristiyan inancında tekrar tekrar edilen başlıklardır.
galahad'ın ortaya çıktığı dönem ise; lancelot-kutsal kase döngüsü ((gbkz: lancelot-grail cycle)) olarak bilinen, aslında birbiri ile bağlı ancak tekil bir örgüyü izlemeyen hikayeler öbeğidir. robert de boron'un 'küçük kase serisi' ve chretien de troyes'in hikayelerini bir araya getirip bağlar bu döngü ve hikayeleri ek detaylar ile zenginleştirerek, şimdilerde bildiğimiz şekline yakın bir anlatı yaratır. burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus ise; galahad'ın ne boron'un ne de troyes'in hikayelerinde yer almıyor oluşudur. ilk kim tarafından yazıldığı belirsiz bir şekilde, hikayelerde ortaya çıkar. hikayeler genel olarak kral arthur'un diyarı logren'de geçer. kral arthur'un yükselişi ve düşüşü, merlin'in hayatı, kutsal kase'nin bulunması gibi konuları işler.
galahad'ın en önemli icraatı, kutsal kase'yi bulmasıdır. hristiyan ideallerine sıkı sıkıya bağlı ve 'bakir' olan galahad'ın ruhu o kadar temizdir ki, sadece onun görevinde başarılı olmasına izin verir tanrı. bu olaylar serisini kısaca şöyle özetleyebiliriz;
annesinin yanında büyüyen galahad, 15 yaşına geldiğinde, kendini tanımayan babası lancelot ile bir düelloda karşılaşır ve babasını yener. bu, lancelot'un yenildiği ilk ve tek adil dövüştür. lancelot, galahad'ı alıp hemen arthur'un yanına, başkent camelot'a götürür. ismi bilinmeyen bir şövalye, genç galahad'ı yuvarlak masa'da, kutsal kase'yi bulup getirecek şövalye için ayrılmış, 'tehlikeli koltuk' isimli sandalyeye oturtur. peki bu koltuk neden tehlikelidir? çünkü bu koltuğa, kehanette bahsedilen şövalye hariç oturacak kişi, o an, oracıkta ölecektir. galahad, her şeyden habersiz koltuğa oturur ve hayatta kalır. bunun üstüne arthur bu yeni şövalyeyi alıp hemen göle, kılıcı excalibur'u sapladığı kayaya götürür ve ona kılıcı kayadan çıkartmasını emreder. galahad kılıcı kolayca kayadan çeker ve kendini bir kez daha kanıtlar. thomas mallory'nin versiyonunda ise bu kılıç arthur'un değil, kral balin'in kılıcıdır. ama her iki anlatıda da galahad yuvarlak masa'ya davet edilir. tüm yuvarlak masa şövalyeleri, kutsal kase'nin bir görüntüsünü görürler ve galahad'ın önderliğinde, kutsal kase'yi arama macerası başlar. tüm yuvarlak masa, kase'nin peşine düşer.
arthur aslında bu duruma üzülmüştür, zira maceraya atılan pek çok şövalyenin bir daha asla dönmeyeceğini bilmektedir ve yuvarlak masa'nın yok olmasından da korkmaktadır. bu aynı zamanda metaforik bir değişim, arthur'un hikayesinde ikinci aşamaya geçildiğini de simgeler. o da bu hikayenin sonunda ölecek, yuvarlak masa dağılacaktır.
galahad, bors ve percival, 'üç bakir şövalye', nice badireler atlatır. hazreti davud'un kılıcını bulurlar, hazreti süleyman'ın gemisine binerler... ama en sonunda galahad görevini başarır. burada detaylar biraz karışık ama, bir şekilde galahad öleceği zamanı kendi seçmeyi diler ve bu dileği kabul edilir. üçlü yurtlarına geri dönerken, galahad aratmayalı yusuf'un ruhu tarafından ziyaret edilir ve öylesine bir hisle dolup taşar ki, oracıkta ölmeyi diler. sonuçta galahad'ın isteği kabul edilir ve galahad can verir, bedeni ise bazı anlatılarda percival'ın kızkardeşinin yanına gömülür, bazılarında ise bir ışık huzmesi içinde kaybolur. bors ve percival ise daha sonra camelot'a geri döner.
(aratmayalı yusuf ne alaka diyecek olursanız, bu kişi isa'yı çarmıhtan indiren azizdir, ayrıca bazı anlatılarda isa'nın kanından bir damlayı da kutsal kase'ye damlatmıştır ama bu çok da kabul gören bir düşünce değil anladığım kadarıyla)
galahad, döneminde yükselen tapınak şövalyesi ya da belki de 'haçlı' anlayışının bir tezahürüdür. babası lancelot guinevere'e olan aşkı ile öne çıkar, 11.yüzyıl ve sonrasında fransız topraklarında meşhur olmaya başlayan saray aşkı ya da nazik aşk denen (courtly love), leydi ile yeminli şövalyesi arasındaki aşkı simgeler;
galahad ise her şeyi bir kenara bırakmış, sadece tanrı ve şövalyelik idealleri için çarpışan, dindar asker, belki de keşiş kökenli bir şövalyedir.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.