kıraç 'ın besteleyip müzisyenliğini yaptığı bir pepee şarkısı.
bir çocuk çizgi dizisine göre oldukça ciddi ve profesyonel bir biçimde hazırlandığını söyleyebilirim. arkadan giren estetik davullar, telliler, atmosferik elektronik melodiler ve çellolar... hepsi bu şarkının içerisinde var. vokal çöp oğlu çöp olmasına rağmen, bu vokale göre de akor yürüyüşü mevcut şarkıda.
tamam bu bir çocuk çizgi dizisi. ama bu dizinin müzikleri tamamen kıraç'a emanet edilmiş, ortaya da böyle bir şahseser çıkmış. kıraç'a emanet edilen her iş ayrı bir sanat taşır. kalbim kırıldı şarkısı bunun en somut örneği. pepee'nin yaratıcısı ayşe şule bilgiç kıraç'ın karısıydı. hala öyle mi bilmiyorum. ama işte pepee döneminde evlilerdi, ve pepee'nin müziklerini kıraç yapmıştı. kıraç'ın elinin değdiği bir şarkının boktan olma ihtimalinin % kaç olduğunu söyleyin bana. söyleyemezsiniz, çünkü yok.
kıraç'ın bu denli usta performansı sergilediği tek proje de bu değildi. kendisi zamanında türk televizyon tarihinde bir takım dizilerin müziklerini de üstlenerek, türk dizilerinin müzikal anlamda bambaşka bir seviyeye çıkmasını sağlamıştı. en temel örnek:
işte gerçek müzik ruhu diye buna derim ben. dizi mi? isterse çöplükten bulunsun. ama müzikalitesi öyle değildi işte. bunu hep dillendiririm. bir türk dizisi sonuna kadar çöp olabilir, ama müzikleri asla öyle değil. çok garip bir durum ama, dizilerimizde en büyük silahın ''müzik'' olduğunu anlamışız ki, en ortalama altı dizilerimizde bile en profesyonel müzisyenlerimize iş kolu açıyoruz. kıraç'ta bir zamanlar bunlardan biriydi. şuan piyasa ender gündüzlü ve metin arıgül 'e kalsa da, zamanında kıraç'ın yaptığı dizi müziklerinin kalitesi bunların fersah fersah önündeydi. ama ne oldu bilmiyorum, bu adamlar dizi müziği yapmaktan vazgeçti. hatırlayanlar vardır belki ama, hatırlamayanlar için, kıraç, nevzat yılmaz gibi usta isimlerin bulunduğu meypom plak şirketi, resmen bu adamlarla can buluyordu.
neyse çok uzattım. gerçekten kalbim kırıldı pepee bana hiç inanmadı şarkısı her ne kadar bu tiksinç vokale sahip olsa da, müzikal anlamda bir başyapıttır.
diğer illerde nasıldır bilemiyorum ama, eskişehir'de merkez şubesinden (batıkent) geçen hafta bir sipariş vermiştim. siparişimi tam tamına 1 saat 40 dakikada getirmeleriyle rekor kırdılar. siparişi beklerken uyuyakalmışım. kalktığımda daha halâ yoktu. en sonda sinirlenip rakibi dünya köfte'yi arayacakken zil çaldı. bozuntuya vermedim, açtım ve ödemeyi yaptım "siparişim en fazla ne kadar soğuk olabilir ki?" diye.
her neyse işte, siparişi açtığımda tam da tahmin ettiğim gibiydi. köfteler buz gibi, ayriyetten yağı da çoktan donmuş vaziyetteydi. dondurulmuş ürünlerden ısrarla uzak durmama rağmen, sağolsunlar bana tekrardan muazzam bir dondurulmuş ürün yedirmeyi başardılar.
domuz eti olmasa bile, geçen hafta itibariyle köfteci yusuf maceramı tamamen sonlandırmış bulunuyorum. yeni taliplerimi bekliyorum.
2021'in sonlarında, standart bir haftalık tatilde keşfettiğim, belçika yapımı netflix dizisi.
öylesine netflix aboneliği almıştım, dedim bari bir şeyler izleyeyim. sıfır beklenti, sıfır reklam, tamamen tesadüfle bu diziye denk gelip izlemeye başlamıştım. müptelası olup çıktım ya bir gecede. şansıma da 2. sezon o sırada daha yeni gelmişti. ilk sezon zaten birkaç saat içinde aktı gitti derken, bir de 2. sezonu bitirerek bir gecede dizinin tamamını bitirmiştim. öyle bir sürükleyicilikten bahsediyorum. bitirdikten sonra çok garip bir boşluğa düşmüştüm yalan yok. çünkü 2. sezon inanılmaz bir yerde bitti. insanın ağzını açık bıraktı gerçekten. keşke devamı gelseydi dediğim nadir yabancı yapımlardandır into the night ama maalesef iptal edilmiş.
ortada muazzam bir sinematografi başarısı var. özellikle uçak içi sahneler, gecenin karanlığında geçen sahnelerin o ürpertici sessizliği, atmosferi falan aşırı iyi korunabilmiş. özellikle zaten dizinin uçak içi sahneleri ateş ediyor ateş. dikkat ediyorum, diziyi hep bu konuda topa tutmuşlar. neymiş efendim, gerçek uçaklarla zerre alakası yokmuş muş vs vs. ulan dangalak. bu dizi senin uçak fetişini azdırmak için mi çekildi sence? ortada görsel bir sanat var bir kere. saygı göstermeniz gereken yerde, habire bok atıp duruyorsunuz. neyse.
uçak kalkış iniş sahnelerinden tutun, kopitin eşsiz görselliğine kadar hemen hemen her şeye aşırı özen gösterilmiş. yani sinematografik tatminlik kesinlikle amacına ulaşmış. keza gece karanlığının verdiği o ıssızlığı muazzam bir şekilde yansıtabilmiş dizi.
dizinin konusuna gelirsek de, güneşte kozmik bir bozulma meydana geliyor. meydana gelen bu bozulma, güneşin manyetik yapısını tamamen bozarak tamamen elverişsiz hale getiriyor. böylelikle de güneş ışığı, yeryüzünde neye çarparsa çarpsın, çarptığı şeyi bir bir öldürüyor. buna insanlar da dahil. bunun farkına varan kıdemlı bir askeri personel olan terenzio karakteri, kendini tamamen güvenceye almak için havaalanından bir uçak kaçırıyor. kokpiti tamamen rehin alıp kokpittekilere ''sürekli batıya uçun'' emri veriyor. ilk başta tabi uçaktakiler ''noluyo laa'' deseler de, sonradan bu garip doğa olayını doğrulayıp terenzio ile iş birliği içerisine giriyorlar. sonra dizi tamamen ''hayatta kalma'' müceadelesine dönüyor. diziyi sürükleyici yapan şey de tam olarak bu. ne kadar muazzam bir konu. düşünsenize, güneş yüzünden ölmemek için uçağı sürekli karanlığa doğru uçuruyorsunuz. dizinin ismi de zaten bundan geliyor, ''karanlıklara doğru'' yaani, ''into the night''
sahneleri, oluşturulan bu eşsiz atmosferi övdük, biraz da dizinin kurgusunu övelim. dizinin kurgusu çok ama çok başarılı. zaten karakterler tek başına muazzam kaleme alınmışken, bir de bu karakterlere oldukça iyi bir kurguyla can vermek de bir tek into the night gibi bir diziye yakışırdı zaten. dizinin bölümlerinin başlarında, oluşturulan bu karakterlerin kişisel hayatlarından, bu doğa olayını yaşamadan önceki hayatlarından kesitler gösterilerek aşırı iyi bir kurgu başarısı yakalanmış. ve açıkça söyleyeyim, bu kurgu tekniğini şu ana kadar hiç bir dizide görmedim. evet bu tarz kesitleri hep görüyoruz dizilerde, ama istisnasız her bölüm başlarında değil. her bir bölümün hikayesi, her bir karakter üzerine yapılmış. can alıcı nokta da bu zaten.
senaryosu hakkında fazla bir şey söylemek istemiyorum. maalesef bu tarafta bayağı sıkıntılar var. zaman zaman aşırı inişli çıkışlı deneyimler yaşatabiliyor. dizide bir çok bilimsel mantık hataları mevcutken, bu hataları manipüle edebilecek adımlar da maalesef atılmamış dizide. bir de zaman zaman fizik kurallarını %500 çiğneyen, asla ve asla anlamlandırılamayan sahneler ve olaylar da mevcut. misal teröristin uçağın arkasından silahla atteş edip, uçağın sağ camını patlatması gibi bir örnek verebilirim.
dizinin müzikleri de oldukça başarılı. hatta bir yabancı diziye göre gereğinden fazla başarılı. açıkça söyleyeyim, yabancı dizilerin müzikalite konusunda yerin dibinde olduğunu çok çok uzun zaman önce farketmiştim. hatta konusu ne olursa olsun, en tırt türk tv dizinin bile müziklerinin belli bir kalitenin üzerinde olduığunu biliyorum. o sebeple müzikleri konusunda da son derece tatmin edebilen bir dizi into night. özellikle elektronik müziğe yoğunlaşılmış. derin 808'ler (sub basslar), egzantrik dance davulları, bu davulları destekleyen cılız hat'ler, aşırı iyi şekilde kullanılan synthesizer falan filan, yok yok gerçekten. ayrıca bu müziklere sahnelere oldukça güzel yedirebilmişler. karakter temalı müzikler zaten dizide mevcutta, bir de bölüme ve sadece o ana özel müzikler var ki, işte o en sevdiğim benim. hepsi de cuk diye oturmuşlar gerçekten. özellikle ilk sezonun sonunda,
uzunca bir mücadelenin ardından sığınak buldukları
sahnede çalan müzik;
gerçekten sahneyle uyumunu tarif edemem sizlere.
keşke devam etseydi. dizinin 2. sezonu 1. sezonun tadını birebir elbette veremiyor ama, yine de gelişen olaylar insanı merak ettirmeye yetiyor da artıyor bile. özellikle 2. sezon öyle bir yerde bitti ki, tadı damağımda kaldı resmen. ve maalesef yarım kalan bir hikayeye sahip into the night. birçok olay havada kaldı. her neyse yapacak bir şey yok artık.
gerek sinematografik olarak, gerek konu ve hikaye olarak, gerek de eşsiz kurgusu sebebiyle sonuna kadar izlenmeyi hakeden bir dizi into the night senaryodaki mantık hataları ve uçak içi sahnelerde bir dizi topa tutulan hatalar ve mantıksızlıklar bir kenara konmalı, ve gerçekten ''sinema'' gözüyle izlenmeli. gerçek zevki o zaman alırsınız.
dün akşam itibariyle star tv'de yayın hayatına başlayan bir ay yapım dizisi.
kulağımda kulaklık, ruhumda müzik, sırf görüntü olsun diye öylesine açtım tv'yi. bu dizi oynuyordu. halâ daha ilk bölümün tekrarı oynamaya devam ediyor.
göz ucuyla ufaktan bakayım dedim, aşırı iyi oyuncu kadrosuyla karşılaştım. yıllar sonra tekrar ekranlara dönen esra ronabar var bir kere. ya da usta tiyatrocu hüseyin avni danyal. yönetmenini göremedim de, senaryosunu yeşim aslan diye biri yazıyor. müzikler de atakan ılzgazdağ 'a emanet edilmiş.
bir şans vereceğim dizidir. konusu yine sıradan vasıfsız köylü kezbanıyla, yüksek statülü, zengin ve yakışıklı izbandutun arasında gidip gelerek klişelerle yürüyecek gibi duruyor. ama artık alıştık dizilerimizde bu tarz kombinadlsyonlara.
22h5 güncellemesiyle, yine iğrençliğine iğrençlik katmaya devam eden işletim sistemi.
şu microsoft'un sağ tık menüsü ile ne derdi var bilmiyorum ama, salın artık oğlum şu menüyü. ne istiyorsunuz şundan? zaten sağ tık menüsünü iki kere açmak zorunda bırakıyorsunuz adamı, bari artık daha fazla uğraşmayın da rahat bırakın.
ulan 32 gb ram'li, ryzen 5 5500 işlemcili öküz gibi bir bilgisayarda bile sağ tık yaptığınızda, sağ tık kaplaması 5 saniye sonra geliyor. ilk başta full şeffafken, 5 saniye sonra normal kaplamalı haline dönüyor. bu da resmen performans konusunda ne kadar rezalet bir işletim sistemi olduğunu kanıtlıyor. tamam belki benim bilgisayardan daha güçlü bilgisayarlar elbet vardır, ama sorun donanım değil ki. sorun, microsoft'un optimizasyon özürlüsü bir şirket olması.
her seferinde mütevazi yaklaşıp windows 11'e bir kere daha şans vermek istiyorum, kuruyorum, deneyimliyorum, ama tek bir sorun bile beni tekrar 10'a dönmeme yetiyor. bakın şu sağ tık olayından cidden sıkıldım artık. zaten masaüstünde herhangi bir dosyanın üzerine sağ tık yaptığınızda, sağ tık yaptığınız belli olmuyor. tıklama hissiyatü sıfır. tamam 10'da muazzam değil, ama en azından sağ tık menüsünde tıkladığını hissediyorsun.
gerçekten bu son windows 11'e şans vermemdi. bendeki kontenjanını tamamen kaybetti 11 artık. şimdi windows 10 iot enterprise ltsc 2021 kurup, 2031'e kadar her şeye elveda diyorum. o zamana kadar da 12 çıkmış olur zaten.
2 gün art arda prime time'da sinema filmi yayınlamasıyla, bugün itibariyle dikkatimi çeken tv kanalı.
şu an adalet 2 diye film yayınlanıyor. bu film bugün ilk 20:00'de, yani prime time'da yayınlanırken, ardından tekrar yayınlanmakta. bildiğiniz aynı filmi 2 kez ve art arda... çok garip gerçekten.
yarın akşam 20:00'de de tatlı dillim diye bir yeşilçam filmi yayınlanacak. star tv'nin yeşilçam sinemasına gösterdiği ilgiyi zaten yıllar boyu biliyoruz da, neden dizi yok bu kanalda art arda 2 gün? garibime giden şey bu benim. dizi kültürümüzü bilirsiniz, her gün prime time'da bir dizi yayınlanır. bu yıllardır hep böyleydi, halen daha böyle. ama star tv bir istisna olmuş.
şuna bağlıyorum ben, bence kemer sıkma politikası uygulanmaya başlanmış. tv dizileri de malum çok yüksek bütçeyle çekiliyor. artık tv'ye de eskisi gibi talep olmayınca zarar ediyorlar. böylelikle de dizi üretimi azaldı, bu azalmadan nasibini star tv'de almıştır diye düşünmekteyim ben. ya da star tv'nin kendisi kemer sıkıyor, bunu bilemeyiz. zira bölüm başı bir diziye kamyon yüküyle para akıtmaktan yorulmuş olabilirler.
neyse, türk dizilerinin yeri her ne kadar kalbimde ayrı olsa da, bu şekilde filmlerin yayınlanmasıyla kanal kalitesi arşa çıkıyor. diğer kanalları da bu şekilde görmeyi dilerim her ne kadar yılda bir tv'yi açsamda.
edinburgh of the seven seas ismi her ne kadar daha sembolik olsa da, adanın aslen sadece bir kısmını temsil ediyor. yeterli tanım yapabilmek için tristan da cunha adasını tamamen ele almamız gerek.
ada atlas okyanusu'nun neredeyse ortasında bulunan, yakın ve uzak çevresinde hiçbir kara parçası bulunmayan, çevresindeki su derinliğinin de yaklaşık olarak 3.000 metreyi bulduğu aktif volkanik ve diğer dünyadan izole bir ingiliz adasıdır. boyutu da adacık tanımlaması yapabileceğimiz kadar küçüktür. çevresindeki sonsuz okyanusun ortasında adeta abdülhamid yalnızlığı çekmektedir. öyle ki adaya en yakın kara parçası haritaya göre üst kısımda bulunan, ve yine ufak bir ingiliz adası olan, ve t.d.cunha ile aralarında minimum 2.300km mesafe bulunan "saint helena" adası mevcutken, adanın kuzey tarafında ise yine aralarında 2.000 küsür km mesafe bulunan, güney afrika'da konumlanan "cape town" şehridir. adanın yalnızlığını buradan hesap edin. ve açıkçası özel bir konumda olduğu için, tam olarak hangi coğrafyaya bağlı bilinmemektedir. zira resmi kaynaklarda hem afrika'ya bağlı olduğunu, hem de az önce bahsettiğimiz saint helena adası ile bağlı olduğu yazmaktadır. yani birbirlerine bağlı bu iki ada. neyse, önemli olan şey bu değil. öyle ya da böyle ingiliz kontrolünde zaten.
eh elbette karaya bu kadar uzak mesafesi bulunan ada, dünyadan izole bir hayat sürüyor. ancak tuhaf bir şekilde izole olmalarına rağmen ingiliz milletler topluluğunun en medeni insanlarına ev sahipliği yapıyor bu ada. nüfusları 200 civarıdır. bünyesinde sadece bir tane okul, bir tane kafe ve internet kafe, bir tane polis karakolu, bir market ve aklınıza gelebilecek tüm sosyal mekânlar bir adet sınırlı olması şeklinde adada bulunur. ada o kadar güvenlidir ki, yerli halk gece yatarken kapılarını kilitlemezler. ve şuana kadar tek bir kere bile hırsızlık ve cinayet tarzı suçlar işlenmemiştir. internet kafedeki internet doğal olarak çok yavaş. dünyanın ana karalarına ulaşım çok zordur, zaman zaman imkânsızdır. öyle ki havaalanı zaten mevcut değil. deniz yoluyla kısıtlı şekilde ulaşım mevcut, ama bu da çok nadiren gerçekleşen bir şey. zira ana karadan bir balıkçı gemisinin bu adaya ulaşabilmesi için en az 15-20 güne ihtiyacı var. ulaşmasının imkânsıza yakın olmasını bir kenara bırakın, olumsuz hava şartları da bu imkânsızlığın içine girince ulaşım daha da imkânsız bir hal almaktadır. ama adadaki insanlar bu durumdan memnundur.
yerli halk geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlıyor. en çok da patates yetiştirip yiyorlar. hayvancılık tarafında da koyun yetiştiriyorlar. bu adacıkta ufak tefek ticaretler dönse de, para kullanmaya neredeyse hiç ihtiyaç duymuyorlar. çünkü hepsi bir arada. 200 kişilik ufacık bir topluluktan bahsediyoruz. hepsi birbirine güveniyor, ve tanıyor. bugün türkiye'nin en ufak köyünde bile en az 400-500 kişi yaşıyordur. buradan hesap edin işte.
bu ada benim ilgimi çocukluğumdan beri çekmektedir. coğrafi konumu itibariyle de her daim ilgimi çekmeye devam edecek. hatta günün birinde bu adanın yerlisi olmak gibi bir hedefim var. coğrafyadan beklediğim şey de tam olarak bu. yerlisi olmayı başaramasam bile ölmeden önce bir kere de olsa bu adayı ziyaret edeceğim. vize mize ne gerekiyorsa alacağım. zaten bir kere gitmeyi başarınca en az 1 ay orada olmayı garantileyeceğim. belki bu süre daha da uzar. ulaşım sıkıntısı malum.
basit tanım: dünyanın en büyülü coğrafyasından ve başkentinden biri edinburgh of the seven seas.
her şeye rağmen şu platformu instagram'dan çok daha değerli görüyordum ama, son zamanlarda nükseden aşırı reels çılgınlığı sebebiyle facebook'ta nasibini almış. şu platformda yapmayı en çok sevdiğim şey, aynı youtube gibi yatay (geniş) video da izleyip yükleyebilmemdi. onu da reels bokuna hiç etmişler.
sırf dikey videolara uygun olsun diye, yüklenilen tüm yatay videoları 720p'de sınırlandırmasından tutun da, yatay videoyu tam ekran yaptığınızda saçma sapan bir reels ekranının gelmesine kadar türlü türlü saçmalıklar barındırıyor. yav sen facebook'sun arkadaş... belki de video konusunda youtube'a en iyi alternatiflerden biriydin, ama şu aptal instagram'ın izinden giderek saçma sapan bir platforma dönüştün. hayır işin ironik tarafı, facebook'ta reels izleyen neredeyse hiç kimse kalmadı artık. millet insta varken face'ten reels izleyip ne yapsın? kaldı ki platformda adam akıllı reels'ta yok zaten. olanlar da instagram'dan yüklenen reels'lar. işin daha da ironik tarafı, facebook mobiliteden daha çok, masaüstü kullanıcılarına hitap ediyor. bu yıllar önce windows xp bilgisayarlarımızda girerken de böyleydi, şimdi de böyle. zira facebook'un web arayüzü, ''gel bana pc'den gir yeaaah'' diye bağırıyor resmen. hem çok daha pratik, hem çok kullanışlı, hem de platformun içeriğine uygun tasarlanmış. ama işte geri gelelim, bu muazzam bütünlüğü sırf pcde de olsa dikey video izleyicilerine hitap etmek için resmen hiç değil, p*ç etmişler. diyecek tek kelimem yok.
eeeey marq zuqunburq! en azından web sürümünde yatay videolarla daha entegre çalışalım, ha ne dersin?
şaka gibi ya :d tam ekran modunda kalite ayarı da yapamıyorsunuz taş gibi 4k yatay videoyu reels videosu olarak gördüğü için. 360p'de öylece kala kalıyor. valla pes!
snap şarkısı ile her ne kadar kuşkularım ve övgülerim arasında gidip gelsem de, amatör şarkısının ingilizce versiyonuyla, benim nazarımda tamamen dünya standartlarında sanatçılar olduklarını kanıtladılar. bu kanıtı kts şarkısıyla da devam ettiriyorlar.
ikisi de efsaneler efsanesi şarkılar. özellikle amateur şarkısı buram buram trap city & trap nation hissettiriyor. öyle bir şarkıdan bahsediyorum. kts'nin de kendine has bir rengi var. kesinlikle ve kesinlikle türkiye'nin son nesil sıçmıkları sanatçımsılardan çok farklı konumdalar. böyle kemiklerinize kadar "gerçek" elektronik müzik 'i hissettirebiliyorlar.
her ne kadar son zamanlarda ergen cimcime hayran çöplüğüne sahip olsalar da, bu kitleyle şımarmayıp müziğin hakkını verebiliyorlar. özellikle benim gibi türkiye'deki edm açığını görüp, anadilinde yana yana elektronik müzik dinlemek isteyen insanlar için bir numara olacak. daha iyisi gelene kadar (ki gelmez türkiye'de asla)
zannedilenin aksine sadece sağlıklı beslenme için değil, çayın tadını tamamen almak için de şekersiz içen kişidir. eğer bir kere şekersiz içmeye alıştıysa, bir daha asla şekerli çay içemeyen insandır. az şekerli olsa bile.
ben de şekersiz içenlerden biriyim. askerdeyken şeker stoğu bittiği için çayı şekersiz içmek zorunda kalmıştık. ondan beri bu şekilde alışkınım. çayı şahsi olarak seven biri değilim. hatta neden bu kadar sevildiğini de bir türlü anlamadım. ama çayı şekersiz içince en azından bir boka benziyor. öyle bir şey işte.
1 tl'den ayırt edemediğim yeni nesil madeni para. hala daha yaygınlaşmasa da, ara ara elimize geçen paradır.
sırf 1 tl ile ayırt edememem sebebiyle eksik para üstü aldığımı sanmıştım geçenlerde. sonra kasiyerin "o 1 tl değil, 5 tl" demesiyle, kafanızı hafif öne eğip, 1 tl gibi duran madeni paranın aslında 5 tl olduğunu farketmeniz bir oluyor.
bunun dışında bu paranın ana baskısı da bence iyi değil. ön taraf kendine özgü bir görsel tasarıma sahip hadi buna eyvallah da, arkasındaki atatürk baskısı neden bu kadar dandik? biraz daha ıkınsanız o baskının atatürk olmayacağına inanacaksınız. öyle bir iticilik ve özensizlik var baskıda. bunun sebebinin de tayyip'in atatürk'e duyduğu nefret ve haset olduğunu düşünüyorum.
açıkça söyleyeyim, radyolarda sürekli duyana kadar bu şarkıdan ne haberim vardı, ne de dinlemişliğim. öylesine açtım şuan, dinliyorum. güzel beste, güzel altyapı. iyi bir prodüksiyon var aslında sanatsal olarak. ama bilin bakalım bu şarkının eksikliğini... elbette sefo. evet, sefo. peki neden? çünkü vokalde sanatsal tek bir kırıntı dahi yok. afra'nın vokal kalitesinin ve muazzam yeteneğinin altında inanılmaz ezilmiş. açıkçası bu durum beni aşırı rahatsız ediyor.
ya rica ediyorum, sefo, bedo, mero artık her ne boksanız, siz vokal okumayın. lütfen okumayın ya. bir de bu şarkının bestesini sefo yapmış. abi ne güzel beste yapmışsın, sal şu vokali tamamen afra'ya. resmen şarekının içine etmişsin ya. böyle boktan vokal mi olur? şarkının dinlenebilirliği varsa da, bu sadece afra sayesinde. sefo ile afra'nın arasındaki vokal kalitesi farkını hissetmek inanılmaz kolay bir şey. müzik gurmesi olmanıza da gerek yok. bu şarkı müzik sanatına hizmet edecek olsa bile bu borazan sesli sefo sayesinde edemiyor. ''bir daha sevemem seniiiiiiiiğğğ'' dediği andaki borazan tınılarını eminim ki müzik sanatına önem veren dinleyiciler işitebilmiştir. sefo vokalleri zaten iğrenç de, bu bahsini geçirdiğim kısım bu iğrençliğin zirve noktası kesinlikle.
sizden tek ricam, müzik sanatını rahat bırakın. nolur bak beste yapın, söz yazın, klipte de oynayın tamam. ama vokal okumayın.
çok sıkı korku/gerilim türüne ilgi duyan ben için, sık sık yaşanılan lanet olası durum.
gerçekten izlenilesi kaliteli korku/gerilim filmi yok piyasada. izlenilebilenleri de, film izlemeye adam akıllı vakit ayıramasam bile çoktan izleyip bitirmişim. fransız korku filmleri zaten ayrı bir kefede. o tarafta artık izleyecek başka film bulmayı beklemiyorum da, hollywood tarafında da kalmamış. iyice silip süpürmüşüz. ben de o sebeple eskilerin korku/gerilim filmlerini izleyeyim dedim. mesela 1979 yılında çıkan when a stranger calls çok sağlam bir filmdi. izledik, bitti. 2006'da çıkan, orijinalinin sadece ilk 20 dakikasını baz alan remake'i de oldukça severek izlemiştim. o da bitti.
başka film yok muydu? vardı işte kubrick efsanelerinden birkaç bir şey. misal 1981 yılında çıkan the shining filmi. bunu da oturup izledim. ve şunu söylüyorum ki, hayatımın en boş 2 saatiydi herhalde. beni eski korku/gerilim filmlerinden soğuttu resmen. anlamlandıramadığım derecede görselliğe önem verilip, senaryosu aşırı basit tutulmuş bir film. tamam sinema görsel bir sanat bunu biliyoruz, ama sen bana hiç bir sürükleyicilik sunmayıp boş boş görselle süslenmiş sahneler dayatırsan, ben bu filmden zevk almam. yetmez kaybettiğim zamana üzülürüm. o da yetmez, eski filmlerden de soğurum.
konu, film bulamamaktan nasıl stanley kubrick 'e geldi onu bilemiyorum ama, eğer bu türe ilgi duyanlardansanız izleyecek film bulamıyorsunuz arkadaşlar. bulduklarınız da genelde fos çıkıyor, kısıtlı zamanınıza da yazık ediyor. kendimi sanırım ''neden ben bu türe ilgi duyuyorum'' diye eleştiriyorum bir tık. çünkü cidden çok sığ bir tür eğer kalite arıyorsanız. halbuki ben aşk filmlerine ilgi duysaydım, karşımda sayısız kaliteli örnekler olabilirdi. ya da bilim. interstellar bana neden etkileyici gelmiyor sizce? çünkü ilgi duymuyorum arkadaş. gerçi o film de az önce verdiğim the shining filmi gibi bomboş, sadece görsellik kasılmış sahnelerle dolu gibi duruyor ama bilemem. yine de o kadar insan seviyor, saygı duymak lazım.
alkollüyken birçok şeyin verdiği keyif arşa çıktığı gibi, mastürbasyonun da elbette verdiği keyif ayrıdır. alkollüyken hangi eylemi yaparsanız yapın, her zaman normal halinizden çok daha fazla keyif alacaksınız.
turkcell'in yılbaşı etkinliğinde mekan kapatıp, tek alkollü seçeneğinin rakı olması sebebiyle, o gece mecburen içmek zorunda kalmıştım. halbuki tadından, kıvamından nefret ederim. ama toplu ortamda, herkesin aynı anda müzik eşliğinde kadeh kaldırıp rakılarından yudum alınca, garip bir çekiciliği de olduğunu düşünmeye başladığım alkollü içecektir. en azından o gece midemi bulandırmadı.
yine de şahsi tercihim arasında değil. ama herkesle aynı anda içince oldukça keyifli. öyle bir şey işte.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.