ay yapım'ın fason müzik ureticilerinden biridir. 5 yaşından beri dizi izlerim. kendisini ay yapım'dan başka hiç bir şirkette görmedim.
esasen 2025 yılına kadar bu adamın, medcezir (dizi) ) hariç hiç bir dizisinin bestelerini başarılı bulmuyordum. buna ezel ve kuzey guney de dahil. bana geçmeyen tarafları vardı. çok ağır bateriler, kemanlar ve elektro gitarlar vardı. bateri neyse de, elektro gitar ve keman gerçekten insanın kulağına ''kuru gürültü'' hissettiriyorsa, o beste olmamıştır. o sebeple türkiye'nin en kült dizilerinde bile bu adamı başarısız bulmam, ciddi anlamda bu adamın müzisyenliğine karşı da saygı duymamam anlamına geliyordu.
medcezir neden istisna derseniz, onda farklı bir hava vardı. çok ağır davullar ve elektro gitarlar yoktu. toygar bey o proje de piyano ağırlıklı gidiyordu. ve çok daha iyi yapmıştı. muhtemelen yönetmen özellikle bu tarz yap demiştir diye düşünüyorum. çünkü istisnasız, medcezir'e kadar tüm projelerde bu bahsini ettiğim ve sevemediğim temaları kullanıyordu. bu furyaya çukur, içerde gibi dizilerde de devam etti. ama son 3 yıldır, gaddar ve üç kuruş dizilerinde tam da istediğim havaya ulaşmış. özellikle diziyi zerre izlemesem de şans eseri geldiğim bir sahnede,
şu besteyi duymamla sonunda toygar bey'e içimin bir nebze de olsa ısınmasını sağladı.
ha yine de mükemmel mi? hayır. (bkz: ender gündüzlü ve metin arıgül), ya da cem tuncer ve ercüment orkut bunu kendi alanında tokatlamaya devam ediyor. ve hatta zannımca toygar'ın tarz değişikliğinin sebebinin, ben biraz da bu bahsini geçirdiğim müzisyenler sayesinde olduğunu duşunuyorum. zira sektördeki hiç bir müzisyen, toygar kadar basık ve tırt bir tını kullanmıyordu. yine de elbette bu bir teoriden ibaret.
ama nedense yurt dışında tam aksine, bu adamın besteleri inanılmaz sevilmiş. çok garip. bence bu konuda zevksizler, çunku özellikle ezel, net diyorum kuru gürültüden ibaret. kuzey güney'de biraz toparlasa da, o da tam olmuş değil. belki de medcezir, tüm tecrübelerin bir araya toplandığı bir tecrübe harikasıdır bunu bilemem. çünkü gerçekten besteleri harikaydı.
neyse. ay yapım dizisi denk gelmiyor bu aralar. denk gelirse zaten bu adamın bestelerine de maruz kalacağız. neme lazım, belki beğeniriz bunu da.
en sevdiğim bestesidir. sabaha kadar loop'a alabilirim.
linçlenmesinin haklı sebepleri de var, saçma sebepleri de var. bazı konularda evet haklılar, ama bazen de attıkları yorumlar buram buram hasetlik ve kıskançlık kokuyor gibime geliyor. ha bu adam masum mu? değil. ama size ne abi enes botur için yalan yanlış video attıysa. elin adamı iftiraya uğramış, bana ne arkadaş? içerikleri iyiydi ve keyifli vakit geçiriyordum.
sosyal medya böyle maalesef. düşene bir tekme de çömezler attı. şu tarıkpaşha denen velet zaten ne yaşıyor aklım hayalim almıyor. sana ne enes botur'dan? sana ne charmquell'in enes'e iftira atmasından? içeriğini üret, yoluna bak işte. ama yook. sonsuz prim kasıp kitle sahibi olmalısın.
ilk çıkış ismiyle: adobe shasta. sonra sanırım ses kayıtlarında bıraktığı etki sayesinde, bu platformun ismi tamamen podcast olarak değiştirildi.
2022'nin sonlarına doğru adobe tarafından piyasaya sürüldu. amacı yapay zekayı kullanarak, ses kayıtlarını temizleyip tamamen stüdyo kalitesine eriştirmek. yani kısacası, yapay zeka destekli ses temizleme aracı diyebiliriz. atıyorum çevre sesleriyle beraber ses kaydı yaptınız. bu ses kaydında araba seslerinden tutun, çevreyi etkileyen tüm sesler dahil. işte bu sesi yapay zekayla temizliyor. sadece bu tarz sesler değil, 1 tl'ye satılan kulaklık mikrofonuyla alınan ses kayıtlarınızı bile kusursuz seviyeye getirmeye ''çalışıyordu'' ilk sürümlerinde'' (v1) bu sürümde arkadaki gürültüleri neredeyse kusursuz seviyede silip, o dandik mikrofonu stüdyo mikrofonu seviyesine getirse de, o sesteki yapaylık her türlu hissediliyordu. böyle belli belirsiz ses peltekleştirme, gereksiz bir boğukluk ve zaman zaman ses kaydından bağımsız sesler vesaire de ekleyebiliyordu. ama ilk zamanlarından bahsediyorum.
şimdi durum ne? yapay zekanın da artık iyice gelişmesiyle birlikte, resmen kusursuz bir hal almış. yıllar sonra tekrar deneyeyim dedim, iyi ki denemişim diyorum. v2 sürümünde şu anda, ve gerçekten sizin sesinizi birebir koruyup, arkadaki tüm gürültüleri ve pislikleri kusursuz şekilde temizledi. nispeten daha iyi ses kalitesi olan mikrofonlarda daha iyi sonuç alacağınızı düşünüyorum. benim mikrofonum da bu ayarda neredeyse. mikrofonu olmayan içerik ureticileri için biçilmiş kaftan. ses kaydını telefonla bile alsanız, bu platform sayesinde sanki %100 ses izolasyonlu odada ses kaydı alınmış hissedeceksiniz. ayrıca kullanması da bedava.
yapay zeka'yı adam akıllı kullandığım 3-5 platformdan biri bu. iyi ki var.
bazı örnekler, dünyanın en iyileridir. özellikle yurdumun insanı konusu ve senaryosu ne olursa olsun (son derece kaliteli olsa bile) yerden yere vurmasına rağmen, çizgisini hiç bozmamış, yıllar içerisinde süre engeli olmasına rağmen küresel anlamda da kendilerini belli bir konuma getirtmişlerdir. hatta dünyanın bu konuda en iyisiyiz.
gönül rahatlığıyla ''en iyi'' diyebiliyorum, çunku sadece türkiye içerisinde değil, dünyanın dört bir yanına doğrudan ihraç ediliyorlar. ihraç edildiği bazı ülkelerde öyle ses getiriyorlar ki, uyarlama olsa bile orijinalinin alamadığı ödülü o dizi alıyor. (bkz: mahkum) yeri geliyor bazıları da o kadar reyting alıyor ki, tek başına sadece 15 küsur reyting alıp, aynı günde, aynı saatte yayınlanan maç yayınını bile geride bırakıyor. (bkz: mucize doktor) konusu ve senaryosu ne olursa olsun, türk dizileri dünya uzerinde inanılmaz kabul gören, inanılmaz talep edilen diziler halini alıyor. işte bu sebeple dünyanın en iyileridir.
kalite tesadüf mudur? asla. 1974 yılında kaynanalar dizisi ile başladı dizi serüvenimiz. o dönemlerde evlere televizyon da artık girmeye başlayınca, dizi sektörümüz de nurtopu gibi doğmuş oldu. zaten televizyonun icadı sinemayı tahtından çok fena etmişti. e haliyle televizyon pratikte çok daha fazla izleyiciye ulaşınca, sektöre de yatırım yapıldı. 1990'ların ortalarında özel televizyon kanalları da artık çıkış yapınca, dizi sektöru iyice sektör halini aldı. projeyi finanse eden yapımcılar piyasaya çıkmaya başladı. kimi yayıncılar sinemaya ek olarak, dizi sektörunde de iş yapmaya başladılar. sinema oyuncuları televizyon dizilerine de iş yapmaya başladı. mesela mehmet yiğit alp'in kurduğu ntc medya bu zamana kadar sadece televizyon dizisi üretti. keza faruk aksoy (bkz: aksoy film production) ve fatih aksoy (bkz: medyapım) kardeş olmalarına rağmen, biri diğeri için dizi veya film üretmedi. fatih başından beri dizi sektöründeyken, faruk ise sinema dünyasında yer edindi. yani bu tarz örnekler var yapımcı konusunda.
peki neden dizilerimiz bu kadar rağbet gorüyor ve başarılı bulunuyorlar? çünkü dünyanın geri kalanından çok çok farklı bir tarzımız var bizim. baştan aşağı her şey çok farklı. kamera açılarından tutun, oyunculuklara kadar. muziklerden tutun, color grading'e kadar her şey çok farklı ve özgün. evet belki senaryo konusunda sıkıntı çekiyor olabiliriz, ama sektörde öyle ekipler var ki, bu tırt senaryoları bile inanılmaz sinematografiyle ve eşsiz dünya kurgusuyla optimal şekilde anlatabiliyorlar. yani şunu demeye getiriyorum, sektörde aşırı vizyonlu, aşırı yetenekli teknik ekip ve oyuncularımız var. ama ne yazık ki bu zorlu çalışma şartları görmezden gelinip, pek de değerleri bilinmiyor.
ayrıca çok geniş bir dizi kütüphanemiz mevcut. bu kütüphanede bilim kurgu ve korku hariç, tüm turden dizi bulabiliyorsunuz. komedi, sit-com, aşk, fantastik, dram, medikal, askeri dramalar, aksiyon ve daha nicesi mevcut. çok ekstrem senaryosu kötü olan ve yönetmeninde iş olmayan diziler haricinde, bu sektörde hemen hemen dizilerin hepsi bir şekilde belli bir kalitenin üzerinde oluyorlar. evet bazı yabancı dizi aşıkları illaha ki bilim kurgu ve korku arayacaklar. peki bunları neden yapamıyorlar? en bariz nedenlerinden biri bütçe mevzusu. bir türk dizisinin ortalama bölüm başı maliyeti 20 milyon tl civarı. bu bütçeyi diğer hollywood filmlerinin bütçeleriyle kıyaslar mısınız bi? sadece film değil, dizileri için de geçerli. en tırt dizi bölümü için harcanan maliyet, 5 milyon dolar. ki bu en tırtı bakın. görsel efektleriyle önplana çıkıyorsa, bu bütçe 30-40 milyon dolara çıkacak. filmler zaten içler acısı. minimum 100 milyon dolardan başlıyor. ama ben insaflık edip, dizi butçesiyle kıyaslayacağım. 5 milyon dolar, tam tamına 245 milyon tl yapıyor. bu bütçe de, bu tarz ekstrem türler için oldukça yüksek bir bütçe. kaldı ki bu denli miktarı finanse edebilecek sponsor da yok ülkede. yurtdışından kazanıyorlar, ama yine çark dönmuyor. bu acı bir gerçek.
bir de kültür farkımız var. asırlardır orta doğu ve avrupa arasında sıkışıp kalmış bir ülkeyiz. kültürümüz belli, tarihimiz belli, insani altyapılarımız da keza. bizden en iyi ne çıkar? aile önplanda olmak üzere dram dizileri, askeri diziler, tarihi diziler özellikle, neredeyse kusursuz seviyede çıkıyorlar. bu türlerde çıkan hiç bir dizimizin ben aşırı kalitesiz olduğunu hatırlamıyorum. hatta turkiye'de tarihi dizi furyasını belirgin şekilde başlatan (bkz: muhteşem yüzyıl) 'ın dunya çapında toplamadığı övgü ve ödüller kalmadı. ortadoğusundan tutun, latin amerika'sına kadar, 7'den yetmişe her millet bir şekilde bunu izledi ve değer verdiler. hatta o kadar sevildi ki, game of thrones ile bile kıyaslandı. hatta bir çok görüş tarafından, game of thrones'tan bile daha iyi bir prodüksiyon kalitesi olduğu bile savunuldu. zaten kostüm ve dekor dediğimizde bizde akan sular duruyor. pek tarihi dizilerle aram yoktur, ama şu ana kadar hiç bir tarihi dizinin görsel anlamda kötü göründüğünü görmedim. sanat yönetmenlerimiz muazzam işler çıkartarak en iyi kostümleri ve dekorları kurmak için büyük efor sarfediyor. işte tum bunlar birleşince, teknik ve kultürel altyapımız anlaşılıyor. zira bir şekilde bütçe bulsak bile, oyuncularımız bu tarz kategorilere adapte değiller. çok daha farklı bir nişteyiz. ''neden yapamıyoz yeaaa, bizimkiler boq gibi beaa'' demeden önce, bu işin ardındaki gerçek sebebi sorgulamanızı öneririm.
bizim dizilerimizin neden dünya uzerinde eşi benzeri yok? çünkü bir ruh var dizilerimizde. yaratılan karakterler, işlenen hikayeler ve bir çok yetenekli metod oyuncularımız sayesinde, izleyicide inanılmaz pozitif bir ruh bırakmayı başarıyorlar. bir senaryo atıyorum dram ağırlıklıysa, o senaryoyu ilmek ilmek işleyip o dramı nasıl izleyiciye daha iyi yansıtırız? diye buyuk kafa patlatılıyor. burada elbette yönetmenin payı çok büyük, ama genel olarak prodüksiyona bakarsak aşağı yukarı oturmuş bir tarzımız var ve bu tarz üzerinden üretmeye devam ediyoruz. ruh var derken de şeyden bahsediyorum, bizim ülkemiz ve dilimiz coğrafyamız gereği high context culture benimsemiş. bu da demek oluyor ki, daha duygu ve guven ağırlıklı bir profil çiziyoruz. mesela dramatik bir sahne mi? uzun uzun bakışmalarla ve muazzam mimik showlarıyla resmen bunun alasını yapıyoruz. müzik mi? en iyisi. abartısız. hayatım boyunca zibilyon tane yabancı içerik tüketmiş biri olarak söylüyorum ki, bizim dizilerimizin arkasında saklanan cevherlerinden biri de müzik. hollywood yapımlarının aksine biz müziği görüntü desteklemek amacıyla değil, insanların duygularına işlemek için kullanırız. sadece soğuk diyaloglarımıza sığınmayız. öyle kaliteli bestelerimiz vardır ki, bazen o görsel şöleni yaşatmak için diyaloğa bile ihtiyacımız yoktur. zaten diyalogsuz bakışma sahnelerinde de, en büyük silahımız müziklerdir. sektörde onlarca kaliteli besteci bulunur. son zamanlarda daha 17 'yi severek izliyorum ve, dizinin müziklerini tek başına besteleyen şahin kurnaz inanılmaz bir iş çıkartıyor. resmen insanın ruhuna işiliyor. hatta şahin abimiz, (bkz: ender gündüzlü ve metin arıgül) ikilisiyle de zamanında beraber çalışmış. vizyonu belli.
evet, öve öve bir hal oldum. peki yok mudur bu dizilerin olumsuz tarafı? elbette var. süre meselesi var. dizilerimizin geneli bölüm başı 2 saati geçiyor. hatta son zamanlarda gözlemlediğim kadarıyla, 2 saat 20 dakika civarını falan bulabiliyor. bu aslında izleyici için kötü bir şey. ama bunun da altında teknik sebepler var. reklam politikası. mesela bir türk dizisi 3 saat olsun. kanal diyor ki sana; ne kadar dakikada dizi çekersen çek benim için farketmez. ama şunu bil, her saat başı sadece 12 dakika reklam hakkın var. bir düşünün, 50 dakikalık bir dizi çektiğinizde, reklamdan 5 kuruş para gelmeyecek. reklam yoksa, turk dizileri de yoktur zaten. yıllardan beri oturmuş bir tv kültürümüz var. dizilerimiz hala ucretsiz yayınlanmaya devam ediyor. ama işte, maliyeti karşılıyor mu?. bu adam 2 saat dizi çekse bile toplam 24 dakika reklam almış oluyor. bu bile bence bölüm başı maliyeti zar zor karşılıyordur diye düşünüyorum. yani, bu dizilerin bu halde olmasının sebebi tamamen sektörel zorunluluklar. dijital platforma üretseniz ne ala. ama onda da bu kadar yüksek prodüksiyon yapamazsınız. çünkü sponsorlar tamamen televizyon üzerinden dönüyor. zira netflix'te yayınlanan 50 dakikalık bir dizi, sponsorlara pek de guven vermez. çunku alıcısı çok niştir. o sebeple hem yapımcılar, hem de sponsorlar tv'ye abanmaya devam ediyorlar.
bir diğer kötu tarafı da, dövuş ve çatışma sahnelerimizin görece kötü olması. mesela son zamanlarda (bkz: hakim (dizi)) 'sini beğenerek, büyük zevkle izlemiştim. ama çatışma sahneleri gerçekten boncuklu tabanca gibi hissettiriyor. ve bu hemen hemen tüm dizilerde böyle. şunu bir düzeltin artık lan. tamam bütçe kısıtlı ama, silah atışından bahsediyoruz sadece. profesyonel yönetmenler (bkz: çağatay tosun) gibi yönetmenler bu işi nadiren hakkıyla yapsalar da, genel olarak sektörde böyle bir açlığımız var. gidin gerçek silah görüntüleri izleyin yönetmenler. tamam birebir kopyalayın demiyorum, ama o silah bir zahmet tek elle de olsa seksin biraz.
bir de dövüş sahneleri mevzusu var. açık ara bu konuda en ayar olduğum dizi söz 'dür. ya abi, zaten tolga sarıtaş denen lavuğu sen bu dizinin başrolüne neden yerleştirirsin ki? bu adam hayatı boyunca sadece aşk dizilerinde oynayan, basit bir oyuncudan ibaret. buna varana kadar öyle tiyatrocular var ki... neyse belki farklı projeleri iyidir, ama söz'de olmamış kardeşim kusura bakmayın. rolünün altında ezilmesini bırakın, adam yumruk atmayı bilmiyor. hayatında hiç mi bir kere de olsa yumruk atmadın? gerçek insana atmana gerek yok. kum torbasına at, ama öğren bir şekilde yani. 4. bölümde bunun bi sahnesi vardı. bahar karakteri terorist tarafından rehin alınmıştı. bu da odayı basıp yakın dövüşle dalmaya başlıyor. ama öyle kötü bir performanstı ki, abartısız söyluyorum oyuncudan soğumama tek başına yeterli bir sebep bu oldu. belki aksiyon yönetmeni de yoktur bilmiyorum ama, bence sıkıntı tolga sarıtaş'ta. çunku bu herif hariç diğer oyuncular bundan fersah fersah daha iyi performans sergiliyordu yakın dövüş sahnelerinde. ama neyse ki, dövüş sahneleri yurdumun dizi sektöründe gelişme gösterdi. mesela bundan 13-14 yıl önce çıkan kuzey güney özellikle ilk sezonda (bkz: mehmet ada öztekin) gibi bir usta sayesinde ve kıvanç'ın atik koreografi adaptasyonuyla, muazzam dövüş sahneleri çıkartabilmişler. 2012 yılında bile yapılabiliyorsa demek, yapmışlar. keza çukur'u da yabana atmamak gerek. zaten bu dizinin aksiyonu direkt (bkz: uğur yıldıran) kendisi hem yakın dövüş eğitimi almış, hem de profesyonel jimnastik yapmış harika bir cevher. bu adam sayesinde, çukur'un tum dövüş sahneleri türk dizi standartlarının direkt uzerine çıkıyor zaten. özellikle ninja sahneleri, buna verebileceğim en iyi örnek. inanılmaz koreografi ve oyuncu performansı.
(0:45) saniye
bir başka kötü bulduğum taraf, şarkı eşliğinde akan sahneler. bu sahneler zaman zaman keyif verse de, bazen aşırı sıkıyor. genellikle geçiyorum bu sahneleri. çünkü karakter gelişimine zerre katkı yapmayan sahneler. sırf 2 saat barajı aşılsın diye kullanılan gereksiz sahneler. ha bazı zamanlar olur diziye aşırı bağlanmışsındızdır ve şarkı da size hitap etmiştir, o zaman ondan da keyif alabilirsiniz diyecek bir şeyim yok. ama genel olarak olmaması gerektiğini düşünüyorum.
bir de ekstra alınan sponsorluklar (ürün yerleştirme) mevzusu var. abi bu ürünlerin olduğu sahneler o kadar yavan ki... sırf ürün tanıtımı için oyuncunun gerçek karakterini oynamasını engelliyorsunuz. dizide hiç bir zaman bir diyalogda dahi bulunmayan iki insanı, alakasız şekilde sanki yıllarca muhabbet içerisinde olmuş gibi hissettiriyorsunuz. ayrıca sponsor sahnelerinde giren o iğrenç (sponsor) hissi muziklerden de nefret ediyorum. yapmayın lan şunu. son zamanlarda zevkle izlediğim dizi daha 17 bunu çok sık yapıyor. bir an içimden diyorum, güzelim sinematografinin içine sıçmışlar.
cinsellik, sigara ve alkol yok. ki en rahatsız olduğum olumsuzluklardan biri. her ne kadar yasaklamaya ve bastırmaya çalışsalar da, bunlar da hayatımızda bir şekilde varlar. insani şeyler bunlar. duygu ve atmosferin önplanda olduğu dizi sektörümüzde, böyle bir kayıp dizinin izlenilebilirliğini ve yarattığı atmosferik dünyayı maalesef bayağı bir törpülüyor. ama şöyle bir şey de var, televizyon genel olarak her nesle hitap ediyor. yani bunları izleyenlerin arasında 6-10 yaş arası çocuklar da var. bu yaş aralığı için rtük'ün bu kısıtlamasını da desteklemiyor değilim. yine de bu kriterler çok büyük eksiklik dizilerimizde. biliyorum hiç bir zaman olmayacak ama, yine de bir düzenlemeye gidilebilir. mesela bir dizide cinsellik, alkol, sigara vs. varsa bu dizinin etiketi direkt 18+ olmalı. bu etiketi aldıktan sonra cinsellik ve türevleri işlenebilmeli. böyle bir düzenleme çok daha iyi olurdu şahsi fikrime göre. çocuklar yine izleyemez mi? izler. prime time çünkü. ama bunu izleyebilen çocuk, kendi iradesiyle google'dan porno filmleri de izleyebilir. olaya bu açıdan bakmak lazım. hadi cinsellik neyse diyelim, alkol ve sigaranın yasaklanması çok ama çok saçma. bu iki şey sahnenin görsel kalitesine çok daha fazla derinlik katıyordu. mesela bundan 23 yıl önce falan kurtlar vadisi dizisinde, resmen hayvan gibi sigara içiyorlar. bu da onları ekranda çok daha estetik görünmelerini sağlıyor. düşünsenize şuanki kullandığımız devasa kameralarla sigaralı sahne çeksek, o solunan duman ne kadar da estetik görünürdü.
son olarak, prodüksiyon kalitesine gelmek istiyorum. son zamanlarda dizi sektörü o kadar gelişti ki, neredeyse hollywood standartlarına yaklaştı. zira en kaliteli sinema kameraları (red, alexa vb.) kullanılıyor. bu da elbette prodüksiyon olarak farklı bir yere koyuyor dizileri. dünyaya hitap ediyorsun, gidip de iphone 6 ile çekecek değildi adamlar. kaldı ki sadece kamera değil. diğer teknik ekipmanlar da buna dahil. ışık, mikrofonlar, reflektörler vesaire... ışık demişken şuna da değineyim, diziler uzun biliyorsunuz ve bunlar 1 haftada üretilip teslim edilmesi gerek. sahneler çekiliyor, ama hava şartları ne olacak? siz atıyorum mesela gündüz sahnesi çekeceksiniz, ama saatler geceyi gösteriyor. ne yapacaksınız? devasa ışık vinçleri kullanıp, pencereden sanki gun ışığıymış gibi ışık yapmak zorunda kalacaksınız. bu ışık sanatından sonra, gecenin 23:00'ında bile sabah kahvaltısı sahnesi çekebiliyorsunuz. o sebeple oyuncuların gözleri her daim kanlı ve yorgun.
yaa işte, daha niceleri. ne olursa olsun bizim sektörümuz birer sanat eseri. bu tanımdan sonra da bu yapımları kötülüyor olacaksanız, bu tanımı tekrardan okumanızı tavsiye ederim size.
her ne olursa olsun, sektörümüz küresel anlamda inanılmaz başarılı. başarılarının da devamını sonsuz diliyorum.
çocuğu hangi yaşa gelirse gelsin, yeri geliyor hiç bir karşılık beklemeden sonuna kadar sahiplenip değer veriyor. ama zaman zaman da yeri geliyor, yaşın küçük olmasına rağmen sonuna kadar menfaat bekleyerek iliğini kemiğini sömürebiliyor.
hem geleneksel kadın içgüdülerini taşıması, hem de çocuklarına karşı duyduğu sahiplenme duygusunu aynı anda yaşamasından kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
sanırım bir erkek çocuğu olarak anneme karşı mesafeli olmamın sebebi bu. mesafeli de değil, çocukkenki beslediğim güveni, şuan eskisi gibi besleyemiyorum.
çok gri bir varlık anneler. ama her şeye rağmen ailenin parçası. iyi ki var.
yine de vardır herkesin bir yeteneği ve bir vasfı. sadece toplum içerisinde bunu göz onüne çıkartamamışsınızdır.
kendinizi dünya üzerinde milyarlarca insanlardan sadece biri olarak hissedebilirsiniz ama, her bir insan gerçekten birbirinden benzersiz. siz hiç hayatta bir insanın bire bir kopyasını gördünüz mü? göremezsiniz. çünkü insanlık böyle bir şey değil.
yani sırf ve para tip yok diye diğer (güzel) özelliklerinizi görmezden mi geleceksiniz? ayrıca tipsizliğie bu kadar çok takılıyorsanız, dış görünüşünüze yatırım yapabilirsiniz. cilt bakımı, spor vesaire. para da önemli değil. sağlığınız sıhhatiniz yerindeyse zaten kazanıyorsunuz. yani hayatı salmak yerine, şu kısacık ömrünüzde hayatın tadını çıkartmaya bakın.
yapacak hiç bir şey bulamıyorsanız, gidin müzik dinleyin. hayattan alacağınız tüm zevkin neredeyse %50'sini tek başına sırtlanıyor. onu da ''yapmam ben yeaa'' derseniz, geberin gidin. cenazenizde bile hatırlanmazsınız.
muazzam ekran kaydetme yetenekleriyle beni çocukluğumdan beri kendine hayran bırakan programdır.
bu programı yıllarca korsan kullandım. ama youtube kanalım bir şekilde büyüyünce, dedim artık şu programı satın alayım. ne de olsa sonuna kadar iş görüyor falan. bu programı harbi harbi parayı basıp satın almıştım 2023'ün sonlarında. sağlam para bayılmıştım hem de o dönemlerde. 1600 tl falan fiyatı vardı diye hatırlıyorum. direkt dolar üzerinden satıyorlardı. 30 doların üzerindeydi.
neyse satın aldım, 2 sene boyunca kullanıyorum güzel, fıstık. bir de ne göreyim, yeni bir sürüm çıkmış ve bu sürüm 2027 versiyonmuş. ''bu sürümü bu lisans ile kullanamazsınız, sadece 2025 (eski sürümlerde kullanabilirsiniz)'' bildirimini görünce şok geçirdim. nasıl olur lan böyle bir şey? ben sana para bayılıp satın almışım. kaldı ki türkiye'de kaç kişi bu programı lisansıyla satın aldı? keymaker varken kimse para verip almazdı bu programı. ama ben aldım. böyle bir muameleyle karşılaşmayı hakediyor muyum sence?
ne güzel sürüm ama. arayüz geliştirilmiş, yapay zeka özellikleri eklenmiş vs. yani aşırı beğenmiştim ve heyecanlanmıştım yeni sürümüne. ama sonuç ne? parasını verdiğim lisansla bu sürümü kullanamıyorum. yazık cidden.
bu programı yıllarca korsan kullandım demiştim. sonuna kadar haketmiş. özellikle bu program karşınıza çıktıysa, asla ve asla 5 kuruş para vermeyin. gidin korsana abanın.
şu ana kadar içtiğim, ve tadı zannımca en guzel olan alkollü içecektir.
alkol hayatım boyunca sadece bira ile özdeşleşmiş, ama ara ara viski ve rakı da deneyen, denediği her anda her ikisinden de tiksinen, ama ilk deneyişte şaraptan bir şekilde (sıfır beklentiyle), memnun kalmış bir insan olarak bunu rahatlıkla söylemeliyim.
ha hala daha tadını benimsemeye çalışıyorum. ama önemli olan ilk izlenimdi, ve şarap bunu geçmeyi başardı. alttan alttan gelen ekşimsi bir tat, ama içerdiği fermente üzüm ve diğer meyve aromalarıyla birleşince, ortaya bir alkollu içeceğe göre gerçekten lezzet cümbüşü yaşatıyor.
ha bira kadar pratik değil, o ayrı. hem kapağını açmak için ayrı bir ekipmana ihtiyaç duyuyor, hem de alkolü geç etki ediyor. ya da ben denemelik az içtim bilmiyorum.
ama her neyse, tavsiye ediyorum hiç denemeyenler için.
vulva ile sıkça karıştırılan kadın organıdır. halbuki vulva vucudun direkt belirgin kısmında bulunan, ve vajinanın en başını oluşturan estetik bir delik girişi iken, vajina ise onun iç kısmıdır ve penisin asıl içerisine girdiği organ vajinadır. onun devamı da direkt olarak rahime bağlanır.
hayatım boyunca, bünyeme hiç bir zaman metal müzik dinlettirmeyi başaramayan insanların dinlettirmeyi bir şekilde başarabildiği, muazzam bir rammstein şarkısı.
bu tarz müzikleri de dinleyebildiğime oldukça şaşırıyorum bu aralar. şarkı genel olarak yine benim tanımladığım standart ve sert metal tınılarından olsa da, şarkı bir şekilde içine aldı beni. özellikle alkollüyken aldığım zevki arşa çıkarıyor.
vokal çöp, bunu farkediyorum. nakaratta biraz ritmik bir hal alıyor. genel olarak benim muzik tabiatıma tamamen aykırı bir duygusal bir profil çiziyor. ama şarkıya genel olarak baktığımızda, gerçekten bir bütün olabilen yapıya sahip ve bir şekilde muzikal anlamda tatmin edebiliyor her ne kadar o kişi elektronik muzik bağımlısı olsa da.
özellikle şarkının son kısımlarında devreye giren opera esintisi veren kadın backvokali şarkıya inanılmaz renk katıyor, ki şarkının son kısmında da kendisi bir nevi ana vokal oluyor. bana kalırsa şarkının kırılma noktası bu duygusal tarafta.
yeni nesil monitörlerde ve beyazperdevari dev televizyonlarda tadı çıkmayan kayıtlardır.
kuracaksın 37 ekran veya 55 ekran tüplü tv, o zaman tadını çıkartacaksın. ben denedim, gerçekten harika oldu. eski trt kayıtlarını izleyen insan zaten eskilere yoğun bir ilgi duyuyordur. e o zaman, o dönemlerde kullanılan görüntü sistemlerine neden ilgi duymasınlar?
her şeyi usulüne uygun yapın lutfen.
bu arada, bu kayıtlarda kullanılan kusursuz türkçe de günumüzde göz kamaştırmıyor değil. sadece lisanı bile tek başına ele aldığımızda, geçmişten günumüze eğitim ve kültür seviyesinin ne kadar düştüğünü bizzat kendi gözlerinizle görüyorsunuz bu kayıtları izlerken.
türkçe yazmayı ve konuşmayı seven 3-5 kişiden oluşan, bir avuç insan kadar kaldık gibi hissediyorum. haydi hayırlısı.
dün itibariyle evinde ölü bulunmuş usta tiyatrocu.
açıkçası seksenler dizisinin bana hitap etmemesi sebebiyle, ergün plak karakteriyle bu adamla bağ kuramamıştım. ama söz dizisinde canlandırdığı ''çolak'' karakteriyle, usta tiyatroculuğunu ve oyunculuğunu benim nezdimde kanıtlamış, ultra profesyonel bir tiyatro sanatçısıydı. inanılmaz yetenekli bir tiyatrocuydu. türk sinema-dizi sektörüne kazandırdığı miraslar azımsanmayacak kadar fazla.
enteresan bir çekiciliği olan oyun. ama aynı zamanda oynayanlarını ve kendisine bağımlı olanların da iliğini kemiğini sömüren bir oyun.
bu oyun hakkında hem olumlu görüşlere sahibim, hem de olumsuz. gelip de burada duyar kasmayacağım "bu oyunu oynamayın, eviniz ocağınız söner yoksa" gibi bir vaazda da bulunmayacağım. herkes kendinden sorumlu. 1-2 vaazımla mı vazgeçecek insanlar bu oyundan?
candy crush grafiklerine sahip bir slot oyunu bu. rastgele sanal casino araştırırken buldum bu oyunu. ayrıca saçma sapan bir uygulama aracılığıyla oynayabildim. gariptir ki zerre güvenmesem de, ödeme almayı da başardım. gelen parayla da elektrik ve doğalgazımı ödedim. bununla övünebilirim herhalde.
marifet mi? elbette değil. ayrıca yasal da değil. tavsiye ediyor muyum? asla! ama şu da bir gerçek, bu oyuna bağımlı olan milyonlarca insan var bu ülkede. ve nedense hep evi ocağı sönen insanlar konu oluyor.
bağımlılık yapıyor mu? evet. ilk kez oynamama rağmen belki de 2.000 tl falan gömmüşümdür. harbiden gömdüm. peki buna teşvik eden şey neydi? oyunun dinamikleri. zira 200 tl bir krediyle bile, bir anda 700-1000 tl'lere fırlıyor kazancınız. bu da insanlarda anlık dopamin artmasına sebep oluyor. işin ucunda belki de para olduğu için, hiçbir dopamin nüksetmesine benzemiyor bu. 200 daha atayım, 400 daha atayım derken, bir anda binlerce lira atıverirken buluyorsunuz kendinizi.
asıl kazancı da oyunda yaptığınız ilk combo değil de, art arda gelen çarpanlarla sağlıyorsunuz. art arda yaptığınız combolarda ekstra kazanç sağlarken, bir süre bu deliksiz gidince ekstra bonuslar devreye giriyor. (freespin vs.) bu aşamaya gelince de sizin 200 tl'lik kredi, bir anda 1000 tl'ye falan çıkıyor. tabi bu aşamaya gelene kadar yüklediğiniz bakiyeyi bir anda bitire de biliyorsunuz. artık %100 şans mı, yoksa coder'ın yazdığı algoritmaya mı bağlısınız, o bende yok. ama birçok kez bakiyemin bitmesine ramak kala oynamaya devam ettiğimde, her seferinde çarpanlarla kredimin arttığını gördüm. yani çöküş hem kolay, hem de zor.
yani işin özü şu, insanlar şu oyunu doğru oynasa, ve oynarken "zengin olacağım" beklentisine girmese, aslında çok zevkli bir oyun. "zengin olacam ben yeaa" deyip de tüm servetinizi gömerseniz, elbette ağzınıza sıçarlar. ha şuan bunu diyorum ama, hiçbir beklentiye girmeden, "öylesine çerezlik takılırım" diyen ben bile, bir günde 2.000tl gömdü bu oyuna. o sebeple fazla büyük konuşmayacağım. ama günün sonunda ne yaptım? kendimi frenledim. kazandığım parayı çektim, işimi gördüm, eğlencemi de yaptım ve bitti. ulan şu oyun için sırf ev, araba satanlar, akılsız mısınız siz? kaldı ki para kazanmak gerçekten bu kadar kolay mı? ha sattınız, gidin bari faize falan atın da aylık ekmeğin bir güzel yiyin. ama kıyrık bir slot oyununa nasıl gömebiliyorsunuz bu meblağları?
kendinize gelin. harcayacak paranız olduğunda, belirli miktar yükleyip hem oyun ihtiyacınızı karşılayın, hem de cep harçlığınızı çıkartın. olay bu kadar.
meme uçları genelde belli oluyor. ama gunun sonunda pek umrumda değil. 1-2 saniye bakıp geçiyorum, sonra hayatıma devam ediyorum. eğer bu şekilde rahat ediyorsanız diyecek laf yok. ama öteki taraftan mahremiyetinize önem veriyorsanız, harbiden aşırı belli oluyor bunu belirteyeyim.
bırakın insanlar nasıl rahat ediyorsa öyle yaşasın.
hayatım boyunca neredeyse hiç bir zaman zevkime hitap edemeyen, çok köklu ve aynı elektronik muzik gibi birçok dalı bulunan muzik turu.
sert elektro gitar tınıları, gerçek davullar, elektro gitar tınısıyla şekillenen sert vokaller bir butun hale geliyor. vokaller de genellikle aşırı sert, armonisi bulunmayan ve genellikle anırmalardan ve böğurmelerden oluşan muziktir ayrıca.
işler böyle olunca, zannımca muzikten beklediğiniz duygusal ruhu alamıyorsunuz pek. yani en azından benim için bu böyle. yeteri kadar duygusal bulmuyorum çoğunu. bu belki de benim tarzım olmamasıyla da alakalıdır bunu tam bilemiyorum. ama teknik olarak ben bu şekilde değerlendiriyorum. ha dinleyenine kaliteli mi? elbette. gidip lvbel c5, ati 242, ben fero, bedo, mero dinleyeceklerine, bunları dinliyorlar ve kesinlikle saygım sonsuz.
ha çok nadir de olsa gerçekten beni zevkten dört köşe edecek metal muzikler yok mu? elbette var.
ne kadar da kusursuz bir şarkı. ayrıca inanılmaz duygusal bir yapısı var şarkının. elektro gitar resmen nakış gibi işlenmiş. tabiri caizse elektro gitarla sevişilmiş. ot gibi elektro gitar ve bateriye yuklenmemişler, adamlar bildiğin vokalle ve elektro gitar tınılarıyla eş zamanda duyguya girebilen akor yuruyuşleri yazmışlar. işte bir metal muzik, en iyi bu şekilde olunca çekilebilir oluyor. bu da ekstra:
bu şarkı da aynı ustte bahsettiğim şarkının tonuna sahip. hiç biri birbirinden bağımsız ilerlemiyor. hepsi birbireleriyle koordineli, amacına uygun hareket ediyor. ve inanılmaz duygusal. tekrar diyorum, metal muzik dinlenilesi olacaksa, kesinlikle bu şekilde olmalı diye.
bir de bu muzik turu sanırım çok eskide kalmış artık. hangi gruba bakarsam bakayım, 2000 ve öncesi yıllarında ses getirmiş gruplar. buna turk metal grupları da dahil. pentagram buna en iyi örnek. eski popularitelerini kaybetmelerini de ben, gunumuzde elektronik muziğin aşırı yaygınlaşmasından kaynaklı olduğunu duşunuyorum. farklı dalları olsa da, çok daha insana hitap edebiliyorlar. metal muzik öyle değil ama. hem eski populariteleri yok, hem de dinlendikleri dönemde de o kadar dinlenme oranları yakalayamamış gruplar bir çoğu. linkin park hariç. o gereğinden fazla dinlenmiş, sebebi de bilinmez.
neyse yine de her şeye rağmen kaliteli muzik turu. sadece duygusal olarak eksikler.
herhangi bir yılın hiç bir zamanında tadı asla değişmeyen mucizevi bir abur cubur.
ilk kez 2009'da okulun bir etkinliğinde yemiştim. şuan yıl olmuş 2026, halen daha yiyorum ve tadı asla bozulmuyor ve bozulmamış. eti bu konuda gerçekten iyi bir iş çıkartıyor. tadı her zamanki gibi muazzam iyi.
son zamanlarda adam akıllı izlediğim 3-5 youtube kanalından biri.
bu adam maalesef hakettiği değeri görmuyor. zira ne ekşi de, ne de burada bir tane başlığını gördum. aslında videolarının izlenme sayısına bakarsak, sarfettiği emeklerin karşılığını alabiliyor diyebiliriz. ama gereken abone sayısını ve özgun kitlesini neredeyse hiç oluşturamamış. o videolardaki izlenmeler de youtube algoritmasının sayesinde rastgele gelen izlenmeler muhtemelen. eğer iş böyle olmasaydı, bu adamın çoktan 100.000 aboneyi geçmesi lazımdı bu kaliteli içeriklerle. tabi bunun sebebi belki ayda yılda bir video atması da olabilir. zira youtube duzensiz içerik ureticilerini direkt olarak algoritmadan eliyor.
yaver daha çok efsaneleşmiş turk televizyon klasiklerini içerik konusu yapıyor. 2010'ların sitcom dizilerinden tutun da, bir zamanlar turk insanının gönlunde taht kurmuş bazı efsane çizgifilmlerinin içeriklerini yapar. inceler, farklı bakış açılarıyla değerlendirir, kendi edebi yorumlarını katar ve muazzam bir nostalji fetişi sağlar. belki de bu kanalı severek izlememin sebebi, benim de bir nostalji hastası olduğumdandır. kim bilir.
zaten epi topu 6-7 video mevcut kanalda. ama benim en favorim sanırım keloğlan belgeseli oldu. bu videoyla hem çocukluğuma yolculuk yapıyorum, hem de çocukken tukettiğim içeriklerin zihnimde daha da bir anlam kazanmasını sağlıyorum.
keşke aktif olarak devam etse. izlemeye doyamıyorum çunku.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.