1965 yılında los angeles’ta kurulan bir rock grubudur.
the doors hakkında anlatacak çok şey var; ben ise bunu kısa, parçalı ve biraz da darmadağın bir biçimde yapmaya çalışacağım
vokalde jim morrison, klavyede ray manzarek, gitarda robby krieger ve davulda john densmore bulunur. klasik rock gruplarının aksine bir bas gitarist bulunmaz. ray manzarek bir fender rhodes piano bass sahibidir ve sağ eliyle klavye melodilerini çalarken, sol eliyle bu bas klavyesini kullanır. tabii bu canlı performanslar için geçerli bir durumdur, albümlerde çeşitli bass gitaristlerle kayda girilmiştir.
sahne performansları, karizmatik, gizemli ve entelektüel kişiliği sayesinde the doors’un merkezinde her zaman jim morrison olmuştur. yani bir nevi ersen ve dadaşlar misali, jim morrison and the doors olmuşlardır. hatta bu isimle anılmaları konusunda müzik endüstrisinden teklifler de gelmiş, ancak grup bu ismi hiçbir zaman kabul etmemiştir. bugün dahi the doors’un hikayesini anlatmak için yola çıktığımızda kendimizi bir şekilde jim morrison’ın hikayesini anlatırken buluyoruz. muhtemelen bu yazıda da böyle olacak.
jim morrison’ın edebiyatla tanışması küçük yaşlarına denk gelir, akabinde gençlik döneminde jack kerouac ve allen ginsberg gibi beat kuşağının öncü yazarlarını keşfeder. arthur rimbaud, charles baudelaire gibi şairlerden etkilenir. kaliforniya üniversitesinde film ve tiyatro alanında eğitim alır ve felsefeyle ilgilenmeye başlar. friedrich nietzsche, platon ve özellikle de varoluşçuluk akımının yazarları onun düşüncelerini ve hayal gücünü etkilemeyi başarır ve tüm bu entelektüel birikim bir şekilde the doors’un şarkı sözlerinin temelini oluşturur. işte biraz da bu yüzden jim morrison = the doors’tur.
morrison, 1965 yılında ray manzarek ile tanışır ve bu bir nevi the doors’un doğuşu anlamına gelir. morrison yazdığı şiirlerini cebinden çıkarır ve manzarek’e okur. manzarek sözlere bayılır ve bu dizeleri şarkıya dönüştürmeyi teklif eder. ışte the doors’un temelleri bu şekilde atılmıştır.
morrison için şiir, felsefe ve müzik ayrılmaz bir bütündür. keza sayesinde dinleyicilerinin de azımsanmayacak bir kısmı the doors aracılığıyla felsefeye ve edebiyata merak duyar. benim de felsefeye ve edebiyata genç yaşlarda başlayan ilgimin sebebi the doors, daha ziyade o yaşlarda idolüm olan ve kendimi özdeşleştirdiğim jim morrison’dır.
morrison'ın tanrılar yeni yaratıklar başlığında daha önce bilgi verdiğim bir şiir kitabı da vardır.
the doors’un şarkı sözlerinde başkaldırı, özgürlük, erotizm, toplumsal eleştriler, psikoloji, bilinçaltı, insanın kendi içine yolculuğu, mitoloji ve birtakım karanlık temalar bulunur.
konserler adeta bir ritüel, trans hali ve şamanik bir ayin atmosferi taşıyan deneyimlerdir. morrison’ın hipnotize edici sahne performansına seyirciler eşlik eder, morrison kimi zaman doğaçlama şiirler okur, kimi zaman teatral bir gösteri sergiler, kimi zaman da alkol ve uyuşturucunun etkisiyle 1969’daki miami konserinde yaşanan olayda olduğu gibi “umumi ahlaka aykırılık”” gerekçesiyle işin sonu karakolda biterdi.
yönetmen oliver stone’un 1991 yılında çektiği the doors filmi, morrison’ın hayatını ve grubun müzikal yolculuğunu çok başarılı bir şekilde ele almıştır. özellikle morrison’ı canlandıran val kilmer’ın performansı takdire şayandır. zira rol yapmamış, jim morrison’ın ta kendisi olmuştur. sesiyle, duruşuyla, yürüyüşüyle...
velhasıl, the doors’u dinleyerek yalnızca müzik deneyimlemiş olmaz, aynı zamanda algınızın kapılarını da açmış olursunuz.
amerika'lı, fakat özellikle belirtilmelidir ki new orleans, louisiana'lı bir sludge metal grubu.
"istanbul'da, ama kadıköy'de oturuyorum. bu 'ama' biz kadıköylüler için çok şey açıklayan bir sözcük. daha doğrusu bizi açıklayan bir sözcük" diyor ya cemal süreya* aynı minvalde hakiki sludge metal gruplarının da amerikalı 'ama' new orleans, louisiana'lı olduğunu belirtmek gerek. farklı bir tarihte nola başlığında bu detaya ayrıca değinmiştim.
eyehategod 1988 de kuruldu ve down, crowbar, acid bath gibi gruplarla birlikte sludge sahnesinin kurucu ve önemli gruplarından biri oldu. new orleans’ın yazın 40 dereceye varan sıcaklığı, nemli ve ağır atmosferi, bataklık kokusu gibi iklime dayalı etkenler ve yüksek suç oranı, ekonomik sıkıntılar ve yıkımların yanı sıra, abd’nin başka hiçbir yerinde olmadığı kadar belirgin alkol ve uyuşturucu kültürü, tıpkı bölgedeki diğer gruplarda olduğu gibi eyehategod’ın soundunu da derinden etkilemiştir.
ilk albümleri in the name of suffering 1992 yılında çıktı ve o dönemki kadrodan bugüne kadar grupta yer alan iki eleman gitarist jimmy bower ve vokalist mike williams oldu. 2010 öncesi ve sonrası olarak grubu ikiye ayırırsak, 2010 öncesinde daha kaotik ve ilkel bir anlayışla yapılmış şarkıları vardı, ancak 2010 sonrasında, özellikle davulcuları joey lacaze öldükten sonra hem prodüksiyon anlamında daha kontrollü oldular hem de şarkıları daha net ve olgun duyulmaya başladı.
sonuncusu 2021 yılında çıkan toplam 6 stüdyo albümleri bulunmaktadır.
isveç'li draconian grubunun isveç'li kadın vokalisti.
1981 doğumlu lisa, sesiyle de sahne hakimiyetiyle de, güzelliğiyle de büyüleyici bir kadındır. 2002-2011 döneminde draconian'da başarılı işlerin altına imza atmış, akabinde kişisel nedenlerle ayrılmış ve 2022 yılı itibarıyla yeniden grubun sesi olmuştur. yani aslında draconian'ın 7 stüdyo albümünün ikisinde, sovran ve under a godless veil albümlerinde bulunmamış, bu albümlerde tahtını heike langhans'a bırakmıştır.
lisa'nın duygusal derinlik taşıyan sesi, draconian'ın melankolik tarzına ve temiz kadın vokali ile zaman zaman şarkılara dahil olan brutal erkek vokallerinden oluşan ikili vokal yapısına harika bir şekilde uyum sağlar ve bence draconian'ı ilk zamanlarda diğer tüm doom/gothic metal yapan gruplardan ayıran şey de budur, yani canımın içi lisa'nın dramatik ve büyülü sesi...
bir önceki paragrafta bahsettiğim bu ikili uyumun en güzel örneği, bence -aslında yalnızca bence değil, eminim grubun tüm hayranlarınca da- lisa'nın özlem duyan ve anders jacobsson’un öfke saçan sözleriyle birlikte zirveye taşıdığı arcane rain fell albümünde en net şekilde deneyimlenebilir. ki bu albüme de aslında ayrı bir başlık yakışırmış, zira şimdiye kadar yapılmış en büyük doom/gothic metal albümlerinden biridir. şimdilik ukde bırakmakla yetineyim. ve ayrıca (bkz: death come near me)
yazımın sonuna gelirken ve arka planda uzun bir kış gecesinin içinden yükselen puslu bir rüzgarı andıran sesini dinlerken, canım lisa'ma buradan selam eder, koyun gözlerinden öperim.
1973-1976 yılları arasında deep purple'da da yer alan 1951 doğumlu coverdale, 14 kasım 2025 tarihinde instagram hesabı üzerinden aşağıdaki sözlerle müziği bıraktığına işaret etmiştir. iyi bilirdik.
after 50 years-plus of an incredible journey with you, with deep purple, with whitesnake, jimmy page, the last few years it’s been very evident to me that it’s time, really, for me to hang up my rock ‘n’ roll platform shoes and my skin-tight jeans.
the hangover ve joker gibi birçok filmin de yönetmen koltuğunda oturan todd phillips tarafından çekilen, biyografik müzik belgeseli niteliğinde bir film.
kısaca kendisine değinecek olursak, jerçek adı jesus christ allin olan gg allin, müziğinden ziyade -ki ben müziğini de beğenirim- çıplaklık, saldırganlık ve aşırılığı bir sanat formu olarak görüp tüm normlara başkaldıran ayarsız davranışlarıyla nam salmış bir punk'tır. kendisi de şahsını rock’n’roll teröristi olarak tanımlar. şarkılarında zaten bir punk klişesi olan anarşizmin dışında toplum düşmanlığı, nihilizm ve öfke gibi temalar da ağır yer tutar. hayatı suç işleyerek ve uyuşturucu kullanarak geçmiştir. defalarca tutuklanmış ve birçok konseri polis baskınlarıyla sonlanmıştır. ölümü de aşırı doz nedeniyle olmuştur. *
belgeselde allin'in seyircilere saldırma ve taciz etme, sahne üzerinde dışkılama ve hatta dışkı yeme gibi şoke etmeyi amaçlayan sahne şovlarının en aşırı ve en rahatsız edici yönlerine de yer verilmiş. allin'in grubu the murder junkies üyelerinin allin ile olan ilişkileri, allin'in fanlarıyla olan ilişkileri ve allin'in çocukluk travmaları gibi birçok detaya değinilen filmde allin, bir kahraman gibi gösterilmemiş, buna mukabil şeytani bir figür olarak da lanse edilmemiş ve izleyiciye oldukça nesnel bir tutumla sunulmuştur. zira görünen köye de kılavuz gerekmezdi. *
uzunca bir süre dışarıda vakit geçirdiğin bir günün akabinde evin kapısından içeri girerken “evcağzım evcağzım, sen anlarsın halcağzım” demek; ardından tüm gün boyunca sırtta taşınmış bir çuval dolusu gerçekleşmemiş keşkeler gibi ağır bir edayla kendini kanepeye bırakıp “oyy oy, hep yanlarım ağrımış” diye şikayetlenmek ve üç dakika geçmeden sızıp kalmak, yaşlılık belirtileri olarak değerlendirilebilir.
fakat bu ve benzeri durumların benimle bir alakası yok. yanlış anlaşılmasın. bir arkadaşım 46 yaşına çeyrek kala böyle şeyler yapmaya başlamış, oradan biliyorum.
2009'u yazarken de iki sıfır var. dokuzun yanındaki sıfır solda. sildiniz. kaldı mı dokuz. ikinin yanında bir sıfır var, onu da sildiniz. kaldı mı iki. toplayın, ne yapar? on bir yapar. 2009'un içindeki iki sıfırı da sildiniz. ne kaldı? 29 kaldı. on birle yirmi dokuzu toplayın : 40 yapar ve tool'un bugüne kadar 40 sevgilisi oldu.
hangi ilin köyünden söz edildiğine göre anlam kazanan bir istektir. misal, emekli olmadan önce çalıştığım şirkette, hep yurt dışına atanıp orada yaşama hayali kuran bir arkadaşımı, afganistan'ın kabil vilayetine bölge müdürü olarak atamışlardı. ayıp olur diye tebrik etmemiştik.
black label society grubunun ilk albümü olan sonic brew'nun usa versiyonu kapağı.
japon versiyonu johnnie walker'ın açtığı telif hakkı nedeniyle iptal oldu. çok da iyi oldu; aksi halde grubun felsefesini, topluluk ruhunu ve fan kültürünü temsil eden bir sembol haline gelen bu logo belki de daha sonra hiç akla gelmeyecekti. bu logo bir motosiklet kulübünün yaması şeklinde olduğu gibi, daha sonra zakk wylde'da fanlarını chapter members olarak tanımladı. fanlar dünyanın neresinde olursa olsun, tıpkı bir motosiklet kulübü gibi kendilerini bir aile olarak gördü ve sdmf (strength, determination, merciless, forever) sloganı bu ailenin şiarı oldu. bu logo da "ben bu ailenin bir ferdiyim" demenin bir ifadesi haline geldi. benzer şekilde misfits'in skull logosu ya da motorhead'in snaggletooth logosu belki daha meşhurdur ancak bir tişört deseni olmak dışında bu denli bir anlam ihtiva etmemişlerdir. işte tüm bu sebeplerden mütevellit aha da en sevdiğim albüm kapağı budur diyorum.
bay area thrash metal devi testament'ın 10 ekim 2025 tarihli, yeni ve muhteşem albümünün ismi. genel olarak çok başarılı buldum, özellikle 65 yaşına merdiven dayamış chuck billy'nin vokal performansı hala hayranlık uyandıran cinsten. metal müzik öldü mü? ısız acun kaldı mu? sorularına cevap niteliğinde bir albüm.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.