köyde yaşamanın düşüncesi bile korkunç geliyor.
belki benim önyargımdır bilmiyorum. belki kafamda nuri bilge ceylan filmlerinden kalan bir taşra imgesi olduğu içindir. düşüncesi bile dayanılmaz geliyor. köyde yaşamadım ama küçük ilçede yaşadım. onun travmasını bile atlatabilmiş değilim.
son on yılda ortaya çıkan siksok meslek tanımlarından biri.
linkedin'de var böyle tipler. cv danışmanlığı veriyor ve ciddi para kazanıyorlar. ben mi çok geri kafalıyım, anlayamıyorum, "şu okullara gittim, bu yerlerde çalıştım aha bu da referansım hüsnü" yazan bir belge için neden danışmanlığa ihtiyaç duyayım? koü mezunuysam belgeyi alınca harvard mezunu mu olacağım?
kendimizi pazarlaya pazarlaya gazoz markasına döndük. garip bir çağ.
fotoğraf çekmelerine, gps özelliğine, sosyal medya uygulamalarına, oyunlara hatta klimaya wifi üzerinden bağlanıp oda sıcaklığını ayarlayabilmelerine alıştım. ama bu fener olayını hâlâ garipsiyorum.
telefona fener koymak ilk kimin aklına geldi acaba?
insanı evrenin merkezine koyduğunuz zaman böyle sorular kaçınılmaz. e tabi 1400 yıl önce kimse dünyanın milyarlarca yıllık bir tarihi olduğunu bilmiyordu. ama günümüzde sahip olduğumuz bilgileri düşününce dinler daha burada patlıyor.
buradan çıkan işe müzik denmez ama arada kendimi eylemek için yapıyorum.
türkçe ve kadın vokalde buna popstar firdevs dışında kimseyi dinletmemişler sanırım. jazz, gothic metal, post-punk falan hepsini denedim her seferinde leş gibi, nameli bir vokal çıkıyor.
iki müzik türü aynı anda iyi olamaz mı? nasıl bir mantık bu aq. rap iyi bir müzik olunca türkü otomatikmen kötü mü oluyor? kontenjan mı var? biri atanınca öteki atanamıyor mu? çan eğrisi mi var müzik türleri arasında?
abi biraz mantık allah aşkına ya.
kültür, canlı bir varlıktır. bir kültür ve bu kültürün uzantısı olan müzik var olduysa, var olması gerektiği içindir. rap diye bir müzik var çünkü sadece bu müzikle anlatılabilecek sorunlar var. kaldı ki öyle boş bir müzik de değil, kökleri 70'lerin funk müziğine kadar uzanıyor. seversin sevmezsin, ben de öyle aman aman bir dinleyici değilim ama böyle üstten üstten konuşmanın da bir mantığı yok.
bence bu kafaları on altı yaşından sonra falan bırakmak lazım.
ergenliğimde böyle saçma sapan bir rapçi metalci kavgası vardı. rap forumlarına girip millete küfrettiğimde battal gazi gibi havalara giriyordum. bir süre sonra bunun saçma bir iş olduğunu fark ettim. yani benim oradaki olayı anlayamamış olmam onun kötü olduğu anlamına gelmiyor.
sıkı bir rap dinleyicisi sayılmam. ama şunun düşük iq'ya hitap eden bir müzik olduğunu iddia etmek de abes.
gerçek islam, gerçek sol, gerçek budizm, gerçek milliyetçilik vs tanımların pek gerçekçi olduğunu düşünmüyorum.
yirmi kişilik şirkette bile bir metin üzerinde kesin bir uzlaşı sağlanamayabiliyor. şirketin bir iş sözleşmesi var mesela, gayet açık maddeler var. aynı maddeyi biri öyle öbürü böyle anlıyor. hâl böyleyken herhangi bir dinin, ideolojinin ya da öğretinin geniş halk kitleleri tarafından aynı biçimde tanımlanması, algılanması ve uygulanması son derece zor.
gerçek islam hangisi? şimdi mevlevi de ışid mensubu da gerçek islam'ın kendisininki olduğunu iddia ediyor. ikisi de kuran'dan, hadislerden, fıkıh kitaplarından falan tutarlı referanslar verebilir. bir sonu yok bunun.
ancak işin paradoksal kısmı burada.
çünkü ortada bir tanrı olduğu, bu tanrının bir peygamber aracılığıyla din gönderdiği -hatta lojistik kısmında melek var- iddia ediliyor. bu varlık galaksilerden atomlara kadar her şeyi tasarlamış. ancak yarattığı evrende küçük bir gezegende yaşayan canlıların üzerinde mutabık olacağı bir din gönderememiş. herkes tarafından doğru anlaşılabilecek bir öğreti oluşturamamış.
bu da islam'ın insan yapımı olduğuna işaret ediyor olabilir. bir düşünmekte fayda var.
hüzünlü dönenceler’de altını çizdiğim yerleri gözden geçiriyorum bu aralar. strauss’un brezilya’nın bahia kentinde yaşadığı şu olay, insanın görünme arzusu üzerine düşünmemi sağladı.
“peşimde bir sürü yarı çıplak zenci çocuk, mimari ayrıntıların resmini çekiyordum. çocuklar tira o retrato! (fotoğrafımızı çek) diye yalvarmaya başladılar. bu denli ucuz bir dilenme -birkaç kuruş yerine hiç görmeyecekleri bir fotoğraf- bana sonunda dokunaklı geldi ve çocukları sevindirmek için fotoğraflarını çekmeyi kabul ettim. gezintimin başından beri beni adım adım izleyen iki sivil polis, brezilya’ya karşı düşmanca bir eylemde bulunduğumu bildirdiler. bu fotoğraf avrupa’da görülecek olursa, şüphesiz kara derili brezilyalıların mevcudiyeti ve bahia’da çocukların çıplak ayaklarla dolaştığı masalına kanıt oluştururdu.”
çocuklar neden görünmek istiyordu?
fotoğraf makinesinin büyüsüne mi kapıldılar? olabilir. bir gazetede fotoğraflarının yayınlanmasının hayali cazip mi geldi? mümkün.
ancak tüm bunların ötesinde bir şey var:
onların görünürlüğü birileri için “imaj kaybı” ve “utanç kaynağıydı”. bununla baş etmenin en iyi yolu ise görünmekti.
faşizm yalnızca bir ideoloji değil aynı zamanda mental bir pandemidir. faşist, dünyayı fıkralarla türkiye sığlığında algılar. faşist, bir etnik kökene mensup üç, beş ya da yüz kişi suç işleyince bunun komple milyonlarca insanı ilgilendiren bir durum olmadığını algılayamaz. çünkü faşistin dünyası 16bit oyunlardan daha boyutsuz ve gradyanlardan yoksundur. bu da bariz bir zeka probleminin işaretidir.
yani küfretmemek için rafine sözcükler seçtim. lütfen. güzel bir şey değil bu. kendinizi bu duruma düşürmeyin.
kemalizmi geçtim beş yaşındaki bir çocuğun fantezi dünyasını bile çürütecek akla ve tutarlılığa sahip olmayan, kustuğu hezeyanları alternatif tarih diye yutturmayı başaran zırdeli. bunun fanlarının adnan oktar taraftarlarından falan farkı yok.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.