1.
muhalefet seçmeninin 14 mayıs akşamı seçim yasağı kalkıncaya kadar yaşadığı kazanma coşkusu, sonuç rakamlarının açıklanmaya başlandığı an itibarıyla yerini travmatik bir hayal kırıklığına bıraktı. açık ara kazanılacağı düşünülen bir seçimin böyle sonuçlanması gerçekten inanılır gibi değildi. uzunca süre devam eden inkar psikolojisi yerini sabaha karşı kabullenmeye bıraktı.
nasıl olurdu da ülkeyi 21 yıldır yöneten, bilhassa son 10 yılında berbat biçimde yöneten; yorulmuş, yıpranmış, kirlenmiş bir parti ve o partinin lideri halkın teveccühünü bu derece diri tutabilmişti.
o parti ve lideri ki; yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar ile mücadele etmek için gelmişlerdi fakat tüm bu "y"leri halka fazlasıyla yaşattıkları gibi üstüne siyaseti ve kurumları da yozlaştırmışlardı.
orman yangınlarını söndürememiş, deprem felaketi sonrasını yönetememiş, ilk üç gün hiçbir şey yapmadığı gibi yapana da engel olmuşlardı.
bir de yetmemiş gibi her çıktıkları ekranda hakaretamiz bir üslupla halkı azarlayan, paylayan, tehdit eden bir dil geliştirmişlerdi.
2018'den beri rayından çıkan ekonomiyi olabilecek en kötü biçimde yöneterek enflasyonun üçlü rakamlara ulaşmasına neden olmuş, hayat pahalılığı ve gelir adaletsizliğinin zirveye çıktığı, geniş tabanın fukaralaştığı üst sınıfın inanılmaz zenginleştiği, orta sınıfın yok olduğu, nüfusunun yarısının açlık sınırının altında yaşam savaşı verdiği, ev-araba almanın sabit gelirli için imkansız hale geldiği bir ekonomik gerçekliği dayatmışlardı.
asgari ücret ortalama ücrete dönüşmüş, sadece yakasızlar ve mavi yakalılar değil beyaz yakalılar da güvencesizleşmeye tabi tutulmuş yani prekaryalaştırılmıştı.
tüm kararların tek kişinin ağzından çıktığı, tüm imzaların tek kişinin kalemiyle atıldığı, istişarenin ve yetki dağılımının ortadan kalktığı bir tek adam rejimine gidilmiş; otoriter bir eğilim ağırlık kazanmış, kuvvetler ayrılığı prensibi rafa kaldırılmıştı.
medyanın yüzde 90'ından fazlası yandaşlaştırılmış, özgürlükler daraltılmış, yasaklar artırılmış, toplum kutuplaştırılmıştı.
hukuk sistemi siyasallaştırılmış, eğitim sistemi işsizlik üreten bir diploma dağıtım mekanizmasına indirgenmiş, sağlık sistemi randevu alabilmenin bile mucize haline geldiği işlemez bir yapı haline getirilmiş, tarım ve hayvancılık göçmüş, çiftçi perişan olmuştu.
din, siyasi istismar aracı olarak kullanılmış, camiler miting alanı yapılmıştı.
öğretmenler, doktorlar, hemşireler, avukatlar başta olmak üzere pek çok meslek grubu her fırsatta hem ekonomik hem de mesleki açıdan bilinçli bir itibarsızlaştırmaya tabi tutulmuş, bu mesleklerin itibarını korumakla yükümlü sendikalar-odalar-barolar birer parti örgütü veya hükümetin ön bürosu işlevi gören etkisiz yapılar haline getirilmişti.
yukarıda saydığım ve sayamadığım bu minvaldeki sayısız olumsuzluk ve kötü yönetim aylardır dile getiriliyor ve yapılacak ilk seçimde mevcut hükümetin dramatik bir yenilgiyle hüsrana uğrayacağı bekleniyor hatta yenilgiyi kabullenemeyecekleri, sivil bir darbeyle yönetimi bırakmak istemeyeceklerine dair uzun uzadıya tartışmalar yaşanıyordu.
ama gelin görün ki yapılan seçimde cumhur ittifakı meclis çoğunluğunu ve üstünlüğünü aldığı gibi mevcut cumhurbaşkanı, sinan oğan oyları bölmese çok rahat bir şekilde seçimi ilk turda kazanacaktı. ittifakın zayıf ortağı da anketlerde yüzde 7 barajını bile geçemezken yüzde 10'u rahatça geçiyor, 2018'deki oy oranını koruyordu.
bu nasıl olabilirdi? halk nasıl bir akıl tutulması yaşamıştı?
önümüzdeki günler bunun analizleri hükümet taraftarları tarafından şevkle, muhalefet kanadı tarafından da burukluk ve kırıklıkla ziyadesiyle yapılacaktır. bir taraf milletin sağduyusunu ve hikmetini öne çıkarırken diğer taraf halkı aşağılayacak, beter olması için beddualarla yad edecektir.
onları kendi haline bırakıp ilk elden soğukkanlı bir analiz yapmak gerekirse neler söylenebilir bir bakalım.
aşk boyutu
klasik seçmen kitlesinin erdoğan'a duyduğu aşk boyutundaki güçlü duyguların ve inancın olumsuz her ne yaşanırsa yaşasın, hangi olumsuz bilgiyi alırsa alsın görmezden gelmeye, yok saymaya neden olması önemli bir faktör olarak öne çıkıyor.
zira inanmak ve sevmek bilmekten önce gelir. inanç ve bilgi bir arada yaşayabilse de inanca ve aşka zarar verecek bir bilgi her daim kenara itilir.
aşık aşkına sahip çıkar, yalanlara kolayca inanır, manipüle edilmeyi direnmeden kabullenir. duygusal bağ kurulan kişiye dair öğrenilen yeni bilgi ve hakikatler onunla ilgili olarak oluşmuş algıları kolay kolay değiştirmez. dolayısıyla bilgi ve gerçekler aşkın gölgesinde kalır. duygular gerçekleri önemsizleştirir ve reddeder.
ilişkinin devam etmesi arzusu ve tutkuyu diri tutma isteği kişiyi inkar ve kasıtlı cehalete iter.
normalde de insan psikolojisi, rahatsız eden bilgiyi görmezden gelmeyi tercih eder ki, bu bilgi özdeşleştiği lider hakkında ise pekâlâ gözünü yumar, kulaklarını ve ağzını kapatır.
aksi taktirde titizlikle inşa ettiği, kendini korunaklı ve güvende hissettiği sütun çökecek, bina yerle bir olacaktır.
george orwel bu psikolojiyi 1984 romanında "koruyucu aptallık" olarak tanımlar. herhangi bir sokak röportajına baktığınızda veya çevrenizdeki samimi bir ak parti seçmeniyle konuştuğunuzda koruyucu aptallık düzeyindeki bu inkar ve kasıtlı cehaleti gözlemlemeniz mümkün olacaktır.
bu kasıtlı cehaletin bir boyutu da duyulan aşkın gözleri kör etmesi gibi maşukun söylediği her sözün aşığın muhayyilesinde hakikat etkisi yapması ve onun her iddiasına gönül rahatlığıyla inanılmasıdır. bunu hükümet kanadının seçim kampanyasını üstüne kurduğu kara propagandada görmek mümkün.
kılıçdaroğlu, pkk ile işbirliği suçlamasına maruz kalmamak için hdp'li siyasilerle bir araya gelmemek, birlikte fotoğraf vermemek için azami çaba göstermesine rağmen "chp'nin pkk'lıları meclise taşıyacağı, apo'yu serbest bırakacağı, fetöcüleri yeniden bürokrasiye dolduracağı" vb söylemler ak partili seçmende derin bir iz bıraktı. herhangi bir delil aramaksızın derhal inanmayı tercih etti. chp'nin seçim klibine terör örgütü liderinin montajlanarak mitinglerde ve tv programlarında izletilmesinde de herhangi bir tuhaflık sezinlemedi, "chp böyle bir şeyi yaparak neden intihar etsin" diye de düşünmedi. sadece güvendi ve inandı.
lider kültü ve itaat kültürü
bu aşkın temellerine baktığımızda türk toplumunun genlerine nüfuz etmiş olan kutsal devlet anlayışı, karizma ve lider kültü ile itaat kültürünü görüyoruz.
lider ile teba arasında osmanlı'dan kalma padişah-kul, efendi-köle ilişkisi kalıtımsal olarak bugünlere dek geldiği için bireyselliği pek geliştiremedik. ülkemizde karizmatik lidere aşırı bağlılık tapınma boyutuna varabiliyor.
batıda siyaset ilişkisi daha çok gemi- kaptan ilişkisi çerçevesinde yürürken bizde çoban-sürü ilişkisi biçiminde yaşanıyor. demokrasinin siyasal yaşama tam olarak oturtulamamasının nedenini bu olguda aramak gerekir.
devleti ebed müddet ilkesiyle kurulan tüm türk devletlerinde devlet kutsanmış, kutsal bir varlık olarak görülmüştür. hikmeti hükümet anlayışından hareketle devlet yüceltilmiştir.
muazzam bir varlık olan devleti yöneten de o kutsamadan hissesini alır ve vatandaşa hizmetkar olmak için gelen liderler vatandaşı tebaa olarak görür, el öptürür. sünni kültür gereği "zalim de olsa ululemre itaat farzdır." ve vatandaş lidere itaat edecek, koyun gibi güdülmeyi, at gibi terbiye edilmeyi kabullenecektir.
lidere itaat, her şeyin kontrol altında olduğu güveni ve konforu da sağladığı için oldukça emniyetli bir anlayış olarak halk tarafından bilinçli tercih edilir.
21 yıldır yöneten ve huyunu suyunu bildiği, alıştığı bir lider dururken bir bilinemeze oy atmak, altılı yedili bir koalisyonun riskli gözüken liderliğine onay vermek seçmenin bu konformist tutumuna da, muhafazakar yapısına da, genlerinden miras aldığı itaat kültürüne de aykırı düşecekti; o yüzden riski göze almadı, alıştığından şaşmadı.
kılıçdaroğlu'nun yürüttüğü kucaklayıcı, hoşgörülü, helalleşmeci seçim kampanyası bizim toplum için fazlasıyla nahif kaldı. emredilmek, üst perdeden ilişki kurulmak, yeri geldiğinde azarlanmak, örselenmek isteyen bir bilinç için fazla demokrat bir kampanyaydı ve görüldüğü kadarıyla fazlaca bir karşılık bulmadı.
ayrıca yeri gelmişken şunu belirmekte fayda var. türkiye'de cemaatçi anlayış egemen olduğu için nasıl ki bireyselleşme gerçekleşemediyse aynı nedenle sivil yapılar da gelişemiyor. kurulan sivil toplum örgütleri ve özel kurumlar kısa sürede emir almaya başlıyorlar ve devletleşiyorlar. haliyle vatandaşlık bilinci oluşamıyor, demokrasi serpilemiyor.
milliyetçi refleks
son olarak mhp'nin seçimin en büyük sürprizini gerçekleştirmesine değinmek gerekirse; seçmenin, iktidar kanadının yürüttüğü pkk ile işbirliği içerikli kara propagandayı satın alması olarak görülebilir.
yaklaşık 5 milyon seçmenin ilk defa oy kullandığı bir seçimde yaşı 80'e dayanmış ve gaflarıyla karikatür bir figüre indirgenmiş birinin yönettiği, yıpranmış ve adı cinayete karışmış bir partinin beklenenin iki katı oy almasını yeni yetişen jenerasyonun milliyetçi reflekslerine bağlamak gerekiyor .
oğan'ın aldığı yüzde 5'i, mhp'nin aldığı yüzde 10'u, iyi parti'nin aldığı yüzde 9,69'u toplandığında yüzde 25'lik milliyetçi-aşırı sağ bir seçmen kitlesine ulaşılıyor. hatta kürt milliyetçiliğini bünyesinde taşıyan yeşil sol parti'nin yüzde 8.8'ini de bu istatistiğe eklemek mümkün.
bu milliyetçi gerçeklik, yeni seçmenin yöneldiği yeri gösteren bir veri olarak tarafların ikinci tur için hangi söyleme yükleneceklerini gösteriyor.
ak parti'nin 2010'a kadar "ayaklar altına" aldığı milliyetçiliği 2018 seçimlerinde cumhur ittifakının ideolojisi olarak kullanması da, erdoğan'ın ümmetçi söylemden "tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" söylemine dönmesi de halktaki bu hassasiyetin siyasetteki izdüşümünü gösteriyor.
yaşlı ve yorgun 21 yıllık bir iktidarın, bu kadar kötü yönetimin ardından artık değişmesi gerektiğine ve çok rahat kazanılacak bir seçimle değişeceğine inanan muhalif seçmenin anlam veremediği sonuçları, iktidara oy veren seçmenin psikolojisini ve ruh halini ana hatlarıyla bu şekilde yorumlayabiliriz.
nasıl olurdu da ülkeyi 21 yıldır yöneten, bilhassa son 10 yılında berbat biçimde yöneten; yorulmuş, yıpranmış, kirlenmiş bir parti ve o partinin lideri halkın teveccühünü bu derece diri tutabilmişti.
o parti ve lideri ki; yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar ile mücadele etmek için gelmişlerdi fakat tüm bu "y"leri halka fazlasıyla yaşattıkları gibi üstüne siyaseti ve kurumları da yozlaştırmışlardı.
orman yangınlarını söndürememiş, deprem felaketi sonrasını yönetememiş, ilk üç gün hiçbir şey yapmadığı gibi yapana da engel olmuşlardı.
bir de yetmemiş gibi her çıktıkları ekranda hakaretamiz bir üslupla halkı azarlayan, paylayan, tehdit eden bir dil geliştirmişlerdi.
2018'den beri rayından çıkan ekonomiyi olabilecek en kötü biçimde yöneterek enflasyonun üçlü rakamlara ulaşmasına neden olmuş, hayat pahalılığı ve gelir adaletsizliğinin zirveye çıktığı, geniş tabanın fukaralaştığı üst sınıfın inanılmaz zenginleştiği, orta sınıfın yok olduğu, nüfusunun yarısının açlık sınırının altında yaşam savaşı verdiği, ev-araba almanın sabit gelirli için imkansız hale geldiği bir ekonomik gerçekliği dayatmışlardı.
asgari ücret ortalama ücrete dönüşmüş, sadece yakasızlar ve mavi yakalılar değil beyaz yakalılar da güvencesizleşmeye tabi tutulmuş yani prekaryalaştırılmıştı.
tüm kararların tek kişinin ağzından çıktığı, tüm imzaların tek kişinin kalemiyle atıldığı, istişarenin ve yetki dağılımının ortadan kalktığı bir tek adam rejimine gidilmiş; otoriter bir eğilim ağırlık kazanmış, kuvvetler ayrılığı prensibi rafa kaldırılmıştı.
medyanın yüzde 90'ından fazlası yandaşlaştırılmış, özgürlükler daraltılmış, yasaklar artırılmış, toplum kutuplaştırılmıştı.
hukuk sistemi siyasallaştırılmış, eğitim sistemi işsizlik üreten bir diploma dağıtım mekanizmasına indirgenmiş, sağlık sistemi randevu alabilmenin bile mucize haline geldiği işlemez bir yapı haline getirilmiş, tarım ve hayvancılık göçmüş, çiftçi perişan olmuştu.
din, siyasi istismar aracı olarak kullanılmış, camiler miting alanı yapılmıştı.
öğretmenler, doktorlar, hemşireler, avukatlar başta olmak üzere pek çok meslek grubu her fırsatta hem ekonomik hem de mesleki açıdan bilinçli bir itibarsızlaştırmaya tabi tutulmuş, bu mesleklerin itibarını korumakla yükümlü sendikalar-odalar-barolar birer parti örgütü veya hükümetin ön bürosu işlevi gören etkisiz yapılar haline getirilmişti.
yukarıda saydığım ve sayamadığım bu minvaldeki sayısız olumsuzluk ve kötü yönetim aylardır dile getiriliyor ve yapılacak ilk seçimde mevcut hükümetin dramatik bir yenilgiyle hüsrana uğrayacağı bekleniyor hatta yenilgiyi kabullenemeyecekleri, sivil bir darbeyle yönetimi bırakmak istemeyeceklerine dair uzun uzadıya tartışmalar yaşanıyordu.
ama gelin görün ki yapılan seçimde cumhur ittifakı meclis çoğunluğunu ve üstünlüğünü aldığı gibi mevcut cumhurbaşkanı, sinan oğan oyları bölmese çok rahat bir şekilde seçimi ilk turda kazanacaktı. ittifakın zayıf ortağı da anketlerde yüzde 7 barajını bile geçemezken yüzde 10'u rahatça geçiyor, 2018'deki oy oranını koruyordu.
bu nasıl olabilirdi? halk nasıl bir akıl tutulması yaşamıştı?
önümüzdeki günler bunun analizleri hükümet taraftarları tarafından şevkle, muhalefet kanadı tarafından da burukluk ve kırıklıkla ziyadesiyle yapılacaktır. bir taraf milletin sağduyusunu ve hikmetini öne çıkarırken diğer taraf halkı aşağılayacak, beter olması için beddualarla yad edecektir.
onları kendi haline bırakıp ilk elden soğukkanlı bir analiz yapmak gerekirse neler söylenebilir bir bakalım.
aşk boyutu
klasik seçmen kitlesinin erdoğan'a duyduğu aşk boyutundaki güçlü duyguların ve inancın olumsuz her ne yaşanırsa yaşasın, hangi olumsuz bilgiyi alırsa alsın görmezden gelmeye, yok saymaya neden olması önemli bir faktör olarak öne çıkıyor.
zira inanmak ve sevmek bilmekten önce gelir. inanç ve bilgi bir arada yaşayabilse de inanca ve aşka zarar verecek bir bilgi her daim kenara itilir.
aşık aşkına sahip çıkar, yalanlara kolayca inanır, manipüle edilmeyi direnmeden kabullenir. duygusal bağ kurulan kişiye dair öğrenilen yeni bilgi ve hakikatler onunla ilgili olarak oluşmuş algıları kolay kolay değiştirmez. dolayısıyla bilgi ve gerçekler aşkın gölgesinde kalır. duygular gerçekleri önemsizleştirir ve reddeder.
ilişkinin devam etmesi arzusu ve tutkuyu diri tutma isteği kişiyi inkar ve kasıtlı cehalete iter.
normalde de insan psikolojisi, rahatsız eden bilgiyi görmezden gelmeyi tercih eder ki, bu bilgi özdeşleştiği lider hakkında ise pekâlâ gözünü yumar, kulaklarını ve ağzını kapatır.
aksi taktirde titizlikle inşa ettiği, kendini korunaklı ve güvende hissettiği sütun çökecek, bina yerle bir olacaktır.
george orwel bu psikolojiyi 1984 romanında "koruyucu aptallık" olarak tanımlar. herhangi bir sokak röportajına baktığınızda veya çevrenizdeki samimi bir ak parti seçmeniyle konuştuğunuzda koruyucu aptallık düzeyindeki bu inkar ve kasıtlı cehaleti gözlemlemeniz mümkün olacaktır.
bu kasıtlı cehaletin bir boyutu da duyulan aşkın gözleri kör etmesi gibi maşukun söylediği her sözün aşığın muhayyilesinde hakikat etkisi yapması ve onun her iddiasına gönül rahatlığıyla inanılmasıdır. bunu hükümet kanadının seçim kampanyasını üstüne kurduğu kara propagandada görmek mümkün.
kılıçdaroğlu, pkk ile işbirliği suçlamasına maruz kalmamak için hdp'li siyasilerle bir araya gelmemek, birlikte fotoğraf vermemek için azami çaba göstermesine rağmen "chp'nin pkk'lıları meclise taşıyacağı, apo'yu serbest bırakacağı, fetöcüleri yeniden bürokrasiye dolduracağı" vb söylemler ak partili seçmende derin bir iz bıraktı. herhangi bir delil aramaksızın derhal inanmayı tercih etti. chp'nin seçim klibine terör örgütü liderinin montajlanarak mitinglerde ve tv programlarında izletilmesinde de herhangi bir tuhaflık sezinlemedi, "chp böyle bir şeyi yaparak neden intihar etsin" diye de düşünmedi. sadece güvendi ve inandı.
lider kültü ve itaat kültürü
bu aşkın temellerine baktığımızda türk toplumunun genlerine nüfuz etmiş olan kutsal devlet anlayışı, karizma ve lider kültü ile itaat kültürünü görüyoruz.
lider ile teba arasında osmanlı'dan kalma padişah-kul, efendi-köle ilişkisi kalıtımsal olarak bugünlere dek geldiği için bireyselliği pek geliştiremedik. ülkemizde karizmatik lidere aşırı bağlılık tapınma boyutuna varabiliyor.
batıda siyaset ilişkisi daha çok gemi- kaptan ilişkisi çerçevesinde yürürken bizde çoban-sürü ilişkisi biçiminde yaşanıyor. demokrasinin siyasal yaşama tam olarak oturtulamamasının nedenini bu olguda aramak gerekir.
devleti ebed müddet ilkesiyle kurulan tüm türk devletlerinde devlet kutsanmış, kutsal bir varlık olarak görülmüştür. hikmeti hükümet anlayışından hareketle devlet yüceltilmiştir.
muazzam bir varlık olan devleti yöneten de o kutsamadan hissesini alır ve vatandaşa hizmetkar olmak için gelen liderler vatandaşı tebaa olarak görür, el öptürür. sünni kültür gereği "zalim de olsa ululemre itaat farzdır." ve vatandaş lidere itaat edecek, koyun gibi güdülmeyi, at gibi terbiye edilmeyi kabullenecektir.
lidere itaat, her şeyin kontrol altında olduğu güveni ve konforu da sağladığı için oldukça emniyetli bir anlayış olarak halk tarafından bilinçli tercih edilir.
21 yıldır yöneten ve huyunu suyunu bildiği, alıştığı bir lider dururken bir bilinemeze oy atmak, altılı yedili bir koalisyonun riskli gözüken liderliğine onay vermek seçmenin bu konformist tutumuna da, muhafazakar yapısına da, genlerinden miras aldığı itaat kültürüne de aykırı düşecekti; o yüzden riski göze almadı, alıştığından şaşmadı.
kılıçdaroğlu'nun yürüttüğü kucaklayıcı, hoşgörülü, helalleşmeci seçim kampanyası bizim toplum için fazlasıyla nahif kaldı. emredilmek, üst perdeden ilişki kurulmak, yeri geldiğinde azarlanmak, örselenmek isteyen bir bilinç için fazla demokrat bir kampanyaydı ve görüldüğü kadarıyla fazlaca bir karşılık bulmadı.
ayrıca yeri gelmişken şunu belirmekte fayda var. türkiye'de cemaatçi anlayış egemen olduğu için nasıl ki bireyselleşme gerçekleşemediyse aynı nedenle sivil yapılar da gelişemiyor. kurulan sivil toplum örgütleri ve özel kurumlar kısa sürede emir almaya başlıyorlar ve devletleşiyorlar. haliyle vatandaşlık bilinci oluşamıyor, demokrasi serpilemiyor.
milliyetçi refleks
son olarak mhp'nin seçimin en büyük sürprizini gerçekleştirmesine değinmek gerekirse; seçmenin, iktidar kanadının yürüttüğü pkk ile işbirliği içerikli kara propagandayı satın alması olarak görülebilir.
yaklaşık 5 milyon seçmenin ilk defa oy kullandığı bir seçimde yaşı 80'e dayanmış ve gaflarıyla karikatür bir figüre indirgenmiş birinin yönettiği, yıpranmış ve adı cinayete karışmış bir partinin beklenenin iki katı oy almasını yeni yetişen jenerasyonun milliyetçi reflekslerine bağlamak gerekiyor .
oğan'ın aldığı yüzde 5'i, mhp'nin aldığı yüzde 10'u, iyi parti'nin aldığı yüzde 9,69'u toplandığında yüzde 25'lik milliyetçi-aşırı sağ bir seçmen kitlesine ulaşılıyor. hatta kürt milliyetçiliğini bünyesinde taşıyan yeşil sol parti'nin yüzde 8.8'ini de bu istatistiğe eklemek mümkün.
bu milliyetçi gerçeklik, yeni seçmenin yöneldiği yeri gösteren bir veri olarak tarafların ikinci tur için hangi söyleme yükleneceklerini gösteriyor.
ak parti'nin 2010'a kadar "ayaklar altına" aldığı milliyetçiliği 2018 seçimlerinde cumhur ittifakının ideolojisi olarak kullanması da, erdoğan'ın ümmetçi söylemden "tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet" söylemine dönmesi de halktaki bu hassasiyetin siyasetteki izdüşümünü gösteriyor.
yaşlı ve yorgun 21 yıllık bir iktidarın, bu kadar kötü yönetimin ardından artık değişmesi gerektiğine ve çok rahat kazanılacak bir seçimle değişeceğine inanan muhalif seçmenin anlam veremediği sonuçları, iktidara oy veren seçmenin psikolojisini ve ruh halini ana hatlarıyla bu şekilde yorumlayabiliriz.
devamını gör...
2.
kolaydır. gizemli bir durum yok akp seçmeninde. gizemliymiş gibi görünen şey akp'nin sürekli kazanması, normalde kazanamayacağı şeyleri bile kazanması. tipler seçim ve diğer ne varsa kazanmabilmek için dosta düşmana ihale açıyor yirmi yıldır. neyi anlamaya çalışıyorsunuz:
türkiye cumhuriyeti devleti, hurda niyetine cumhuriyeti ile birlikte tüm taşınır ve taşınmaz değerleriyle, her şeyi satın alabilecek kadar çok para ve güç kazandırabilecek bir metadır.
ve adamlar/kadınlar sattı!
kazancı satın alabilecek denli bir kazanç sağlayabilecek, satış ve hırsızlık operasyonu seyrettik yıllardır.
escobar deha mıydı?! normal yollardan kaybetti mi hiç!? herif ütopyasını satın alabilecek denli zenginlik elde etmiş..
seçmenmiş, anlamakmış, neyin seçmeni!?!
türkiye cumhuriyeti devleti, hurda niyetine cumhuriyeti ile birlikte tüm taşınır ve taşınmaz değerleriyle, her şeyi satın alabilecek kadar çok para ve güç kazandırabilecek bir metadır.
ve adamlar/kadınlar sattı!
kazancı satın alabilecek denli bir kazanç sağlayabilecek, satış ve hırsızlık operasyonu seyrettik yıllardır.
escobar deha mıydı?! normal yollardan kaybetti mi hiç!? herif ütopyasını satın alabilecek denli zenginlik elde etmiş..
seçmenmiş, anlamakmış, neyin seçmeni!?!
devamını gör...
3.
kendileri ile muhattap olup zekâmı düşüremem. yarın bir gün anasına bacısına bir mülteci zarar verdiği zaman anlayacaklar. topunun canı cehenneme
devamını gör...
4.
"çiçeklerin çöplerden daha güzel olduğunu sineklere anlatamazsın"
devamını gör...
5.
"anlamak"tan kasıt empatiyse eğer; paçalarından aşağı çekilmekle sonuçlanır. anlaşılacak bir durumları olmadığı gibi bu zahmete girmeye de gerek yok.
yok "anlamak"tan kasıt tahlil etmekse çok basit bu... çok çok basit... onlar ki; cahil, yetersiz, yeteneksiz, bilgisiz, liyakatsiz, etik değerleri zayıf kişiler topluluğunun hakim olmasının, ayak takımının egemenliğinin müsebbipleri... bunda anlamayacak ne var?
yok "anlamak"tan kasıt tahlil etmekse çok basit bu... çok çok basit... onlar ki; cahil, yetersiz, yeteneksiz, bilgisiz, liyakatsiz, etik değerleri zayıf kişiler topluluğunun hakim olmasının, ayak takımının egemenliğinin müsebbipleri... bunda anlamayacak ne var?
devamını gör...