alice doesn't live here anymore
başlık "mefistomelek" tarafından 29.09.2026 16:06 tarihinde açılmıştır.
1.
bazen henüz çocukken öğretilir insana hayatla tek başına baş edemeyeceği. cesaretimiz daha yolun başında kırılır, un ufak olur. bir başkası olmadan yaşayamama düşüncesi, düzen bozulmasın, işler yürüsün diye kendi sesimizi kısarak yaşamamıza yol açar. aman ilişkiler sürsün, ağzımızın tadı kaçmasın kaygısı ya da işler kötü gitse bile bunun "böyle olması gerektiği" bilgisi, hayallerimizi kenara itmemize sebep olur.
scorsese’nin alice’i de bu insanlardan biri işte. the wizard of oz’a selam ettiği açılış sahnesinde, kızıl bir gökyüzünün altında şarkı söyleyerek evine yürüyen küçük alice’i görürüz. müzikle olan alakası, sırf iyi öpüştüğü için evlendiği kocasının mutfağına kadar sürer. evde memnun etmeye çalıştığı iki erkeğin istekleri, kendi hayatının önüne geçer. kabullenilmiş bir mutsuzluk içindedir ama bunu sorgulamak aklına bile gelmez. çünkü onun bildiği hayat zaten budur. her gün birbirlerini yeseler de kocasını terk etmek onun için hiçbir zaman bir seçenek değildir.
kocasının ani ölümüne verdiği tepki de acıdan ziyade, bildiği tek dünyayı kaybetmenin getirdiği o büyük dehşetle alakalıdır. oğlunun "babamın ölümüne üzülmedin mi?" sorusuna verdiği "acımı dışarı yansıtmıyorum" cevabı da verdiği tepkinin korkuyla alakalı olduğunu düşündürür. zira izleyici olarak biz de kocasını kaybetmiş bir kadının yasına şahit olmayız. ne yapacağını bilmez halde savrulan ve çareyi çocukluğunun geçtiği yere dönmekte bulan kayıp bir kadın vardır karşımızda. kaybolmuş hâlde yaşamaya ve anneliğin getirdiği sorumlulukları yerine getiren alice, yolculuk boyunca batar, çıkar, sonra yine batar ama bir şekilde ayakta kalmanın yolunu yine bulur.
üstelik "hayatımda bir erkek olmadan yaşamayı bilmiyorum" diye ağlayan alice’in, en hesapsız desteğinin yine kadınlardan geldiğini de görürüz. biri eski arkadaşı, diğeri ise lokantada birlikte çalıştığı flo. zaten o lokantada çalışırken hayatın kendisi için ne anlama geldiğini kavramaya başlar. aynı tozun toprağın içinde nefes alan başka bir kadının omuzu çok kıymetlidir. fakat ona, onun da çok kıymetli olduğunu, bir seçeneğinin olduğunu, kendi hayatını onun için geride bırakabileceğini söyleyen sevgilinin varlığı şüphesiz çok daha kıymetlidir.
yine dışardan gelen sınırlamalar ve baskı ile orada kalsaydı, monterrey’e ulaşıp ulaşmamanın çok da önemli olmadığını, asıl meselenin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olduğunun farkında olmasıyla alakalı olduğunu bilmeyecekti. eski hâlini geride bıraktığında, nereye ne kadar uzak olduğunun da hangi adreste oturduğunun da bir önemi kalmıyor. alice artık başkalarının hayatının merkezinde kendine yer açmaya çalışarak yaşamıyor. nerede oturduğunun önemi yok, çünkü kendi hayatı üzerinde söz sahibi olduğunu ve dilediği zaman çekip gidebileceği cesarete sahip olduğunu artık biliyor.
scorsese’nin alice’i de bu insanlardan biri işte. the wizard of oz’a selam ettiği açılış sahnesinde, kızıl bir gökyüzünün altında şarkı söyleyerek evine yürüyen küçük alice’i görürüz. müzikle olan alakası, sırf iyi öpüştüğü için evlendiği kocasının mutfağına kadar sürer. evde memnun etmeye çalıştığı iki erkeğin istekleri, kendi hayatının önüne geçer. kabullenilmiş bir mutsuzluk içindedir ama bunu sorgulamak aklına bile gelmez. çünkü onun bildiği hayat zaten budur. her gün birbirlerini yeseler de kocasını terk etmek onun için hiçbir zaman bir seçenek değildir.
kocasının ani ölümüne verdiği tepki de acıdan ziyade, bildiği tek dünyayı kaybetmenin getirdiği o büyük dehşetle alakalıdır. oğlunun "babamın ölümüne üzülmedin mi?" sorusuna verdiği "acımı dışarı yansıtmıyorum" cevabı da verdiği tepkinin korkuyla alakalı olduğunu düşündürür. zira izleyici olarak biz de kocasını kaybetmiş bir kadının yasına şahit olmayız. ne yapacağını bilmez halde savrulan ve çareyi çocukluğunun geçtiği yere dönmekte bulan kayıp bir kadın vardır karşımızda. kaybolmuş hâlde yaşamaya ve anneliğin getirdiği sorumlulukları yerine getiren alice, yolculuk boyunca batar, çıkar, sonra yine batar ama bir şekilde ayakta kalmanın yolunu yine bulur.
üstelik "hayatımda bir erkek olmadan yaşamayı bilmiyorum" diye ağlayan alice’in, en hesapsız desteğinin yine kadınlardan geldiğini de görürüz. biri eski arkadaşı, diğeri ise lokantada birlikte çalıştığı flo. zaten o lokantada çalışırken hayatın kendisi için ne anlama geldiğini kavramaya başlar. aynı tozun toprağın içinde nefes alan başka bir kadının omuzu çok kıymetlidir. fakat ona, onun da çok kıymetli olduğunu, bir seçeneğinin olduğunu, kendi hayatını onun için geride bırakabileceğini söyleyen sevgilinin varlığı şüphesiz çok daha kıymetlidir.
yine dışardan gelen sınırlamalar ve baskı ile orada kalsaydı, monterrey’e ulaşıp ulaşmamanın çok da önemli olmadığını, asıl meselenin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olduğunun farkında olmasıyla alakalı olduğunu bilmeyecekti. eski hâlini geride bıraktığında, nereye ne kadar uzak olduğunun da hangi adreste oturduğunun da bir önemi kalmıyor. alice artık başkalarının hayatının merkezinde kendine yer açmaya çalışarak yaşamıyor. nerede oturduğunun önemi yok, çünkü kendi hayatı üzerinde söz sahibi olduğunu ve dilediği zaman çekip gidebileceği cesarete sahip olduğunu artık biliyor.
devamını gör...