1.
son günlerde çok dinledim. hayatımı film şeridi gibi gözümün önünden geçiriyor. buradan dinleyip kendi hislerini paylaşan olursa sevinirim. hakikaten nasıl bir sihiri var merak ediyorum.
buradan
buradan
devamını gör...
2.
bu şarkıyı uzun zamandır biliyorum ancak son birkaç gündür çok sık dinlemeye başladım. sabahın erken saatlerinde, daha güneş doğmamış, ortalık sessiz alabildiğine, yaşadığını hissediyorsun, günün geri kalanını pozitif geçiriyorsun. yaşıyorsun yahu!
youtube'da uzun bir yorum yapmıştım birkaç gün önce bu şarkının altına.
cuatro vientos da benzer hisleri yaşatabilir bu arada, ufak bir öneri.
youtube'da uzun bir yorum yapmıştım birkaç gün önce bu şarkının altına.
cuatro vientos da benzer hisleri yaşatabilir bu arada, ufak bir öneri.
devamını gör...
3.
nessi gomes şarkısına bu tanımın yapıldığını görse inanın gözyaşlarını tutamazdı
dinlemekten en keyif aldığım şarkıdır buradan
hayatınızın olağan akışına bir kesik atılmış hissediyorsanız ve o kesik sonucu hücreleriniz ölmeye mahkumsa üzülmeyin hemen imdadınıza makrofajlarınız yetişir çünkü onun görevi sadece sizi patojenlerden korumak değildir merak etmeyin. teslim edin ölmeye mahkum olan hücrelerinizi ona. o sizin için, madem ben öldüm herkeste zarar görsün diyerek sisteminizin diğer hücrelerine de toksik etki yaparak onları ölüme götürecek kendi hücresinin içerisinde haince barındırdığı reaktiflerini hücre dışına salmasına izin vermez ve o ölmeye mahkum olmuş hücrenizi diğerlerine zarar vermeden önce hemen oracıkta öldürür. kollarıyla sarmalar ‘gel der içimde öl zarar vereceksen bana zarar ver’...kandırır onu. bakmayın makrofajlarımız da tıpkı biz insanlar gibi biraz yalancıdırlar, aldanırız onlara. öyle güzel eritirler ki zaten ölecek o işi bitmiş hücreyi lizozim ve süperoksit anyonlarını kullanarak, sonra devam ederler hayatlarına, yani o hücre öldüğüyle kalır. zaten makrofajında anlamı büyük-yiyici değil midir? ama üzülmeyin zaten ölmeseydi daha büyük dertler açardı başınıza. düşünsenize yaralı bir tarafınız olurdu hiç iyileşmeyen. yani kendimce yakışıklı aktörler olarak tanımlayacağım makrofajlar (aktör çünkü kolunun uzanamayacağı yer yok sarıp sarmalıyor, bir erkek olmalı bu kadınları tuzağına düşürmeye çalışan yakışlı bir aktör) aslında o ölü hücrelerden arındırarak bizi onarıyorlar.
onarılmaya ihtiyacımız hep olacak sistemimizde hep ölü hücreler olacak ama neyseki temizleyebilecek güçteyiz. şimdilik... zaten o gücü bulamadığımızda sistemimiz çökecek ve bizim için canlılık son bulacak. onarım yine kendi içimizde başlıyor ama gelin görün ki bazen takviye lazım düşünsenize makrofajlarımızın aktive olmama durumu da var bir sendrom oluşabilir o zaman gücümüz yetmez işte onarmaya... hemen birinin yardım eli uzatmasını isteriz, tamirhanemizin yeniden çalışmasını isteriz, umarım bulabiliriz o yardım elini uzatacak, kimyasını size en etkili şekilde sunacak, yakışıklı aktörlerimizi tekrar işlevini yapmaya teşvik edecek mükemmellikte ilacı...
bu şarkıyı kaç defa dinliyorum bilemiyorum. yine kulaklarımda o naifliğiyle süzülüyor. inceden sızı halinde çalıyor, gökyüzünde bir parça bulut azıcık güneş, orta demli bergamot kokulu bir fincan çay, böğürtlen aromalı bir sigara ve düşünceler, hayaller, umutlar, kelimeler... neyse bunlar hala bizimle... bende uyandırdığı his marcel proust’ un kitapları gibi hayatın kaba yönleriyle derdi olmayanların ince kederleri için yazılmış ve söyleniyormuş gibi... dinleyin derim naifliği hissedin hep baktığınız, gördüğünüz şeyleri bide bu şarkı eşliğinde gözlemleyin mesela henüz ona bir şey olmamışken gökyüzünü farklı bir gözle inceleyin. aslında toprağın rengine bakın demek isterdim, o rengiyle daha sonrasında oluşturduğu akla sığmayacak kadar bin bir renkte çeşitliliğe... kahverengi hangi renklere gebe hissedin... demek güzel olurdu ama galiba çoğumuz şanssızız beton yığınları her yerde, toprağa hasret kaldık, bu beton duygularımız da hep bundan galiba
edit: soresh adlı yazarımız dinleyenlerin hissini merak etmiş
dinlemekten en keyif aldığım şarkıdır buradan
hayatınızın olağan akışına bir kesik atılmış hissediyorsanız ve o kesik sonucu hücreleriniz ölmeye mahkumsa üzülmeyin hemen imdadınıza makrofajlarınız yetişir çünkü onun görevi sadece sizi patojenlerden korumak değildir merak etmeyin. teslim edin ölmeye mahkum olan hücrelerinizi ona. o sizin için, madem ben öldüm herkeste zarar görsün diyerek sisteminizin diğer hücrelerine de toksik etki yaparak onları ölüme götürecek kendi hücresinin içerisinde haince barındırdığı reaktiflerini hücre dışına salmasına izin vermez ve o ölmeye mahkum olmuş hücrenizi diğerlerine zarar vermeden önce hemen oracıkta öldürür. kollarıyla sarmalar ‘gel der içimde öl zarar vereceksen bana zarar ver’...kandırır onu. bakmayın makrofajlarımız da tıpkı biz insanlar gibi biraz yalancıdırlar, aldanırız onlara. öyle güzel eritirler ki zaten ölecek o işi bitmiş hücreyi lizozim ve süperoksit anyonlarını kullanarak, sonra devam ederler hayatlarına, yani o hücre öldüğüyle kalır. zaten makrofajında anlamı büyük-yiyici değil midir? ama üzülmeyin zaten ölmeseydi daha büyük dertler açardı başınıza. düşünsenize yaralı bir tarafınız olurdu hiç iyileşmeyen. yani kendimce yakışıklı aktörler olarak tanımlayacağım makrofajlar (aktör çünkü kolunun uzanamayacağı yer yok sarıp sarmalıyor, bir erkek olmalı bu kadınları tuzağına düşürmeye çalışan yakışlı bir aktör) aslında o ölü hücrelerden arındırarak bizi onarıyorlar.
onarılmaya ihtiyacımız hep olacak sistemimizde hep ölü hücreler olacak ama neyseki temizleyebilecek güçteyiz. şimdilik... zaten o gücü bulamadığımızda sistemimiz çökecek ve bizim için canlılık son bulacak. onarım yine kendi içimizde başlıyor ama gelin görün ki bazen takviye lazım düşünsenize makrofajlarımızın aktive olmama durumu da var bir sendrom oluşabilir o zaman gücümüz yetmez işte onarmaya... hemen birinin yardım eli uzatmasını isteriz, tamirhanemizin yeniden çalışmasını isteriz, umarım bulabiliriz o yardım elini uzatacak, kimyasını size en etkili şekilde sunacak, yakışıklı aktörlerimizi tekrar işlevini yapmaya teşvik edecek mükemmellikte ilacı...
bu şarkıyı kaç defa dinliyorum bilemiyorum. yine kulaklarımda o naifliğiyle süzülüyor. inceden sızı halinde çalıyor, gökyüzünde bir parça bulut azıcık güneş, orta demli bergamot kokulu bir fincan çay, böğürtlen aromalı bir sigara ve düşünceler, hayaller, umutlar, kelimeler... neyse bunlar hala bizimle... bende uyandırdığı his marcel proust’ un kitapları gibi hayatın kaba yönleriyle derdi olmayanların ince kederleri için yazılmış ve söyleniyormuş gibi... dinleyin derim naifliği hissedin hep baktığınız, gördüğünüz şeyleri bide bu şarkı eşliğinde gözlemleyin mesela henüz ona bir şey olmamışken gökyüzünü farklı bir gözle inceleyin. aslında toprağın rengine bakın demek isterdim, o rengiyle daha sonrasında oluşturduğu akla sığmayacak kadar bin bir renkte çeşitliliğe... kahverengi hangi renklere gebe hissedin... demek güzel olurdu ama galiba çoğumuz şanssızız beton yığınları her yerde, toprağa hasret kaldık, bu beton duygularımız da hep bundan galiba
edit: soresh adlı yazarımız dinleyenlerin hissini merak etmiş
devamını gör...
4.
devamını gör...
5.
ilk dinlediğimden bu yana hiçbir şey değişmedi.
herkes her şey birbiri ile bağlantılı, hani kelebek etkisi dedikleri, bir tane kelebeğin kanat çırpışı bilmem nerede bilmem neye sebep olabilir. çok hatırlamıyorum okuduğum duyduğum şeyleri..
bu şarkıyının tek bir cümlesini bile anlamıyorum belki ama “we are all related..” kalbim genişliyor..
dinlemeye doyamıyorum…dinlerken tüm öfkelerimden arınmak istiyorum.. kolay değil.. hatırlattıkları güzel.. hatırlamaya devam.
herkes her şey birbiri ile bağlantılı, hani kelebek etkisi dedikleri, bir tane kelebeğin kanat çırpışı bilmem nerede bilmem neye sebep olabilir. çok hatırlamıyorum okuduğum duyduğum şeyleri..
bu şarkıyının tek bir cümlesini bile anlamıyorum belki ama “we are all related..” kalbim genişliyor..
dinlemeye doyamıyorum…dinlerken tüm öfkelerimden arınmak istiyorum.. kolay değil.. hatırlattıkları güzel.. hatırlamaya devam.
devamını gör...