ankara'da kale'nin dibindeki bolgeye verilen ad. minibus (ankara'da dolmus denir) duraklarinin bir kismi buradadir. eskiden genelevler de buradaydi. sonradan melih gokcek yiktirdi.

tarihi icin:

solfasol.tv/ankaranin-asagi...

alinti:


bentderesi, ankara kalesi ile hacı bayram camii’nin eteklerinde yer alır. ulus’taki hergele meydanı ve atatürk heykeline yürüyüş mesafesindedir. gülveren, cebeci, kayaş, etlik, mamak, siteler, çubuk, çinçin dolmuşlarının kalkış yeridir. semtin ahalisi ankara’nın en fakir insanlarındandır.

bir zamanlar burada insanlar kadar çok çek-çek arabası ve baraka dükkân vardı. saksı, çanak, çömlek, tohum, fide, fidan, çiçek arayan buraya koşar, düğünlere çalgı, çengi, köçek buradan ayarlanırdı. kaldırımlarda don, fanila, gömlek, çorap, kaput, kol saati, kasket, asker levazımatı satılır, pide-lahmacun fırınlarından, seyyar köftecilerden, ciğercilerden iştah kabartan kokular yayılırdı. torbacılar, pezevenkler, zavaklar (eşini satanlar), puştlar, dolandırıcılar tarafından tutulmuş köşe başlarında zar atılır, “bul karayı, al parayı” oynatılır, tombala çektirilir, esrar satılırdı.

bozkır folklorunun en güzel örnekleri de buradadır; eskiden plak, kaset, şimdilerde dvd-cd satan dükkanlar aynı zamanda kayıt stüdyosuydu. çorum, çankırı, sivas, tokat, yozgat, kırşehir, nevşehirli müzisyenlerin eserleri ilk defa burada beğeniye sunulmuştur. neşet ertaş, mahzunî şerif, ali avaz, nuri sesigüzel, azer bülbül, şahin gültekin, kul mustafa, izzet yıldızhan, izzet altınmeşe, kâhtalı mıçı, hasan yılmaz, oğuz boran, zekeriya bozdağ, güdüllü ergün, sincanlı oğuz, ankaralı turgut, ankaralı namık, ankaralı çakır mesut, ankaralı ferdi, ankaralı ibocan, ankaralı yasemin, ankaralı ebru, ankaralı kadriye, ankaralı ayşe gibi nicesi sanat âlemine ilk adımı bentderesi’nde atmışlardı.

ama asıl önemlisi bentderesi denince akla ilk gelen kerhanedir (umumhane-genelev). çünkü 1930’da devlet eliyle açılmış ilk kerhane kapatıldığı 2010 yılına kadar tam 80 sene bu semtte faaliyet gösterdi. “cumhuriyette kadın dolanımı” buradan örgütlendi. kahkaha sokağı ve tabakhane sokağı’nda bulunan sarı badanalı, dörder katlı 39 evde 400 “vesikalı kadın” sabahtan gece yarısına kadar hiç tanımadığı erkeklerle burada yatıp kalkardı. kerhane girişinde polis kontrol merkezi, emanetçi ve kerhane tatlıcıları yer alırdı. kerhane tatlısı, yağda kızarmış şerbetli bir hamur tatlısıdır ki, seks gücünü azdırdığına inanıldığından çok revaçtaydı. tatlıcıların yanında kuvvet macunu, orospu mantısı da (kıymalı gül böreği) satılırdı.

cihat burak, “zenci kalınız” adlı kitabında, “tahal karakolu” başlıklı anlatısına şu cümle ile başlar: “yeni gittiğim yerlerde oranın genelevlerini de gidip bir görürdüm eskiden.” ardından, ziyaret ettiği genelevlerde başından geçen maceraları anlatmaya koyulur: “ankara’ya ilk gidişimdi, o mahallenin nerede olduğunu bilmiyordum, telefon defterinde aradım bulamadım.” bunun üzerine polise sormak geçmiş aklından. utanmış vazgeçmiş. sonra ulus-samanpazarı arası dolanırken bir taksi çeviriyor: “kardeşim” dedim; “hani şey var ya işte; hani orası! lafımı bitirmeye kalmadan şoför şıp diye anladı. gaza bastı, geldik abi dedi, işte nah şurası.” burası ankara’nın meşhur bentderesi’ydi, türkiye cumhuriyeti’nde ne kadar genelev varsa, hepsinin merkeziydi bu mahalle. güpegündüz onca insanın arasından geçerek geneleve girmekten önce çekinir. ama nihayet yüzünü paltosunun yakaları arasına saklayarak kapıya yönelir. bir bekçi üstünü aradıktan sonra kendini çamur deryası bir meydanda bulur. gözüne kestirdiği bir eve dalar: “mindere bağdaş kurmuş sarışın bir mavişi kaldırdım, angaryaya koşulan insanların isteksizliğiyle çıkıyor önümden merdivenleri, kıçının biri inip biri kalkıyor pembe donunun içinde. girdik odaya; ufak tefek, balıketinde, sarışın, mavi gözlü, güzelce, yirmi yirmi-beş yaşlarında. bizimki pek hanım kadın, terlik, pijama getirdi, bir leğen içinde ayaklarımı yıkadı yattık, tatsız tuzsuz bir muameleden sonra uyumuşum.”

1929’da ankara valisi ve belediye başkanı tayin edilen nevzat tandoğan’ın ilk icraatı bentderesi kerhanesini açmak olmuştu. böylece “abazanlar” cumhuriyet sosyetesini taciz edemeyecekti. artık seks ticareti “umumhanelerde” çalışan “vesikalı” kadınlar tarafından yapılacaktı. 1930 yılında yürürlüğe giren umumi hıfzıssıhha kanunu ile fuhuşu düzenleyen nizamnameler yayınlandı.


tandoğan, bundan sonra gözüne çirkin gelen her şeyi halının altına süpürmeye başladı. çankaya ile ulus’u birbirine bağlayan yol, en çok özen gösterilmesi gereken yerdi. burası yeni rejimin, yeni başkentinin vitrini olacaktı. şehrin karakterine yakışmayan, “görüntüsünü bozan” her kişi ve kuruma burası yasaklandı. iş tulumuyla gezenler, şalvarlı kuşaklı köylüler sopayla buradan uzaklaştırıldı. gece sokaklarda dolaşan sarhoşlar toplatılıp hüseyin gazi, elmadağ gibi uzak yerlere bırakılıyor, oradan yürüyerek şehre dönerken “akıllarının başlarına gelmesi” sağlanıyordu.

tandoğan 17 yıl görevde kaldı. kulislerde ona “sandalyesiz bakan” diyorlardı. atatürk, “senin en önemli vasfın nedir” diye sorduğunda, “partinin sadık bir uzvuyum. en önemli vasfım yüksek gölgeniz altında emirlerinize amade bir partili olmaktır” karşılığını vermişti. tandoğan’ı ankara halkı için “korku unsuru” haline getiren, 1934’te ilan edilen polis vazife ve salahiyetleri kanunu’nun 18.maddesiydi. buna göre, “devletin emniyet ve selametini ve içtimai nizamını tehdit edenlerin cezalandırılması” tamamen mülki idare amirlerinin takdirine bırakılmıştı.

artık millet, “halk” ve “vatandaş” diye ikiye bölünmüştü. vatandaşlar (militan yurttaşlar) ulus, kızılay, çankaya, keçiören’de oturuyor, atatürk orman çiftliği’nde inşa edilen havuzlu gazinolarda, bira bahçelerinde veya ankara palas’ın balo salonlarında eğleniyor, dans etmeyi, içki içmeyi, karşı cinsle ilişki kurmayı öğreniyordu.

bu tip yerlerin çoğu devlet desteğiyle iş bankası kredileriyle faaliyete geçirilmişti. halk ise, cebeci, samanpazarı, kaleiçi, hamamönü gibi semtlerde oturuyor, ayda yılda bir mamak, kayaş gibi uzak mesirelerde bağdaş kurup nargile fokurdatarak eski usul eğleniyordu. modern devlet, onların da cinsel ihtiyaçlarını düşünmüş ve bentderesi kerhanesini yaşadıkları mahallin tam göbeğinde faaliyete geçirmişti.

başkentte halka çok yabancı bir “cemiyet hayatı”, bizzat mustafa kemal’in isteğiyle “inşa edilmeye” başlanmıştı. gündelik hayatın sakin, telaşsız aktığı, günün erken bittiği, evlerin tek buluşma mekânı olduğu ankara’da; kadınlarla erkeklerin korkusuzca bir araya gelebileceği, içkili, müzikli, danslı eğlence yerleri, sosyal kulüpler ve lokantaların yokluğu 30’lu yıllarda “kocaman bir sosyal dava” olarak ortada durmaktaydı. çalışanların özellikle gece eğlenceleriyle rahatlatılması gerekiyordu. bunun için sadece bakanların, milletvekillerinin, bürokratların ve yabancı misafirlerin girip çıkabileceği özel mekanlar açıldı. artık her fırsatta kokteyl veriliyor, balo düzenleniyordu. seçilmişler ve seçkinlerden bazıları adeta playboy’a dönüşmüştü. beğendikleri kadınları her ne olursa olsun elde etmeye çalışırken terbiye sınırlarını çiğnemekten hiç çekinmiyorlardı.

bu “resmi” eğlence yerlerinin yanı sıra bazı memurlar zaman zaman kaçak çalışan çalgılı çengili yahudi evlerine giderek hem içkilerini içer hem de yemeklerini yerlerdi. yahudiler arsında kaç-göç olmadığından bu eğlencelerde yahudi ailesinin kızları da bulunurdu. memurlar ayrılırken aileye bir miktar para bırakırdı.

“bentderesi denince akla ilk gelen kerhanedir (umumhane-genelev). çünkü 1930’da devlet eliyle açılmış ilk kerhane kapatıldığı 2010 yılına kadar tam 80 sene bu semtte faaliyet gösterdi.”

oysa bentderesi, kerhanesiyle dile düşmeden önce, 1930’a kadar bir mesire yeri ve ticaret merkeziydi. müslümanların azınlıkta olduğu bu civarda ermeniler, rumlar ve yahudiler oturmaktaydı. 1830 nüfus sayımına göre 3.200 ermeni, 900 rum, 300 yahudi hane vardı. gelir seviyesi sıralamasında ermeniler birinci, rumlar ikinci, yahudiler üçüncüydü. bölgede yaklaşık 3.000 dükkân, 12 hamam, 21 han bulunmaktaydı. bentderesi gürül gürül akarken burası asırlardan beri bir tekstil ve dericilik merkeziydi. tiftik keçilerinin kırpılan tüyleri derede yıkanır, çalılıkta kurutulur, boyanır, hemen oracıktaki atölyelerde mamul hale getirilirdi. derileri işleyen çok sayıda tabakhane de dere boyunca faaliyetteydi. bunların yanı sıra birçok su değirmeni, çay bahçesi, kır kahvesi, meyhane ve gazino vardı.

ancak tehcirden bir yıl sonra 1916’da çıkan “şaibeli” bir yangın semti tümüyle yok etmişti. çıkrıkçılar yokuşu, saraçlar çarşısı, kaleönü, bedesten ve at pazarı’na kadar uzanan korkunç bir yangındı bu. üç gün, üç gece süren yangına tanık olan refik halit karay gördüklerini şöyle anlatmıştı: “yangının esrarengiz bir sirayeti vardı. bir saat içinde ateş dört beş kola ayrılmış, hatta parendeler atarak damdan dama sıçramaya, mesafeler aşmaya başlamıştı. rüzgâr yoktu ama ateş arttıkça havada mevzi bir rüzgâr hasıl oldu, tahta parçaları, bir karış uzunluğunda akkora dönüşmüş enserler (çiviler) yerlerinden fırlayıp mancınıkla atılmış gibi gökte bir mitralyöz harbi yapıyordu.

eşya nakline darlıktan ötürü imkân yoktu. insanların güç geçtiği sokaklar, mesela bir piyano veya bir kanepe yüzünden tıkanıveriyordu. yangından kaçırılan yüz kadar piyanonun sıra sıra dizildiğini gördüm. üstlerine ıslatılmış pahalı halılar serilmişti. birden kocaman yanık bir kütük geldi, aralarına düştü, söndürmeye çalışacak adam yoktu. ankara’nın en kibar mahalleleri, serveti, refahı çoktan kül kesmişti. yolda saçları dağınık, gözleri ürkmüş ve güzellikleri atmış genç kızlara rast geliyordum. ellerinde yangından kurtardıkları eşyalar vardı. kadife muhafazalar içinde, lavanta şişeleri, krem, allık, pudra kutuları, kurdele ve dantel yumakları.

çocuklarını kaybeden anaların ise haddi hesabı yoktu. evet, kıyamet o gün ankara’da kopmuştu ve mahşer yeri bugün orasıydı. neler görmedim! saçları tutuşmuş kadınlar, yolda doğuran gebeler, cübbeleri alev almış papazlar, hahamlar ve bütün bu kıyamet yerinde izbe köşeler bulup sarmaş dolaş olan âşıklar. eşya çapulculuğu kadar kadın çapulculuğu da revaçtaydı. ille kıpkızıl saçları ateşin akisleri altında alevden daha kızıl kesilen bir yahudi kızına rast geldim ki, genç ırkdaşları üzerine pars gibi bir köşeden atıldılar, tutunca gözlerimin önünde bir boş evin loşluğuna attılar.

işte bu minval üzere ölenler, sevişenler, aç kalanlar arasında yangın sürdü gitti. nihayet yakacak bir şey bulamayınca kendiliğinden söndü. yangının üçüncü sabahı ankara’nın dörtte üçü ortadan silinmişti. şehrin bütün suyolları bozulmuştu. solfasol’dan su taşıyacak kimse bulunmuyordu. derken hava bozuldu, yangın küllerini savuran sıkı rüzgarlar arkasından yağmurlar yağdı, etraf tepelere kar da düştüğü için soğuk kendini gösterdi.”

refik halit, yahudi düşmanlığı kokan bu anlatısında, ermenilerin zenginliği ve ihtişamlı yaşantılarına delil olarak piyanolarını ve kıymetli halılarını gösteriyor; yangında bunları kaybetmiş olmakla, sahip oldukları zenginliğin ve ayrıcalığın da ortadan kalktığını söylüyordu. yangını fırsat bilip kuytularda aşk kaçamağı yapanların da yahudi olduğunu ileri sürerek, bunların ahlaken düşkün oldukları algısı yaratmış oluyordu.

1920’lerin başında bentderesi artık bir yangın yeriydi ama hâlâ halkın pek rağbet ettiği bir mesireydi. yunan ordusu bir ara ankara yakınlarına kadar ilerlediğinde bu hal şehirde büyük bir paniğe neden olmuştu. gücü ve gideceği yeri olanlar şehirden kaçmaya başlamıştı. hatta meclis’in de kayseri’ye nakledilmesi düşünülüyordu. işte bu günlerde mustafa kemal “dini nikâhlı” eşi fikriye hanım’ı “kadın başına” bentderesi’nde dolaşmaya yolluyor, böylece halkın maneviyatını yükseltmeye çalışıyordu. fikriye hanım, dere boyundaki kır kahvelerinde oturarak kahve sigara içiyor, halkla sohbet ediyordu.

yangının ardından şehir çankaya istikametine doğru büyürken, bentderesi'nde ayakta kalan harabelere 1920’den itibaren şehrin apaşları yerleşmişti. içine girilecek gibi olan evlerde geceleri kırmızı lamba yakıp kadın satmaya başlamışlardı. halide edip adıvar, “türkün ateşle imtihanı” adlı hatıratında, cumhuriyet sosyetesinin içkili davetlerine “biraz fantezi katmak için” kırmızı lambalı bu evlerden kadın kiraladıklarını, bunlardan birine tanık olduğunda, şalvarlı, rastıklı, yapma benli genç kadının, “ben kadın karşısında oynamam” diyerek, daveti terk ettiğini yazıyor.

“bentderesi, kerhanesiyle dile düşmeden önce, 1930’a kadar bir mesire yeri ve ticaret merkeziydi. müslümanların azınlıkta olduğu bu civarda ermeniler, rumlar ve yahudiler oturmaktaydı.”

bentderesi, cumhuriyet atılımlarından hiçbir zaman nasibini alamadı. hor görüldü, ihmal edildi. hıristiyan azınlık tehcirle, tehditle, tedhişle şehirden uzaklaştırıldıktan sonra tiftik ticareti öldü. tiftik keçilerinin nesli tükendi. deri ve tekstil atölyeleri birer birer kapandı. üstüne burada bir de kerhane açılınca, bir zamanların “mutena” semti, adı anılınca insanın yüzünü kızartan karanlık bir diyara dönüştü.

bentderesi 1957’ye kadar akıyordu. ancak o yıl kayaş’tan, mamak’tan gelen selle dere taştı. cebeci, kazıkiçi bostanları, akköprü civarı, mezbaha’nın bulunduğu bölge ve atatürk orman çiftliği sular altında kalmıştı. dere üzerindeki köprüler hayvan leşleriyle tıkanmıştı. sel artıklarının temizlenebilmesi çok uzun bir süre almıştı. “kaçın çubuk barajı taştı; ankara sular altında kalacak” söylentisi etrafa korku salmış, aklı evveller tedbir olarak, dereyi ıslah etmek yerine kurutmaya karar vermişlerdi. dere kurutuldu. üstündeki roma devrinden kalma köprü ve bentler yıkıldı.

bentderesi nihayet 1980’de 1’inci ve 2’nci derece sit alanı ilan edildi. kerhanenin altında roma hamamı’na uzanan tarihi su kanalı olduğu belirlenerek, korunacak tarihi alanlar içine alındı. ama bunun için 30 yıl boyunca hiçbir şey yapılmadı. 2010’da büyükşehir belediyesi’nin aldığı meclis kararıyla bölgenin ticarete ve turizme açılması için harekete geçildi. bunun için ilk olarak kerhane kapatıldı. ardından semtin adı hacı bayram veli olarak değiştirildi. resmi kayıtlara göre 39 genelevden sadece 41 kadın başka illere “tayin” edildi. geri kalan yüzlercesi sokağa döküldü.
devamını gör...
lucifer in osbir mekanı.
devamını gör...
kerhanelerin fahişelerin genelevlerin işe yaramaz sefil adamların zamanında konuslandigi melih gökçek döneminde çeki düzen verilen ankara'da bir konum. o.c solcuların bölgenin maneviyatını kirletmek için zamanında mahvettigi mekanlardan biri.
melih in yaptığı 3-5 iyi şeyden biri de burayı temizlemek olmuştur.
devamını gör...
ankara genelevinin de bir zamanlar bulunduğu yer. 2007 yılında mamak yedek subay okulunda askerdim. komutanlar başarılı olan askerleri bend deresiyle ödüllendireceklerini vaat ederlerdi.
askerlikten şikayet eden biz çaylaklara da meşhur replik şuydu "daha bokun bend deresine inmedi"

dünyanın en karakter sahibi kentini beton ve inşaat çukuru ormanı haline getiren melih gökçek tarafından yıkıldı. o caanım memleketi parsel parsel en gladio işbirlikçisi cemaatlere peşkeş çeken namuslu melih tarafından.
dünyanın en leş fuhuşunun döndüğü civar pavyonların hepsinde oğlunun ortaklığı bulunduğu güçlü bir iddeadır.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim