1.
makedonya'nın en güzel şehri, cennetten bir köşe ve güzel bir turizm şehridir. aynı isimde bir gölü vardır. arnavutluk sınırına çok yakındır. hatta göle makedonya'da girip arnavutluk'ta çıkabilirsiniz. ohri, incileriyle ünlüdür. şehirde inciden yapılmış kuyumlar satılır. sabık yugoslavya başkanı tito'nun(bkz: josip broz tito) burada bir villası vardır. şehirde çok sayıda otel bulunur. kısacası kalbimi fethetmiş bir şehirdir.
devamını gör...
2.
arnavutluk sınırında, ohrid gölü'nün kıyısında yer alan şehir. aynı zamanda krill alfabesinin mucitleri krill ve methody'nin de memleketiymiş, keza bir dönem bulgar patrikhanesi de burada mukimmiş. hakikaten güzel bir yer o ayrı...
2018'de kalkandelen'den zor bir yolculukla geldiğimiz akşam, şehrin dışında bir motele indik ve yürüyerek indiğimiz bir tavernada makedon gecesinde damat halayı çekip eğlendik, satır köfte yedik. ayrıca yunan uzosuyla beraber makedonların rakı dediği bir şey de vardı ama susuz içilen bu içki epey sertti.
ertesi sabah ise kale içinde gezmeye koyulduk. makedon bayrağının yanında gördüğümüz bizans bayrağı herhalde "biz de bizans torunuyuz" anlamına geliyor.
elveda rumeli'nin de çekildiği kale içinde tarihi evlerin yanı sıra birçok da kilise var. bu kiliseler bizans yapısı olsa gerek, kümbet çatıları ve tuğlavari kesme taş yapılarıyla istanbul'daki kilise camilere epey benziyorlar. en büyükleri ayasofya, istanbul'daki adaşı gibi cami olarak da kullanılmış. rehberimiz, yakın zamana kadar minberin de içeride durduğunu ancak artık kaldırıldığını söylemişti. yalnız bazı pencerelerde osmanlı motifleri duruyor.
daha sonra şehir merkezinde biraz gezdik. tıpkı eskişehir gibi bir çarşısı var. taşbaşı çarşısında gezer gibiydim, belki izmirlilere de kemeraltı sokaklarını hatırlatmıştır. çarşının ortasında da minaresi yeniden yapılmakta olan ali paşa camii vardı. öbür uçta da minareli bir yapı, halveti dergahı.
yapının önünde bir meydan ve büyük bir çınar ağacı var. altında otururken, 1908'de resneli niyazi hürriyet için dağa çıkıp zaferle indiği vakit bu ağacın altında konuşmuş mudur, bulgar çetecileri bu ağaca mı asmıştır diye düşünmedim değil. ayrıca dergâhı zamanında turgut özal da ziyaret etmiş.
daha sonra krill ve metody heykelleri önünden bir tekne turuna çıktık. ohrid gölü deniz gibiydi, hatta kafilede mayosunu almadığına pişman olanlar vardı. karaya inince de şehirden çıkıp karadrim gölüne gittik. göl yağmur ormanları gibi bakirdi. suyu ayna gibi berrak, havası da tertemiz. özellikle kirlenmesin diye gölde kürekli sandallarla geziliyor, motorlu taşıt bile girmiyormuş. suda kaplumbağalar yüzüyor ama yılan veya timsah yokmuş.
(ohri gölü)
(gölden ohri)

(karadrim gölünden)
gölün alt tarafında da bir ortodoks manastırı varmış. manastır tam bir ortaçağ manastırı, kilise ve sapellerinden rahip ve rahibe odalarına, okuldan kütüphaneye, etrafındaki vakıf arazilerine kadar. ayrıca sarı saltuk türbesi olarak bilindiği için müslüman ahali de ziyaret ediyormuş ama o gün ortodoks yortusu vardı. kurbanlar kesiliyor, manastırın simgesi tavus kuşları ortalıkta geziniyordu.
manastır kapısı
bizans üslubundaki şapel
ziyaretçiler, balkonda da bir tavuskuşu var.

tavuskuşlarının sesi karga gibi, ciyak ciyak...
manastır gezisinden sonra, uzun bir kontrolü müteakip arnavutluk sınırlarına girdik. enver hoca'nın türkiye'de bile takipçi bulan kendine özgü sosyalizm anlayışından sonra mafyatik bir dönemin başladığını, insanların turistlere karşı çok kaba olduğunu ve doğru dürüst tesis bulunmadığını anlatan rehberimiz bu sebeple bizi salmadı. tiran içinden şöyle bir geçtik, bir de elbasan'da tava yemeye durduk. esnaf lokantalarında yediğimize hiç benzemeyen, beşamel soslu ve soğanlı etten oluşan bir yemekti. yollarda kusmaktan fotoğraf çekemedim, o yüzden maalesef tiran içinde zorunlu olarak yapılmış bunkerleri de çekemedim. karadağ'a geldiğimizde akşam olmuştu. başkentleri podgoritsa'da dört yıldızlı olmasına rağmen beş yıldızdan pek farkı olmayan çok rahat bir otele indik. ertesi günkü rota, adriyatik kıyılarındaki turistik şehirler, kotor ve dubrovnik'ti...
2018'de kalkandelen'den zor bir yolculukla geldiğimiz akşam, şehrin dışında bir motele indik ve yürüyerek indiğimiz bir tavernada makedon gecesinde damat halayı çekip eğlendik, satır köfte yedik. ayrıca yunan uzosuyla beraber makedonların rakı dediği bir şey de vardı ama susuz içilen bu içki epey sertti.
ertesi sabah ise kale içinde gezmeye koyulduk. makedon bayrağının yanında gördüğümüz bizans bayrağı herhalde "biz de bizans torunuyuz" anlamına geliyor.

elveda rumeli'nin de çekildiği kale içinde tarihi evlerin yanı sıra birçok da kilise var. bu kiliseler bizans yapısı olsa gerek, kümbet çatıları ve tuğlavari kesme taş yapılarıyla istanbul'daki kilise camilere epey benziyorlar. en büyükleri ayasofya, istanbul'daki adaşı gibi cami olarak da kullanılmış. rehberimiz, yakın zamana kadar minberin de içeride durduğunu ancak artık kaldırıldığını söylemişti. yalnız bazı pencerelerde osmanlı motifleri duruyor.
daha sonra şehir merkezinde biraz gezdik. tıpkı eskişehir gibi bir çarşısı var. taşbaşı çarşısında gezer gibiydim, belki izmirlilere de kemeraltı sokaklarını hatırlatmıştır. çarşının ortasında da minaresi yeniden yapılmakta olan ali paşa camii vardı. öbür uçta da minareli bir yapı, halveti dergahı.

yapının önünde bir meydan ve büyük bir çınar ağacı var. altında otururken, 1908'de resneli niyazi hürriyet için dağa çıkıp zaferle indiği vakit bu ağacın altında konuşmuş mudur, bulgar çetecileri bu ağaca mı asmıştır diye düşünmedim değil. ayrıca dergâhı zamanında turgut özal da ziyaret etmiş.
daha sonra krill ve metody heykelleri önünden bir tekne turuna çıktık. ohrid gölü deniz gibiydi, hatta kafilede mayosunu almadığına pişman olanlar vardı. karaya inince de şehirden çıkıp karadrim gölüne gittik. göl yağmur ormanları gibi bakirdi. suyu ayna gibi berrak, havası da tertemiz. özellikle kirlenmesin diye gölde kürekli sandallarla geziliyor, motorlu taşıt bile girmiyormuş. suda kaplumbağalar yüzüyor ama yılan veya timsah yokmuş.
(ohri gölü)
(gölden ohri)
(karadrim gölünden)gölün alt tarafında da bir ortodoks manastırı varmış. manastır tam bir ortaçağ manastırı, kilise ve sapellerinden rahip ve rahibe odalarına, okuldan kütüphaneye, etrafındaki vakıf arazilerine kadar. ayrıca sarı saltuk türbesi olarak bilindiği için müslüman ahali de ziyaret ediyormuş ama o gün ortodoks yortusu vardı. kurbanlar kesiliyor, manastırın simgesi tavus kuşları ortalıkta geziniyordu.
manastır kapısı
bizans üslubundaki şapel
ziyaretçiler, balkonda da bir tavuskuşu var.
tavuskuşlarının sesi karga gibi, ciyak ciyak...manastır gezisinden sonra, uzun bir kontrolü müteakip arnavutluk sınırlarına girdik. enver hoca'nın türkiye'de bile takipçi bulan kendine özgü sosyalizm anlayışından sonra mafyatik bir dönemin başladığını, insanların turistlere karşı çok kaba olduğunu ve doğru dürüst tesis bulunmadığını anlatan rehberimiz bu sebeple bizi salmadı. tiran içinden şöyle bir geçtik, bir de elbasan'da tava yemeye durduk. esnaf lokantalarında yediğimize hiç benzemeyen, beşamel soslu ve soğanlı etten oluşan bir yemekti. yollarda kusmaktan fotoğraf çekemedim, o yüzden maalesef tiran içinde zorunlu olarak yapılmış bunkerleri de çekemedim. karadağ'a geldiğimizde akşam olmuştu. başkentleri podgoritsa'da dört yıldızlı olmasına rağmen beş yıldızdan pek farkı olmayan çok rahat bir otele indik. ertesi günkü rota, adriyatik kıyılarındaki turistik şehirler, kotor ve dubrovnik'ti...
devamını gör...