1.
bu şarkıyı ilk kez duyduğumda londra’yı çoktan görmüştüm. o köprüden yürüyerek geçmiş, sabahın erken saatlerinde thames’in üstünde asılı kalan gri gökyüzünü solumuştum. şehri tanıyordum, evet ama bu şarkıyı dinlediğimde fark ettim ki, o köprünün üzerinde yaşadığım duyguların bir karşılığı varmış. ilya’nın sesiyle bulduğum o karşılık, ne kelimelerle dolu ne de büyük duygularla bezeli bir şeydi. daha çok içini kimseye göstermediğin bir defterin kenarına usulca yazdığın bir cümle gibiydi. sakince, kırmadan, hafifçe…
ilya’nın sesi sanki doğrudan kulak zarına değil de, kalbine, midenin tam altına, boğazının düğümlendiği yere sesleniyor. onun sesinde biraz yorgunluk, biraz kabulleniş, biraz da “her şeyin biteceğini biliyorum ama yine de seviyorum” gibi bir teslimiyet var. “on vauxhall bridge, i let it go…” dediğinde, neyi bıraktığını söylemiyor ama sen biliyorsun. çünkü sende de bir şeyler var o köprüde bırakılmış gibi.
bu şarkıyı her dinlediğimde gözümde aynı sahne beliriyor, yağmurdan sonra parlamış ıslak asfalt, thames'in kıyısında yalnız yürüyen bir insan silueti, şehir uyanmamış, gökyüzü gri. köprüden geçerken rüzgâr biraz yüzüne çarpıyor ama kötü hissettirmiyor. sadece orada olduğunu hatırlatıyor. yaşadığını.
ilya’nın bu şarkıyla yaptığı şey, sana duygularını açıklaman gerekmeyen bir alan veriyor. kırgınsan da, bitmişsen de, umutluysan da, o köprüden geçmene izin veriyor. ve belki de en güzel tarafı şu, o köprü geçiliyor. bitiyor. arkanda kalıyor. şarkı bittiğinde, sen hâlâ buradasın. belki biraz daha hafiflemiş.
işte bu yüzden ben bu şarkıyı çok seviyorum. çünkü konuşmadan anlayan biri gibi. çünkü bazen sadece bir köprünün üstünde durmak, bütün bir hayatı anlamaya yetiyor.
elbette şarkı başlar başlamaz seni içine alıyor. davetsizce değil, sessizce… bir sabah çok erken kalktığında, şehir hâlâ uykudayken yürümeye başladığını düşün. adımların yavaş, aklın bir sürü şeyle dolu. kimseyi görmek istemiyorsun ama yalnızlığa da tahammülün yok. işte o an kulaklığı takıp bu şarkıyı açıyorsun. melodi öyle narin, öyle az ve öz ki, seni susturmuyor. sana alan açıyor. içinde ne varsa orada, o an, akmaya başlıyor.
“on vauxhall bridge, i let it go…” dediğinde duruyorsun. o köprü gözünde canlanıyor: ıslak taşlar, uzaklarda titreyen şehir ışıkları, köprüden geçen arabaların lastik sesleri ve nehir boyunca esen rüzgâr. ama en çok da, o köprüde durmuş bir sen. her şeyi geride bırakmak isteyen, ama neyi bıraktığını tam da çözemeyen biri.
bazen insanlar bir şarkıyı sevdiğini söyler ama neden sevdiğini anlatamaz. on vauxhall bridge benim için öyle bir şeydi. sonra fark ettim… bu şarkının bana iyi gelmesinin nedeni, kendimi anlatmak zorunda bırakmamasıydı. her şeyin bu kadar hızlı olduğu bir dünyada, bu şarkı seni yavaşlatıyor. “dur” diyor. “dinle. sadece hisset.”
belki o köprüden gerçek hayatta geçtim, evet. ama ruhumun en yalnız anlarında, o köprü hep oradaydı. her kalp kırıklığında, her veda gecesinde, bir sigara dumanının arkasına saklanan düşüncelerde hep o köprünün taşları vardı.
şarkının sonunda hiçbir şey çözülmüyor aslında. bu, çözüm şarkısı değil. bu, kabul şarkısı. ne yaşandıysa yaşandı. ne geçtiyse geçti. o köprünün üstünde duruyorsun, rüzgâr esiyor, geçmişini sırtında taşıyorsun. ama sonra yavaşça yürümeye devam ediyorsun. çünkü hayat böyle bir şey işte. bazen tek yapabildiğin şey... geçmek.
ve ilya bunu en yalın, en incelikli haliyle anlatıyor. fazla söz yok. fazla nota da yok. ama eksik de hiçbir şey yok. tam da olması gerektiği gibi.
on vauxhall bridge benim için bir şarkı değil, bir duygu hâli. herkesin içinde bir yerlerde sakladığı, kimsenin dokunamadığı o ince sızıya usulca dokunan bir şey. ve bazen, sadece biri gelip sana “anlıyorum seni” desin istersin ya, işte ilya bunu yapıyor. şarkısıyla. sessizce. sabırla. gerçekten.
ilya’nın sesi sanki doğrudan kulak zarına değil de, kalbine, midenin tam altına, boğazının düğümlendiği yere sesleniyor. onun sesinde biraz yorgunluk, biraz kabulleniş, biraz da “her şeyin biteceğini biliyorum ama yine de seviyorum” gibi bir teslimiyet var. “on vauxhall bridge, i let it go…” dediğinde, neyi bıraktığını söylemiyor ama sen biliyorsun. çünkü sende de bir şeyler var o köprüde bırakılmış gibi.
bu şarkıyı her dinlediğimde gözümde aynı sahne beliriyor, yağmurdan sonra parlamış ıslak asfalt, thames'in kıyısında yalnız yürüyen bir insan silueti, şehir uyanmamış, gökyüzü gri. köprüden geçerken rüzgâr biraz yüzüne çarpıyor ama kötü hissettirmiyor. sadece orada olduğunu hatırlatıyor. yaşadığını.
ilya’nın bu şarkıyla yaptığı şey, sana duygularını açıklaman gerekmeyen bir alan veriyor. kırgınsan da, bitmişsen de, umutluysan da, o köprüden geçmene izin veriyor. ve belki de en güzel tarafı şu, o köprü geçiliyor. bitiyor. arkanda kalıyor. şarkı bittiğinde, sen hâlâ buradasın. belki biraz daha hafiflemiş.
işte bu yüzden ben bu şarkıyı çok seviyorum. çünkü konuşmadan anlayan biri gibi. çünkü bazen sadece bir köprünün üstünde durmak, bütün bir hayatı anlamaya yetiyor.
elbette şarkı başlar başlamaz seni içine alıyor. davetsizce değil, sessizce… bir sabah çok erken kalktığında, şehir hâlâ uykudayken yürümeye başladığını düşün. adımların yavaş, aklın bir sürü şeyle dolu. kimseyi görmek istemiyorsun ama yalnızlığa da tahammülün yok. işte o an kulaklığı takıp bu şarkıyı açıyorsun. melodi öyle narin, öyle az ve öz ki, seni susturmuyor. sana alan açıyor. içinde ne varsa orada, o an, akmaya başlıyor.
“on vauxhall bridge, i let it go…” dediğinde duruyorsun. o köprü gözünde canlanıyor: ıslak taşlar, uzaklarda titreyen şehir ışıkları, köprüden geçen arabaların lastik sesleri ve nehir boyunca esen rüzgâr. ama en çok da, o köprüde durmuş bir sen. her şeyi geride bırakmak isteyen, ama neyi bıraktığını tam da çözemeyen biri.
bazen insanlar bir şarkıyı sevdiğini söyler ama neden sevdiğini anlatamaz. on vauxhall bridge benim için öyle bir şeydi. sonra fark ettim… bu şarkının bana iyi gelmesinin nedeni, kendimi anlatmak zorunda bırakmamasıydı. her şeyin bu kadar hızlı olduğu bir dünyada, bu şarkı seni yavaşlatıyor. “dur” diyor. “dinle. sadece hisset.”
belki o köprüden gerçek hayatta geçtim, evet. ama ruhumun en yalnız anlarında, o köprü hep oradaydı. her kalp kırıklığında, her veda gecesinde, bir sigara dumanının arkasına saklanan düşüncelerde hep o köprünün taşları vardı.
şarkının sonunda hiçbir şey çözülmüyor aslında. bu, çözüm şarkısı değil. bu, kabul şarkısı. ne yaşandıysa yaşandı. ne geçtiyse geçti. o köprünün üstünde duruyorsun, rüzgâr esiyor, geçmişini sırtında taşıyorsun. ama sonra yavaşça yürümeye devam ediyorsun. çünkü hayat böyle bir şey işte. bazen tek yapabildiğin şey... geçmek.
ve ilya bunu en yalın, en incelikli haliyle anlatıyor. fazla söz yok. fazla nota da yok. ama eksik de hiçbir şey yok. tam da olması gerektiği gibi.
on vauxhall bridge benim için bir şarkı değil, bir duygu hâli. herkesin içinde bir yerlerde sakladığı, kimsenin dokunamadığı o ince sızıya usulca dokunan bir şey. ve bazen, sadece biri gelip sana “anlıyorum seni” desin istersin ya, işte ilya bunu yapıyor. şarkısıyla. sessizce. sabırla. gerçekten.
devamını gör...