1.
tanım: öldürmeyip süründüren şeylerdendir.
bununla ilgili bir anımı yazmak istiyorum. biraz uzun oldu ama iyi oldu gibi...
uzun yolculukları oldum olası sevmem, özellikle otobüste olanlarını. sanki birkaç saatliğine hapse mahkum edilmişsin gibi gelir bana, cezanı da otobüs hapishanesinde çekmek zorundasın.
sevmememin birçok nedeni var: dar alanda nefes alamamam, çok fazla sigara içen biri olarak istediğim zaman bir tane tellendirememem, rahatsız bacak sendromundan bi' hayli muzdarip olduğumdan kendimi olduğumdan daha dar bir yerde sıkışmış hissetmem…
bu yolculukları gece karanlığında geçirmekten olabildiğince kaçınırım. zaten hareket halinde bir vasıtada uyuyabilmem mümkün değil, bunun yanında gece olunca ortaya çıkan kelimelerle anlatamayacağım bazı psikolojik problemleri de bünyemde fazlasıyla barındırıyorum. bundan dolayı otobüste geçirdiğim mahkumiyet zamanımı olabildiğince gündüz ışığında geçirmeye çaba gösteririm.
otobüste geçirdiğim zamanın yaklaşık yarısını kitap okumakla, diğer kısımlarını da sosyal medyada dolaşıp, otobüs firmasının bize sunduğu olanaklardan ( bilindiği gibi günümüz otobüslerin çoğunda koltukların arkasına montelenmiş oldukça kalitesiz ekranlarda ulusal kanalları izleyebilir, muhtemelen telifi ödenmeyen görüntüsü düşük kaliteli filmlere bakabilir, birkaç dandik oyunla zamanınızı öldürebilir ya da kayıtlı bulunan müziklerden zevkinize uyan birkaç tane bulunuyorsa ve müzik dinlemeye değer veren insanlar gibi kulaklığınız da yeterli kalitede performans sağlıyorsa hiç değilse biraz daha kaliteli zaman öldürebilirsiniz. gerçi bunun için de çoğumuzda spotify mevcut olduğundan bu dandik ekranla işimiz olmuyor.) bazılarıyla zamanımı heba ediyorum. geçireceğim yolculuk süresinin yarısında bitirebileceğim bir roman bulurum. bence bu yolculukta okunmaya başlanan bir roman o yolculukta bitirilmelidir. belki bir psikoloğa bu durumu açsam tıpta bunun isminin telaffuz edemeyeceğim bir şey olduğunu söyler ama ben o kitabı bitiremeyeceksem o yolculukta o kitabın kapağını açmam.
geçen gün yine bir otobüs mahkumiyetindeyken başıma gelenleri anlatmak istiyorum. bu mahkumiyet okulumun bulunduğu çanakkale’den ailemle yaşadığım denizli’ye uzanan bir yolculuktu. önceki gün valizimi hazırlamış, yolculuğumda zamanımın hatırı sayılır bir kısmında bana eşlik edecek bir kitabı seçmeye koyulmuştum. öncelikle kitaplığımdakilerden daha önce okuduklarımı eledim, sonra o yolculukta bitiremeyeceklerimi eledim daha sonra da kalakalan birkaç kitap içinden franz kafka’nın dava’sını alıp benimle beraber otobüsün içinde yolculuk edecek sırt çantama yerleştirdim. sonraki gün koltuğuma yerleşip vücudumun yadırgadığı deri alana alışana kadar çantamdan çıkarmadım.
otobüste en sevdiğim koltuk upuzun koridorun en sonundaki tekli koltuk. bu koltuğu hemen hemen her yolculuğumda boş bulurum. insanların daha çok öndeki koltukları tercih ettiklerine bihayli şahit oldum. nedeni, belki psikolojik olarak kendilerini daha iyi hissetmek olabilir ama aynı yere giden onlarca koltuk içinden benim canım 47 numaram (bazen 51 olabiliyor) neden bu kadar çok dışlanıyor anlamış değilim. çok daha ön koltuklardan yolculuk seyri daha iyi olabiliyor belki (her seferinde internet sitesi üzerinden baktığımda sadece 1 koltuk satılmışsa o koltuk kesinlikle 1 numara oluyordu, daha kalabalık paylaşımlarda 1 numaranın boş olma olasılığını siz hayal edin. bir keresinde ilk defa 1 numaralı koltuğu boş bulmuş önce şaşırmış sonra da meraktan almıştım. yirmiden fazla koltuk doluydu ama 1 numara boştu. muhtemelen sonradan iptal edilen bir bilet yol açmıştı bu şaşkınlığıma. yolculuğumun çoğunu kocaman bir ekranda olabildiğince hd kaliteden dağları, bayırları, yüzlerce arabayla tıkanan yolları izledim.) ama arkalara doğru bunun pek farklılık gösterdiğini sanmıyorum (psikolojiden anlayan varsa burada bana yardımcı olabilir).
yolculuğuma gelecek olursak, final dönemi sonrası otobüsler ne kadar doluysa o kadar dolu olan bir otobüste yolculuğa başladım. kitabımı elime alıp önce sıkıla sıkıla, yerime iyice alışınca da kitaba dala dala okumaya başladım. yaklaşık 60 sayfa kadar ilerlemiştim, bu süre zarfında muavin tarafından iki defa sulanarak, bir defa da nescafelenerek yolculuktan önce itinayla boşalttığım mesanemin alarm vermesiyle panik haline girmiştim. ilk başta sakinliğimi koruyabildim, ne de olsa bir buçuk saattir yoldaydık ve yaklaşık yarım saat içinde mola verilecekti, ben de olabildiğince hızlı bir şekilde otobüsten kendimi atıp, bir lirayla turnikeden geçerek en yakın pisuvara uğrayarak içinde bulunduğum sıkıntıdan kendimi kurtaracaktım. bu avuntuyla bir süre bekledim. otobüs bir otogara girmek için burnunu çevirince yavaştan hazırlandım ama otobüsün içinde karıncalı bir hoparlör sesi yankılandı: “sayın yolcularımız, otobüsümüz x otogarına girmek üzeredir, lütfen yerlerinizden ayrılmayın. bir yolcu alınıp yolculuğumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz, geçirdiğimiz rötar yüzünden maalesef ihtiyaç molası verilmeyecektir.” muavin muhtemelen bu sözlere yaklaşık on saniyesini harcadı ama “maalesef ihtiyaç molası verilmeyecektir” kısmı dakikalarca kafamda söylenip durdu. “neyse” dedim, “biraz daha sıkarım kendimi, bir dahakine çok kalmamış olsa gerek”. ama maalesef düşündüğüm gibi gitmedi.
otogardan çıkıp yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ettik ama nasıl devam ettik, anlatamam. saate göre yarım saat geçti, bana sorsalar en azından bir yarım gün daha devam ettik derdim. daha fazla dayanamayacaktım, bu işe bir son verilmesi gerekliydi. yoksa 93ten beri kusmama rekorum elimden kayıp gidebilirdi. (aslında 97, 93 doğumluyum zaten ama hımymdan ted’e bir selam çakayım dedim.)
sadece bacaklarımı kavrayan emniyet kemerini çıkardım (yeri gelmişken, emniyet kemeri takmayı ihmal etmeyin), sağ dirseğimi dayadığım kolçağı yukarı kaldırıp aşağı indirerek kapalı konuma getirdim, ani hareketlerden kaçınarak ufak adımlarda koltuğumdan sıyrılıp bana sırat köprüsü gibi gelen koridorun taa en ucundan muavinle şoförün bulunduğu alana bakmaya çalıştım. bakın bakamadım, bakmaya çalıştım. hani filmlerde klişe bir sahne vardır ya, yükseklik korkusu olan biri çok yüksek bir yerden baktığında görüntü uzar da uzar, yüksekliği bir anda 2x, 3x şeklinde algılar, ahan da işte o koridor bana tam da öyle geldi. “bu yüzden diğer insanlar arka koltuğu pek tercih etmiyor olabilir” diye düşündüm, koridoru geçebilmek için “yapacak bir şey yok , o yolun sonuna gitmezsen başka yolun sonuna gidebilirsin, 93tenen beri…” diyerek kendime mecal kazandırdım, koltuklara ellerimi dayaya dayaya, ufak adımcıklar ata ata, yeri geldi bazı yolcuların desteğiyle bana birkaç gün gibi gelen kısa bir süre zarfından sonra hedefime ulaştım. insanlar da nasıl bakıyor, tasvir bile edemem. içlerinden “sakat herhalde” ya da “napıyor bu a…” dediklerine yemin edebilirim.
neyse, güç bela vardım hedefime. kendimi olimpiyatlarda kazanamamış ama hiç değilse parkuru tamamlama şerefine ulaşmış bir atlet gibi hissediyordum. ufak ufak eğilerek arkasında durduğumdan haberi olmayıp şoförle hararetli bir şekilde üst komşusunun dedikodusunu yapan muavinin omzuna hafifçe dokundum, muavin arkasını sakince döndü ve sadece gözleriyle “ne istiyorsun?” diye sordu. ben de sanki sesimi yüksek çıkarırsam arkamda bulunan yaklaşık kırk kişinin gözü önünde bir çocuktan ziyade aklı melekeleri yerinde olmayan yirmili yaşlarında bir mahluk gibi görüneceğim korkusuyla kısık sesle şöyle dedim: “affedersiniz, genelde haddim olmaz ama genelden daha fazla sıkıştığım için ne zaman ihtiyaç molası verebileceğimizi öğrenebilir miyim?” muavin daha cevap vermeden aklımdan türlü türlü hem beni hem de mesanemi mutlu edecek cevaplar geçirdim. “hemen önümüzdeki petrol istasyonunda duracağız beyefendi” ya da “birazdan x otogarına” ya da “x dinlenme tesisine gireceğiz beyefendi” ya da “hemen duralım, yol kenarında ihtiyacınızı karşılayın” gibi. şimdiye kadar ya pisuvara, ya tuvalete ya da altıma işemişliğim olan bana şu son cevap bile çok fazla mutluluk kazandırabilirdi. ama zalimlikten payına düşenden fazlasını alan muavin bana “beyefendi, oldukça fazla rötar yaşadığımız için izmir’e kadar yolculuğumuz hiç mola verilmeden devam edecektir” anlamına gelen birkaç anadolu şivesinden sözcük gevelemesiyle benim şartellerimin kontrolünü kaybetmem bir oldu. önce kendimi olabildiğince sakin tutmaya çalışsam da kontrolü elinden düşürdüm, muavinin karşısına hakkettiği derecede korkunç bir canavara dönüştüm. başladım bağırmaya. “ne demek hiç mola yok, insanların molaya ihtiyaç duyabileceğini hiç mi idrak edemiyorsunuz, daha izmir’e varmamıza 3 saatten fazla zaman var. benim daha fazla çişimi içimde tutmaya mecalim falan kalmadı” anlamlarına getirebileceğimiz oldukça küfürlü ve kimseye yakıştıramadığım pis bir söylem ağzımdan uçtuuu gitti. sonra da ekledim: “siz önümüze çıkan ilk istasyonda durdunuz durdunuz, yoksa yemin ediyorum çıkarıp burada işeyecem. 20 yıldan fazladır içinde bulunmadığım bir duruma beni sokamazsınız” dememle muavin bir yumuşadı bir yumuşadı, o an yapılabilse aynı bir pamuk şekeri gibi top top edilip avucunuza alabilirdiniz. (bu yumuşamanın kaynağında insana olan saygıdan çok işini kaybetme korkusu yattığınız biliyorum. ekmeğimizi kazanmak için sizinle hiçbir alakası olmayan bir olay yüzünden benim gibi şerefsizlik yapan bazı insanlara katlanmak, alttan almak zorunda kalabiliyoruz.) “tabi efendim, biz sizin mağdur olmanızı hiç ister miyiz. önümüze çıkan sözleşmemizin olduğu ilk istasyonda durur, yolcuların ihtiyacını karşılamasına izin verebiliriz” dedi.
sakinlemiştim, kısa bir süre içinde mesanemin de sakinleşeceği mesajını alarak en az muavin kadar yumuşamıştım. öncelikle ettiğim kaba sözler için özür dilemiş, muavinden oldukça nahif bir sesle yan koltuğa geçebilmesinin mümkün olup olmadığını sormuştum. bu beden o koridoru bir daha yürüyebilecek dinçlikte değildi. arkaya doğru bakmak bile korkunçtu. sanki arkada yıllardır aç bırakılmış bir canavar var, ben oraya gidersem açlığını benimle giderecekmiş gibi hissediyordum. ya da daha kötüsü…
muavin yan koltuğa geçti, ben de onun yanında oturdum, bekledik petrol istasyonuna varmayı. bekleyiş sürdükçe sürdü, yol üstünde yarım saat içerisinde karşılaşılabilecek her istasyonla karşılaşmış, sanki bize layık değilmiş gibi hepsini pas geçmiştik. bir ara şoför birine yanaşmaya yeltendi, kalbim platonik aşkıyla ummadık bir yolda karşılaşan bir liseli gibi atmaya başladı. sonra da şoför sanki o istasyonu beğenmedi de ona da dumanını koklattıktan sonra otobüsü tekrar yola alıp var gücüyle yoluna devam etti. o platonik liseli çocuğun o kızın aşık olduğu kız olmadığını fark ettiği anda içinde bulunduğu hüzün bendeki hüznün yanında devede kulak. bacaklarımı olabildiğince birbirine yaklaştırdım, biraz daha çaba harcasan iki bacağım tek bacak haline gelecek. artık titremeye başlamıştım, yavaştan muavine dönerek istemeden bir gülümsemeyle “bu firma, hangi petrol firmalarıyla anlaşmalı?” diye sordum. birkaç tane isim saymasıyla benim şartellerin kontrolünü tekrar kaybetmem bir oldu. “be a… ko…larım, sabahtan beridir kaç tane o firmaların önünden geçtik. siz benimle dalga mı geçiyonuz lan, önümüzdeki ilk firmada durmazsanız” diye bağırdım, tekrar “ahan da buraya işerim” kartımı devreye soktum. bu problemin sorumlusu belki muavin değil ama muavine işte tam da böyle durumlara göğüs germesi için de maaş veriliyor. (özür dilerim muavin kardeş, içine düştüğüm durum bana bunları söyletti. normalde melek gibi insanımdır.) “tamam efendim, ilk istasyonda duracağız, söz veriyoruz” diye gevelediler de gevelediler. baktım, taa ufuklarda bir istasyonun tabelası görünüyor. işte o an bir miçonun bağırdığı gibi “kara göründüüüüü” diye bağırasım geldi, ama mutluluktan ağlıyor, bağıramıyorum.
otobüs nazlı nazlı yol kenarına yanaşırken “beş dakika ihtiyaç molası” anonsunu duyduktan sonra dörtlüleri yakıp yolun kenarında durdu. çünkü istasyonla sözleşme yokmuş, girmeleri yasakmış. “beni bağlamaz abi, ben sözleşmeniz olmayan istasyonda da işerim” demek isterdim. hemen ayağa kalktım, madalya almaya hazırlanan bir sporcu gibi ödülümün gelmesini bekledim. kapı açılır açılmaz karaya ilk ben ayak bastım. sanki neil armstrong’un attığı adım, benim attığım adımın yanında hiçbir şey. oysa ki yarım ayak boyunda adımlarla yürüyorum, biraz daha açarsam zihnimde keban barajı’nın kapıları açılıyor. küçük küçük alışveriş mağazasına yürüyorum ama otobüsten sanki bir zombi sürüsü indi de ilerdeki tek canlı belirtisine hücum ediyorlar, bense bacakları olmayıp da kollarımla sürünen zombi gibi geride kalıyorum. lanet olasıca mağazaya çok uzakta durmuşuz, gitdikçe varamıyorum. zor bela hedefime ulaştım.
otomatik kapının önüne geldim. boyum oldukça kısa, kısa boylular iyi bilir otomatik kapılar kendilerini düşük insan sınıfına koyuyor gibi inatla geç açılır. ama bu kapı halime acımış gibi hemen açıldı. birkaç damla göz yaşı da bu yüzden aktı yanaklarıma. girdim içeri, koridorların sonuna yürüyorum ama yürüyorum da yürüyorum. bakmadığım yer yok, üstünde wc yazmayan bir kapı bile yok. küçük adımlarla kasaya kadar ilerledim (bu adımlar her seferinde bir ayağımı öbür ayağımın ancak yarım ayak geçecek kadar) kasiyer hemen müşteri sanıp döndü bana. hiç vakit kaybetmeden tuvaletin yerini sordum. bana sorsalar ki ‘ben seni arkadaş olarak görüyorum’dan daha acı söz varmı, aha bu kasiyerin verdiği cevabı veririm. “beyefendi siz yanlış gelmişsiniz, burası özel bir mağaza, istasyonun mağazası hemen yan dükkan. orada tuvalet var” yemin ediyorum kendimi evladını körolasıca kartallara kaptırmış “boş beşik”teki fatma girik gibi hissediyordum. o benim kadar üzülmüş müdür, tartışılır.
bütün dünyam başıma yıkılmıştı. 93ten beri yapmadığım bir şeyi yapacaktım, hem de ağlaya ağlaya. ufak bir umutla istasyonuz mağazasına ilerlemeye başladım, o anki umudumu bir milyonla çarpsan sonuç yine sıfır çıkardı. çünkü yaklaşık 40 tane zombi kılıklı yolcu otobüsten inmişti ve görünürde kimse yoktu. içerisinde tuvalet barındıran mağazaya ulaşmak için de bir yarım günümü harcadım. muhtemelen az ilerimde gördüğün otomatik kapının kapanmasını engelleyen insan kuyruğunun ucu benim hayallerime varıyordu. ben bunu göre göre içeri aynı ufak adımlarımla girdim, belki baştaki kişiden rica etsem, olmadı fakir bir öğrencinin verebileceği en yüksek rüşveti versem yerini bana verebilir ya da satabilirdi. ilerledikçe ilerledim, kuyruğun başına varmam bihayli zaman aldı. iki tane kuyruk oluşmuştu. birinde ayakta işeyebilecek olanlar, diğerinde de çömelmek zorunda kalanlar. ayakta işeyecek bir sonraki kişi muavindi. şerefsiz muavin. birden sinirlendim, “lan” dedim içimden “madem hepinizin işemesi lazımdı, niye bana destek çıkmadınız, niye daha erken otobüsün durmasını sağlamadınız. şerefsiz şoför mü lan şu?” sonra bir şey dikkatimi çekti. o şey sanki bulutların içinde arkasından ilahi şulelerin aktığı bir kapıydı. üzerinde wc yazıyor, önü de boştu, bomboş. ama wc’nin altında da ufak puntolarla şey yazıyordu:engelli. otobüsteki herkesin bu kadar duyarlı olabileceği kimin aklına gelebilirdi.
o engelli yazısı var ya, beni temsil ediyordu. zaten bu adımlarla ancak bir engelliye benziyordum, herkesin çoktandır beni engelli sandığından da eminim. oraya varamasam ve mesanemi boşaltmasam, birazdan pantolonumdaki kocaman ıslaklıkla bu da tescillenmiş olabilirdi.
küçük adımlarımı olabildiğince hızlandırdım, hızlandım, hızlandım. sonunda vardım kapının önüne. sanki herkes bana “başarabilirsin, sana güveniyoruz” gibi bakıyordu. iki defa vurdum kapıya, normalde üç defa vururum ama üç defa vursam sanki içerden biri “dolu” diye bağıracaktı. baktım ses yok, indirdim kapının kolunu, açtım kapıyı, içeri girerken kafamda ‘queen-we are the champions’ şarkısı çalıyordu, başka da hiçbir ses duyamıyordum. ordaydı, klozet ordaydı lan. o an o klozet bir arap kralının altın klozetinden daha değerliydi gözümde. yanaştım yanına, kaldırdım kapağını, açtım kemerimi, indirdim işememe engel olan her ne varsa. o an şeyim kafasını bana doğru kaldırmış, ağzı olsa bana “teşekkür ederim patron” diyerek ağlayacağını biliyordum. saatlerdir idrar yolunu tıkamak için elinden geleni yapmıştı. artık işi devralma zamanı bana geldiğine göre, onu tebrik ederek azat edebilirdim. o ilk anı, o kapıların açılması ve iltica eden litrelerce idrarın birbirinin üstüne basa basa ilerlemesinin verdiği hazzı hayatım boyunca unutmayacağım. başladım işemeye. onu, bir itfaiyecinin hortumunu kavrar gibi kavradım, bir itfaiyecinin hortumunu zapt edebilmek için uğraştığı gibi uğraştım. geriye doğru düşmemek için ağırlığımı öne doğru verdim. işedikçe işedim. işedikçe işedim. ‘we are the champions’ biterken benim de nakliye işlemim bitmiş, yüzümde dudaklarımın hayatımda oluşturduğu en uzun gülümsemeyle tuvaletten çıktım. içeri girerken gördüğüm iki kuyruk bir de karışık cinsiyetten üçüncü bir kuyruk doğurmuştu. herkes sanki bana alkışlıyormuş gibi bakıyordu, utanmasalardı alkışlayacaklarını da biliyorum.
dışarıya çıkmış, otobüsün önünde yol duvarında oturup üst üste sigaralarımı içiyordum. bizim kabileden ortalama bir dakikada biri otobüsteki yerini alıyor yahut sigaralarını yakmak için benden çakmak dileniyorlardı. beş dakikalık mola yerini kırk beş dakikalık molaya vermiş, o da bittikten sonra otobüs yolculuğuna kaldığı yerden devam etmiştir.
yolculuğun geri kalanına her zamankilere benzer şekilde devam ettik, tek farkla: yolculuk boyunca süren çok güzel bir rahatlama gülümsemesi bir türlü beni rahat bırakmayarak rahatlatıyordu.
bununla ilgili bir anımı yazmak istiyorum. biraz uzun oldu ama iyi oldu gibi...
uzun yolculukları oldum olası sevmem, özellikle otobüste olanlarını. sanki birkaç saatliğine hapse mahkum edilmişsin gibi gelir bana, cezanı da otobüs hapishanesinde çekmek zorundasın.
sevmememin birçok nedeni var: dar alanda nefes alamamam, çok fazla sigara içen biri olarak istediğim zaman bir tane tellendirememem, rahatsız bacak sendromundan bi' hayli muzdarip olduğumdan kendimi olduğumdan daha dar bir yerde sıkışmış hissetmem…
bu yolculukları gece karanlığında geçirmekten olabildiğince kaçınırım. zaten hareket halinde bir vasıtada uyuyabilmem mümkün değil, bunun yanında gece olunca ortaya çıkan kelimelerle anlatamayacağım bazı psikolojik problemleri de bünyemde fazlasıyla barındırıyorum. bundan dolayı otobüste geçirdiğim mahkumiyet zamanımı olabildiğince gündüz ışığında geçirmeye çaba gösteririm.
otobüste geçirdiğim zamanın yaklaşık yarısını kitap okumakla, diğer kısımlarını da sosyal medyada dolaşıp, otobüs firmasının bize sunduğu olanaklardan ( bilindiği gibi günümüz otobüslerin çoğunda koltukların arkasına montelenmiş oldukça kalitesiz ekranlarda ulusal kanalları izleyebilir, muhtemelen telifi ödenmeyen görüntüsü düşük kaliteli filmlere bakabilir, birkaç dandik oyunla zamanınızı öldürebilir ya da kayıtlı bulunan müziklerden zevkinize uyan birkaç tane bulunuyorsa ve müzik dinlemeye değer veren insanlar gibi kulaklığınız da yeterli kalitede performans sağlıyorsa hiç değilse biraz daha kaliteli zaman öldürebilirsiniz. gerçi bunun için de çoğumuzda spotify mevcut olduğundan bu dandik ekranla işimiz olmuyor.) bazılarıyla zamanımı heba ediyorum. geçireceğim yolculuk süresinin yarısında bitirebileceğim bir roman bulurum. bence bu yolculukta okunmaya başlanan bir roman o yolculukta bitirilmelidir. belki bir psikoloğa bu durumu açsam tıpta bunun isminin telaffuz edemeyeceğim bir şey olduğunu söyler ama ben o kitabı bitiremeyeceksem o yolculukta o kitabın kapağını açmam.
geçen gün yine bir otobüs mahkumiyetindeyken başıma gelenleri anlatmak istiyorum. bu mahkumiyet okulumun bulunduğu çanakkale’den ailemle yaşadığım denizli’ye uzanan bir yolculuktu. önceki gün valizimi hazırlamış, yolculuğumda zamanımın hatırı sayılır bir kısmında bana eşlik edecek bir kitabı seçmeye koyulmuştum. öncelikle kitaplığımdakilerden daha önce okuduklarımı eledim, sonra o yolculukta bitiremeyeceklerimi eledim daha sonra da kalakalan birkaç kitap içinden franz kafka’nın dava’sını alıp benimle beraber otobüsün içinde yolculuk edecek sırt çantama yerleştirdim. sonraki gün koltuğuma yerleşip vücudumun yadırgadığı deri alana alışana kadar çantamdan çıkarmadım.
otobüste en sevdiğim koltuk upuzun koridorun en sonundaki tekli koltuk. bu koltuğu hemen hemen her yolculuğumda boş bulurum. insanların daha çok öndeki koltukları tercih ettiklerine bihayli şahit oldum. nedeni, belki psikolojik olarak kendilerini daha iyi hissetmek olabilir ama aynı yere giden onlarca koltuk içinden benim canım 47 numaram (bazen 51 olabiliyor) neden bu kadar çok dışlanıyor anlamış değilim. çok daha ön koltuklardan yolculuk seyri daha iyi olabiliyor belki (her seferinde internet sitesi üzerinden baktığımda sadece 1 koltuk satılmışsa o koltuk kesinlikle 1 numara oluyordu, daha kalabalık paylaşımlarda 1 numaranın boş olma olasılığını siz hayal edin. bir keresinde ilk defa 1 numaralı koltuğu boş bulmuş önce şaşırmış sonra da meraktan almıştım. yirmiden fazla koltuk doluydu ama 1 numara boştu. muhtemelen sonradan iptal edilen bir bilet yol açmıştı bu şaşkınlığıma. yolculuğumun çoğunu kocaman bir ekranda olabildiğince hd kaliteden dağları, bayırları, yüzlerce arabayla tıkanan yolları izledim.) ama arkalara doğru bunun pek farklılık gösterdiğini sanmıyorum (psikolojiden anlayan varsa burada bana yardımcı olabilir).
yolculuğuma gelecek olursak, final dönemi sonrası otobüsler ne kadar doluysa o kadar dolu olan bir otobüste yolculuğa başladım. kitabımı elime alıp önce sıkıla sıkıla, yerime iyice alışınca da kitaba dala dala okumaya başladım. yaklaşık 60 sayfa kadar ilerlemiştim, bu süre zarfında muavin tarafından iki defa sulanarak, bir defa da nescafelenerek yolculuktan önce itinayla boşalttığım mesanemin alarm vermesiyle panik haline girmiştim. ilk başta sakinliğimi koruyabildim, ne de olsa bir buçuk saattir yoldaydık ve yaklaşık yarım saat içinde mola verilecekti, ben de olabildiğince hızlı bir şekilde otobüsten kendimi atıp, bir lirayla turnikeden geçerek en yakın pisuvara uğrayarak içinde bulunduğum sıkıntıdan kendimi kurtaracaktım. bu avuntuyla bir süre bekledim. otobüs bir otogara girmek için burnunu çevirince yavaştan hazırlandım ama otobüsün içinde karıncalı bir hoparlör sesi yankılandı: “sayın yolcularımız, otobüsümüz x otogarına girmek üzeredir, lütfen yerlerinizden ayrılmayın. bir yolcu alınıp yolculuğumuza kaldığımız yerden devam edeceğiz, geçirdiğimiz rötar yüzünden maalesef ihtiyaç molası verilmeyecektir.” muavin muhtemelen bu sözlere yaklaşık on saniyesini harcadı ama “maalesef ihtiyaç molası verilmeyecektir” kısmı dakikalarca kafamda söylenip durdu. “neyse” dedim, “biraz daha sıkarım kendimi, bir dahakine çok kalmamış olsa gerek”. ama maalesef düşündüğüm gibi gitmedi.
otogardan çıkıp yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ettik ama nasıl devam ettik, anlatamam. saate göre yarım saat geçti, bana sorsalar en azından bir yarım gün daha devam ettik derdim. daha fazla dayanamayacaktım, bu işe bir son verilmesi gerekliydi. yoksa 93ten beri kusmama rekorum elimden kayıp gidebilirdi. (aslında 97, 93 doğumluyum zaten ama hımymdan ted’e bir selam çakayım dedim.)
sadece bacaklarımı kavrayan emniyet kemerini çıkardım (yeri gelmişken, emniyet kemeri takmayı ihmal etmeyin), sağ dirseğimi dayadığım kolçağı yukarı kaldırıp aşağı indirerek kapalı konuma getirdim, ani hareketlerden kaçınarak ufak adımlarda koltuğumdan sıyrılıp bana sırat köprüsü gibi gelen koridorun taa en ucundan muavinle şoförün bulunduğu alana bakmaya çalıştım. bakın bakamadım, bakmaya çalıştım. hani filmlerde klişe bir sahne vardır ya, yükseklik korkusu olan biri çok yüksek bir yerden baktığında görüntü uzar da uzar, yüksekliği bir anda 2x, 3x şeklinde algılar, ahan da işte o koridor bana tam da öyle geldi. “bu yüzden diğer insanlar arka koltuğu pek tercih etmiyor olabilir” diye düşündüm, koridoru geçebilmek için “yapacak bir şey yok , o yolun sonuna gitmezsen başka yolun sonuna gidebilirsin, 93tenen beri…” diyerek kendime mecal kazandırdım, koltuklara ellerimi dayaya dayaya, ufak adımcıklar ata ata, yeri geldi bazı yolcuların desteğiyle bana birkaç gün gibi gelen kısa bir süre zarfından sonra hedefime ulaştım. insanlar da nasıl bakıyor, tasvir bile edemem. içlerinden “sakat herhalde” ya da “napıyor bu a…” dediklerine yemin edebilirim.
neyse, güç bela vardım hedefime. kendimi olimpiyatlarda kazanamamış ama hiç değilse parkuru tamamlama şerefine ulaşmış bir atlet gibi hissediyordum. ufak ufak eğilerek arkasında durduğumdan haberi olmayıp şoförle hararetli bir şekilde üst komşusunun dedikodusunu yapan muavinin omzuna hafifçe dokundum, muavin arkasını sakince döndü ve sadece gözleriyle “ne istiyorsun?” diye sordu. ben de sanki sesimi yüksek çıkarırsam arkamda bulunan yaklaşık kırk kişinin gözü önünde bir çocuktan ziyade aklı melekeleri yerinde olmayan yirmili yaşlarında bir mahluk gibi görüneceğim korkusuyla kısık sesle şöyle dedim: “affedersiniz, genelde haddim olmaz ama genelden daha fazla sıkıştığım için ne zaman ihtiyaç molası verebileceğimizi öğrenebilir miyim?” muavin daha cevap vermeden aklımdan türlü türlü hem beni hem de mesanemi mutlu edecek cevaplar geçirdim. “hemen önümüzdeki petrol istasyonunda duracağız beyefendi” ya da “birazdan x otogarına” ya da “x dinlenme tesisine gireceğiz beyefendi” ya da “hemen duralım, yol kenarında ihtiyacınızı karşılayın” gibi. şimdiye kadar ya pisuvara, ya tuvalete ya da altıma işemişliğim olan bana şu son cevap bile çok fazla mutluluk kazandırabilirdi. ama zalimlikten payına düşenden fazlasını alan muavin bana “beyefendi, oldukça fazla rötar yaşadığımız için izmir’e kadar yolculuğumuz hiç mola verilmeden devam edecektir” anlamına gelen birkaç anadolu şivesinden sözcük gevelemesiyle benim şartellerimin kontrolünü kaybetmem bir oldu. önce kendimi olabildiğince sakin tutmaya çalışsam da kontrolü elinden düşürdüm, muavinin karşısına hakkettiği derecede korkunç bir canavara dönüştüm. başladım bağırmaya. “ne demek hiç mola yok, insanların molaya ihtiyaç duyabileceğini hiç mi idrak edemiyorsunuz, daha izmir’e varmamıza 3 saatten fazla zaman var. benim daha fazla çişimi içimde tutmaya mecalim falan kalmadı” anlamlarına getirebileceğimiz oldukça küfürlü ve kimseye yakıştıramadığım pis bir söylem ağzımdan uçtuuu gitti. sonra da ekledim: “siz önümüze çıkan ilk istasyonda durdunuz durdunuz, yoksa yemin ediyorum çıkarıp burada işeyecem. 20 yıldan fazladır içinde bulunmadığım bir duruma beni sokamazsınız” dememle muavin bir yumuşadı bir yumuşadı, o an yapılabilse aynı bir pamuk şekeri gibi top top edilip avucunuza alabilirdiniz. (bu yumuşamanın kaynağında insana olan saygıdan çok işini kaybetme korkusu yattığınız biliyorum. ekmeğimizi kazanmak için sizinle hiçbir alakası olmayan bir olay yüzünden benim gibi şerefsizlik yapan bazı insanlara katlanmak, alttan almak zorunda kalabiliyoruz.) “tabi efendim, biz sizin mağdur olmanızı hiç ister miyiz. önümüze çıkan sözleşmemizin olduğu ilk istasyonda durur, yolcuların ihtiyacını karşılamasına izin verebiliriz” dedi.
sakinlemiştim, kısa bir süre içinde mesanemin de sakinleşeceği mesajını alarak en az muavin kadar yumuşamıştım. öncelikle ettiğim kaba sözler için özür dilemiş, muavinden oldukça nahif bir sesle yan koltuğa geçebilmesinin mümkün olup olmadığını sormuştum. bu beden o koridoru bir daha yürüyebilecek dinçlikte değildi. arkaya doğru bakmak bile korkunçtu. sanki arkada yıllardır aç bırakılmış bir canavar var, ben oraya gidersem açlığını benimle giderecekmiş gibi hissediyordum. ya da daha kötüsü…
muavin yan koltuğa geçti, ben de onun yanında oturdum, bekledik petrol istasyonuna varmayı. bekleyiş sürdükçe sürdü, yol üstünde yarım saat içerisinde karşılaşılabilecek her istasyonla karşılaşmış, sanki bize layık değilmiş gibi hepsini pas geçmiştik. bir ara şoför birine yanaşmaya yeltendi, kalbim platonik aşkıyla ummadık bir yolda karşılaşan bir liseli gibi atmaya başladı. sonra da şoför sanki o istasyonu beğenmedi de ona da dumanını koklattıktan sonra otobüsü tekrar yola alıp var gücüyle yoluna devam etti. o platonik liseli çocuğun o kızın aşık olduğu kız olmadığını fark ettiği anda içinde bulunduğu hüzün bendeki hüznün yanında devede kulak. bacaklarımı olabildiğince birbirine yaklaştırdım, biraz daha çaba harcasan iki bacağım tek bacak haline gelecek. artık titremeye başlamıştım, yavaştan muavine dönerek istemeden bir gülümsemeyle “bu firma, hangi petrol firmalarıyla anlaşmalı?” diye sordum. birkaç tane isim saymasıyla benim şartellerin kontrolünü tekrar kaybetmem bir oldu. “be a… ko…larım, sabahtan beridir kaç tane o firmaların önünden geçtik. siz benimle dalga mı geçiyonuz lan, önümüzdeki ilk firmada durmazsanız” diye bağırdım, tekrar “ahan da buraya işerim” kartımı devreye soktum. bu problemin sorumlusu belki muavin değil ama muavine işte tam da böyle durumlara göğüs germesi için de maaş veriliyor. (özür dilerim muavin kardeş, içine düştüğüm durum bana bunları söyletti. normalde melek gibi insanımdır.) “tamam efendim, ilk istasyonda duracağız, söz veriyoruz” diye gevelediler de gevelediler. baktım, taa ufuklarda bir istasyonun tabelası görünüyor. işte o an bir miçonun bağırdığı gibi “kara göründüüüüü” diye bağırasım geldi, ama mutluluktan ağlıyor, bağıramıyorum.
otobüs nazlı nazlı yol kenarına yanaşırken “beş dakika ihtiyaç molası” anonsunu duyduktan sonra dörtlüleri yakıp yolun kenarında durdu. çünkü istasyonla sözleşme yokmuş, girmeleri yasakmış. “beni bağlamaz abi, ben sözleşmeniz olmayan istasyonda da işerim” demek isterdim. hemen ayağa kalktım, madalya almaya hazırlanan bir sporcu gibi ödülümün gelmesini bekledim. kapı açılır açılmaz karaya ilk ben ayak bastım. sanki neil armstrong’un attığı adım, benim attığım adımın yanında hiçbir şey. oysa ki yarım ayak boyunda adımlarla yürüyorum, biraz daha açarsam zihnimde keban barajı’nın kapıları açılıyor. küçük küçük alışveriş mağazasına yürüyorum ama otobüsten sanki bir zombi sürüsü indi de ilerdeki tek canlı belirtisine hücum ediyorlar, bense bacakları olmayıp da kollarımla sürünen zombi gibi geride kalıyorum. lanet olasıca mağazaya çok uzakta durmuşuz, gitdikçe varamıyorum. zor bela hedefime ulaştım.
otomatik kapının önüne geldim. boyum oldukça kısa, kısa boylular iyi bilir otomatik kapılar kendilerini düşük insan sınıfına koyuyor gibi inatla geç açılır. ama bu kapı halime acımış gibi hemen açıldı. birkaç damla göz yaşı da bu yüzden aktı yanaklarıma. girdim içeri, koridorların sonuna yürüyorum ama yürüyorum da yürüyorum. bakmadığım yer yok, üstünde wc yazmayan bir kapı bile yok. küçük adımlarla kasaya kadar ilerledim (bu adımlar her seferinde bir ayağımı öbür ayağımın ancak yarım ayak geçecek kadar) kasiyer hemen müşteri sanıp döndü bana. hiç vakit kaybetmeden tuvaletin yerini sordum. bana sorsalar ki ‘ben seni arkadaş olarak görüyorum’dan daha acı söz varmı, aha bu kasiyerin verdiği cevabı veririm. “beyefendi siz yanlış gelmişsiniz, burası özel bir mağaza, istasyonun mağazası hemen yan dükkan. orada tuvalet var” yemin ediyorum kendimi evladını körolasıca kartallara kaptırmış “boş beşik”teki fatma girik gibi hissediyordum. o benim kadar üzülmüş müdür, tartışılır.
bütün dünyam başıma yıkılmıştı. 93ten beri yapmadığım bir şeyi yapacaktım, hem de ağlaya ağlaya. ufak bir umutla istasyonuz mağazasına ilerlemeye başladım, o anki umudumu bir milyonla çarpsan sonuç yine sıfır çıkardı. çünkü yaklaşık 40 tane zombi kılıklı yolcu otobüsten inmişti ve görünürde kimse yoktu. içerisinde tuvalet barındıran mağazaya ulaşmak için de bir yarım günümü harcadım. muhtemelen az ilerimde gördüğün otomatik kapının kapanmasını engelleyen insan kuyruğunun ucu benim hayallerime varıyordu. ben bunu göre göre içeri aynı ufak adımlarımla girdim, belki baştaki kişiden rica etsem, olmadı fakir bir öğrencinin verebileceği en yüksek rüşveti versem yerini bana verebilir ya da satabilirdi. ilerledikçe ilerledim, kuyruğun başına varmam bihayli zaman aldı. iki tane kuyruk oluşmuştu. birinde ayakta işeyebilecek olanlar, diğerinde de çömelmek zorunda kalanlar. ayakta işeyecek bir sonraki kişi muavindi. şerefsiz muavin. birden sinirlendim, “lan” dedim içimden “madem hepinizin işemesi lazımdı, niye bana destek çıkmadınız, niye daha erken otobüsün durmasını sağlamadınız. şerefsiz şoför mü lan şu?” sonra bir şey dikkatimi çekti. o şey sanki bulutların içinde arkasından ilahi şulelerin aktığı bir kapıydı. üzerinde wc yazıyor, önü de boştu, bomboş. ama wc’nin altında da ufak puntolarla şey yazıyordu:engelli. otobüsteki herkesin bu kadar duyarlı olabileceği kimin aklına gelebilirdi.
o engelli yazısı var ya, beni temsil ediyordu. zaten bu adımlarla ancak bir engelliye benziyordum, herkesin çoktandır beni engelli sandığından da eminim. oraya varamasam ve mesanemi boşaltmasam, birazdan pantolonumdaki kocaman ıslaklıkla bu da tescillenmiş olabilirdi.
küçük adımlarımı olabildiğince hızlandırdım, hızlandım, hızlandım. sonunda vardım kapının önüne. sanki herkes bana “başarabilirsin, sana güveniyoruz” gibi bakıyordu. iki defa vurdum kapıya, normalde üç defa vururum ama üç defa vursam sanki içerden biri “dolu” diye bağıracaktı. baktım ses yok, indirdim kapının kolunu, açtım kapıyı, içeri girerken kafamda ‘queen-we are the champions’ şarkısı çalıyordu, başka da hiçbir ses duyamıyordum. ordaydı, klozet ordaydı lan. o an o klozet bir arap kralının altın klozetinden daha değerliydi gözümde. yanaştım yanına, kaldırdım kapağını, açtım kemerimi, indirdim işememe engel olan her ne varsa. o an şeyim kafasını bana doğru kaldırmış, ağzı olsa bana “teşekkür ederim patron” diyerek ağlayacağını biliyordum. saatlerdir idrar yolunu tıkamak için elinden geleni yapmıştı. artık işi devralma zamanı bana geldiğine göre, onu tebrik ederek azat edebilirdim. o ilk anı, o kapıların açılması ve iltica eden litrelerce idrarın birbirinin üstüne basa basa ilerlemesinin verdiği hazzı hayatım boyunca unutmayacağım. başladım işemeye. onu, bir itfaiyecinin hortumunu kavrar gibi kavradım, bir itfaiyecinin hortumunu zapt edebilmek için uğraştığı gibi uğraştım. geriye doğru düşmemek için ağırlığımı öne doğru verdim. işedikçe işedim. işedikçe işedim. ‘we are the champions’ biterken benim de nakliye işlemim bitmiş, yüzümde dudaklarımın hayatımda oluşturduğu en uzun gülümsemeyle tuvaletten çıktım. içeri girerken gördüğüm iki kuyruk bir de karışık cinsiyetten üçüncü bir kuyruk doğurmuştu. herkes sanki bana alkışlıyormuş gibi bakıyordu, utanmasalardı alkışlayacaklarını da biliyorum.
dışarıya çıkmış, otobüsün önünde yol duvarında oturup üst üste sigaralarımı içiyordum. bizim kabileden ortalama bir dakikada biri otobüsteki yerini alıyor yahut sigaralarını yakmak için benden çakmak dileniyorlardı. beş dakikalık mola yerini kırk beş dakikalık molaya vermiş, o da bittikten sonra otobüs yolculuğuna kaldığı yerden devam etmiştir.
yolculuğun geri kalanına her zamankilere benzer şekilde devam ettik, tek farkla: yolculuk boyunca süren çok güzel bir rahatlama gülümsemesi bir türlü beni rahat bırakmayarak rahatlatıyordu.
devamını gör...
2.
o kadar okuma yazmam olsa sözlüğe niye gireyim? dedirtmiştir.
devamını gör...
3.
tamamını sabırla okuduğum, başıma gelmediği için inandığım inanmadığım tüm tanırlara şükrettiğim olaydır.
bir dolmuş şöförü edasıyla, arkadaşım sen çok yanlış gelmişsin wattpad tee öbür tarafta diye eklemek isterim.
bir dolmuş şöförü edasıyla, arkadaşım sen çok yanlış gelmişsin wattpad tee öbür tarafta diye eklemek isterim.
devamını gör...
4.
uzun, ama okurken sıkılmadım.
devamını gör...
5.
benim de başıma gelmişti, biraz sıktım kendimi, otobüs durunca işedim işte. uzun uzun anlatmiyim şimdi, ama güzel anlatmışsın. eline sağlık.
devamını gör...
6.
sikismaktan sağa sola hareket edersin kaskatı olursun o an istenen sadece o çişi yapmaktır.
devamını gör...
7.
eve kadar alnından soğuk terler akar. kendini sıkar durursun ama normal gibi davranmaya çalışırsın. otobüsten inince hızlı hızlı yürürsün koşmazsın. çünkü koşarsan kesen o basınca dayanmaz. evin merdivenlerinde gelince artık son hamle tuvalete koşarsın. ardında oh be dünya varmış dedirtir .
devamını gör...
8.
çisinin gelmesini bırakıp
boş 0.5 litre şişe arama şavaşına dönmesine neden olabilir
boş 0.5 litre şişe arama şavaşına dönmesine neden olabilir
devamını gör...
9.
toz ve gaz bulutu aşaması atlandığı için notunu kırdığım serin hikaye.
devamını gör...
10.
yıllar yıllar önce ismini vermeyeceğim bir otobüs şirketinde çok fena çişim gelmişti. otobüste de mola verecek bir durum yoktu açıkçası. ben de çocuk aklımla otobüsün en arkasına geçtim yiyecek bir şeyler alacağım yalanıyla. koltuğun arkasına işedim. sonra yerime döndüğümde çişin otobüsün yavaş yavaş ön tarafına doğru süzüldüğünü gördüm. birisi benim arkaya gittiğimi görmüş, sordular işte ne yaptın diye abi senden habersiz biskrem aldım, parası neyse öderim derim güldü görevli muavin afiyet olsun dedi. her taraf iğrenç sidik kokusu kokmuştu fakat herkes bunu yağ kaçağı zannetmişti. çok ucuz yırtmıştım cidden.
devamını gör...
11.
travma sebebim.
hiç unutmam 6 yaşındaydım gece yolculuğu 7-8 saatlik bir yol gidiyoruz, bir çişim gelmiş anlatamam yerimde duramıyorum koltuğun tepesinde felan tepiniyorum volta atıyorum küçücük alanda, babam en son dayanamadı kalktı şöföre gitti "abi kenara çeker misin çocuk altına işeyecek dedi" sağ olsun öyle sesli söylediki bütün herkesin gözü bana döndü, ama asıl utanç verici olan şöförün uzaylı görmüş gibi babama bakıp "arkada tuvalet var niye çimene işesin" demesi.. sonra fark ettik koca tuvalet kabinini, onca saat boşa çile çekmişim meğer..
hiç unutmam 6 yaşındaydım gece yolculuğu 7-8 saatlik bir yol gidiyoruz, bir çişim gelmiş anlatamam yerimde duramıyorum koltuğun tepesinde felan tepiniyorum volta atıyorum küçücük alanda, babam en son dayanamadı kalktı şöföre gitti "abi kenara çeker misin çocuk altına işeyecek dedi" sağ olsun öyle sesli söylediki bütün herkesin gözü bana döndü, ama asıl utanç verici olan şöförün uzaylı görmüş gibi babama bakıp "arkada tuvalet var niye çimene işesin" demesi.. sonra fark ettik koca tuvalet kabinini, onca saat boşa çile çekmişim meğer..
devamını gör...
12.
durdur lan otobüsü .
devamını gör...