1.
sevebilmek... ne kadar naif, ne kadar umutlu bir fiil gibi duruyor değil mi?
sanki insan yeterince denerse, yeterince çabalarsa bir noktada sevebilir. sanki sevgi, bir beceriymiş gibi, pratikle geliştirilen, yeterli gayretle öğrenilen bir dilmiş gibi... oysa sevmek, hiçbir zaman bir fiil değildir, bir hal, bir an, bir varoluş sızmasıdır. ve bu yüzden sevebilmek denilen o uğraş, aslında bir yanılsamadır belki de en zarif biçimde kendimizi kandırma şeklimizdir.
birini sevmeye çalışmak, bir müziği zorla sevmeye çalışmaya benzer. melodi kulağa hoş gelmiyorsa, ne kadar dinlersen dinle, o notalar bir türlü kalbe uğramaz. zorlamak, hisleri büyütmez, sadece hissizliği rafine eder. çünkü sevmek bir çaba değil, bir çaresizliktir. bir bakışta, bir sözde, bir sessizlikte istemsizce düşülen bir hal. oysa sevebilmek, bu çaresizliği disipline etmeye çalışmaktır aşkı terbiye etmek, spontane olanı kontrollü hale getirmektir. ve bu yüzden zaten baştan ölüdür.
sevmek, içten taşar. sevebilmek ise içi bomboş bir kuyunun sesidir. her yankısı belki olur der, ama aslında olmaz. çünkü önemli olan sevebilmek değil, sevmektir. sevmek, kendi varlığını unutturur; sevebilmek ise insanın kendi benliğine saplanıp kalmasıdır. neden hala sevemiyorum? diye sorarken, sevmenin ihtimali bile yavaş yavaş küflenir.
sevebilmek, o kadar insan icadı bir kavramdır ki, neredeyse modern hayatın sevgiye attığı en büyük iftiradır. sanki duygular yazılım gibi yüklenebilir, yama yapılabilir. ama kalp öyle işlemiyor. kalp update kabul etmiyor. birini ya seviyorsun ya da sevebilmeyi umuyorsun ve o umut, sevginin değil, yokluğunun kanıtı.
kısacası:
sevebilmek, umutla süslenmiş bir boşluk;
sevmek, çaresizlikle kutsanmış bir yanma hali.
biri ödevdir, diğeri kader.
ve insan, ne kadar çabalarsa çabalasın, ödevle kader aynı masada oturmaz.
sanki insan yeterince denerse, yeterince çabalarsa bir noktada sevebilir. sanki sevgi, bir beceriymiş gibi, pratikle geliştirilen, yeterli gayretle öğrenilen bir dilmiş gibi... oysa sevmek, hiçbir zaman bir fiil değildir, bir hal, bir an, bir varoluş sızmasıdır. ve bu yüzden sevebilmek denilen o uğraş, aslında bir yanılsamadır belki de en zarif biçimde kendimizi kandırma şeklimizdir.
birini sevmeye çalışmak, bir müziği zorla sevmeye çalışmaya benzer. melodi kulağa hoş gelmiyorsa, ne kadar dinlersen dinle, o notalar bir türlü kalbe uğramaz. zorlamak, hisleri büyütmez, sadece hissizliği rafine eder. çünkü sevmek bir çaba değil, bir çaresizliktir. bir bakışta, bir sözde, bir sessizlikte istemsizce düşülen bir hal. oysa sevebilmek, bu çaresizliği disipline etmeye çalışmaktır aşkı terbiye etmek, spontane olanı kontrollü hale getirmektir. ve bu yüzden zaten baştan ölüdür.
sevmek, içten taşar. sevebilmek ise içi bomboş bir kuyunun sesidir. her yankısı belki olur der, ama aslında olmaz. çünkü önemli olan sevebilmek değil, sevmektir. sevmek, kendi varlığını unutturur; sevebilmek ise insanın kendi benliğine saplanıp kalmasıdır. neden hala sevemiyorum? diye sorarken, sevmenin ihtimali bile yavaş yavaş küflenir.
sevebilmek, o kadar insan icadı bir kavramdır ki, neredeyse modern hayatın sevgiye attığı en büyük iftiradır. sanki duygular yazılım gibi yüklenebilir, yama yapılabilir. ama kalp öyle işlemiyor. kalp update kabul etmiyor. birini ya seviyorsun ya da sevebilmeyi umuyorsun ve o umut, sevginin değil, yokluğunun kanıtı.
kısacası:
sevebilmek, umutla süslenmiş bir boşluk;
sevmek, çaresizlikle kutsanmış bir yanma hali.
biri ödevdir, diğeri kader.
ve insan, ne kadar çabalarsa çabalasın, ödevle kader aynı masada oturmaz.
devamını gör...
2.
aslında çok kolay ama kişilerin hep aklında başka yerler..başka kişiler olduğu sürece zor.. ve genel olarak hep böyle.. sanki bizim içinde geçerli bu
devamını gör...