zaman tüneli

seksi yazar harici tüm koşulları karşıladığım başlık

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

türkçe adı "iki ağaç", başrollerinde murat yıldırım ve eva green'in bulunduğu, türk - ingiliz ortak yapımı korku filmi.

tanıtım filmi yayımlanmış. yönetmen bahman ghobadi.
devamını gör...

ekonovich.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kafa sözlüğün normal sözlük oluşunu izledik.ah ah o eski günler...
devamını gör...

yeni yazarlar ve liseliler hatırlamaz. radyo yayını vardı. televizyonun resimsizi.

sesleri çok seksi kadınlar yayın yapıyordu, arada geyimsi sesliler çıkınca kapatıyordum.

kızlar teklif ediyordu. ah be ne yıllardı
devamını gör...

şiir sevmem, aziz nesin sevmem ama bunu seviyorum:
-aldanış-

haritalara bakıyorum
hiçbirinde evin yok.
ansiklopedilere bakıyorum
hiçbirinde resmin yok.
sözlüklere bakıyorum
hiçbirinde adın yok.
bakıyorum kendime
seni görüyorum;
benden başka yerin yok.

aziz nesin
devamını gör...

ben malım biliyor musun? ama sen benden daha da malsın. bunu aklından çıkarma.
devamını gör...

defterden geriye doğru sıçradım. sırtım bankonun arkasındaki panoya çarptı. pirinç anahtarlar birbirine vurarak tiz, madeni bir çığlık koyuverdi.
o an, üst kattan gelen o vurma sesi hızlandı. tak-tak-tak-tak...
ses artık daha yakındı. tam başımın üzerindeki ahşap tavanın gerilip çatırdadığını duydum. merdivenler lobinin karanlık köşesinde, gölgelerin biriktiği yerde bükülerek yukarıya doğru tırmanıyordu. basamaklar ahşap değildi. pürüzsüz, bembeyaz ve ıslak bir kemik dokusunu andırıyordu.
tavana baktım. ahşap kirişlerin arasından aşağıya doğru koyu renkli bir sıvı sızmaya başladı. tam alnımın ortasına bir damla düştü. sıcak, kıvamlı ve metalik kokan bir damla. elimi alnıma sürüp parmaklarıma baktım. taze kandı.
sesi çıkaran şey üst katımdaki 4 numaralı odadaydı. ve beni buraya, kendi adımı o defterden silmem için ya da tamamen o adın içine gömülmem için bekliyordu.
devamını gör...

tlc'deki favori programım, ewed.
devamını gör...

resepsiyon bankosuna doğru yaklaştım. bankonun arkasındaki duvarda devasa bir anahtar panosu vardı. pirinç anahtarlar, üzerleri paslanmış metal halkalarından cansız birer organ gibi sarkıyordu. bankonun tam ortasında ise açık duran, deri kaplı kalın bir otel kayıt defteri duruyordu.
fenerin ışığını defterin üzerine diktim. sayfalar nemden kalınlaşmış, kenarları kararmıştı.
ekim 1974 tarihli son müşterilerin isimleri el yazısıyla dizilmişti. isimleri okumak için eğildim. ama gözlerim satırların üzerinde gezinirken tüylerim ürperdi.
isimlerin yazılı olduğu mürekkep kıpırdıyordu. siyah harfler sayfanın üzerinde canlı parazitler gibi kımıldıyor, biçim değiştiriyordu. en üst satırdaki isme dikkatle baktım. mürekkep gözlerimin önünde dağıldı, yeniden toplandı ve kendi adımı oluşturdu.
adı: …
oda no: 4
giriş tarihi: 14 ekim 1974
çıkış tarihi: hiçbir zaman.
devamını gör...

ayağım, iradem dışında binanın çürümüş ahşap eşiğine doğru kaydı. içimdeki benlik durmam, arkama bakmadan kaçmam için çığlık atıyordu. ama şakaklarımda bir solucan gibi zonklayan o mor damar, beynime soğuk bir emredici gibi hükmediyordu. buraya kaçmak için gelmemiştim. buraya, zihnimdeki boşluğun neyle doldurulduğunu görmek için gelmiştim.
eşikten içeri adım attım.
zemin ayağımın altında iç bükey bir şekilde çöktü. ahşap taban esnerken, ıslak bir süngere basmışım gibi tırnaklarımın arasına kadar çürük su doldu. otelin lobisi küçük, boğucu ve ağır bir insan teri ve küf kokusuyla kaplıydı. duvarlardaki kağıtlar şeritler halinde sarkıyordu. o kağıtların altında, ahşabın ham dokusunda yürüyen siyah, kurumuş damar ağları vardı.
duvarda 1970'lerden kalma solmuş bir takvim asılıydı. takvimin üzerindeki gün, siyah bir mürekkeple defalarca daire içine alınmıştı: 14 ekim 1974 pazartesi.
devamını gör...

haydi sor sor.
devamını gör...

sıvının yüzeyindeki yansımamda gözlerim, burnum ve ağzım yoktu. düz, gri ve damarlı bir et parçası bana bakıyordu. dehşetle elimi yüzüme götürdüm. parmaklarım kendi burnuma, dudaklarıma temas ettiğinde rahatlayamadım. çünkü parmak uçlarımla hissettiğim doku ile zihnimin algıladığı şey birbirini tutmuyordu. yüzüm yerindeydi ama ne kadar süre daha orada kalacağını bilmiyordum.
o sırada sokağın sonundaki devrilmiş minarenin arkasından bir ses geldi.
sert, ritmik bir vurma sesi. tak... tak... tak...
rüzgarın bile esmediği bu zifiri karanlıkta, o ses mutlak sessizliği bir bıçak gibi yarıyordu. birkaç saniyede bir tekrarlanıyordu. sanki biri ahşap bir tezgahın üzerine sert, ağır bir satırla dondurulmuş bir et parçasını vuruyordu.
gözlerimi sokağın sağ tarafındaki iki katlı binaya çevirdim. ses oradan geliyordu.
ağır adımlarla binaya doğru yürüdüm. girişin üzerinde yana yatmış, fırtınalarda yıpranmış ahşap bir tabela sallanıyordu. tabela rüzgarsız havada kendi kendine hafifçe gıcırdıyordu. soluk, kazınmış harfleri fenerin ışığıyla okumaya çalıştım:
vadi oteli ve misafirhanesi - 1971
devamını gör...

zamanın 7-8 sene kombineli "kapalı üst/kutu"sundan selamlar.
sonra işin içine girince fazlasıyla soğudum, o ayrı.
artık maçtan maça, 90 dakika o da ekran başında.
senede 3-5 maç inönü, o da aslında gezmek olsun diye.
devamını gör...

çeşmeye doğru birkaç adım attım. ayaklarımın altındaki çamur esniyor, her adımda toprağın altından sıkışmış buz gibi bir hava çıkıyordu. fenerin ışığını çeşmenin pirinçten dökülmüş paslı gövdesine doğrulttum.
babam kasetinde çeşmenin ahşap olduğunu ve yok olduğunu söylemişti. ama şimdi tam karşımda, toprağın derinliklerinden bir kene gibi fışkırmış metal bir çeşme duruyordu. sanki kasaba babamın gördüğü o günü silmiş, yerine başka bir hafıza, başka bir kütle yerleştirmişti. gerçeklik burada bir oyun hamuru gibi bükülüyor, katlanıyor ve yeniden şekil alıyordu.
musluğa yaklaştım. yalağın içi kurumuş, siyah bir çamur katmanıyla doluydu. fakat musluğun ağzından bir şey damlıyordu. su değildi bu. koyu, cıvık, katranı andıran yağlı bir sıvı yavaşça süzülüyordu: tıp... tıp... tıp...
her damla yalağa düştüğünde, kulaklarımı sağır eden boğuk bir cızırtı yükseliyordu. sanki o damlalar metale değil, doğrudan kafatasımın içindeki zarlara temas ediyordu. yalağın içine doğru eğildim. fenerin ışığı o katranımsı sıvının yüzeyine vurduğunda, sıvının üzerinde kendi yansımamı gördüm.
nefesim boğazımda tıkandı.
devamını gör...

ah işte 90'lar...
kimse de sormadı o dönem, takmayacaksam niye açacağım diye.
ne dedilerse izledik.
bir reklamla ülkede fındık tüketimi %300 arttı.
90lar çok başkaydı ya*
devamını gör...

çocukken kulağıma yer etmiş reklam repliği.
yalnız biraya daha uyumlu bir söz iken meğer yedigün gazoz reklamiymis.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...


anam babam gitme dedi akıllanmadım. dinlemedim kimseleri ben sana vardım. yollarında kaç doğum gününü kutladım. gecelerce nezarethanelerde kaldım. yarınlarım bitti gitti kendimi yaktım.
hiç sıkıntı yok fedadır canım.
armasına kurban olduğum fenerbahçe.

bir gün bile sana haykırmaktan bıkmadım. gençliğim cam kırıkları yıllar virane. kendimden vazgeçtim ama senden kopmadım.
beş kuruş yok cebimde şehirler dolaştım. karakollarda imzalar attım
kafam yine yoğurtçuda katliam yeri
en sevdiğim pantolonda boya izleri.
unutma sana haykıran kısık gözleri. ciğerlerimde her dumanda sayıklar seni. suratlarda bir tebessüm adın geçince.
yakar bu şehri.


tribüncülüğü anlatan iki besteden birisidir bu. şubat soğuğunda dışarıda pankart boyamak, akşamına soğuk algınlığı ve baş ağrısıyla koltukta iki seksen uzanmaktır. sesin kısıldıktan sonra bile bağırmak, küfrü uyarmak için çıkan polisi ıslıklamaktır. yeri geldiğinde takımın malzemecisine "abi allah rızası için bi şişe gönder para kalmadı." demek, yeri geldiğinde bir bardak suyu beş kişi içmek, yeri geldiğinde tüm tribüne cebinden su yetiştirmektir.

koltuğun üstüne çıkıp en coşkulu bestede zıplarken yuvarlanmak, ninniye bağlandığında tribünü coşturmaktır. deplasman tribününe meşale sokup ev sahibi taraftarın üstüne atmak, koltukları yıkmak, camları kırmaktır.

maç çıkışı gereksiz bir kavga esnasında gerektiğinde, gaaağzaraylı değilse, rakibi korumaktır.


istanbul'dan çıktık yola elde belde emanet. bütün tayfa katliamda bütün tayfa cinayet.
yarınlarda gözümüz yok çatışacağız nihayet.
fark eder mi ulan bize kopsun artık kıyamet.



ikinci beste de budur. yarınlar yokmuşçasına kavga etmektir. barbarlık değildir bu. tribün sokaktır, kavga etmektir, dayak atıp dayak yemektir. cebinden ne kadar çıkıyorsa o kadar maça gitmektir branş fark etmeksizin. kimi zaman boş salonda televizyondan kendi besteni dinlettirmektir kimi zaman dolu stadda ev sahibini susturmak kimi zaman mabedinde dar etmektir sahayı rakibe.

tribüncüler serseri değildir. ne bir kadın sevecek kadar romantiğiz ne de sakin kalacak kadar vakuruz. tek sevdamız tuttuğumuz takım o kadar.
devamını gör...

içmeyin arkadaşlar. alkol zararlıdır
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim