zaman tüneli
normal sözlük yazarlarının ayakları
belki 43.5 nasırlı bir ayak görürüm de gecem keyifli bir hâle gelir diye girdim başlığa, resmen hayal kırıklığı...
devamını gör...
sözlüğün üç beş çapulcuya kalması sorunsalı
çapulcu demeyelim de anladığım kadarıyla 1. neslin pek çoğu terk etmiş buraları. eskiden tavla turnuvaları, garlic grupları filan yapardık. gençtik eğleniyorduk
devamını gör...
sarhoşken sözlüğe girmek
ayıkken çekilirdi ya...
devamını gör...
250.000 tl olan borcunu ödemeyen yazar kim sorusu
poine'nin bir tanımında adını vermediği, fakat aldığı borcu da ödemediği belli olan yazarın kim olduğu sorusudur.
poine kardeşim, borcuna sadık olmayan yazardan o parayı almasını biz biliriz evelallah. biz burada ne güne duruyoruz?
poine kardeşim, borcuna sadık olmayan yazardan o parayı almasını biz biliriz evelallah. biz burada ne güne duruyoruz?
devamını gör...
son hikaye
başlığı görmek istemeyenler başlığı ya da beni engellesin lütfen. kimsenin sol frame’ine zarar vermek istemem.
devamını gör...
sözlüğün üç beş çapulcuya kalması sorunsalı
burjuvalar mezara...
devamını gör...
sözlüğün üç beş çapulcuya kalması sorunsalı
bence şu an için kalması bile mucize. bu yüzden çapulcu mapulcu dinlemiyor kimse. ana bacı girmediğiniz sürece sözlük size kucak açıyor, biz ucubeler olarak buradayız, varız, var olacağız...
devamını gör...
son hikaye
neyse ki "son" hikaye. puffff
devamını gör...
çünkü bu
devamını gör...
son hikaye
1, 2 ve 3 numaralı kapılar ardına kadar açılmıştı. kapıların eşiklerinde, o yüzsüz siluetler duruyordu. köylüler, askerler, kadınlar, çocuklar... hepsinde aynı pürüzsüz, gri yüzler ve al alınlarında aynı kanlı mühür izi vardı. hepsi birden kollarını bana doğru uzattı.
hiçbirine bakmadan merdivenlere doğru atıldım.
kıkırdakımsı basamaklardan aşağıya yuvarlanırcasına indim. lobiye ulaştığımda, binanın eriyen ahşap kapısının yerine, dışarıya açılan devasa bir yarık oluştuğunu gördüm.
o yarıktan dışarıya, sisli vadinin dondurucu gecesine doğru kendimi attım.
çamura saplandım. dizlerimin üzerine düştüm. nefes nefese arkama baktığımda, vadi oteli'nin o bükülmüş gövdesi mor alevlerin içinde sessizce eriyordu. hiçbir yangın sesi yoktu. bina sanki çamurun içine batan bir buz kalıbı gibi eriyerek toprağa karışıyordu.
kucağımdaki ses kayıt cihazına baktım. makaralar hala dönüyordu.
cihazın üzerindeki küçük hoparlörden, cızırtıların arasından babamın sesi duyuldu. bu ses farklıydı. daha yaşlı, daha yorgun ve kırılmış bir sesti.
eğer bu kaydı dinliyorsan... otelden çıkmayı başardın demektir oğlum. ama sakın sevinme. kasaba seni gördü. artık hafızan geri dönmeyecek... onu yeniden inşa etmek zorundasın. rejektör tesisine git. k-44'ün kalbine... yüzümüzü çalan makinelerin olduğu yere. kayıt bir patlama sesiyle kesildi.
çamurun ortasında tek başımaydım. elimde babamın yanan günlüğü, göğsümde kasetler... ve sisin içinde, vadinin en derin yerinde, dağın bağrına kazınmış bir yapıyı bulmam gerekiyordu.
hiçbirine bakmadan merdivenlere doğru atıldım.
kıkırdakımsı basamaklardan aşağıya yuvarlanırcasına indim. lobiye ulaştığımda, binanın eriyen ahşap kapısının yerine, dışarıya açılan devasa bir yarık oluştuğunu gördüm.
o yarıktan dışarıya, sisli vadinin dondurucu gecesine doğru kendimi attım.
çamura saplandım. dizlerimin üzerine düştüm. nefes nefese arkama baktığımda, vadi oteli'nin o bükülmüş gövdesi mor alevlerin içinde sessizce eriyordu. hiçbir yangın sesi yoktu. bina sanki çamurun içine batan bir buz kalıbı gibi eriyerek toprağa karışıyordu.
kucağımdaki ses kayıt cihazına baktım. makaralar hala dönüyordu.
cihazın üzerindeki küçük hoparlörden, cızırtıların arasından babamın sesi duyuldu. bu ses farklıydı. daha yaşlı, daha yorgun ve kırılmış bir sesti.
eğer bu kaydı dinliyorsan... otelden çıkmayı başardın demektir oğlum. ama sakın sevinme. kasaba seni gördü. artık hafızan geri dönmeyecek... onu yeniden inşa etmek zorundasın. rejektör tesisine git. k-44'ün kalbine... yüzümüzü çalan makinelerin olduğu yere. kayıt bir patlama sesiyle kesildi.
çamurun ortasında tek başımaydım. elimde babamın yanan günlüğü, göğsümde kasetler... ve sisin içinde, vadinin en derin yerinde, dağın bağrına kazınmış bir yapıyı bulmam gerekiyordu.
devamını gör...
sözlüğün üç beş çapulcuya kalması sorunsalı
insanı fena halde rahatsız eden durumdur.
burada benim gibi saygın, seviyeli yazarlar çok az kaldı. sözlükte bize yer kalmadı anlaşılan.
burada benim gibi saygın, seviyeli yazarlar çok az kaldı. sözlükte bize yer kalmadı anlaşılan.
devamını gör...
son hikaye
adamın çenesiz, deliksiz yüzünden boğuk bir ses fışkırdı. bir konuşma değildi bu. doğrudan şakaklarımın içinde patlayan bir frekans, bir cızırtı yığınıydı: sen dedi ses beynimin içinde. geç kaldın. baban yüzünü bıraktı. sen neyini bırakacaksın?
askere benzer o şey elini masaya doğru uzattı. uzun, kurumuş parmakları babamın günlüğünün üzerini kapattı ve defteri bana doğru itti.
babam nerede diye bağırdım. el fenerini bir silah gibi adama doğru doğrulttum. ona ne yaptınız? bu kasabaya ne oldu?
yüzsüz asker ayağa kalktı. imkansız bir boya ulaştı. başı odanın tavanındaki o kanayan kirişlere çarptı. kaputunun altından çıkan elleri sadece kemik ve deri şeritlerinden ibaretti.
baban gitmedi, dedi beynimdeki ses. baban bu vadinin duvarlarına yazıldı. tıpkı senin de yazılacağın gibi.
yüzsüz şey üzerime doğru bir adım attı. o adım atar atmaz odadaki gaz lambası parladı ve patladı. alevler masanın üzerindeki kağıtlara sıçradı.
o anlık kaosun içinde ileriye doğru fırladım. alevlerin arasından babamın masadaki deri günlüğünü ve çalışan ses kayıt cihazını kaptım.
askerin uzun, soğuk parmakları boğazımı teğet geçti. tenime temas ettiği yer anında uyuştu, sanki buzu doğrudan etime basmışlar gibi.
geriye doğru sıçradım, koridora fırladım ve 4 numaralı odanın kapısını dışarıdan üzerlerine kapattım.
kapının arkasından insanüstü bir gümleme sesi geldi. ağır ahşap kapı dışarıya doğru bombelendi, çatladı ama dayandı.
masa üzerindeki alevler kapının altındaki aralıktan koridora tırmanmaya başladı. sarı değil, morumsu, kokusuz ve soğuk bir alevdi bu. ahşabı yakmıyor, onu eriterek siyah, yapışkan bir sıvıya dönüştürüyordu.
elimde babamın cızırdayan kayıt cihazı ve yanan günlükle koridorda geri koşmaya başladım.
askere benzer o şey elini masaya doğru uzattı. uzun, kurumuş parmakları babamın günlüğünün üzerini kapattı ve defteri bana doğru itti.
babam nerede diye bağırdım. el fenerini bir silah gibi adama doğru doğrulttum. ona ne yaptınız? bu kasabaya ne oldu?
yüzsüz asker ayağa kalktı. imkansız bir boya ulaştı. başı odanın tavanındaki o kanayan kirişlere çarptı. kaputunun altından çıkan elleri sadece kemik ve deri şeritlerinden ibaretti.
baban gitmedi, dedi beynimdeki ses. baban bu vadinin duvarlarına yazıldı. tıpkı senin de yazılacağın gibi.
yüzsüz şey üzerime doğru bir adım attı. o adım atar atmaz odadaki gaz lambası parladı ve patladı. alevler masanın üzerindeki kağıtlara sıçradı.
o anlık kaosun içinde ileriye doğru fırladım. alevlerin arasından babamın masadaki deri günlüğünü ve çalışan ses kayıt cihazını kaptım.
askerin uzun, soğuk parmakları boğazımı teğet geçti. tenime temas ettiği yer anında uyuştu, sanki buzu doğrudan etime basmışlar gibi.
geriye doğru sıçradım, koridora fırladım ve 4 numaralı odanın kapısını dışarıdan üzerlerine kapattım.
kapının arkasından insanüstü bir gümleme sesi geldi. ağır ahşap kapı dışarıya doğru bombelendi, çatladı ama dayandı.
masa üzerindeki alevler kapının altındaki aralıktan koridora tırmanmaya başladı. sarı değil, morumsu, kokusuz ve soğuk bir alevdi bu. ahşabı yakmıyor, onu eriterek siyah, yapışkan bir sıvıya dönüştürüyordu.
elimde babamın cızırdayan kayıt cihazı ve yanan günlükle koridorda geri koşmaya başladım.
devamını gör...
son hikaye
sararmış, çamur içinde kalmış bir askeri kaput giymişti. sırtı bana dönüktü. geniş omuzları çökmüş, boynu tuhaf bir açıyla sağa doğru bükülmüştü.
sağ elinde ağır, döküm demirden bir mühür tutuyordu. masanın üzerindeki pirinç bir plakanın üzerine o mühürü kaldırıp kaldırıp vuruyordu: tak... tak... tak...
masanın üzeri kağıtlarla, açık dosyalarla ve siyah mürekkep şişeleriyle doluydu.
"kimsin sen?" diye fısıldadım. sesim titredi, odanın darlıkla boğulmuş havasında yankılanmadan kayboldu.
masanın başındaki siluet vurmayı kesti. elindeki ağır mühür masanın üzerine düştü. pirinç plaka tiz bir ses çıkardı.
adam ağır ağır, omurlarından gelen çatırtılar eşliğinde bana doğru dönmeye başladı.
önce çamurlu asker postalları göründü. sonra yırtık kaputu, göğsündeki paslı pirinç düğmeler... ve en sonunda yüzü.
fenerin ışığını yüzüne tuttum.
o bir insan değildi. ya da bir zamanlar insandı. yüzünün ortasında, gözlerin, burnun ve ağzın olması gereken yerde, ahşaba oyulmuş derin bir girinti vardı. yüzü tamamen pürüzsüz gri bir deriden oluşuyordu ama o derinin altında, sanki canlı bir parazit gibi hareket eden kemik dokusu seçiliyordu. yüzünün tam ortasında, mühürle basılmış gibi taze, kanlı bir damga vardı: k-44 / iptal edildi.
gövdesi bana doğru döndüğünde, masanın üzerinde duran şeyi gördüm.
masanın üzerinde, tıpkı kütüphanedeki o gazeteler gibi, babamın kendi el yazısıyla tuttuğu orijinal günlük duruyordu. deri kaplı, kenarları yanmış, kalın bir defter. defterin yanında ise küçük, makara sistemli eski bir ses kayıt cihazı çalışıyordu. makaralar yavaşça dönüyordu.
sağ elinde ağır, döküm demirden bir mühür tutuyordu. masanın üzerindeki pirinç bir plakanın üzerine o mühürü kaldırıp kaldırıp vuruyordu: tak... tak... tak...
masanın üzeri kağıtlarla, açık dosyalarla ve siyah mürekkep şişeleriyle doluydu.
"kimsin sen?" diye fısıldadım. sesim titredi, odanın darlıkla boğulmuş havasında yankılanmadan kayboldu.
masanın başındaki siluet vurmayı kesti. elindeki ağır mühür masanın üzerine düştü. pirinç plaka tiz bir ses çıkardı.
adam ağır ağır, omurlarından gelen çatırtılar eşliğinde bana doğru dönmeye başladı.
önce çamurlu asker postalları göründü. sonra yırtık kaputu, göğsündeki paslı pirinç düğmeler... ve en sonunda yüzü.
fenerin ışığını yüzüne tuttum.
o bir insan değildi. ya da bir zamanlar insandı. yüzünün ortasında, gözlerin, burnun ve ağzın olması gereken yerde, ahşaba oyulmuş derin bir girinti vardı. yüzü tamamen pürüzsüz gri bir deriden oluşuyordu ama o derinin altında, sanki canlı bir parazit gibi hareket eden kemik dokusu seçiliyordu. yüzünün tam ortasında, mühürle basılmış gibi taze, kanlı bir damga vardı: k-44 / iptal edildi.
gövdesi bana doğru döndüğünde, masanın üzerinde duran şeyi gördüm.
masanın üzerinde, tıpkı kütüphanedeki o gazeteler gibi, babamın kendi el yazısıyla tuttuğu orijinal günlük duruyordu. deri kaplı, kenarları yanmış, kalın bir defter. defterin yanında ise küçük, makara sistemli eski bir ses kayıt cihazı çalışıyordu. makaralar yavaşça dönüyordu.
devamını gör...
son hikaye
ileriye, 2 ve 3 numaralı kapılara doğru yürüdüm.
2 numaralı kapı ardına kadar açıktı. feneri içeriye tuttum. odanın içinde bir yatak, kırık bir komodin ve duvarda asılı duran, ahşaptan dökülmüş bir ayna vardı. ama aynanın sırlı yüzeyinde odanın yansıması yoktu. aynaya baktığımda, orada otel odasını değil, sisli bir dağ yolunu, yoldaki o devrilmiş kırmızı kamyoneti ve kamyonetin kasasında yan yana oturmuş yüzsüz çocukları gördüm.
gözlerimi aynadan hızla kaçırdım. zihnim bana oyunlar oynamıyordu. burası, gerçekliğin parçalandığı, hatıraların ve zamanın birbirine karıştığı bir fosseptik çukuruydu.
sonunda koridorun sonuna, 4 numaralı kapının önüne geldim.
kapı hafifçe aralıktı. içeriden sarımsı, zayıf bir ışık sızıyordu. elektrojenik bir ışık değildi bu; gaz lambasının ya da fitili bitmek üzere olan bir mumun titrek, turuncu gölgesiydi.
o vurma sesi yeniden başladı. bu kez hemen kapının arkasındaydı. tak... tak... tak...
sesin kaynağı ahşap değil, kemikti. bir şey, sert bir cisimle odanın içindeki bir masaya ritmik olarak vuruyordu. elimi kapının ahşap yüzeyine koydum. ittim.
kapı, paslı menteşelerinden feryat eden bir çığlık çıkararak içeriye doğru açıldı.
oda küçüktü. köşede demir karyolalı bir yatak, üzerinde çürümüş yün bir yorgan vardı. odanın ortasında ahşap, ağır bir çalışma masası duruyordu. masanın üzerinde yanan tek şey, pirinç bir gaz lambasıydı. titrek alev, odanın duvarlarına devasa, deforme olmuş gölgeler düşürüyordu.
ve masanın başında biri oturuyordu.
2 numaralı kapı ardına kadar açıktı. feneri içeriye tuttum. odanın içinde bir yatak, kırık bir komodin ve duvarda asılı duran, ahşaptan dökülmüş bir ayna vardı. ama aynanın sırlı yüzeyinde odanın yansıması yoktu. aynaya baktığımda, orada otel odasını değil, sisli bir dağ yolunu, yoldaki o devrilmiş kırmızı kamyoneti ve kamyonetin kasasında yan yana oturmuş yüzsüz çocukları gördüm.
gözlerimi aynadan hızla kaçırdım. zihnim bana oyunlar oynamıyordu. burası, gerçekliğin parçalandığı, hatıraların ve zamanın birbirine karıştığı bir fosseptik çukuruydu.
sonunda koridorun sonuna, 4 numaralı kapının önüne geldim.
kapı hafifçe aralıktı. içeriden sarımsı, zayıf bir ışık sızıyordu. elektrojenik bir ışık değildi bu; gaz lambasının ya da fitili bitmek üzere olan bir mumun titrek, turuncu gölgesiydi.
o vurma sesi yeniden başladı. bu kez hemen kapının arkasındaydı. tak... tak... tak...
sesin kaynağı ahşap değil, kemikti. bir şey, sert bir cisimle odanın içindeki bir masaya ritmik olarak vuruyordu. elimi kapının ahşap yüzeyine koydum. ittim.
kapı, paslı menteşelerinden feryat eden bir çığlık çıkararak içeriye doğru açıldı.
oda küçüktü. köşede demir karyolalı bir yatak, üzerinde çürümüş yün bir yorgan vardı. odanın ortasında ahşap, ağır bir çalışma masası duruyordu. masanın üzerinde yanan tek şey, pirinç bir gaz lambasıydı. titrek alev, odanın duvarlarına devasa, deforme olmuş gölgeler düşürüyordu.
ve masanın başında biri oturuyordu.
devamını gör...
çünkü bu
allah razı olsun. sözlerini yazayım ben de. güzel bir şarkıdır.
sokak depresif bi' portre ve ben akşamın dibindeyim
bu dert ortağım sigara şu an yalnızlık mühim değil
caddenin birindeyim, düşünmedim kiminleyim
bi' sarhoşum, bi' hastayım, bi' mevsimin dilindeyim
bu nevrozla yaşamak istediğim hayali yaşlı bir ev
uykularım somurtarak sabaha kapıyı açtı yine (açtı yine)
keşke bekleseydin fakat tren kaçtı bile
yolcular çok alımlıydı, trenin ismi aşktı bi' de
neyse geçmiş aynı yerde düşüşlerimi izlesin
bu gülüşleri bi' şarkı kadar dinle, güneşe çiz resim
odam kadar izbesin ve soğuk bir denizdesin
çocukluk aşkı gibi bi' hıçkırıksın hep genizdesin
soyutluğuna soyunduğum o oyunlardı keşkelerim
ben susarsam içki kokan tüm kadınlar şevke gelir
öfke benim sağ yanım sol yanımda dur geçme beni
benle yürü de kadın o boş mezarları keşfedelim
beni kendine istediğin gibi sor!
ama benden başkası yok
beni odandan istediğin gibi kov!
ben yine kalbine taş basıyo'm
beni kendine istediğin gibi sor! (sor)
ama benden başkası yok
beni odandan istediğin gibi kov!
ben yine kalbine taş basıyo'm
sen benim kadarsın evet ben de senin
genelgeçer kuralı benim duyduğun her felsefenin
tüm çakallar enselenir, kavrulur nedense tenin
hoşçakallar ümitlendi, sen gülümse ben severim
saçlarında rüzgarım, hem neşem hem de hüsranım
ve üzgünüm ki benim, senin duyduğun en düz tanım
insanım, hayalleri olan basit bi' insanım
tam ortasında doğmuşum sabah bi' 30 nisan'ın
martın ilk hararetiyle perdelerde sinek vardı
hayat filmin en güzel yerinde giren bi' reklamdı (bi' reklamdı)
bugüne kadar gerçek olan dilek var mı?
adın gökkuşağıydı fakat saçlarında bi' renk vardı
hangi duraktaysan orada bekler yorulmadan meleklerim
şimdi bana yakın mısın sonum kadar?
ve tek dostum saatlerce seyrettiğim soluk tavan
belirsizim, sorum falan yok ne dersen olur tamam
beni kendine istediğin gibi sor!
ama benden başkası yok
beni odandan istediğin gibi kov!
ben yine kalbine taş basıyo'm
..
bugüne kadar gerçek olan dilek var mı?
adın gökkuşağıydı fakat saçlarında bi' renk vardı
..
sokak depresif bi' portre ve ben akşamın dibindeyim
bu dert ortağım sigara şu an yalnızlık mühim değil
caddenin birindeyim, düşünmedim kiminleyim
bi' sarhoşum, bi' hastayım, bi' mevsimin dilindeyim
bu nevrozla yaşamak istediğim hayali yaşlı bir ev
uykularım somurtarak sabaha kapıyı açtı yine (açtı yine)
keşke bekleseydin fakat tren kaçtı bile
yolcular çok alımlıydı, trenin ismi aşktı bi' de
neyse geçmiş aynı yerde düşüşlerimi izlesin
bu gülüşleri bi' şarkı kadar dinle, güneşe çiz resim
odam kadar izbesin ve soğuk bir denizdesin
çocukluk aşkı gibi bi' hıçkırıksın hep genizdesin
soyutluğuna soyunduğum o oyunlardı keşkelerim
ben susarsam içki kokan tüm kadınlar şevke gelir
öfke benim sağ yanım sol yanımda dur geçme beni
benle yürü de kadın o boş mezarları keşfedelim
beni kendine istediğin gibi sor!
ama benden başkası yok
beni odandan istediğin gibi kov!
ben yine kalbine taş basıyo'm
beni kendine istediğin gibi sor! (sor)
ama benden başkası yok
beni odandan istediğin gibi kov!
ben yine kalbine taş basıyo'm
sen benim kadarsın evet ben de senin
genelgeçer kuralı benim duyduğun her felsefenin
tüm çakallar enselenir, kavrulur nedense tenin
hoşçakallar ümitlendi, sen gülümse ben severim
saçlarında rüzgarım, hem neşem hem de hüsranım
ve üzgünüm ki benim, senin duyduğun en düz tanım
insanım, hayalleri olan basit bi' insanım
tam ortasında doğmuşum sabah bi' 30 nisan'ın
martın ilk hararetiyle perdelerde sinek vardı
hayat filmin en güzel yerinde giren bi' reklamdı (bi' reklamdı)
bugüne kadar gerçek olan dilek var mı?
adın gökkuşağıydı fakat saçlarında bi' renk vardı
hangi duraktaysan orada bekler yorulmadan meleklerim
şimdi bana yakın mısın sonum kadar?
ve tek dostum saatlerce seyrettiğim soluk tavan
belirsizim, sorum falan yok ne dersen olur tamam
beni kendine istediğin gibi sor!
ama benden başkası yok
beni odandan istediğin gibi kov!
ben yine kalbine taş basıyo'm
..
bugüne kadar gerçek olan dilek var mı?
adın gökkuşağıydı fakat saçlarında bi' renk vardı
..
devamını gör...
son hikaye
ismin üzeri defalarca çizilmiş, ahşap kazınarak yok edilmeye çalışılmıştı ama altına başka bir el yazısıyla şu not düşülmüştü: yüzünü hatırlayamıyor. karantina başarısız.
ikinci basamağa çıktım. üçüncü, dördüncü...
her adımda hava biraz daha ağırlaşıyor, soluk almam güçleşiyordu. akciğerlerime dolan hava sanki oksijen değil, görünmez bir toz, tıkız bir buhar katmanıydı. göğsümdeki deri klasör, babamın belgeleri, kalbimin üzerinde kurşun bir plaka gibi ağırlaşmıştı.
merdivenin sahanlığına ulaştığımda koridor önümde uzandı.
burası dışarıdan görünen otelin mimarisine tamamen aykırıydı. iki katlı küçük bir ahşap binanın üst katı olamayacak kadar uzun, dar ve ucu karanlıkta kaybolan bir koridordu bu. tavan o kadar alçaktı ki, başımı hafifçe öne eğmek zorunda kalıyordum. koridorun her iki yanında ahşap kapılar dizilmişti. kapıların üzerindeki pirinç numaralar paslanmıştı: 1, 2, 3... ve koridorun en sonunda, hafifçe aralık duran o kapı: 4.
1 numaralı kapının önünden geçerken duraksadım.
içeriden bir ses geliyordu. cızırtılı, çok uzaklardan gelen bir radyo yayını gibi. kulağımı kapının soğuk, yapışkan ahşabına yaklaştırdım. bir erkek sesi, monoton bir tonlama ile karadeniz şivesiyle sayılar okuyordu. sıfır... dört... yedi... on dokuz... yüzümüzü gören olmadı... yüzümüzü soran olmadı... dört... yedi...
kapının koluna elime uzattım. paslı metal elimde dondurucu bir soğukluk bıraktı. kolu aşağıya bastırdım fakat kapı kilitli değildi. sanki arkasında tonlarca ağırlıkta çamur birikmiş gibi milim kıpırdamıyordu. kapının altındaki aralıktan dışarıya doğru soğuk, rutubetli bir hava sızdı ve fenerimin ışığında havada süzülen beyaz sporlar belirdi.
ikinci basamağa çıktım. üçüncü, dördüncü...
her adımda hava biraz daha ağırlaşıyor, soluk almam güçleşiyordu. akciğerlerime dolan hava sanki oksijen değil, görünmez bir toz, tıkız bir buhar katmanıydı. göğsümdeki deri klasör, babamın belgeleri, kalbimin üzerinde kurşun bir plaka gibi ağırlaşmıştı.
merdivenin sahanlığına ulaştığımda koridor önümde uzandı.
burası dışarıdan görünen otelin mimarisine tamamen aykırıydı. iki katlı küçük bir ahşap binanın üst katı olamayacak kadar uzun, dar ve ucu karanlıkta kaybolan bir koridordu bu. tavan o kadar alçaktı ki, başımı hafifçe öne eğmek zorunda kalıyordum. koridorun her iki yanında ahşap kapılar dizilmişti. kapıların üzerindeki pirinç numaralar paslanmıştı: 1, 2, 3... ve koridorun en sonunda, hafifçe aralık duran o kapı: 4.
1 numaralı kapının önünden geçerken duraksadım.
içeriden bir ses geliyordu. cızırtılı, çok uzaklardan gelen bir radyo yayını gibi. kulağımı kapının soğuk, yapışkan ahşabına yaklaştırdım. bir erkek sesi, monoton bir tonlama ile karadeniz şivesiyle sayılar okuyordu. sıfır... dört... yedi... on dokuz... yüzümüzü gören olmadı... yüzümüzü soran olmadı... dört... yedi...
kapının koluna elime uzattım. paslı metal elimde dondurucu bir soğukluk bıraktı. kolu aşağıya bastırdım fakat kapı kilitli değildi. sanki arkasında tonlarca ağırlıkta çamur birikmiş gibi milim kıpırdamıyordu. kapının altındaki aralıktan dışarıya doğru soğuk, rutubetli bir hava sızdı ve fenerimin ışığında havada süzülen beyaz sporlar belirdi.
devamını gör...
son hikaye
sadece bir rüya... diye fısıldadım kendi kendime. dudaklarımdan çıkan buhar fenerin ışığında dağıldı. sadece zihnimin bana oynadığı bir oyun...
ama alnımdaki kanın ıslaklığı ve burnuma dolan o çürük demir kokusu rüya olamayacak kadar gerçekti.
lobi köşesindeki merdivenlere doğru ilk adımımı attım.
basamaklar... yaklaştıkça üzerlerindeki garip dokuyu daha net görüyordum. bunlar marangoz elinden çıkma ahşap basamaklar değildi. yıllar içinde üzerlerine dökülen kireç, kemik tozu ve organik katmanlar sertleşerek bembeyaz, kıkırdakmsı bir yapı oluşturmuştu. ayağımı ilk basamağa bastığımda, altımdan ne kuru bir ahşap gıcırtısı geldi ne de esneme sesi. tıpkı dondurulmuş bir et parçasına basmışım gibi yumuşak, ama derinlerden gelen boğuk bir küt sesi yankılandı.
fenerin titrek ışığını merdiven boşluğuna tuttum. duvarlardaki kağıtlar şeritler halinde soyulmuştu. kağıtların altındaki duvarda, kurşun kalemle yazılmış yüzlerce satır yazı vardı. eğilip en yakındaki duvara baktım. bunlar isimler, tarihler ve aynı hizada tekrarlanan tek bir kelimeydi:
ahmet y…. - 12 ekim 1974 – silindi.
meryem k…. - 13 ekim 1974 – silindi.
kemal a…. - 14 ekim 1974 – silindi.
s…… babamın ismiydi.
ama alnımdaki kanın ıslaklığı ve burnuma dolan o çürük demir kokusu rüya olamayacak kadar gerçekti.
lobi köşesindeki merdivenlere doğru ilk adımımı attım.
basamaklar... yaklaştıkça üzerlerindeki garip dokuyu daha net görüyordum. bunlar marangoz elinden çıkma ahşap basamaklar değildi. yıllar içinde üzerlerine dökülen kireç, kemik tozu ve organik katmanlar sertleşerek bembeyaz, kıkırdakmsı bir yapı oluşturmuştu. ayağımı ilk basamağa bastığımda, altımdan ne kuru bir ahşap gıcırtısı geldi ne de esneme sesi. tıpkı dondurulmuş bir et parçasına basmışım gibi yumuşak, ama derinlerden gelen boğuk bir küt sesi yankılandı.
fenerin titrek ışığını merdiven boşluğuna tuttum. duvarlardaki kağıtlar şeritler halinde soyulmuştu. kağıtların altındaki duvarda, kurşun kalemle yazılmış yüzlerce satır yazı vardı. eğilip en yakındaki duvara baktım. bunlar isimler, tarihler ve aynı hizada tekrarlanan tek bir kelimeydi:
ahmet y…. - 12 ekim 1974 – silindi.
meryem k…. - 13 ekim 1974 – silindi.
kemal a…. - 14 ekim 1974 – silindi.
s…… babamın ismiydi.
devamını gör...
sözlük yazarlarının hünerleri
ayak parmaklarımı alnıma değdirebiliyorum.
devamını gör...
son hikaye
alnıma düşen sıvının sıcaklığı, dondurucu soğukta tenimi bir dağlama demiri gibi yaktı.
parmağımın ucundaki kırmızılığa baktım. kıvamlıydı; taze, bakır kokulu, henüz pıhtılaşmamış bir kan. fenerin ışığında parmak boğumlarımın arasından süzülüşünü izlerken, yukarıdan üst katın tavan tahtalarının arasından ikinci bir damla daha düştü. bu kez tam sol omzuma, montumun kumaşına emilerek genişleyen koyu bir leke bıraktı.
başımı tekrar yukarı kaldırdım. tavanı oluşturan ahşap kirişler, neme ve çürümeye teslim olmuş sıradan tahtalar değildi artık. ahşabın damarları, tıpkı genişleyen bir kılcal damar ağı gibi kızarmıştı. tavan, sanki içeride hapsedilmiş devasa bir ciğerin ritmiyle belirsiz bir şekilde inip kalkıyordu.
sessizlik... kasabayı kaplayan o ağır, kütlesel sessizlik, yukarıdaki vurma sesinin kesilmesiyle daha da yırtıcı bir hal aldı.
tak... tak... tak... sesi durmuştu.
yerini, ahşabın üzerinde ağır, cıvık ve sürünen bir şeyin çıkardığı o hışırtılı sürtünme sesine bıraktı. bir şey, 4 numaralı odanın zemininde sürülenerek merdiven başına doğru yaklaşıyordu.
resepsiyon bankosunun arkasındaki pirinç anahtarlar hafifçe çınladı. kaçmak için arkama döndüğümde, otelin dış kapısının kendiliğinden kapanmadığını, adeta çamurlu toprağın binayı yutmasıyla eşiğin yukarı doğru bükülerek kapı boşluğunu mühürlediğini gördüm. artık dışarısı yoktu. sisli sokak, çeşme, devrilmiş minare... hepsi o bükülmüş ahşap çerçevenin arkasında eriyip gitmişti. tek çıkış yolu, yukarıya tırmanmaktı.
parmağımın ucundaki kırmızılığa baktım. kıvamlıydı; taze, bakır kokulu, henüz pıhtılaşmamış bir kan. fenerin ışığında parmak boğumlarımın arasından süzülüşünü izlerken, yukarıdan üst katın tavan tahtalarının arasından ikinci bir damla daha düştü. bu kez tam sol omzuma, montumun kumaşına emilerek genişleyen koyu bir leke bıraktı.
başımı tekrar yukarı kaldırdım. tavanı oluşturan ahşap kirişler, neme ve çürümeye teslim olmuş sıradan tahtalar değildi artık. ahşabın damarları, tıpkı genişleyen bir kılcal damar ağı gibi kızarmıştı. tavan, sanki içeride hapsedilmiş devasa bir ciğerin ritmiyle belirsiz bir şekilde inip kalkıyordu.
sessizlik... kasabayı kaplayan o ağır, kütlesel sessizlik, yukarıdaki vurma sesinin kesilmesiyle daha da yırtıcı bir hal aldı.
tak... tak... tak... sesi durmuştu.
yerini, ahşabın üzerinde ağır, cıvık ve sürünen bir şeyin çıkardığı o hışırtılı sürtünme sesine bıraktı. bir şey, 4 numaralı odanın zemininde sürülenerek merdiven başına doğru yaklaşıyordu.
resepsiyon bankosunun arkasındaki pirinç anahtarlar hafifçe çınladı. kaçmak için arkama döndüğümde, otelin dış kapısının kendiliğinden kapanmadığını, adeta çamurlu toprağın binayı yutmasıyla eşiğin yukarı doğru bükülerek kapı boşluğunu mühürlediğini gördüm. artık dışarısı yoktu. sisli sokak, çeşme, devrilmiş minare... hepsi o bükülmüş ahşap çerçevenin arkasında eriyip gitmişti. tek çıkış yolu, yukarıya tırmanmaktı.
devamını gör...
