zaman tüneli

akp ile iş tutanların asla şaşırtmayacağını ispatlayan adam.
en garibi de, bu adama 'muhalif' diyen tahminimce uzaylı yazarlar olması. türkiye siyasi gündemine bu kadar uzak kalmak için son birkaç senedir uzayda falan olmak lazım çünkü.
devamını gör...

hilafetin kaldırılışı belki bu yüzden laik oldum =)
devamını gör...

demanslara cevap vermiyorum. caylaklardan mesaj alımını kapatıp mesaj bekleyen bir teyze daha vardı ya. ney için yaratılmış
devamını gör...

nervio sonrası sen ha.

uluda geyler yönetimi ele geçirmiş anlaşılan.
upsboobs'a ve nervişe söyle onlar da gelsin
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

yettiimmm yettiiiimm.
sözlüğün açığını buldum yaaa buna akıl denir akılll hey gidiii...

sözlük yazarlarının damacanalarına kadar açıldı başlık. bardakları da var ama olmazzz ayrıntı istiyorum. bana belgelerle konuşun!

evet, belgelerle konuşuyorum. şeffaf sözlükçülük ilkesini benimsiyorum. seninsiliyor musun sen de ahaha ay tamam ciddiyete büründüm şuvan.

bu gördüğünüz bardak, pek bir kullanışlıdır şahsım adına, adıma. benim adıma deniliyor ama şahsım adıma denilemiyor. bir yerlerde bir karışıklık var yok değil kendi adına beyle düşünüyorum ahahah evet,

bimden aldım şu bardakı. şu bardak, iki tane esspresso bardağına eşit. esspresso bardağı ile türk kahvesi içiyordum lakin o da yetmiyordu. normal türk kahvesi fincani ile bir bucuk fincan aliyor esspresso fincanları. işte şu bardak da tam iki esspresso bardağı ölçüsünde ise yani hesaplamayacağım tabii ki onu matemati kuvvetliler kendi sey yapsın. benim aldığımda 40 lira mı neydi parası. seramik tabii porselen değil ama olsun. bu ölçüde bardak bulmuşum da yani.. neyse işte ben gibi varısa beyle takıntılı ruh hastaları, belki alırlar bu bardaktan. valla billa ben üretmiyorum la valla dedim çekilll size iyilik yaramaz.

bardak fincan, fincan bardak
yahut pişmiş kahvekabı:
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

köprücük kemiği sağlammış. inşallah ulucu değildir
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
2 ekmek et döner yedikten sonra ben.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sağlam kalça.
devamını gör...

ders çalışmak.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kırık bir fincan kadar

ertesi sabah dokuza on kala geldi mila. kapı gerçekten açıktı. cavit sözünü tutmuştu, çaydanlık ocakta fokurduyordu, iki fincan tezgâhın kenarına dizilmişti, birinin kulpu çatlaktı, öbürü sağlam. sağlam olanı mila'nın önüne koydu. söylemeden.
«kavağı bitirdim» dedi. «sandığın kapağını. menteşeler eskimiş, yenisini takacağım.»
«bugün almam gerekiyor onu.»
«menteşesiz mi taşıyacaksın?»
cevap vermedi mila. çayını üfledi. pencereden iskele görünüyordu, bir balıkçı ağını sarıyordu güvertede, elleri usanmadan aynı hareketi yineliyordu. içerisi talaş ve sıcak metal kokuyordu. dün akşamdan kalma bir gerginlik vardı havada, ne olduğunu ikisi de adlandıramıyordu ama masanın üstüne serilmiş gibi duruyordu, dokunsan hışırdayacaktı.
şehirden gelen o telefon. iki gün önceydi. mila kimseye açıklama borçlu değildi ama cavit'in kulağı o konuşmanın son kelimelerine takılmıştı, «tamam, düşünürüm» demişti mila telefona, sonra kapatmış, hiçbir şey söylememişti. cavit de sormamıştı. sormamak da bir tür soruydu oysa, aralarında öyle asılı kalmıştı.
«bir liste yaptım» dedi mila, çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı. «envanter için. tezgâhlar, aletler, yarım işler. alıcıya vermem lazım.»
«alıcı mı?»
«şehirden bir adam. atölye malzemesi topluyor. eski marangoz aletleri değerli olmuş, koleksiyoncular varmış.»
cavit çayını bırakmadı ama tuttuğu fincanın etrafındaki parmakları bir tuhaf oldu, sıkılaştı sonra gevşedi. kâğıda bakmadı.
«babanın rendesi de var mı o listede?»
«cavit.»
«var mı?»
«yer alan her şeyi yazdım. öyle olması lazım.»
ocağın altını kıstı cavit. sırtı dönüktü, omuzları geniş, gömleğinin arkası talaz tutmuştu. bir süre konuşmadı. sonra döndü, elindeki bezi tezgâha attı, bez katlanmadan düştü, ucu yere sarktı.
«o rende otuz yıllık» dedi. «babanın babasından. sapına ismini kazımış, bak, şurada, görünmez ama parmakla bulunur. onu bir adam vitrine koyacak diye mi buraya kadar getirdin?»
«ben karar vermedim daha. sadece listeledim.»
«liste karar demek.»
«değil.»
sesi yükselmemişti mila'nın ama içindeki bir şey gerilmişti, tel gibi. fincanı bıraktı, çatlak kulplu olanın yanına, iki fincan tıkırdadı birbirine değince. ayağa kalktı. pencereden gelen ışık talaşın içinden geçiyor, havada asılı toz zerreleri görünüyordu.
«sen ne yapmamı bekliyorsun?» dedi. «burada mı kalayım? otuz yıllık rendenin başında mı bekleyeyim? benim bir hayatım var, cavit. orada. uzakta ama var. buraya kapatmaya geldim, açmaya değil.»
«kimse kal demedi sana.»
«demedin mi?»
bu sefer cavit sustu. ağır bir susmaydı. bir kereye mahsus, gözünü kaçırmadı ama, mila'nın yüzüne baktı, orada bir cevap arar gibi baktı sonra vazgeçti, tezgâhın öbür ucuna geçti, sandığın kapağını eline aldı, menteşe deliklerini parmağıyla yokladı.
«sen bilirsin» dedi. «senin envanterin. senin baban. senin listen.»
o «senin» kelimesinin her tekrarı bir kapı kapanışı gibiydi. mila'nın canını yaktı ama neden yaktığını da tam bilemedi. haklıydı sonuçta. kendi babası, kendi işi. peki bu adam neden konuşuyordu sanki hakkı varmış gibi, neden bu atölyeye kök salmış gibi davranıyordu, neden dünkü çay iki kişilikti de bugün her cümle bir duvar örüyordu.
«sen ne düşünüyorsun?» dedi mila. «söylesene. iki gündür bir şey söylemek istiyorsun, söylemiyorsun. söyle.»
«bir şey yok.»
«var.»
«yok dedim.»
cavit'in bir huyu vardı, mila bunu bu birkaç haftada öğrenmişti: sıkıştığında elini bir işe verirdi, göz teması kesilirdi, konuşma bir alete dönüşürdü. şimdi de öyle yaptı, tezgâhın altından bir menteşe kutusu çıkardı, içindeki vidaları avucuna döktü, saydı sanki, oysa saymıyordu, sadece bakıyordu onlara.
«telefondaki adam kimdi?» dedi sonunda. sormamaya çalışmış ama olmamıştı, kelimeler kendiliğinden dökülmüştü, biraz utançla, biraz da öfkeyle.
işte oydu. iki gündür masanın üstünde asılı duran.
«bir iş teklifi» dedi mila. «eski bir çalışma arkadaşım. kendi atölyesini açıyor, ortak istiyor. tasarım işi. iyi bir teklif.»
«iyi bir teklif.»
«evet.»
«o zaman iyi.» vidaları kutuya geri döktü, tıkırtı sertti. «git o zaman. iyi teklifin varken burada rende peşinde ne işin var.»
«böyle mi konuşacaksın?»
«nasıl konuşayım?»
«insan gibi. kırgın çocuk gibi değil.»
bu son söz fazla oldu. farkındaydı söylerken bile ama tuttu, çıktı ağzından. cavit'in çenesindeki kas gerildi, bir an gözünü kırpmadı, sonra elindeki menteşeyi tezgâha bıraktı, sertçe değil ama kesin bir hareketle, ve doğruldu.
«ben kırgın çocuk değilim» dedi. sesi alçaktı şimdi, alçaldıkça ağırlaşan bir sesti. «ben bu kasabada on iki yıldır aynı tezgâhın başındayım. babanın yanında öğrendim işi. o gittikten sonra da bıraktı bana. sözle değil, öyle bir kâğıt da yok ama bıraktı. her sabah açtım burayı. kimse gelmese bile açtım. toz tutmasın diye sildim. çünkü bir gün biri gelir, buraya sahip çıkar diye düşündüm.» durdu. «sen geldin. o biri sen olabilirsin diye düşündüm bir an. aptalca. boş ver.»
mila kıpırdamadı. balıkçının ağ sarma sesi bile durmuştu sanki, dışarıda bir martı bağırdı, uzakta.
«bunu bana neden söylemedin?»
«ne diyecektim? kal mı diyecektim? ben kimim ki sana kal diyeyim.»
«söyleyebilirdin.»
«söyleyemedim.»
iki kelime. içinde bir sürü şey vardı o iki kelimede, mila hepsini duymadı ama bir kısmını duydu, yeterince duydu. cavit'in söyleyemediği çok şey vardı, bunu ilk günden anlamıştı, adam bir sedef kutu gibiydi, dışı sade, içinde neler saklı belli değil.
«bir şey oldu» dedi mila usulca. «sana bir zamanlar. değil mi? bir şey oldu da o yüzden söyleyemiyorsun.»
cavit cevap vermedi. tezgâha yaslandı, iki eliyle kenarını tuttu, başını öne eğdi. ensesinde talaş tozu vardı, bir çizik izi, eski. uzun bir sessizlik oldu, bu sefer boş bir sessizlik değil, dolu bir sessizlik, birinin kendini toplayışının sessizliği.
«bir kadın vardı» dedi sonunda. «yıllar önce. ben buraya yerleşmeden. şehirdeydim o zamanlar, orada büyüdüm ben, biliyor musun, kasabalı değilim aslında. sonradan geldim. şehirde bir hayatım vardı, işim, evim, o kadın. nişanlıydık.» kısa bir gülüş, gülüş değil aslında, burnundan çıkan bir soluk. «bir sabah çıktı gitti. not bile bırakmadı. sonra öğrendim, aylardır planlıyormuş. ben hiçbir şeyin farkında değildim. her sabah aynı masada kahvaltı ediyorduk, ben hiçbir şeyin farkında değildim.»
mila bir adım attı ona doğru ama durdu, dokunmak istedi, dokunmadı.
«bu yüzden mi geldin buraya?»
«kaçtım. öyle desem daha doğru. bir yere gitmem lazımdı, tren nereye gidiyorsa oraya bindim, burada indim. iskelede babanı gördüm. bir dolabı taşıyordu tek başına, yardım ettim. sonra çay ısmarladı. sonra ertesi gün de gittim. sonra kaldım.» başını kaldırdı, mila'ya baktı. «baban bana hiç ne oldu diye sormadı. bir kere bile. sadece işi öğretti. ellerimi meşgul etti. en çok o iyi geldi. ellerin dolu olunca kafanın içi biraz susuyor.»
«ve şimdi ben geldim» dedi mila. «şehirden. bir teklifle. gidip gitmeyeceğim belli değil. sana o kadını hatırlattım.»
«hayır.» sertti bu «hayır». «sen ona benzemiyorsun. mesele o değil. mesele...» durdu, doğru kelimeyi aradı, bulamadı, başka bir şey söyledi. «mesele ben bir daha o sabahı yaşamak istemiyorum. birinin aylardır gitmeyi planladığını sonradan öğrenmek. o yüzden telefondaki adamı sordum. aylardır değil, iki gündür biliyorum en azından. bir gün gideceksin, bunu baştan bilmek istiyorum. sürpriz olmasın.»
mila'nın gözü çatlak kulplu fincana takıldı. bir zamanlar sağlam olan, düşmüş, çatlamış ama atılmamış, hâlâ kullanılan bir fincan. cavit onu neden atmamıştı, bilmiyordu ama bir şey vardı orada, tam yerine oturuyordu.
«ben sana o sabahı yaşatmam» dedi.
«bunu bilemezsin.»
«bilirim. çünkü ben not bırakmadan gitmem. gidersem, yüzüne söyler giderim. ama şu an gitmiyorum, cavit. şu an burdayım. şu an listeyi de yapmadım daha, sadece kâğıda döktüm bir şeyleri çünkü aklım karışıktı, çünkü ne yapacağımı bilmiyorum, çünkü buraya kapatmaya geldim ama kapatamıyorum, çünkü sen...»
durdu. kelime ağzında asılı kaldı. söylemedi. ikisi de duydu söylemediğini.
cavit doğruldu tezgâhtan. iki adım attı, mila'yla arasında bir kol boyu kaldı. yüzünde bir yumuşama vardı ama gözünde hâlâ o tetik hal, o gitmeye hazır bekleyiş, sırtına yük olmuş yılların ihtiyatı.
«o rendeyi listeden çıkar» dedi. yalvarma değildi, rica bile değildi tam olarak. «sat gerisini, ne istersen yap, ama o rendeyi çıkar. o kalsın burada. adam vitrine koymasın onu.»
«neden bu kadar önemli?»
«çünkü senin baban her akşam işten sonra onu eline alır, bir bez alır, siler, cebine koyardı. eve götürürdü. tek onu götürürdü. sabah geri getirirdi. on iki yıl boyunca her gün. o rende onun cebinde şeklini almış. bir şey unutmasın diye taşırdı belki, bilmem. ama o rende burada olduğu sürece baban da bir yerde burada.»
mila'nın eli titremeye başladı. fark etmedi önce, sonra fark etti, çantasının askısını sıktı, titremesin diye. babasının rendeyi eve götürdüğünü bilmiyordu. babası hakkında bilmediği ne çoktu. bu adam babasını ondan daha çok tanıyordu, bu düşünce hem acıtıyor hem tuhaf bir şekilde ısıtıyordu mila'yı. sanki babasını geri veren biri karşısındaydı, parça parça, cebinden çıkarır gibi.
«adınızı bilmiyorum» dedi mila.
«nesim» dedi adam. «nesim usta derdi baban bana. ben ona da usta derdim, o bana da. ikimiz de ustaydık, kimse kimseye çırak değildi. öyle anlaşmıştık.»
testere tezgâhının üstündeki toz, pencereden giren ışıkta asılı kalmıştı. nesim eğildi, alt çekmecelerden birini açtı. menteşeleri inledi. içeriden bir şeyler çıkardı, kâğıda sarılı, ipiyle bağlı bir tomar.
«bunu da al» dedi. «sana ait aslında. baban çizerdi. akşamları, herkes gittikten sonra. mobilya değil. başka şeyler.»
mila tomarı aldı. ağırdı, düşündüğünden ağır. ipi çözmedi hemen. parmaklarıyla kâğıdın kenarını yokladı, yağ lekesi tutmuş, yer yer yırtılmış bir ambalaj kâğıdıydı.
«ne çizerdi?»
«aç, gör. ben karışmam. senin baban seninle konuşsun, benimle değil.»
dışarıda bir kamyon geçti, yerdeki talaşları hafifçe titretti. mila tomarı göğsüne bastırdı. açmayacaktı burada. bir yerde, tek başına, kimse bakmadan açacaktı.
«kapatıyor musunuz gerçekten?»
nesim omuz silkti. ellerini önlüğüne sildi, oysa elleri temizdi.
«kira» dedi. «bir de ben yoruldum. diz kalmadı. ayakta duramıyorum sekiz saat. baban olsa devam ederdik belki. ama o gitti, ben tek başıma bu tezgâhı çeviremiyorum. malı satacağım, makineleri satacağım. rendeyi tutacağım. sana söz.»
mila kapıya doğru yürüdü, sonra durdu. döndü.
«bir şey sorabilir miyim?»
«sor.»
«babam mutlu muydu? burada.»
nesim uzun uzun baktı ona. yüzündeki çizgiler daha da derinleşti, gülümsedi mi, yoksa yalnızca gözlerini mi kıstı, mila anlayamadı.
«baban türkü söylerdi» dedi. «kötü söylerdi. berbat söylerdi. ama söylerdi. insan mutsuzsa söylemez öyle. sen bunu al, karar sana kalsın.»
sokağa çıktığında ışık gözünü aldı. marangozhanenin içi loştu, buraya alışmıştı gözü, şimdi öğle güneşi keskin bir bıçak gibi vurdu. bir an gözlerini kapadı. tomar hâlâ göğsündeydi. talaş kokusu üstüne sinmişti, saçına, montunun yakasına. bu kokuyu tanımıyordu, ama bir yerinden tanıyordu.
karşı kaldırımda bir kahve vardı, camekânında buğu tutmuş. içeri girdi, en köşedeki masaya oturdu, sırtını duvara verdi. garson geldi, bir şey söyledi, mila ne dediğini duymadı.
«sade» dedi rastgele. «bir sade.»
sonra tomarı masaya koydu. ipi çözdü. düğüm sıkıydı, tırnağıyla uğraştı, en sonunda gevşedi. kâğıdı açtı.
içinde kâğıtlar vardı. onlarca. kimi kareli, kimi düz, kimi bir hesap defterinin arkasına çizilmiş. kurşun kalemle, bazıları mürekkeple. ilkini eline aldı.
bir ev çizimiydi. ama mobilya değildi. bir evin kesitiydi, dışarıdan görünüşü değil, içi. bir oda, içinde bir yatak, yatağın yanında küçük bir masa. masanın üstünde bir lamba. duvarda bir pencere, pencerenin önünde bir kız çiziği, çubuk gibi, saçları iki örgü.
altına küçük harflerle bir şey yazılmıştı. mila eğildi, okudu.
«mila'nın odası. güneş sabah bu pencereden girsin.»
kâğıdı bıraktı. eli yine titriyordu, bu sefer saklamaya çalışmadı. bir sonrakini aldı. yine bir oda. bu sefer bir mutfak, tezgâhı uzun, penceresi geniş.
«anneye mutfak. iki kişi rahat çalışsın.»
bir sonraki. bir bahçe kapısı, üstünde asma, altında bir bank.
«akşamları oturmaya.»
mila kâğıtları teker teker açtı, masaya yaydı, kahve geldi, soğudu, dokunmadı bile. babası bir ev çizmişti. yıllarca çizmişti. odaları, kapıları, pencereleri, hangi odaya sabah güneşi girecek, hangi duvara ne asılacak, hepsini. hiç yapmadığı bir evi. hiç anlatmadığı bir evi.
onlar apartman dairesinde otururdu. kira. rutubet kokan, ışık almayan bir daire. babası hiç şikâyet etmezdi. «bir gün» derdi bazen, sofrada, çorbayı karıştırırken, «bir gün.» devamını getirmezdi. mila sorardı, «bir gün ne baba?» o da güler, «yeriz içeriz, sen okursun» derdi, konuyu değiştirirdi.
bir gün buymuş demek.
kâğıtların en altında, diğerlerinden daha eski, daha yıpranmış bir tane vardı. kenarları sararmış, katlanmaktan yumuşamış. onu açarken korktu, yırtılacak diye. yavaş açtı.
bu çizim ötekilerden farklıydı. ev yoktu. bir insan yüzü vardı, kadın yüzü, kaba çizgilerle, ama tanıdık. annesiydi. genç. mila'nın hiç görmediği kadar genç. saçları omzuna dökülmüş, gülümsüyor, bir eliyle saçını tutmuş.
altında tarih vardı. mila'nın doğumundan iki yıl önce.
yanında bir not, çok küçük, neredeyse okunmuyor:
«ona söyleyemedim bugün de. yarın söylerim.»
mila kâğıdı göğsüne bastırdı, öne eğildi, alnını masanın kenarına dayadı. camekânda buğu, dışarıda bir motosiklet, garsonun tabak şıkırtısı, hepsi uzaklaştı. babası bir kadına bir şey söyleyememişti. yarın diye ertelemişti. belki hep erteledi. belki bir evi de öyle erteledi, yarına, hep yarına, ta ki yarınları bittiği güne kadar.
«abla, iyi misin?»
garsondu. genç bir çocuk, elinde bez, endişeli.
«iyiyim» dedi mila, doğruldu. «iyiyim, sağ ol.»
yüzünü avucuyla sildi. kâğıtları topladı, dikkatle, sırasını bozmadan, sanki bir sıra varmış da bozmaktan korkarmış gibi. yeniden kâğıda sardı. ipi bağladı. bu sefer düğümü kendi attı, sıkı.
telefonunu çıkardı. ekranı açtı, kapadı. kimi arayacaktı? annesi altı yıl önce başka bir şehre gitmişti, başka bir hayata. konuşmuyorlardı. kardeşi yoktu. babasının bu çizimlerden haberi olan tek kişi bir marangozdu, karşı kaldırımda, tezgâhını satan.
bir isim belirdi aklında. deniz.
parmağı ismin üstünde durdu. deniz'i altı aydır görmüyordu. son görüşmeleri iyi bitmemişti, daha doğrusu hiç bitmemişti, öylece asılı kalmıştı, yarım bir cümle gibi. mila o gün çok şey söylemişti, sonra pişman olmuştu, ama telefonu açıp özür dilemeye de eli varmamıştı. aylar geçti. aylar her şeyi kolaylaştırır sanılır, kolaylaştırmaz.
yazmaya başladı. sildi. yeniden yazdı.
«babamın atölyesine gittim bugün.»
sildi. fazla ansızındı. fazla çok şey istiyordu bir mesajdan.
«deniz, müsait misin?»
bunu da sildi. sonra hiç düşünmeden, düşünürse yollamayacağını bilerek yazdı:
«sana bir şey göstermem lazım. sadece sen anlarsın. başka kimse anlamaz.»
yolladı. telefonu masaya kapattı, ekranı görmesin diye. kahvesini bir yudum aldı, buz gibiydi, geri koydu.
beklemek. en zor kısmı beklemek. camekândaki buğuya bir çocuk parmağıyla bir şeyler çizmiş, silinmiş, yeniden çizilmiş. mila oraya baktı. babasının çizgilerini düşündü. bir ömür boyu çizip de yapamadığı ev, bir kâğıt tomarında, ipe bağlı, bir çekmecenin dibinde.
telefon titredi. mila hemen çevirmedi. bir saniye bekledi, iki saniye. sonra çevirdi.
«neredesin?»
tek kelime değildi ama tek kelime kadar açıktı. deniz gelmiyordu, geliyordu. nerede olduğunu soruyordu çünkü yola çıkacaktı.
mila kahvenin adını yazdı, sokağı yazdı. karşısı marangozhane, ekledi, kapalı olanı.
«on beş dakika» diye geldi cevap.
on beş dakika. mila telefonu bıraktı, kâğıt tomarına baktı, sonra camdan dışarı, marangozhanenin kapalı kepengine. nesim içeride hâlâ bir şeyleri topluyordu belki. ya da oturmuş, dizlerini ovuşturuyordu. bir ömrü kaldıran birinin yorgunluğuyla.
garsonu çağırdı, bir kahve daha istedi, bu sefer deniz için.
«iki tane olsun» dedi. «biri sıcak dursun.»
beklerken tomarı açmadı bir daha. elini üstüne koydu, öylece tuttu. sanki içindekiler uçup gidecekmiş gibi. sanki elini çekse babası bir kez daha kaybolacakmış gibi.
dışarıda öğle güneşi kepengin metaline vuruyor, marangozhanenin tabelasındaki solmuş harfleri aydınlatıyordu. bir zamanlar okunuyordu o harfler. şimdi yarısı gitmişti. mila okumaya çalıştı, ilk harf bir «a» gibiydi, sonrası belirsiz. belki babasının adının baş harfi. belki değil.
on beş dakika uzundu. mila her araba sesinde başını kaldırdı. her kapı açılışında. bir kadın girdi, çocuğuyla, oturdular. bir yaşlı adam gazeteyle. deniz değildi hiçbiri.
sonra oldu. kapı açıldı, camdaki buğu bir an dağıldı, içeri soğuk hava girdi. mila başını kaldırdı.
deniz kapının eşiğinde durmuştu. nefes nefese, koşmuş gibi. saçı dağınık, montunun fermuarı yarıya kadar. gözleri masayı taradı, mila'yı buldu.
ikisi de bir şey söylemedi önce. altı ay bir masanın iki yanında öylece durdu.
«geldin» dedi mila. sesi çıkmadı istediği gibi, boğuktu.
«sen çağırdın» dedi deniz. sanki bu her şeyi açıklıyordu. sanki aradaki altı ay, o yarım kalan kavga, hepsi bir çağrıyla silinebilirmiş gibi. belki silinmezdi. ama şimdilik önemli değildi.
deniz karşısına oturdu. kâğıt tomarına baktı, sonra mila'nın yüzüne.
«ağlamışsın.»
«hayır.»
«mila.»
«az.»
deniz elini uzattı, tomara değmeden durdu, izin ister gibi.
«bu ne?»
mila ipi çözmeye başladı. parmakları yine tutmuyordu, ama bu sefer utanmadı bundan. deniz'in önünde utanacak bir şey yoktu, hiç olmamıştı, sorun da buydu zaten, altı ay önce.
«babam» dedi mila. ipi çözdü. kâğıdı açtı. ilk çizimi, mila'nın odasını, deniz'e doğru çevirdi.
deniz eğildi, okudu. uzun sustu.
«sabah bu pencereden girsin» diye okudu sonra, fısıltıyla. sesi kâğıdın üstünde titredi, harfleri parmağıyla takip etti, sanki dokunursa yazının doğru olup olmadığını anlayacakmış gibi.
«öyle yazmış.»
«kime yazmış?»
mila cevap vermedi. diğer kâğıtları da açtı, birer birer, masaya yaydı. balkondaki sardunya. mutfak penceresinden görünen apartman aralığı. bir de mavi bir kapı, gerçekte kırmızıydı ama babası nedense hep mavi çizmişti, belki renkleri karıştırıyordu son zamanlarda, belki de kendi çocukluğundaki bir kapıyı çiziyordu, kimse sormamıştı.
«sabah'ı kim?»
«bilmiyorum» dedi mila. «sanmıştım ki güneş. ışık yani. sabah ışığı bu pencereden girsin diye. ama sonra öbür kâğıtlara baktım.»
deniz öbür kâğıtları çekti önüne. her birinin köşesinde aynı el yazısı, aynı ufalan harfler. sardunyanın altında: o sulasın, ben unutuyorum. apartman aralığının kenarında: çocuk hâlâ orada mı, sor. mavi kapının üstünde tek bir kelime, altı çizili: sabah.
«isim» dedi deniz.
«isim.»
ikisi de sustu. aşağıda bir motor gaza bindi, uzaklaştı. balkonun demirinde bir güvercin tıkırdadı, gitti.
«babanın bir sabah'ı mı vardı?»
mila omuz silkti, ama silkiş yarım kaldı, çünkü aslında bir cevabı vardı, sadece söylemek istemiyordu, ya da nasıl söyleyeceğini bilmiyordu, ikisi arasında bir yerde asılı kaldı omzu.
«annemin adı nilüfer.»
«biliyorum.»
«babam kırk iki yıl nilüfer'le yaşadı. kırk iki yıl. ben doğdum, büyüdüm, gittim, geldim, hep nilüfer vardı evde. şimdi hastanede yatıyor, kafası dağılıyor parça parça, ve çizdiği her şeyin üstüne sabah yazıyor.»
deniz elini masaya koydu, mila'nınkine yakın, değmeden. bu onun eski huyuydu. değmeden yakın durmak. altı ay önce bu mila'yı çıldırtırdı, neden dokunmuyorsun, neden hep bir milim öteden seviyorsun beni diye bağırmıştı bir keresinde, mutfakta, elinde bulaşık süngeriyle. şimdi o milim iyi geliyordu. insan değişiyordu demek. ya da yorgunluk her şeyi yumuşatıyordu.
«belki gençlik» dedi deniz. «herkesin bir tane vardır. söylenmeyen.»
«sen de mi?»
deniz güldü, kısa, dişleri görünmeden.
«sorunun cevabını biliyorsun.»
bunu dedi işte. yine böyle yaptı, topu geri attı, kendi tarafında tutmadı. mila içinden hem kızdı hem rahatladı. altı ay boyunca özlediği tam da buydu belki, bu geri atış, bu yakalanmayan top.
kâğıtları topladı deniz, dikkatle, üst üste, ama ilk çizimi en üste koydu, mila'nın odasını, sabah bu pencereden girsin yazanı. bir süre öylece tuttu.
«ne yapacaksın?»
«bilmiyorum. sormaya korkuyorum. ya bir hikâye çıkarsa. ya kırk iki yıl bir yalan olduğunu öğrenirsem.»
«yalan değil ki» dedi deniz. «iki şey aynı anda gerçek olabilir. nilüfer'i sevmiş olabilir. sabah'ı da unutmamış olabilir. insan bir tek şeye sığmıyor mila. sen bunu bilirdin.»
son cümle iğneli çıktı, istemeden, ya da isteyerek, artık ikisi de emin değildi. sen bunu bilirdin. altı ay öncesine bir kapı. mila o kapıyı kapatmadı, ama içeri de girmedi, eşikte durdu.
«kahve ister misin?»
«saat üç.»
«uyuyamayacağım zaten.»
kalktı mila. mutfağa geçti. cezveyi ararken elleri yine o eski işi biliyordu, kaşık, şeker, su, hiç düşünmeden, oysa üç aydır tek başına içmişti kahvesini, hep bir fincan, hep az. şimdi iki fincan çıkardı dolaptan. birinin kulpu kırıktı, onu kendine ayırdı, misafire kırık kulplu fincan verilmezdi, annesi öğretmişti, nilüfer, kırk iki yılın nilüfer'i.
deniz kapı eşiğine geldi, omzunu pervaza dayadı. mutfak küçüktü, ikisi aynı anda dönemezdi burada, bunu da bilirlerdi.
«hâlâ aynı yerde duruyor her şey» dedi deniz.
«taşımaya üşendim.»
«yalan.»
cevap vermedi mila. ocağın mavi alevine baktı, cezvenin dibinde köpüğün toplanmasını bekledi. deniz haklıydı elbette. taşımaya üşenmemişti. taşırsa gerçek olurdu, gidişi, bitişi, hepsi. fincanlar yerinde kalsın istemişti. belki döner diye. döndü işte, ama böyle dönmesini istememişti, gecenin üçünde, elinde ölmekte olan bir babanın çizdiği yabancı bir isimle.
köpük kabardı. ocağı kıstı.
«deniz.»
«efendim.»
«neden geldin?»
uzun sessizlik. cezveyi fincanlara paylaştırdı mila, dengeli, köpüğü ikiye böldü, bu da bir hünerdi, kimse öğretmemişti, kendi bulmuştu.
«aradın» dedi deniz sonunda.
«yarım kalmış bir kavgadan sonra altı ay konuşmayan biri, bir telefonla gelmez. kalkıp gelmek için başka bir şey lazım.»
deniz fincanı aldı, kırık kulplu olanı, mila fark etmeden değiştirmiş miydi kendininkiyle, yoksa mila mı yanlış uzatmıştı, belli değildi. parmakları kırığın olduğu yeri buldu, orada durdu.
«babam da hastaydı» dedi deniz. «sen gittikten sonra. iki ay yattı. geçen ay kaybettim.»
mila'nın elindeki fincan sallandı, kahve dudağa geldi, dökülmedi.
«söylemedin.»
«kime söyleyecektim? kavga etmiştik.»
«deniz.»
«cenazede kalabalık vardı. herkes vardı. bir sen yoktun. fark ettim onu. öfkelenirim sandım, öfkelenemedim. sadece boş bir yer gibiydi, orada durman gereken.»
mutfak sessizleşti. buzdolabı homurdandı, sustu. aşağıda gece bekçisinin düdüğü, iki kısa bir uzun, hep aynı, on beş yıldır aynı adam mı çalıyordu bunu, mila hiç merak etmemişti, şimdi merak etti, saçma bir anda.
«o yüzden geldin.»
«bilmiyorum neden geldim. telefonda sesin öyleydi ki. babam yüzünden mi, senin sesin yüzünden mi, ayıramadım. belki ikisi de aynı şey.»
kahvelerini içtiler, ayakta, mutfakta, ikisi de oturacak yeri önermeden. salona geçmek fazla resmî olurdu, fazla düzenli, konuşulanlar salonun düzenini bozardı. mutfak dağınıklığa daha uygundu.
«sabah'ı bulacağım» dedi mila birden.
«nasıl?»
«bilmiyorum. ama bulacağım. babam sormamı istiyor. yazmış işte. çocuk hâlâ orada mı, sor. sardunyayı sula. bunlar bana emir. belki de vasiyet. ölmeden önce bir şeyleri düzeltmek istiyor, sadece sözcükleri karışıyor, çizimle söylüyor.»
«ya bulunca?»
«bakarız.»
bu mila'nın "sorunun cevabını biliyorsun"uydu. deniz anladı, gülümsedi, ilk kez tam gülümsedi bu gece, gözlerinin kenarı kırıştı, mila o kırışıkları tanıyordu, altı ay boyunca en çok onları özlemiş miydi, yoksa şimdi mi öyle geliyordu, kim bilir.
«yardım ederim» dedi deniz.
«istemedim.»
«isteyeceğini de bekleme.»
fincanları yıkadı mila, ikisini de, kırık kulplu olanı en sona bıraktı, parmağında çevirdi, koydu. deniz arkasında duruyordu, çok yakın değil, o milim ötede yine, ama bu sefer o milim bir söz gibiydi, kapanmamış bir cümle gibiydi, ikisi de biliyordu devamını, ikisi de söylemedi.
«kalıyor musun?»
«sabaha kadar mı?»
«sabah bu pencereden girsin ya» dedi mila, babasının yazısını tekrarlayarak, kendi de şaşırarak sesinin çıkardığı şefkate. «görelim bakalım kim girecek.»
deniz cevap vermedi. ama gitmedi de. salona geçtiler sonunda, çizimleri masaya yaydılar tekrar, yan yana oturdular kanepede, altı ay önceki uzaklıkla değil, bu geceye ait yeni bir mesafeyle. ışığı yakmadılar. sokak lambası yetiyordu, kâğıtları soluk sarıya boyuyordu, mavi kapı gri görünüyordu şimdi, sabah kelimesi karanlıkta seçilmiyordu ama ikisi de nerede yazdığını biliyordu.
«nereden başlarız?» diye sordu deniz.
«babamın eski defterlerinden. anahtar kutusundaki fotoğraflardan. bir de» durakladı mila, «annemden.»
«nilüfer'e mi soracaksın?»
«bir gün. şimdi değil.»
pencereden dışarı baktı mila. karşı apartmanın çatısı, antenler, uzakta bir minarenin ucu. gökyüzü henüz siyahtı ama en dipte, çok altta, bir renk değişiyordu, mor değil, gri değil, adı olmayan bir şey, sabahtan önceki o kararsız saatin rengi.
deniz'in eli kanepenin üstünde, mila'nınkine bir milim uzaklıkta durdu.
bu sefer mila kapattı o milimi.
parmaklarını deniz'in parmaklarının üstüne koydu, bastırmadan, sahiplenmeden, sadece orada, sadece dokunarak, altı aylık bir sessizliğin sonunda insanın yapabileceği en küçük ve en büyük şeyi yaparak. deniz elini çekmedi. çevirmedi de, avucunu açıp mila'nınkini tutmadı, öyle bir şey fazla olurdu, fazla erken, fazla kolay. öylece durdular. iki el, üst üste, çizimlerin arasında, babasının yabancı isminin gölgesinde.
dışarıda o adsız renk koyulaştı, griye döndü, sonra grinin içinden solgun bir sarı sızmaya başladı, önce çatının kenarına, sonra antenin teline, sonra cama.
ışık pencereden girdi.
mila baktı, gülümsemedi, ağlamadı da, sadece izledi, babasının istediği gibi, o pencereden giren sabahı, ve yanındaki adamı, ve masadaki adı, ve kendi elinin altındaki elin sıcaklığını, hepsini aynı anda, çünkü deniz haklıydı, insan bir tek şeye sığmıyordu.
cezve mutfakta soğudu. kimse ikinci bir kahve yapmadı. buna gerek kalmadı.
devamını gör...

-ben seni tanıyor muyum?

yer miyiz bu yürüme numaralarını
devamını gör...

"bacı" dedik ilk gün, dünya ahiret öyle artık. uzayda yeniden değerlendiririz.
devamını gör...

uzayan bekleyiş

mila cevabı yutkundu. kadının, adının servet olduğunu az önce öğrenmişti, gözünde bir merak değil bir sabır vardı; sanki soruyu sormuş, cevabı zaten biliyormuş gibi çamaşır ipini gerdi.
«bilmiyorum» dedi mila. «anahtarı almaya geldim. atölyeyi kapatacaktım.»
«kapattın mı?»
«hayır.»
«işte bu yüzden gülmüyorsun.»
kadın leğeni kalçasına dayadı, mila'ya bir bardak ayran ister miydi diye sormadan mutfağa yürüdü. mila arkasından bakakaldı. avludaki incir ağacının altında bir tabure vardı, oturdu. öğle güneşi taşların üstünde titriyordu, tavuklar bir köşede toprağı eşeliyordu, uzaktan bir traktör geçti.
servet ayranı getirdi, üstünde nane vardı.
«iç. sıcak bastırdı.»
mila içti. ayran ekşi ve serindi, ağzında bir an babasının mutfağını açtı, o mutfakta hiç oturmamıştı ama sanki oturmuş gibi hatırladı.
iki gün önce otobüs biletini almıştı. salı sabahı, dokuz otuz. cebindeydi hâlâ, katlanmış, kenarları terden yumuşamış. salı bugündü. otobüs dokuz otuzda kalkmıştı, o iskelede değildi.
bileti çöpe atmadı. neden atmadığını da düşünmedi.
---
atölyeye döndüğünde öğleyi geçmişti. kapı aralıktı. içeride cavit yoktu ama olduğunu gösteren şeyler vardı: tezgâhın üstünde yarısı zımparalanmış bir kapak, yerde talaş, bir bardak çay, üstünde bir sinek. çayı eliyle yokladı mila, soğuktu. demek sabah bırakmış, çıkmıştı.
kapağın üstüne parmağını sürdü. ağaç pürüzsüzdü bir yerde, sonra birden çentik. zımpara orada durmuş. neden durduğunu bilmek istedi, sonra bunu bilmek istediği için kendine kızdı.
duvarda babasının aletleri asılıydı hâlâ. cavit hiçbirini indirmemişti, sadece kendi getirdiklerini bir sıra alta koymuştu. iki neslin çekiçleri yan yana. mila en büyük törpüye baktı, sapı elle aşınmış, koyu, parlak. bir el bunu yıllarca tutmuş. o el artık yoktu.
«aradın mı beni?»
kapıda cavit vardı, elinde bir poşet, içinde ekmek ve bir şeyler. terlemişti, saçları alnına yapışmıştı.
«hayır» dedi mila. «kapı açıktı, girdim.»
«iyi ettin.» poşeti tezgâhın kenarına koydu, ekmeği çıkardı, kokladı, sonra bıraktı. «ben markete gittim. bir şey yok evde.»
«sabah çay bırakmışsın. soğumuş.»
cavit bardağa baktı, sonra mila'ya. yüzünde bir şey kıpırdadı, gülümseme değildi tam, ona yakın bir şey.
«unuturum» dedi. «bir işe başlarım, çayı unuturum. sonra soğuk içerim, farkına varmam.»
«iyi değil o.»
«ne iyi değil?»
«insanın kendi çayını unutması.»
cavit poşetten bir domates çıkardı, tezgâhın kenarına dizdi, üçünü. sonra durdu, ellerini önlüğüne değil pantolonuna sildi.
«sen salı gidecektin» dedi. bakmadan söyledi, domatesleri hizalıyordu.
«salı bugün.»
«biliyorum.»
sessizlik oldu. dışarıda bir motosiklet geçti, uzaklaştı, gitti. cavit domatesi bıraktı, tam karşısına döndü mila'nın.
«neden gitmedin?»
mila'nın elinde ayran bardağı yoktu ama sanki hâlâ vardı, parmakları o serinliği arıyordu. bir cevap hazırladı, sonra beğenmedi, başka bir tane hazırladı, o da yalandı.
«atölye kapanmadı» dedi sonunda. «yarım işi bırakıp gitmek olmaz.»
«yarım iş benim işim» dedi cavit. «sen kapıyı kilitleyip gidebilirdin. ben zaten buradayım.»
doğruydu. ikisi de biliyordu. mila cevap vermedi, duvardaki törpüye baktı yine.
«babamın defterleri var» dedi. «bitmedi. okuyorum.»
«onlar bitmez ki» dedi cavit. sesinde bir yumuşama vardı, alay değil. «ben yıllardır okuyorum, bitmedi.»
---
o akşam mila kaldığı pansiyona döndü. pansiyonu işleten kadın, iskelenin arkasındaki iki katlı evi bölmüş, üç odayı kiraya veriyordu. sezon dışıydı, mila'dan başka kimse yoktu. kadın her akşam kapısını çalar, bir bardak çay bırakır, «bir şey lazım mı» diye sorardı. mila her akşam «yok, teşekkür ederim» derdi.
bu akşam kadın çayla birlikte bir şey daha sordu.
«kaç gün daha kalacaksın kızım? sırf temizlik için soruyorum, çarşafı ona göre.»
mila kapı aralığında durdu, elinde çay.
«bilmiyorum» dedi. «birkaç gün daha.»
«birkaç gün mü? sen bir haftadır birkaç gün diyorsun.»
kadın gülümsedi, kötü niyetsizce, sonra merdivenden indi. mila kapıyı kapadı, çayı pencere kenarına koydu, oturdu.
bir hafta. gerçekten bir hafta olmuş muydu? günleri sayamadı, sayınca da inanamadı. ilk geldiğinde bir gün kalacaktı, anahtarı alıp devredecek, imzayı atacaktı. sonra atölye açıldı, sonra cavit vardı, sonra defterler, sonra yağmur, sonra deniz feneri. her gün bir bahane bulmuştu. bahaneler gerçekti ama bahaneydi de.
telefonunu açtı. ekranda okunmamış mesajlar vardı, iş yerinden, bir arkadaşından, birinden daha. sonuncusuna bakmadı. bakmamak için baktı, açmadan kapattı.
pencereden deniz görünüyordu, karanlıkta bir çizgi. feneri döner ışık aralıklarla geliyordu, evin duvarına bir an vuruyor, gidiyordu. mila ışığın gelişini bekledi, geldi, gitti, yine bekledi. ikinci gelişte fark etti ki gülümsüyor. neden gülümsediğini bilmiyordu. ışık üçüncü kez geldiğinde gülümseme gitmişti, yerinde bir sızı vardı, tarif edemediği, bir yeri değil her yeri tutan.
salı bileti hâlâ cebindeydi. çıkardı, düzeltti, masaya koydu. bir süre baktı. sonra çekmeceye kaldırdı. atmadı yine.
---
ertesi sabah erken uyandı. uyandığında dışarıda martılar bağrışıyordu, iskeleye tekne yanaşmış olmalıydı, balık gelmişti. giyindi, aşağı indi, pansiyoncu kadın kahvaltıyı hazırlamıştı, zeytin, peynir, bir tabak reçel.
«incir reçeli» dedi kadın. «kendim yaparım. ağaç avluda.»
mila reçelden aldı, tatlıydı, içinde çekirdekler diliyle patlıyordu.
«güzel» dedi.
«cavit de sever bunu» dedi kadın, yerine oturmadan. «her yıl bir kavanoz yaparım ona. adamcağız kendine bakmaz.»
mila kaşığı bıraktı.
«onu tanıyor musunuz?»
«ben herkesi tanırım kızım. küçük yer burası.» kadın karşısına oturdu, kendine de çay koydu. «baban gelmeden önce buralı değildi o. sonradan geldi. çıraklık etti baban yanında, sonra kaldı. baban ölünce herkes gider sandı, gitmedi.»
«neden kaldı?»
kadın omuz silkti.
«gidecek yeri mi yok, kalacak nedeni mi var, bilmem. sorulmaz öyle şey.» çayından bir yudum aldı. «ama bir kız vardı bir zamanlar. şehirden. onun için gitmedi mi kaldı mı, orasını da bilmem. çok konuşmam ben.»
çok konuşuyordu ama mila bunu söylemedi. bir kız. şehirden. sözcükler kahvaltı masasında asılı kaldı, incir reçelinin tatlılığına karıştı. mila bir şey sormak istedi, sonra sormadı. sormanın kendisi bir şey itiraf etmek gibiydi.
---
o gün atölyede cavit'e bulaşmadı bu meseleyi. ikisi çalıştı. yani cavit çalıştı, mila baktı, sonra bakmaktan sıkıldı, bir zımpara aldı eline. cavit gösterdi, nasıl tutulur, hangi yöne sürtülür.
«damarına göre» dedi. «ağacın damarı var. ona ters gidersen kalkar, pürüz olur. damarıyla gidersen yumuşar.»
mila denedi. ilk seferde tersine gitti, ağaç dikleşti eline. cavit güldü, sessizce, sonra elini uzattı, mila'nın elinin üstüne koymadı ama yakınına getirdi, yönü gösterdi.
«böyle. aceleye getirme.»
mila damarıyla gitti. ağaç yumuşadı. parmağının altında bir teslimiyet oldu, tarifsiz, hoş. devam etti. zamanı unuttu. fark ettiğinde ellerinde talaş, avucunun içi kızarmış, sırtı ağrıyordu ama iyi bir ağrı.
«kaç saat oldu?» diye sordu.
cavit pencereye baktı, güneşe.
«üç kadar. yemek yemedik.»
«yemedik.»
«aç mısın?»
«farkında değildim.»
cavit poşetten dünkü ekmeği çıkardı, biraz sertti, önemsemedi. peyniri kesti, domatesi böldü. iki taş üstüne oturdular, atölyenin önünde, denize karşı. ekmeği paylaştılar. mila peyniri ekmeğin arasına koydu, ısırdı. sade bir şeydi, tuzlu, sıcak güneşin altında.
«babam da böyle mi yerdi?» diye sordu.
cavit çiğnedi, yuttu, sonra cevap verdi.
«baban aç kalmazdı. ben unuturdum, o unutmazdı. öğle oldu mu tezgâhı bırakır, ekmeğini çıkarırdı. beni de zorla oturturdu. ye derdi, iş kaçmaz, mide kaçar.»
mila güldü. ilk kez, gerçekten, avludan gelen tavuk sesi kadar doğal.
«mide kaçar mı?»
«onun lafıydı. anlamı yok. ama doğru.»
ikisi de sustu. denizde bir tekne geçti, yavaş. bir martı direğe kondu, bakındı, uçtu. mila ekmeğin son parçasını çiğnedi, ellerini pantolonuna sildi, cavit'in az önce yaptığı gibi. fark etmedi taklit ettiğini. cavit fark etti, bir şey demedi.
«ben şehirde hep ayaküstü yerim» dedi mila. «masamda. bilgisayara bakarken. ne yediğimi hatırlamam.»
«iyi değil o» dedi cavit. mila'nın dün söylediği sözü. bilerek mi söyledi, bilmeden mi, mila anlayamadı. ama bir yerinde bir düğüm çözüldü.
---
akşam olunca cavit atölyeyi kapatmadı, mila'ya kilidi bıraktı.
«sen kapat» dedi. «anahtar sende zaten. ben yukarı çıkacağım, bir şeye bakacağım.»
yukarısı atölyenin üstündeki küçük odaydı, cavit orada kalırdı. mila hiç çıkmamıştı. cavit merdiveni tırmanırken, ahşap basamaklar gıcırdarken, mila aşağıda kaldı. tek başına. babasının atölyesinde, akşam ışığında, talaş kokusunun içinde.
kilidi hemen kapatmadı. tezgâhın başına gitti, oturdu, babasının oturduğu yere.
elini tezgâhın kenarına koydu. ahşap yıllar boyunca elden geçe geçe pürüzsüzleşmişti, avucunun altında serindi. parmağını bir yarığın içinde gezdirdi. burada bir kertik vardı, biri bir şeyi kesmiş, bıçak fazla ileri gitmiş. belki babası. belki cavit. belki adını bile bilmediği bir başkası.
yukarıdan bir ayak sesi geldi, sonra bir sandalyenin sürtünmesi. cavit orada, tavanın ardında bir yerde, yaşıyordu. mila başını kaldırıp tahtaya baktı sanki adamı görebilecekmiş gibi.
cebinden telefonunu çıkardı. ekranda üç mesaj vardı, üçü de işten. bir tanesi deren'den: «nerelerdesin? toplantıyı kaçırdın.» mila baş harflerini bile okumadan cebe geri soktu telefonu. bugün ilk kez, kaçırdığı bir toplantı ona uzak bir gezegende olup biten bir şey gibi geldi.
tezgâhın üstünde yarım kalmış bir iş duruyordu. bir sandık kapağı, menteşe delikleri açılmış ama menteşeler henüz takılmamış. yanında minik bir tornavida, bir kâğıt parçasında kurşunkalemle çizilmiş bir ölçü. mila kâğıdı eline aldı. rakamlar acele yazılmıştı, biri üstü çizilip düzeltilmişti. onu okurken, adamın burada durup hesabı bozup yeniden yaptığını gördü gözünün önünde.
merdivenden ayak sesi indi.
«aç mısın?» diye seslendi cavit yarı yukarıdan.
«ne?»
«aç mısın diye sordum. yukarıda bir tencere var. fasulye. dün yaptım, çok oldu.»
mila ne diyeceğini bilemedi. bir yabancının evinde, bir yabancının fasulyesi. ama cavit yabancı değildi artık, tam olarak da bir tanıdık sayılmazdı. ikisinin arasında bir yerde, adı olmayan bir şey.
«olur» dedi sonunda. sesi kendine bile tuhaf geldi.
yukarı çıkan merdiven dardı. mila basamakları sayarak çıktı, alışkanlıktan. on bir. en üstte bir kapı vardı, açıktı. içerisi mila'nın beklediğinden küçüktü ve beklediğinden düzenliydi. bir yatak, üzerinde katlanmış gri bir battaniye. bir masa, iki sandalye. duvarda çerçevesiz bir sürü fotoğraf, raptiyeyle tutturulmuş. bir küçük ocak, üstünde tencere.
«otur» dedi cavit, kaşığı tencerede gezdirirken. «ekmek dün akşamdan. ama fırında ısıtırım.»
«zahmet etme.»
«zahmet değil.»
mila oturdu. gözü duvardaki fotoğraflara takıldı. kimini seçemedi, kimi çok eskiydi, kenarları sararmıştı. bir tanesinde bir kadın vardı, denizin önünde, saçları rüzgârda. bir tanesinde bir çocuk, dizi kanamış, gülüyor. bir tanesinde iki adam, kolları birbirinin omzunda, arkalarında bu atölyenin kapısı.
«bu» dedi mila, parmağını iki adamlı fotoğrafa doğru uzatarak. «bu babam mı?»
cavit tencereyi karıştırmayı bıraktı. döndü. bir an ona baktı, sonra fotoğrafa.
«o» dedi. «yanındaki de ben.»
mila kalktı, fotoğrafa yaklaştı. babasının yüzünü çok az fotoğraftan tanırdı, annesi hepsini atmıştı ya da bir kutuya kaldırmıştı, mila bilmezdi hangisi. bu yüzü daha önce hiç görmemişti. genç. gülümsüyor. gözlerinin kenarında, mila'nın aynada kendinde gördüğü çizgiler.
«kaç yaşındaymış burada?»
«bilmem. otuz. otuz iki. o zaman ben burada çıraktım. o usta değildi daha, ustanın yanında çalışırdık ikimiz de. sonra usta öldü, dükkân ona kaldı. ben de kaldım.»
mila fotoğraftan gözünü ayırmadan sordu.
«neden hiç anlatmadın bunu bana?»
«sormadın.»
bu cevap mila'yı susturdu. doğruydu. sormamıştı. ilk geldiği gün babasının kim olduğunu, nasıl bir adam olduğunu değil, atölyenin ne kadar edeceğini sormuştu. emlakçının verdiği bir rakamla, bir imza atıp gidecek biriydi o gün. şimdi bir yabancının odasında, bir yabancının fasulyesini bekleyerek babasının genç yüzüne bakıyordu.
«otur artık» dedi cavit. «soğur.»
iki tabak koydu masaya. fasulye koyuydu, üstünde bir parça tereyağı erimişti. ekmek gerçekten sıcaktı, cavit onu bir kâğıda sarıp getirdi. mila ilk lokmayı ağzına attığında, ne zamandır böyle bir şey yemediğini fark etti. öğle yemekleri hep ekrana bakarken yenen, tadı hatırlanmayan bir şeydi. bu başkaydı. bu yavaştı.
«güzel» dedi.
«annenin tarifi.»
mila kaşığı havada durdu.
«ne?»
«annen yapardı. baban öğrendi ondan. bana da öğretti baban. böyle geldi işte, elden ele.» cavit ekmeği böldü, yarısını mila'nın tabağının yanına koydu. «sen bilmezsin. sen küçüktün gittiğinizde.»
mila kaşığı bıraktı. annesi hakkında konuşmak istemezdi, hiç kimseyle. ama burada, bu odada, kimse konuşmak istemesini beklemiyordu ki. cavit yalnızca fasulyenin nereden geldiğini söylemişti. öylesine. bir bilgi gibi.
«annem hiç bahsetmedi» dedi mila. «buradan. babamdan. hiçbir şeyden. ben büyürken sanki hiç yaşanmamış gibiydi bu şehir. sanki ben bir yerden gelmemişim, öylece başlamışım.»
cavit başını salladı. aceleyle bir şey söylemedi. kaşığını tabağa daldırdı, çıkardı, üfledi.
«kızgın gitti annen» dedi sonunda. «kızgın giden geri dönüp bakmaz. anlatmak da bakmaktır çünkü.»
mila bu cümleyi bir yere yazmak istedi. nereye bilmeden. içinde bir yere.
«peki babam?» diye sordu. «o da kızgın mıydı?»
«baban kızmazdı. baban beklerdi. yanlış huy. bir insan bir insanı bekleye bekleye tükenir.» cavit durdu, tabağına baktı. «seni bekledi. yıllarca. kapıya biri geldi mi başını kaldırırdı. her seferinde. sen değildin hiçbir zaman. ama başını yine de kaldırırdı.»
odada bir süre yalnızca dışarının sesi oldu. uzakta bir kamyon geçti, camlar hafifçe titredi. mila'nın boğazında bir şey vardı, yutkununca geçmedi.
«ben bilmiyordum» dedi. sesi kısıktı. «beni beklediğini bilmiyordum. bana kimse söylemedi. ben burada birinin beni beklediğini bilseydim...»
cümlesini bitiremedi. ne yapardı? gelir miydi? on altı yaşındaki mila, on sekiz yaşındaki mila, annesinin öfkesiyle örülmüş bir dünyada büyüyen mila. gelemezdi belki. ama bilmek isterdi. bilmek başka bir şeydi.
«söylenmez zaten» dedi cavit yumuşak bir sesle. «insan bekliyorum diye bağırmaz. sessiz bekler. en kötüsü de o.»
mila başını öne eğdi. tabaktaki fasulyeye baktı, ama görmedi. gözünün önünde bu odada, belki bu masada oturan, kapı her çaldığında başını kaldıran bir adam vardı. hiç tanımadığı, ama yüzünü şimdi duvarda gördüğü bir adam.
«onu son gördüğünde» dedi mila, «nasıldı?»
cavit kaşığını bıraktı. ellerini masaya koydu, birbirine kenetledi. parmakları kalındı, eklemlerinde işin izi vardı.
«hastaydı. ama çalışıyordu. doktor yapma dedi, o yaptı. elinden düşmedi rende. son işi de şu aşağıda duruyor, o sandık. bitiremedi. menteşeleri takamadı.» cavit gözlerini kaldırdı, mila'ya baktı. «o sandığı senin için yapıyordu.»
mila'nın elindeki kaşık masaya çarptı, ses çıkardı. fark etmedi bile.
«ne?»
«bir gün gelirsin diye. bir çeyiz sandığı gibi. içine ne koyacağını bilmiyordu, ama yapıyordu. bana derdi, cavit, kızıma bir sandık yapıyorum, gelince versin diye. gelmedin. sandık kaldı.»
mila kalktı. nereye gideceğini bilmeden kalktı. iki adım attı, pencerenin yanına gitti, geri döndü. nefesi hızlanmıştı. aşağıda, o tezgâhın üstünde duran yarım kapak, biraz önce parmağıyla dokunduğu ahşap, üstündeki kertik. onun için. bir ölçü kâğıdı, acele yazılmış rakamlar, üstü çizilmiş bir hata. onun için.
«neden şimdi söylüyorsun bunu?» dedi. sesi keskin çıktı, kendi de irkildi. «ilk geldiğim gün söyleyebilirdin. satarım deyip gidecektim ben. sen bir kelime etmedin.»
cavit oturduğu yerden ona baktı. kızmadı. bakışında bir sitem bile yoktu.
«ilk geldiğin gün» dedi, «gözlerine baktım. acele vardı. gitmek isteyen bir insanın gözü. ona sandık desem, ne olurdu? bir yük daha. satar giderdin, sandığı da bir kamyona atardın. ben bekledim. baban gibi.» yarım bir gülümseme geçti yüzünden. «elden gelen bir tek o. beklemek.»
mila pencerenin camına yaslandı. cam soğuktu, alnını dayadı. sokakta bir kedi, çöp konteynerinin altından çıktı, gerindi, yürüdü gitti. sıradan bir akşam. herkes için sıradan.
«görmek istiyorum» dedi. «sandığı. tamam olmuş halini değil. şimdiki halini. onun bıraktığı gibi.»
«aşağıda.»
«biliyorum. görmüştüm. ama görmemiştim. anlıyor musun?»
cavit başını salladı. anlıyordu. kalktı, tabakları üst üste koydu ama ocağın kenarına bıraktı, yıkamaya kalkmadı.
«in» dedi. «ben arkandan gelirim.»
mila merdivenden indi. bu sefer basamakları saymadı. tezgâhın başına gitti, sandık kapağının önünde durdu. az önce eline aldığı kâğıt hâlâ oradaydı. menteşe delikleri, boş, karanlık. parmağını deliklerden birine soktu. ahşabın içi pürüzsüzdü, bir matkap dönmüş, bir el o matkabı tutmuştu.
arkasından cavit'in ayak sesi geldi. yanında durdu, ama dokunmadı hiçbir şeye.
«bitirebilir misin?» diye sordu mila, gözünü kapaktan ayırmadan. «menteşeleri. onun bıraktığı yerden.»
cavit uzun bir süre cevap vermedi. mila döndü, adama baktı. cavit'in gözü sandıktaydı, ama başka bir yere bakıyor gibiydi, çok gerilere.
«bitirebilirim» dedi. «ama bir şartla.»
«ne?»
«sen de yaparsın. yanımda. menteşeyi ben tutmam, sen tutarsın. vidayı ben döndürmem, sen döndürürsün. baban senin için başladı, sen bitir.» ellerini önlüğüne sildi, sonra sandığın kenarına dokundu, hafifçe, bir hayvanı okşar gibi. «öyle olur bu iş. yoksa olmaz.»
mila sandığa baktı. son menteşe hâlâ vidasız duruyordu, deliğin ağzında paslı bir yıldız gibi. parmağını uzattı, metale değdi. soğuktu.
«nereden başlıyoruz?» dedi.
cavit tezgâhın altından bir kutu çıkardı. içinde vidalar, farklı boylarda, ayrılmış bölmelerde. uzun süre baktı kutuya, sonra en küçüklerden birini aldı, avucunda yuvarladı.
«baban bu boyu kullanmış» dedi, öbür menteşelerdeki vidaları göstererek. «görüyor musun, hepsi aynı. adam titizmiş.»
«titizdi.»
kelimeyi geçmiş zamana çevirirken sesi çatladı biraz, ama cavit duymamış gibi yaptı. tornavidayı uzattı ona. sapı ahşaptı, yıllardan cilası gitmişti, avuç izinin oturduğu yerden parlak kalmıştı sadece.
«tut şunu» dedi. «vidayı deliğe koy. önce elinle çevir, iki tur. sonra tornavidayla sıkarsın. yavaş. ağaç eski, çatlar.»
mila diz çöktü sandığın önüne. zemin sertti, dizinin altında bir talaş parçası eziliyordu, kımıldamadı. vidayı deliğe yerleştirdi. parmağı kaydı ilk seferinde, vida yere düştü, tahta üstünde ince bir ses çıkardı, yuvarlandı, cavit'in çizmesinin yanında durdu.
adam eğildi, aldı, geri verdi. bir şey söylemedi.
ikinci denemede tuttu. iki tur, dediği gibi. sonra tornavida. metal metale oturdu, direndi, sonra teslim oldu. vida ağır ağır gömüldü tahtaya. bileği ağrımaya başladı, aldırmadı.
«sıkışıyor» dedi.
«sıkışsın. az kaldı. çok bastırma, kafası kırılır.»
terlemişti. alnındaki saç teli gözüne düşüyordu, üflemeye çalıştı, olmadı, elinin tersiyle itti, yüzüne is bulaştı. cavit bunu gördü, gülümsedi hafifçe, gülümsemesini bıyığının altına sakladı.
ilk menteşe oturduğunda geri çekildi, işine baktı. vida düzgün girmemişti, hafif yamuktu.
«eğri olmuş» dedi.
«olsun.» cavit çömeldi yanına, dizleri çıtırdadı. «baban da eğri koyardı bazen. bak.» sandığın diğer köşesini gösterdi, alttaki eski menteşeyi. gerçekten de vidalardan biri hafif yana kaçmıştı, yıllar önce, başka bir elden. «kusursuz iş yapan adam çabuk sıkılır bu işten. biraz eğri koyacaksın ki, on yıl sonra biri baksın, desin, burada bir insan varmış.»
mila menteşeye baktı, sonra kendi koyduğuna. iki eğri. baba ve kız, aynı sandıkta, yıllarca ara.
«onu tanıyor muydun?» diye sordu, gözünü kaldırmadan. «babamı. buraya gelirdi galiba.»
cavit doğruldu, belini tuttu, tezgâha yaslandı. cevap vermeden önce hep böyle yapıyordu, bir yere dayanıyor, elini bir yere koyuyordu, sanki kelimeler ağır gelecekmiş de düşmesin diye.
«gelirdi» dedi sonunda. «ayda bir, bazen iki. tahta almaya. ceviz severdi, ama ceviz pahalıydı, çoğu zaman kavağa razı olurdu. otururdu şu tabureye, çayını içerdi, konuşmazdı fazla. işi olan adam sessiz olur.»
«ne konuşurdunuz?»
«hava. fiyatlar. bir keresinde bir kızı olduğunu söyledi. uzakta okuyormuş. gurur duyuyordu, ama gururunu göstermezdi, ağzından kaçırırdı sadece.» durdu. «adını söylemedi hiç. şimdi öğrendim.»
mila'nın elindeki tornavida durdu. ikinci menteşenin ilk vidası yarı yoldaydı. parmakları tornavidanın sapını sıktı, ahşabın oyuğu avucuna oturdu, o eski avuç izinin üstüne kendi avucunu koydu, yabancı bir sıcaklık gibi.
«bana hiç söylemedi buraya geldiğini» dedi. «marangozdu, evet, ama bir dükkânı vardı diye bilmiyordum. sandım ki evde yapardı hep. bodrumda.»
«bodrumda da yapardı belki. buraya malzemeye gelirdi. bazen çalışırdı da, benim tezgâhımda, kendi işi olmadığında.» cavit çayından bir yudum aldı, çay soğumuştu, yüzünü buruşturdu, yine de içti. «insan çocuğuna her şeyi anlatmaz. anlatsa çocuk büyümez. boşluk bırakır ki, çocuk gelsin doldursun. bak işte, dolduruyorsun.»
devam etti mila. ikinci vida, üçüncü. bilek artık ağrıyı unutmuştu, ritim tutmuştu. cavit arada uzanıp bir vidanın açısını düzeltiyor, sonra elini çekiyordu, işi ona bırakıyordu yine. konuşmadılar bir süre. dükkânın arkasındaki radyodan cızırtılı bir müzik geliyordu, kelimeleri seçilmiyordu, sadece bir kadın sesi, uzak, alçak.
dördüncü menteşe bittiğinde mila kapağı denedi. kaldırdı, indirdi. kapak açıldı, gıcırdadı, kapandı. ilk kez bir bütün gibi hareket etti sandık, dört menteşe birden, aynı yayda.
«yağ ister» dedi cavit. «gıcırdıyor. ama tutuyor. bak, düşmüyor artık.»
mila kapağı bir daha açtı. içine baktı. boştu sandık, tabanında ince bir toz tabakası, bir köşede kurumuş bir tutkal lekesi. babasının eli değmişti buraya. bu tahtayı o kesmiş, o zımparalamış, bu köşeyi o birleştirmişti. yarısını bitirmiş, gerisini bırakmıştı. neden bıraktığını bilmiyordu. belki vakit olmamıştı. belki hastalık başlamıştı çoktan, o daha bilmezken.
parmağını sandığın iç kenarında gezdirdi. bir yerde tahta pürüzlüydü, zımpara yetişmemişti oraya. orayı da o mu bırakmıştı, kasıtlı mı, unutarak mı.
«zımpara var mı?» diye sordu.
cavit tezgâhın gözünden bir kâğıt çıkardı, ince taneli. uzattı.
«şurası kalmış» dedi mila, iç kenarı gösterdi. «pürüzlü.»
«görüyorum.»
zımparaladı. kâğıt tahtaya sürtündü, ince bir toz kalktı, burnuna kaçtı, aksırdı. cavit güldü bu sefer, sesli, kısa.
«baban da aksırırdı. alerji. kavak tozuna. yine de kavak alırdı, ceviz pahalı diye.»
«ben de aksırıyorum galiba.»
«kan işte.»
söz ağzından çıkınca ikisi de durdu. kan. mila zımparayı bıraktı, ellerine baktı, tozlu, isli, bir tırnağında kan vardı, nereden çıktığını bilmediği küçük bir çizik. emdi parmağını. metal tadı. babasının da böyle emdiği olmuş muydu bu dükkânda, aynı tezgâhın önünde.
«sen niye başladın?» diye sordu cavit, ona sırtını dönmüş, bir keresteyi rendeliyordu şimdi, konuşurken bakmıyordu ona, bu daha kolaydı ikisi için de. «bu sandığa. aylardır garajında duruyordu, dedin. niye bugün?»
mila zımparayı katladı, sonra açtı, sonra yine katladı. parmakları meşguldü, kafası boştu, en iyi böyle konuşuyordu.
«kutuları açıyordum» dedi. «taşınalı üç ay oldu, hâlâ açmadığım kutular var. onunkiler. annem verdi, sakla dedi, atamadı kendisi. bir kutuda bu sandığın çizimi vardı. bir kâğıt. ölçüler, menteşe yerleri, hepsi çizilmiş. altına bir tarih atmış. benim doğduğum yıl.»
rende durdu.
«bana yapıyormuş» dedi mila. sesi düzdü, kırılmadı, ama düzlüğün altında bir şey vardı, gergin bir tel. «doğduğum yıl çizmiş, ama bitirmemiş. otuz yıl. otuz yıl garajda, bodrumda, taşınmalarda, hep yanımızda, ama hiç bitmemiş. ben bilmezken bana aitmiş.»
cavit rendeyi bıraktı, döndü, ona baktı. yüzünde acıma yoktu, mila bunu fark etti, minnettar oldu. acıma olsaydı kalkar giderdi. bunun yerine adam sadece bakıyordu, dinliyordu, yükü paylaşmıyor ama yanında duruyordu.
«şimdi bitti» dedi cavit.
«yarısını sen bitirdin.»
«hayır.» başını salladı, kesin. «ben tuttum sadece. sen döndürdün vidayı. bak ellerine. benimkiler temiz. seninkiler kirli. işi yapan kirlenir.»
mila ellerine baktı. gerçekten kirliydi. cavit'inkiler, o kadar yıl kereste tozunun içinde, şimdi bir tuhaf temizdi, sanki bilerek geri çekmişti kendini.
kapağı kapadı sandığın. gıcırtı. sonra açtı, kapadı, gıcırtı. bir çocuk gibi, aynı sesi tekrar tekrar duymak için.
«yağı unutma» dedi cavit.
«unutmam.»
bir teneke çıkardı adam, ince ağızlı, makine yağı. menteşelerin oynak yerine birer damla koydu, mila kapağı açıp kapadıkça yağ yedi menteşe, gıcırtı azaldı, azaldı, sustu. şimdi kapak sessiz iniyordu, yumuşak, teslim olmuş bir şey gibi.
«oldu» dedi mila.
ayağa kalktı. dizleri uyuşmuştu, talaşlar yapışmıştı pantolonuna, silmedi. sandığa baktı, yukarıdan, bütün olarak. ceviz değildi, kavaktı, babasının bütçesi neyse o. menteşelerin ikisi eğri, biri babasının, biri kendisinin. iç kenarında bir yer artık pürüzsüz. otuz yıllık bir sandık, bugün doğmuş gibi duruyordu.
«kaç para borcum?» diye sordu, cebine davranarak.
cavit elini kaldırdı, durdurdu onu.
«yok öyle bir şey.»
«vidalar, yağ, senin vaktin...»
«vaktim mi?» bıyığının altından yine o gülümseme. «kızım, ben burada oturuyorum bütün gün, tahta rendeliyorum, kimse gelmiyor. sen geldin. bir sandık bitirdik. vaktimi aldın da ne oldu sanki. bana iyilik ettin.»
mila cebinden elini çekti. ne diyeceğini bilemedi. teşekkür kelimesi ağırdı, yetersizdi, yerine başka bir şey aradı, bulamadı.
«yine gelebilir miyim?» dedi bunun yerine. «başka şeyler de var. onun bıraktığı. bir sandalye vardı, ayağı kırık. bir de çerçeve.»
cavit kerestesini eline aldı, rendeyi buldu, işine döndü. ona bakmadan konuştu, bu daha kolaydı, ikisi de biliyordu artık.
«kapı açık» dedi. «her sabah dokuzda açarım. çayı da demlerim. iki kişilik demlerim bundan sonra.»
rende tahtaya sürtündü, ince bir kıvrım kalktı ağaçtan, yere düştü, mila'nın ayağının dibine. eğildi, aldı, avucunda tuttu. kavak kokuyordu, tatlı, biraz keskin. cebine koydu onu.
kapıya yürüdü. sandığı bırakıyordu bugünlük, yarın gelip alacaktı, arabası küçüktü, tek başına taşıyamazdı. eşikte durdu, döndü.
devamını gör...

ellerin öğrendiği dil

«peki şimdi?» diye sordu cavit, sabahın ilk saatinde, kapıyı iterek.
mila cevap vermedi. cevabı yoktu. bir sonraki yeri düşünmeyi bırakalı üç gün olmuştu ve bu, ona hem bir hafiflik hem de sırtında taşıdığı bir taş gibi geliyordu.
atölye soğuktu. deniz tarafından gelen rüzgâr, pencerenin çatlağından ince bir ıslık çıkarıyor, tezgâhın üzerindeki talaşları usulca yerinden ediyordu. cavit sobayı yaktı. kibriti üçüncü denemede tutturabildi; parmakları kömür karasıydı, tırnaklarının altına yerleşmiş bir siyah vardı ki hiçbir sabun onu tamamen almıyordu. mila bunu fark etti. fark ettiğini fark etti.
«bugün ne yapıyoruz?» diye sordu, montunu asarken.
«sen soruyorsun, ben soruyorum. ikimiz de bilmiyoruz demek ki.»
gülümsedi cavit. yanağında, sol tarafta, sakalın örtemediği ince bir çizgi belirdi. eski bir yara mı, yoksa sadece gülüşün yıllarca aynı yeri kırıştırmasından kalma bir iz mi, mila kestiremedi.
«babamın yarım bıraktığı bir şey var mı?» dedi.
cavit tezgâhın altından bir sandık çekti. ahşap, kenarları aşınmış, üstünde tuzun bıraktığı beyaz lekeler olan bir sandık. içinde bir tekne pruvası vardı, yarısı yontulmuş, yarısı hâlâ kaba kütük.
«buna iki yıl önce başladı. sağlığı bozulunca bıraktı. ben devam etmek istedim ama onun eli gibi bir el bulamadım kendimde.»
«nasıl bir teknesi olacaktı?»
«küçük. balıkçı değil. gezinti için. bir adama söz vermişti, adam öldü, kimse teslim almaya gelmedi. o yüzden burada duruyor.»
mila pruvayı eline aldı. ahşap serindi, avucunda ağırlığı vardı, kavisli yüzeyi parmaklarına bir soru sorar gibiydi. babasının elleri buraya değmişti. bunu düşününce sandığı yerine koymak istedi ama koyamadı.
«öğret bana» dedi.
cavit ona baktı. uzun uzun. sanki bu iki kelime, bütün sabahın en beklenmedik cümlesiymiş gibi.
«marangozluk üç günde öğrenilmez, mila.»
«öğrenmek istemiyorum. sadece dokunmak istiyorum. onun dokunduğu yere.»
bunu söyleyince kendi sesi ona yabancı geldi. böyle şeyler söyleyen biri değildi o. istanbul'da, toplantı odalarında, cam masaların başında, herkesin ne dediğini iki kez tarttığı bir kadındı. burada, bu talaş kokan odada, düşünmeden konuşuyordu ve bu, bir yerinin gevşediği anlamına geliyordu.
cavit bir rende uzattı ona. sonra fikrini değiştirdi, geri aldı.
«önce eğe. rende tehlikeli. parmağını kaptırırsın.»
eğeyi verdi. sonra pruvayı mengeneye sıkıştırdı, çevirdi, açıyı ayarladı. bütün hareketleri sözcüksüzdü, tereddütsüzdü; yılların kazandırdığı bir kesinlik vardı ellerinde. mila onun ellerini izledi. kalın parmaklar, ama beceriksiz değil. tam tersi. bir kuşu tutar gibi tutuyordu ahşabı; sıkı ama incitmeden.
«şuradan tut» dedi, eğenin sapını göstererek. «bütün gücünü bileğine verme. kola ver. bilek yorulur.»
mila denedi. eğe ahşabın üzerinde kaydı, ısırmadan, bir çocuğun kalemi kâğıda değdirmesi gibi çekingen.
«korkuyorsun» dedi cavit.
«bozarım diye.»
«zaten yarım. daha ne bozacaksın?»
bu, tuhaf bir şekilde onu rahatlattı. bir daha denedi. bu sefer eğe ahşaba tutundu, ince bir kıvrım kalktı yüzeyden, hafif bir cızırtıyla. talaş yere düştü.
«oldu» dedi cavit. sesi alçaktı, neredeyse fısıltı. «işte oldu.»
iki saat boyunca konuşmadılar. ya da konuştular ama sözcüklerle değil. cavit onun elinin üstünden tutup açıyı düzeltti bir kez; parmakları mila'nın parmaklarının üstüne geldiğinde ikisi de durdu, bir an, sadece bir an, sonra cavit elini çekti ve sanki hiçbir şey olmamış gibi eğenin nereye bastırılması gerektiğini gösterdi. ama olmuştu. mila avcunun sırtında kalan sıcaklığı, o çekilen elin bıraktığı boşluğu, uzun süre unutmadı.
öğle vakti soba iyice ısınmıştı. mila montunu çıkardı, kollarını sıvadı. bileklerinde, dirseklerine kadar, ince bir ahşap tozu tabakası birikmişti; teri onu cilde yapıştırmıştı. bir aynada görse kendini tanımazdı belki.
«acıktın mı?» diye sordu cavit.
«sen mi soruyorsun, ben mi?»
güldü. ilk defa gerçekten güldü, dişleri göründü, gözünün kenarındaki çizgiler derinleşti.
«ben soruyorum. karşı sokakta bir yer var. menemen yapıyor. kötü kahvenin yanında iyi menemen, kasabanın tek dengesi bu.»
gittiler. sokak dardı, iki taş evin arasından denizin bir dilimi görünüyordu, gri ve dalgalı. bir kedi, kapı eşiğinde, güneşin bir parça değdiği yere kıvrılmıştı. cavit eğilip onu okşadı geçerken, hayvan gözünü bile açmadı, alışıktı ona.
lokanta değildi aslında, bir kadının evinin alt katıydı. nadire hanım, dedi cavit. kadın onları görünce elini bezine sildi.
«cavit oğlum, kimi getirdin?» diye sordu, gözlerinde bir şeyi çoktan çözmüş bir kurnazlık vardı.
«rıza ustanın kızı» dedi cavit.
nadire hanım'ın yüzü değişti. bir gölge geçti, sonra bir sıcaklık.
«rıza'nın kızı ha. babanı çok severdik. buraya gelirdi, şuraya otururdu, hep aynı yere. menemeni acılı isterdi. sen?»
«ben de acılı» dedi mila. oysa acıyı sevmezdi. ama o an, babasının oturduğu masaya oturup onun sevdiği şeyi istemek, ona daha yakın durmanın bir yolu gibi geldi.
cavit bunu fark etti. bir şey söylemedi ama fark etti. mila onun bakışından anladı.
yediler. menemen gerçekten iyiydi, yumurta tam kıvamında, biber taze. mila'nın acıdan gözü yaşardı ama devam etti. cavit ekmeği ikiye böldü, yarısını ona uzattı, hiç sormadan, sanki bu ekmeği bölüşmek yıllardır yaptıkları bir şeymiş gibi.
«kaç yıldır buradasın?» diye sordu mila.
«on bir. belki on iki.»
«sıkılmıyor musun?»
cavit bardağındaki suya baktı. parmağıyla kenarını dolandırdı.
«sıkılmak için başka bir yer hayal etmen lazım. ben başka yer hayal etmeyi bıraktım.»
«bu üzücü değil mi?»
«sana üzücü geliyor çünkü sen hep bir sonraki yeri düşünüyorsun. bana huzurlu geliyor. aynı şeye iki insan iki türlü bakar.»
mila susup ona baktı. bu adamın içinde bir dinginlik vardı, ama bu dinginlik boş değildi, bir şeyin üstüne kurulmuştu, bir yıkıntının ya da bir kararın. ne olduğunu henüz bilmiyordu ama merak, artık bir kıvılcım değil, düzgün yanan bir alevdi.
atölyeye döndüklerinde ışık değişmişti. öğleden sonranın eğik güneşi, pencereden içeri girip tezgâhın üstünde uzun bir dikdörtgen çiziyordu. toz, o ışığın içinde asılı kalmıştı, yavaşça dönüyor, iniyor, çıkıyordu.
«devam edelim mi?» dedi mila.
«ister misin?»
«isterim.»
cavit bu sefer rendeyi verdi.
«artık hazırsın» dedi. elini onun elinin üstüne koydu, rendeyi doğru açıya getirdi, sonra yavaşça, birlikte, ahşabın üzerinde ileri sürdüler. uzun, kıvrık bir talaş kalktı, kâğıt inceliğinde, kenarları kıvrılarak yere düştü. bir daha. bir daha.
«duyuyor musun?» diye sordu cavit.
«neyi?»
«sesini. ahşap ne zaman hazır olduğunu söyler. rende doğru gidiyorsa şşşt der. yanlış gidiyorsa çatırdar. kulağın öğrenir bunu, sonra bakmadan bilirsin.»
mila gözlerini kapadı. rendeyi sürdü. ahşap şşşt dedi. gerçekten. cavit'in eli hâlâ onun elinin üstündeydi ve o an mila bu iki sesi ayıramadı: ahşabın sesini ve kendi nefesinin sesini.
gözünü açtığında cavit ona bakıyordu. yakından. rendeden değil, ondan bakıyordu artık.
el çekildi. bu sefer daha yavaş çekildi.
«ustalaştın» dedi cavit ama sesi ustalıktan söz eden bir sesin çok uzağındaydı.
«öğretmen iyi de ondan» dedi mila. kendi cesaretine kendisi şaşırdı.
akşam olmaya başladı. deniz tarafından gelen ışık kızıla dönmüştü, atölyenin duvarlarına vurup ahşabın rengini ısıtıyordu. cavit lambayı yakmadı. ikisi de yakmasını istemedi sanki; karanlığın yavaş yavaş odayı doldurmasına izin verdiler.
mila pruvayı mengeneden çıkardı, elinde çevirdi. yontulan yer artık pürüzsüzdü, avucunda kayıyordu.
«babam bunu bitirebilir miydi?» dedi.
«bitirebilirdi. zamanı olsaydı.»
«biz bitirebilir miyiz?»
bu «biz» kelimesi ağzından çıkınca ikisi de durdu. kelime, odada asılı kaldı, tozla birlikte döndü.
«bitiririz» dedi cavit sonunda. «acele etmezsek.»
«acelem yok» dedi mila. ve söylerken şaşırdı, çünkü bu doğruydu. bileti vardı, dönüş tarihi vardı, istanbul'da bir masa, bir kira, bir hayat vardı. ama o an, o odada, acelesi yoktu.
cavit ellerini bir bezle sildi. sonra o bezle mila'nın avcundaki tozu silmek için uzandı, ama yarı yolda durdu, sanki izin ister gibi baktı. mila elini uzattı. izin, sözsüz verildi.
bez, avucunda dolaştı. cavit'in parmakları bezin altından hissediliyordu, sıcak, nasırlı, dikkatli. mila'nın avucunun içi, bu dikkate cevap verdi, parmakları hafifçe kıvrıldı, kapanmadı ama kapanmaya yaklaştı.
«elin küçük» dedi cavit.
«seninki büyük.»
«marangoz eli.»
«benimki şehir eli. klavye eli. işe yaramaz.»
«bugün yaradı» dedi cavit. sonra ekledi, alçak sesle: «iyi de yaradı.»
bezi bıraktı. ama elini bırakmadı. bir an, ikisinin eli, tezgâhın üstünde, kızıl ışığın içinde, birbirine değecek kadar yakın durdu. ne o çekti, ne bu.
sonra dışarıda bir martı bağırdı, keskin ve ani, ve büyü, tam bir büyü hâline gelmeden dağıldı. cavit geri çekildi, boğazını temizledi, lambayı yaktı. ışık sertti, gerçekti, odayı doldurdu, gölgeleri köşelere sürdü. testere talaşı, raf, iki kupa, kuruyan tutkal. her şey yeniden kendi adını aldı.
mila elini geri çekti, dizinin üstüne koydu, sonra ne yapacağını bilemeyip masaya, oradan pencereye baktı. cam kirliydi. tuzun kuruttuğu izler, bir çocuğun parmağıyla çizdiği belirsiz bir şekil.
«kahve içer misin?» diye sordu cavit. soruyu, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi, günün en sıradan cümlesiymiş gibi kurdu.
«içerim.»
«şeker?»
«iki.»
«çok.»
«şehir alışkanlığı.»
cavit güldü, sessizce, omuzları hafifçe sarsıldı. küçük bir ocak vardı köşede, tüplü, üstünde islenmiş bir cezve. suyu doldurdu, kibriti çaktı. alevin sesi, o küçük tıslama, odayı doldurdu. mila tezgâhın kenarına yaslandı, koluna değen tahtanın soğukluğunu hissetti.
«ne yapıyordun burada?» diye sordu. «az önce, ben gelmeden.»
«bir sandık.»
«kime?»
cavit cezvenin sapını tuttu, karıştırmadı, sadece tuttu.
«kimseye. kendime.» durdu. «annem için başlamıştım. bitiremedim.»
«neden?»
«bitmesini isteyince, iş biter. işin bitmesi demek, onun için yapacak başka bir şeyin kalmaması demek.» kaşığı bıraktı. «bunu daha önce kimseye söylemedim. kulağa saçma geliyor.»
«gelmiyor.»
köpük kabardı, cavit cezveyi ateşten çekti, iki fincana böldü, dikkatle, birine biraz fazla köpük düşürdü ve o fincanı mila'ya uzattı. parmakları yine değdi, bu sefer kısa, bir kaza gibi, ama ikisi de o kazanın kaza olmadığını biliyordu.
kahve sıcaktı, acıydı, şekerin dibinde bir tatlılık. mila avucunda fincanı çevirdi.
«şehirde» dedi, «insanlar sürekli bir şeyi bitirir. toplantıyı bitirir, projeyi bitirir, ilişkiyi bitirir. bitirmek marifet sayılır orada. yarım kalan şeyden utanılır.»
«burada yarım kalan çok şey var.»
«görüyorum.»
«ama utanmıyoruz.» cavit fincanını tezgâha koydu, kenarını parmağıyla sıvazladı. «deniz de yarım bırakır. bir kayığı yarısına kadar kuma gömer, gerisini almaz. iskeleyi çürütür, tahtayı bırakır. kimse gidip düzeltmez. öyle durur.»
dışarıda rüzgâr değişmişti. sabahki keskinlik gitmiş, yerini ağır, tuzlu bir esintiye bırakmıştı. kapının altından bir hava akımı geliyordu, talaşları usulca kımıldatıyordu.
mila fincanını bitirdi. gitmesi gerektiğini biliyordu. pansiyondaki oda, açılmamış valiz, telefonu, cevaplamadığı üç mesaj. şehir hâlâ oradaydı, bir borç gibi, bir söz gibi. ama ayakları kımıldamadı.
«bu sandığı» dedi, «bitirir misin bir gün?»
cavit ona baktı. gözlerinin rengini ilk kez bu ışıkta gördü mila, koyu, ama içinde bir kırmızı, akşam denizinin dibindeki o renk.
«belki» dedi. «bitirmek için bir sebep lazım.»
cevap vermedi. fincanı tezgâha bıraktı, sesi çıktı, porselen tahtaya değdi. o ses, ikisinin arasındaki sessizliği böldü ama bozmadı.
«gitmem lazım» dedi sonunda.
«biliyorum.»
ama cavit önden yürüdü, kapıyı açtı, tuttu. dışarıda öğle sonu ışığı vardı, iskele beyaza kesmişti, uzakta bir tekne motoru öksürüyordu. mila eşikte durdu. elini uzattı, sandığın kenarına dokundu, o pürüzsüz kısma, cavit'in henüz zımparalamadığı ama zımparalayacağı yere.
«yarın» dedi, kendi sesine şaşırarak, «yarın gelsem, çalışırken izlesem, rahatsız olur musun?»
cavit'in çenesindeki kas kımıldadı. bir şey tutuyordu, salıvermemek için.
«olmam.»
«erken gelirim.»
«ben zaten erken buradayım.»
mila kapıdan çıktı, birkaç adım attı, sonra döndü. cavit hâlâ eşikte duruyordu, omzunu pervaza dayamış, kollarını kavuşturmuştu. arkasındaki karanlık atölye, önündeki ışık. ikisinin ortasında bir adam.
«iyi ki dokundun elime» dedi mila. söyledikten sonra kızardı, boynundan yukarı çıkan bir sıcaklık.
«ben dokunmadım» dedi cavit. «kesik dokundu. ben sadece kanı durdurdum.»
«o zaman kesiğe teşekkür ederim.»
«kesiğe et.»
güldüler, ikisi birden, ve o gülüş, aralarındaki mesafeyi bir an kısalttı, sonra mila arkasını döndü, iskele boyunca yürümeye başladı. tahtalar ayağının altında esniyordu, bir yerlerde bir tahta çürümüştü, dikkat etmesi gerekiyordu, ama etmedi, hızlı yürüdü, sanki hızlı yürürse boynundaki sıcaklık geride kalırmış gibi.
arkasından bakıldığını biliyordu. dönmedi. dönmemek için ensesine bütün gücünü verdi.
pansiyona vardığında, kadın, sahibe, avluda çamaşır asıyordu. mavi bir çarşaf, rüzgârda şişip inen. mila'yı görünce mandalları koltuğunun altına sıkıştırdı.
«cavit'in atölyesinden mi geliyorsun?» diye sordu. sesinde bir merak, ama kötü niyetsiz, köyün merakı, herkesin herkesi bildiği yerin doğal merakı.
«elimi kestim. sardı.»
kadın mila'nın sarılı avucuna baktı, sonra yüzüne, sonra tekrar avucuna.
«iyi adamdır» dedi. «az konuşur. karısı gideli beri daha az.»
mila durdu. çarşaf bir kez daha şişti, indi.
«karısı mı vardı?»
«vardı. şehre gitti. üç yıl önce. deniz kadını değildi, öyle derdi hep, deniz kadını değilim ben. bir sabah kalktı, otobüse bindi. cavit iskeleye kadar geçirdi, bir şey demedi. sonra atölyeye döndü, o gün akşama kadar bir şey yaptı, testere sesi geldi hep. ne yaptı bilmem. ama o günden sonra sandık işini bıraktı.»
«sandık mı?»
«sandık yapardı. çeyiz sandığı. köyde kim evlenecekse ona sandık yapardı, oyardı üstüne, çiçek, kuş, iki harf. güzel işti. bıraktı.» kadın son çarşafı da astı, ellerini önlüğüne sildi. «sen niye geldin buraya kızım? turist gibi durmuyorsun. turistler güler. sen gülmüyorsun.»
devamını gör...

şehirden gelen ses

telefon, atölyenin tozlu sessizliğinde bir yabancı gibi çaldı.
mila tezgâhın üstüne eğilmiş, babasının bıraktığı bir zımparanın diş diş yüzeyini parmağıyla yokluyordu. titreşim önce cebinde değil, göğsünde oldu sanki. ekrandaki isme baktı. kerem. üç harf, sonra bir sessizlik, sonra yeniden. iki kere düşündü açmamayı. üçüncüde parmağı kendi kararını verdi.
«alo.»
«sonunda. aç dedim kendi kendime, açmaz dedim, sonra açtın. iyisin, değil mi?»
sesi tıpkı bıraktığı gibiydi. hafif aceleci, kelimeleri birbirinin üstüne bindiren, sanki cümlenin sonunu duymadan bir sonrakine geçen bir ses. şehrin sesi. trafiğin, asansörlerin, camdan görünen ışıklı vitrinlerin sesi.
«iyiyim» dedi mila. «buradayım işte.»
«ne kadar sürer o iş? anahtar teslimi bir gün desen, dört gündür oradasın. sabri'ye söz vermiştin, hatırlıyor musun. cuma sunumu var. imzalar bekliyor.»
zımparayı bıraktı. ahşabın üstünde ince bir toz vardı, parmak izleri kalmıştı, onları görmezden geldi.
«sabri'nin işi gelecek hafta cuma değil miydi ki?»
«bu cuma. öne aldılar. mila, dinle, mesele yalnızca imza değil. onlar seni istiyor. projeyi senin yürütmeni. bunu ben ayarladım, biliyor musun. aylardır kapı aşındırıyorum. ortaklık meselesi de bu ay netleşecek, senin adın da geçiyor o masada.»
ortaklık. kelime, bir zamanlar çok istediği bir şeyin adıydı. istemek, garip bir şey. insan bir şeyi öyle uzun ister ki, elde etme ânı geldiğinde artık onun kime ait olduğunu bilemez olur.
«düşüneceğim» dedi.
«düşünecek ne var? mila.» bir duraklama. kerem'in duraklamaları hep bir şeye hazırlıktı. «ben de düşündüm. bu iş bittiğinde, o kasaba işi bittiğinde, konuşalım istiyorum. seninle. ikimiz hakkında. yarım kalan bir konu var, biliyorsun.»
atölyenin kapısı aralıktı. dışarıdan martı sesleri geliyordu, tiz ve kesik kesik, ve bir yerde bir zincirin demire vurduğu ses. mila gözünü o araladığı kapıya dikti. ışık orada bir üçgen çiziyordu, tozu görünür kılıyordu, tozun içinde her şey yavaşça iniyordu aşağı.
«yarım kalan çok şey var, kerem.»
«işte bu yüzden. gel de tamamlayalım. bak, ben biletine baktım bile. cumartesi sabahı bir otobüs var, sahil yolundan. sekizde kalkıyor. sana yer ayırtayım mı?»
bir cevap vermedi hemen. kerem susmadı zaten, susmak onun yöntemi değildi.
«mila? orada mısın?»
«buradayım.»
«sesin uzaktan geliyor.»
«uzaktayım ya.»
güldü kerem, ama gülüşünde bir şey vardı, alınmış gibi, geri çekilmiş gibi. «peki. baskı yapmıyorum. yalnız senin de kendine haksızlık etmeni istemiyorum. o kasabada seni tutan ne varsa, çok da tutmasın. sen buralısın artık. beton, cam, hız. deniz kıyısında toz yutmak sana göre değil.»
toz yutmak. öyle dedi. mila parmağını yeniden zımparaya sürttü, o diş diş yüzeye, babasının kaç bin kere aynı hareketi yaptığı o alete.
«cumartesiyi düşüneceğim» dedi. «şimdi kapatmam lazım. biri geldi.»
«kim geldi?»
yalan söylemek istemedi. söylemedi de.
«iş var burada. kapatıyorum, kerem.»
kapattı. ekran karardı, sonra kendi yüzünü gösterdi ona, bulanık bir aynada gibi. saçları dağınıktı, alnında bir çizgi vardı, oraya geldiğinden beri derinleşen bir çizgi. telefonu tezgâhın üstüne koydu, tam da tozun içine, ve umursamadı.
kapı gıcırdadı.
«rahatsız mı ettim?»
cavit'ti. elinde bir sepet vardı, içinde kâğıda sarılı bir şeyler, sarımsak kokusu, bir demet maydanoz ucu görünüyordu. eşiğe kadar gelmiş, girmemişti. o hep böyle yapıyordu. bir sınır çiziyordu kendine ve o sınırı sen davet etmeden aşmıyordu.
«hayır» dedi mila. sonra düzeltti. «yani, telefonda biriyle konuşuyordum. bitti.»
«şehirden mi?»
nereden bildiğini sormadı. belli oluyordu herhalde. insanın yüzü bir kasabadan gelen sesle bir şehirden gelen sese aynı biçimde tepki vermiyordu, bunu cavit muhtemelen yıllardır seyrediyordu iskeleye inen yüzlerde.
«şehirden» dedi.
cavit sepeti kapının yanındaki taburenin üstüne bıraktı. içeri girdi ama tezgâha yaklaşmadı, pencerenin oradaki eski sandalyeye ilişti, dizlerini araladı, dirseklerini dizlerine koydu. denizciler böyle oturuyordu, mila bunu fark etmişti. sanki her an ayağa kalkmaya, bir halatı çekmeye, bir yükü kaldırmaya hazırdı.
«selin teyze biraz turp yolladı» dedi. «bir de peynir. yalnız yemek yeme diye.»
«ben genelde yalnız yemek yerim.»
«biliyorum. ondan yolladı zaten.»
bunu söyler söylemez ikisi de sustu. söylenen şeyin altında ne olduğunu ikisi de duymuştu. selin teyze yolladıysa, selin teyze bir şeyler konuşmuştu cavit'le. mila'nın yalnızlığı kasabada dolaşıyordu demek, ağızdan ağıza değil ama bakıştan bakışa, bir turp demeti üzerinden.
mila taburelerden birini çekti, oturdu. aralarında tezgâh vardı, üstünde toz, altında yılların birikmiş talaşı. babasının kokusu hâlâ oradaydı bir yerlerde. ceviz, keten yağı, bir de tütünün soğumuş anısı.
«kerem'di» dedi mila. neden söyledi, bilmiyordu. belki adını söylemek onu küçültürdü, bir avuca sığdırırdı, taşınabilir yapardı. «şehirde birlikte çalışıyoruz. çalışıyorduk.»
«hangisi?»
«ne?»
«çalışıyoruz mu, çalışıyorduk mu?»
soruyla cevap verirdi hep. mila bunu da fark etmişti. cavit doğrudan bir şey söylemez, seni kendi cevabının içine iterdi, sen konuşurken o dinlerdi, ve o dinleyiş bir şeyi çekip alırdı senden, farkına varmadan.
«bilmiyorum» dedi mila. «onu netleştirmek için gitmemi istiyor sanırım. bir sürü şey var orada. imzalar, bir proje, bir ortaklık. bir de...»
sustu. cavit doldurmasını beklemedi, bekledi ama kelimeyle değil, bakışıyla değil, sadece varlığıyla.
«bir de kendisi» dedi mila sonunda.
cavit başını salladı. pencereden dışarı baktı. deniz oradan görünüyordu, kurşuni bir renkte, üstünde kırışıklıklar, uzakta bir teknenin kararmış silueti.
«cumartesi otobüsü var» dedi cavit. «sekizde. sahil yolundan.»
mila ona baktı. «nereden biliyorsun?»
«tek otobüs o. herkes onu bilir. giden herkes onunla gider.»
bir şey vardı bu cümlenin içinde. giden herkes. cavit gitmemişti demek. ya da gitmiş, dönmüştü. bunu sormak istedi mila, dilinin ucuna kadar geldi, ama sormadı. çünkü sorarsa, onun da bir şeyler sorma hakkı doğardı, ve mila henüz cevaplamak istemiyordu.
«sen hiç gitmedin mi?» diye sordu yine de. söz kendini söyledi.
cavit'in çenesindeki kas gerildi, gevşedi. «gittim» dedi. «bir kere. uzun sürmedi.»
«neden?»
«neden gittim, neden döndüm?»
«ikisi de.»
cavit güldü, ama gözleri gülmedi. ellerine baktı, o iri, nasırlı, ahşap kokan ellere. sağ elinin başparmağının tırnağı morarmıştı, bir çekiç izi belki.
«gitmek için bir sebep vardı» dedi. «dönmek için daha çok sebep. sonra sebepler bitti, ben kaldım. bazen böyle olur. insan bir yere yaslanır, o yer onu tutar, sonra kalkamaz olur. kötü bir şey değil bu. sadece anlatması zor.»
mila zımparayı eline aldı yeniden. ne yaptığının farkında değildi, elleri bir işe tutunmak istiyordu.
«babam senden çok söz etmiş» dedi. «defterlerinde. dün gece okudum. cavit iyi bir çırak, ama çırak değil, demiş. ne demek istemiş anlamadım.»
cavit'in yüzü değişti. bir gölge geçti üstünden, sonra çekildi. ayağa kalktı, pencereye yaklaştı, camın tozlu yüzeyine baktı, ama dışarı bakmıyordu, sanki cama yazılmış bir şeyi okuyordu, orada olmayan bir şeyi.
«baban» dedi. «baban tuhaf bir adamdı. insanı olduğu yerden çekip alırdı. ben buraya on yedi yaşında geldim. elimden bir şey gelmezdi. halat bağlamayı bilmezdim, rende tutmayı bilmezdim. o bana öğretti. ama iş öğretmedi sadece. nasıl derler, bir yerde durmayı öğretti. kaçmadan.»
«sen kaçıyor muydun?»
«herkes kaçıyor, mila. kimisi ayağıyla, kimisi başka bir şeyle.»
kimisi başka bir şeyle. mila bunu üstüne aldı. almasın diye söylenmemişti ama aldı. belki de tam bunun için söylenmişti.
dışarıda martılar yeniden bağrıştı. bir kapı çarptı uzakta, rüzgâr çıkmıştı, denizin kokusu değişmişti, tuz artık daha keskindi. cavit pencereden döndü, mila'ya baktı, ve bu bakış öncekilerden farklıydı. daha uzun, daha az korunaklı.
«gidecek misin?» diye sordu.
mila cevap vermedi hemen. zımparayı tezgâha bıraktı, elini yüzüne götürdü, alnındaki o çizgiye dokundu, sanki onu silebilirmiş gibi.
«bilmiyorum» dedi. «buraya atölyeyi kapatmaya geldim. bir anahtar teslim edecektim. dört gün oldu, hâlâ teslim etmedim. neden bilmiyorum.»
«anahtar sende dursun.»
«ne?»
«anahtar sende dursun» dedi cavit yeniden, sanki tekrar etmek onu daha az kırılgan yapıyordu. «acele yok. bu atölye yüz yıldır burada. bir hafta daha durur.»
mila ona baktı, gerçekten baktı, o güne kadar bakmadığı gibi. cavit'in şakağında ilk beyazlar başlamıştı. alnında güneşin oyduğu çizgiler vardı, denizin ve rüzgârın oyduğu. gömleğinin yakası eskiydi ama temizdi. bir insan böyle olabilirdi demek. yıpranmış ama dağılmamış. yorulmuş ama kaçmamış.
«sen kapanmasını istemiyorsun» dedi mila. suçlama değildi, bir keşifti.
cavit omuz silkti. «ben bir şey istemiyorum. bu benim işim değil. baban sana bıraktı, sen ne dersen o olur.»
«ama burada çalışıyorsun. yıllarca çalıştın burada.»
«çalıştım.»
«peki kapanırsa?»
adam torna tezgâhının kenarına dayadı elini. parmakları o soğuk demire alışkındı; okşamıyordu ama bir yerini de bırakmıyordu.
«kapanırsa bir başka iş bulurum» dedi. «kolay değil ama olur. merak etme sen benim için.»
«merak etmiyorum» dedi mila, sonra kendi sesindeki yalanı duydu ve güldü. küçük, kırık bir gülüş. «ediyorum.»
öğleden sonranın ışığı camdan içeri eğik giriyordu, tozları görünür kılıyordu. havada talaş kokusu vardı, biraz da makine yağı. mila bu kokuya babasının ellerinde rastlardı çocukken. adam eve gelir, sabunla yıkanırdı ama koku giderdi. yıllarca o kokunun babası demek olduğunu bilmemişti. şimdi biliyordu. geç kalmış bir bilme.
«baban» dedi cavit, sanki mila'nın aklından geçeni okumuştu. «seni çok sorardı.»
«beni hiç aramadı.»
«aramak başka, sormak başka.»
mila anahtarı avucunda sıktı. metal ısınmıştı elinde, kenarları tenine bastırıyordu.
«ne sorardı?»
cavit tezgâhtan bir bez aldı, ellerini sildi. zaman kazanan bir hareketti, mila bunu fark etti.
«iyi mi diye. mutlu mu diye. bir keresinde bir kızın var mı dedim ona, kaç yaşında dedim. cebinden bir fotoğraf çıkardı. sen küçüktün, deniz kenarında. saçların ıslaktı. yıllardır cebinde taşıyordu o fotoğrafı, kenarları aşınmıştı.»
bir şey döndü mila'nın içinde, adını koyamadığı bir şey. pencereye baktı, dışarıda liman vardı, iki balıkçı teknesi yan yana bağlanmıştı, halatlar suyla dolu ip gibi ağırdı.
«neden hiç göstermedi kendini?»
«bilmiyorum» dedi cavit. yalan söylemiyordu, gerçekten bilmiyordu. «belki utandı. böyle bir yer bırakmaktan başka bir şeyi yoktu sana. belki bu ona yetmedi.»
«yeterdi» dedi mila, sesi çatladı. «bir mektup yeterdi.»
sustular. dışarıda bir martı bağırdı, kısa ve tiz. cavit bezi tezgâha bıraktı, kapıya doğru yürüdü, sonra durdu.
«kahve içer misin?»
«ne?»
«karşıda nizamettin'in yeri var. kötü kahve yapar ama çok yapar. bardak bitmez.»
mila anahtarı cebine attı. cebinde bir ağırlık oldu, ceketin bir yanını aşağı çekti.
«içerim» dedi.
sokağa çıktıklarında rüzgâr yüzüne çarptı, tuzlu ve keskin. ekim sonuydu, deniz griye çalmıştı. cavit önden yürüyordu, elleri ceplerinde, omuzları hafif kalkık. yürüyüşünde acele yoktu ama tembellik de yoktu. bir yere ait olan insanların yürüyüşüydü bu, her taşı tanıyan.
nizamettin'in yeri dar bir dükkândı, dört masa sığıyordu ancak. camda buğu vardı. içeri girdiklerinde tezgâhın arkasındaki adam başını kaldırdı, cavit'e baktı, sonra mila'ya. bir şey sormadı ama gözlerinde soru vardı.
«şevkiye bey'in kızı» dedi cavit sadece.
nizamettin'in yüzü değişti. elini önlüğüne sildi, tezgâhın arkasından çıktı.
«kızı ha» dedi. «babanız iyi adamdı. her sabah buraya gelirdi, aynı masaya otururdu. şurası.»
köşedeki masayı gösterdi, pencere kenarında, sokağa bakan. sandalyenin biri ötekinden daha eskiydi, minderi çökmüştü.
mila oraya oturdu. sanki oturması gerekiyormuş gibi, sanki o sandalye onu bekliyormuş gibi. cavit karşısına geçti. nizamettin iki kahve getirdi, sormadan, şekerini de yanına koymadan. cavit şekersiz içiyordu demek, mila bunu da öğrendi.
«babam burada ne yapardı?» diye sordu, fincanı iki eliyle sararak.
«otururdu» dedi cavit. «gazete okurdu bazen. çoğunlukla denize bakardı. konuşkan değildi.»
«ben de değilim.»
«biliyorum.»
bu iki kelime mila'yı şaşırttı. nereden biliyordu? daha üç gün olmuştu tanışalı. üç gün önce bir avukatın soğuk odasında bir tapu, bir anahtar ve bir adres almıştı. cavit'in adı o kâğıtlarda geçmiyordu. kendi gelmişti atölyeye, kendi açmıştı kapıyı, sanki mila'nın geleceğini biliyormuş gibi.
«nasıl biliyorsun?» diye sordu.
cavit kahveden bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu, gerçekten kötüydü.
«baban da az konuşurdu ama çok bakardı. sen de öyle yapıyorsun. girdiğin andan beri her şeye bakıyorsun, tavana, duvara, benim ellerime. konuşmuyorsun ama gözlerin gürültülü.»
mila fincanı bıraktı. elleri konusunda haklıydı; mila gerçekten adamın ellerine bakmıştı, nasırlarına, sağ başparmağındaki ince yara izine.
«rahatsız mı ediyorum?»
«hayır» dedi cavit. «alışkın değilim, o kadar. kimse bakmıyor artık bana. yaşlanınca görünmez oluyorsun.»
«sen yaşlı değilsin.»
adam güldü, ilk defa açıkça. dişlerinin biri kırıktı, ön dişlerden biri, ama gülüşü bunu saklamaya çalışmıyordu.
«kaç yaşındasın sen?»
«yirmi dokuz.»
«ben elli iki. baban benden bir yaş büyüktü. ortaokulda aynı sınıftaydık, sonra o gitti, ben kaldım. herkes gider bu kasabadan, ben kaldım.»
«neden kaldın?»
cavit pencereden dışarı baktı. bir kadın file taşıyordu karşı kaldırımda, içinde ekmek ve bir demet maydanoz vardı. poşetin naylonu rüzgârda şişiyordu.
«gidecek bir yerim yoktu» dedi. «sonra da gitmek istemedim. ikisi ayrı şey. insan önce mecbur kalır, sonra alışır, sonra sever. ben bu sırayı yaşadım.»
mila bu cümleyi bir yere yazmak istedi. yazmadı ama aklında tuttu. insan önce mecbur kalır, sonra alışır, sonra sever. belki babası da öyle yapmıştı. belki gitmemişti çünkü mecburdu, sonra alışmıştı, sonra sevmişti bu atölyeyi, bu limanı, bu kötü kahveyi. ve mila'yı, uzaktan, cebindeki aşınmış fotoğrafla.
«ben hep gitmek istedim» dedi mila. «bulunduğum her yerden. istanbul'dan, işten, evden. hep bir sonraki yeri düşünürdüm.»
devamını gör...

deniz fenerinin altında

«kalmaya değer bir şeye içelim» dedi sonunda cavit. bardağını kaldırmadı hemen. sözcük havada asılı kaldı, atölyenin ağır kokusu içinde, tutkalın ve talaşın ve o keskin içkinin arasında bir yerde.
mila bardağını dudağına götürdü. bir yudum. boğazı yandı, gözlerinin kenarı sulandı, öksürmemek için nefesini tuttu. cavit güldü, sesli değil, omuzlarının sarsıntısıyla.
«alışık değilsin.»
«şehirde başka şeyler içiyoruz.»
«neymiş onlar?»
«adı olan, şişesi güzel olan şeyler.» bardağı masaya bıraktı. «bunun adı ne?»
«yok. komşu köyde bir adam yapıyor, üzümden, sonra da ne bulursa katıyor içine. geçen sene ayvaydı sanırım.»
«ayva mı?»
«belli olmaz. adam her yıl başka bir şey diyor. yalan söylüyor olabilir.»
mila güldü bu sefer. kendi sesine şaşırdı. kasabaya döndüğünden beri ilk defa böyle, tetiksiz, kontrolsüz. içindeki bir yer, kapalı tutmaya çalıştığı bir kapı, kendiliğinden aralanmıştı. fark etti ama üstüne gitmedi.
«yürüyelim mi?» diye sordu cavit.
«nereye?»
«buralarda gidilecek tek yer var. feneri gösteririm sana.»
dışarısı serinlemişti. deniz akşamın bu saatinde rengini değiştirir, mavi bir şey olmaktan çıkar, kurşuni, sonra kararan bir kalayla kaplanır. iskeleyi geçtiler. bir balıkçı ağlarını topluyordu, sarı bir lamba altında, elleri makine gibi çalışarak. başını kaldırıp cavit'e baktı, sonra mila'ya, bir şey söylemedi ama gözünde bir soru vardı. cavit selam verdi, elini kaldırarak. adam da öyle yaptı.
«tanıyorlar seni» dedi mila.
«on bir yıl oldu. tanımasalar tuhaf olurdu.»
«on bir yıl.»
«sen ne kadar oldu gitmeyeli?»
mila hesapladı. on dört. ama söylemek istemedi rakamı, çünkü rakam söylenince gerçek oluyordu, boyutu belli oluyordu ve o boyut yüzüne çarpacaktı. «uzun» dedi sadece.
kıyı boyunca giden yol daralmıştı. bir zamanlar burada taş döşeli bir patika vardı, çocukken bisikletle inerken tekerlekler taşların arasına sıkışırdı. şimdi taşların çoğu gitmişti, toprak yerlerinden ot fışkırıyordu, kuru, tuzdan sararmış otlar. ayakkabısının burnu bir taşa takıldı, sendeledi. cavit kolunu uzattı ama mila tutunmadı, kendi dengesini buldu.
«alışırsın» dedi cavit. «karanlıkta göz yolu ezberliyor.»
«ben burada kalmayacağım ki.»
söyledikten sonra pişman oldu. fazla sertti, gerekmiyordu. cavit bir şey demedi, yürümeye devam etti ama adımlarının arasına bir boşluk girdi, minik bir duraksama, sonra yine düzeldi.
fener uzaktan görünüyordu. beyaz gövdesi karanlıkta gri bir dikey çizgiye dönüşmüştü, tepesinde ışık dönüyordu, yavaş, sabırlı, her seferinde denizin bir başka parçasını aydınlatıp bırakarak. mila durdu, baktı. çocukken bu ışığın tavana vurmasını sayardı yatağında, uyuyana kadar. bir, iki, üç. ışık gelirdi, giderdi, gelirdi.
«çalışıyor demek hâlâ» dedi.
«otomatik artık. eskiden bekçisi vardı, hatırlar mısın, şükrü amca.»
«sakallı olan.»
«o. öldü, altı yıl önce. ondan sonra kimseyi koymadılar. makine döndürüyor işte.»
fenerin dibine kadar gittiler. kapısı kilitliydi, paslı bir zincirle. etrafında büyümüş çalılar, rüzgârın hepsini aynı yöne yatırdığı, taranmış gibi. bir bank vardı, ahşap, bir ayağı kısa, oturunca sallanan cinsten. cavit oturdu, eliyle yanını gösterdi. mila oturdu. bank gerçekten sallandı, ikisi de tuttu kenarını.
«kırık» dedi mila.
«baban yaptı bunu.»
«ne?»
«bu bankı. on yıl önce falan. fenere geliyordu bazen, otururdu. bir gün kendi tahtalarından getirdi, çaktı buraya. ölçüyü tutturamadı, gördüğün gibi.»
mila elini bankın tahtasında gezdirdi. ahşap, tuzlu havanın altında yıllarca gri düşmüştü ama altında hâlâ o düzgün rende izi vardı, babasının elinden çıkmış her şeyde olan o iz. parmak uçlarıyla dokundu. babası bu tahtayı burada, bu ışığın altında çakmıştı, o şehirdeyken, aramadığı, dönmediği yıllarda. içinde bir şey büküldü.
«buraya niye geliyordu ki?» diye sordu, sesi kendisinin bile beklemediği kadar kısıktı.
«bilmiyorum. sormadım. otururdu işte, denize bakardı. bir keresinde çayla geldim, ona getirdim. içti, teşekkür etti, konuşmadık pek. o öyle biriydi zaten.»
«öyle biriydi.»
sustular. ışık döndü, üstlerinden geçti, ikisinin de yüzünü bir saniye aydınlattı, sonra denize kaydı. cavit'in yüzü o bir saniyede net göründü mila'ya: alnındaki çizgiler, sakalının içindeki griler, gözünün kenarındaki o küçük yara izi ki daha önce fark etmemişti. sonra karanlık yine hepsini yuttu.
«sen niye kaldın?» diye sordu mila.
cevap gelmedi hemen. cavit denize bakıyordu, dizlerinin üstüne dayanmış, iki elini birbirine kenetlemiş. bir dalga geldi, aşağıdaki kayalara vurdu, çekildi, taşların arasından süzülen suyun sesi bir an baskın çıktı.
«kalmak diye bir şeye karar vermedim aslında» dedi sonunda. «sadece gitmeye karar vermedim. fark var.»
«ne farkı?»
«gitmek için bir sebep lazım. ben o sebebi bir türlü bulamadım. herkes buldu, sen de buldun. ben burada kaldım, çünkü buradaydım.»
mila baktı ona. «bu bir cevap değil.»
«değil, haklısın.» gülümsedi, o zor beliren gülümsemeyle. «iyi cevap veremiyorum. baban da böyle derdi. cavit, sen bir soruyu üç günde ancak yanıtlıyorsun, derdi. üç gün sonra gelir, dünkü sorunun cevabını verirdim ona.»
«ne olurdu o zaman?»
«gülerdi. bir de bardağa çay koyardı, ikinci defa.»
rüzgâr yön değiştirdi. denizin kokusu, o yosun ve tuz ve balık karışımı, birden daha ağır bir şey getirdi, uzaktaki bir yerde yakılan çalıların dumanını belki. mila ceketinin yakasını kapattı. üşümüştü ama içeri girmek istemedi, geri dönmek istemedi.
«bir şey vardı» dedi cavit. duraksadı. «yani, kalmamın bir sebebi. ama anlatması uzun ve ben iyi anlatamam, dedim ya.»
«vaktim var.»
«yok. şehre döneceksin.»
«şimdi değil ama.»
cavit ona döndü. ışık tam o anda geçti, ikisi de gördü birbirinin yüzünü, bir saniyeliğine ve o saniyede bir şey söylendi, sözcük olmadan. mila bakışlarını kaçırmadı. alışkanlığı buydu oysa, birisi ona bu kadar doğrudan baktığında gözünü indirmek, konuyu değiştirmek, kalkıp gitmek. kalktı gitti hep, on dört yıl boyunca. bu sefer kaldı.
«bir kadın vardı» dedi cavit. «çok yıl önce. onunla gidecektim, şehre. her şeyi konuşmuştuk. bileti bile aldık, ikimizinkini. ben o gün atölyeye gittim, son bir işi bitirmem gerekiyordu, bir dolap, teslim edecektim. akşam gelirim dedim, çıkarız. akşam gittiğimde o gitmişti. yalnız. not bırakmış. uzun değildi not. sen zaten hiçbir zaman buradan gitmeyecektin, diye yazmıştı. ben de gitmedim, gördüğün gibi. bir bakıma haklı çıktı.»
mila bir şey söylemedi. bank sallandı, çünkü kımıldamıştı, farkında olmadan cavit'e biraz daha yaklaşmıştı. geri çekilmedi.
«kızdın mı ona?» diye sordu.
«o zaman kızdım. sonra düşündüm, doğru söylemiş. ben o dolabı bitirmeyi tercih ettim, biletten önce. bir insan tercihini eyleminde gösterir, sözünde değil. ben eylemimle kaldığımı söylemişim aslında, farkında bile olmadan.»
«peki şimdi?»
«şimdi ne?»
«şimdi de mi dolabı bitirmeyi tercih edersin?»
soru ağzından çıktığında mila neredeyse elini ağzına götürecekti. fazla ileriydi. ikisinin arasındaki o ince, tanımlanmamış çizginin çok ötesine geçmişti. ama söylenmişti bir kere, geri alınamazdı, öksürükle örtemezdi.
cavit uzun uzun baktı denize. ışık döndü. bir daha döndü.
«bilmiyorum» dedi sonunda. «üç gün ver bana.»
mila güldü ama gülüşünün içinde bir yaş vardı, gözünden değil, göğsünden gelen bir ıslaklık. «baban da böyle derdi, dedin.»
«diyordu. ama o soruların cevapları çaydı. bu başka bir soru.»
sessizlik uzadı. bu kez rahatsız edici değildi. iki insanın aynı bankta, aynı ışığın altında, birbirlerinin nefesinin ritmini duyacak kadar yakın oturması ve konuşmaya gerek duymaması. aşağıda deniz aynı şeyi tekrarlıyordu, hep aynı cümleyi, kayalara vurup çekilerek, sabırla, on bin yıldır.
«baban seni beklerdi» dedi cavit birden. «bilmiyorsun sanırım. her yılın belli bir zamanında, tam olarak ne zaman söyleyemem, atölyenin kapısını açık tutardı. sabaha kadar. hiç söylemezdi niye ama ben anlardım. o günlerde gözü yolda olurdu. iskeleye bakardı çalışırken.»
mila'nın elleri dizlerinin üstünde kenetlendi. parmaklarının eklemleri ağardı. «bana söylemedi böyle bir şey.»
«söylemezdi. söyleseydi, gelmeni ister gibi olurdu, o da bunu senin üstüne bir yük yapmak istemezdi. baban öyleydi. sevgisini gösterirken bile onu görmeni engellerdi. kapının açık kalması yeterdi ona, gelirsin belki diye. gelmezdin. ertesi sabah kapatırdı, bir şey olmamış gibi.»
bir şey mila'nın içinden yukarı doğru tırmandı, boğazında bir düğüm, sıcak. yutkundu. denize baktı, ışığın döngüsünü saydı, çocukken tavanda saydığı gibi. bir, iki, üç. sesini toparladı.
«ben o zaman sanıyordum ki» dedi, sonra durdu. baştan başladı. «ben o kadar zamandır sanıyordum ki babam beni umursamıyor. aramazdı. ben arayınca kısa keserdi. işi vardır derdi, hep işi vardı. ben de aramaz oldum. inat gibi. sen aramazsan ben de aramam. on dört yıl böyle geçti. bir telefon, iki telefon, o kadar. şimdi diyorsun ki kapıyı açık tutuyormuş.»
yaşlı kadın, elindeki fincanı tabağın kenarına koydu. porselen porselene değince ince bir ses çıktı, sonra sustu.
«açık tuttu» dedi. «sana söylemedi çünkü söyleyeceğini bilseydi kapatırdı. öyle biriydi baban. bir şey isterdi ama isterken görünmek istemezdi. balıkçıydı sonuçta. denizin ne verdiğini beklemeyi bilirdi, ne aldığını da.»
mila fincana baktı, kendi fincanına. çay soğumuştu. yüzeyinde ince bir zar bağlamış, kenarından bardağın çeperine yapışmıştı. almadı.
«sen nereden biliyorsun bunları?»
«ben karşı evde otururum» dedi selin teyze, sanki bu her şeyi açıklarmış gibi ve bir bakıma açıklıyordu da. «kırk yıl karşı evde oturursan bir adamın kapısını ne zaman açtığını, ne zaman kapattığını bilirsin. yazın senin geleceğin söylenirdi mahallede. o da sözünü etmezdi ama sepetini fazla doldururdu. balık fazla gelirdi ağına, sanki. sonra sen gelmezsin, o balığı bize dağıtırdı. bana, nevzat'a, aşağı sokaktaki öğretmene. utana utana. kızım gelecekti, çok almışım, demezdi. alın işte, derdi. bozulmasın.»
bir martı, iskelenin demirine kondu. tırnaklarını çıkardığı ses geldi, sonra bir şey söyledi, martıların söylediği o kırık, acıklı şeyi. uçtu gitti.
«neden şimdi anlatıyorsun?»
kadın bir süre cevap vermedi. şalını omzuna çekti, deniz tarafından gelen bir esinti vardı, öğleden sonranın ışığını kırpıyordu suyun üstünde.
«çünkü sen geldin» dedi sonunda. «ve o gitti. ikisi bir arada olmadı hiç. şimdi olmuyor gene ama en azından biri kaldı. bilesin diye. yoksa gidersin, evi satarsın, bir daha bu sokağı görmezsin. bunu da bilmezsin. içinde bir öfkeyle yaşarsın, hak etmediği bir öfkeyle. ben ölmeden önce bunu düzeltmek istedim. kendim için değil.»
mila kalktı. ayakta duramadı, gene oturdu. ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdı, soğuktan değil, tutunacak bir şey arıyordu.
«onu son gördüğünde nasıldı?»
«zayıflamıştı» dedi selin teyze, kelimeyi seçerek. «ama gözü buradaydı hep. ben ona çorba götürürdüm son aylarda. kapı hep aralıktı. bir gün girdim, oturmuş pencereye bakıyordu. ne bakıyorsun reşat, dedim. iskeleye, dedi. bir vapur gelir mi bekliyorsun, dedim, şaka gibi. bakmadı bana. bir vapur gelmez ki bu iskeleye, biliyorsun. balıkçı iskelesi. o da biliyordu. yine de baktı.»
rüzgâr yön değiştirdi. iskelenin altındaki suyun sesi belirginleşti, taşlara çarpıp geri çekilen, o sabırlı ses.
mila'nın gözü karşı kıyıya kaydı, sonra babasının evine, kepenkleri boyası dökülmüş o iki katlı taş eve. balkonda bir ip vardı, bir uçtan bir uca gerili, üstünde hiçbir şey yoktu artık. ama bir zamanlar çamaşır asılmıştı oraya. bir zamanlar bir kadın, annesi, o ipe onun bebek gömleklerini asmıştı belki. hatırlamıyordu. iki yaşındaydı gittiklerinde.
«annemi de tanır mıydın?»
selin teyze'nin yüzünde bir şey gerildi, çabuk toparladı ama mila gördü.
«tanırdım.»
«anlat.»
«onu anlatmak bana düşmez.»
«neden?»
«çünkü o gitti, sen de onunla gittin. baban kaldı. ben kalanı anlatırım. gideni değil.»
bu cümlede bir kapı vardı, kapanan. mila zorlamadı. zorlamayı bilmezdi zaten, babasından öğrenmişti bunu, hiç öğretmeden öğretmişti. ikisi de kapıyı açık bırakıp beklemenin ustasıydı, biri karşısındakinin gelmesini bekler, öteki gitmesini beklerdi, sonunda kimse bir yere gitmez, kimse gelmezdi.
«bir şey daha var» dedi kadın. cebinden bir şey çıkardı, bir mendile sarılı. masaya koydu, itmedi mila'ya doğru, olduğu yerde bıraktı. «bunu bana verdi. sana ver, dedi. ama şimdi verme, dedi. gelirse, biraz otursun, biraz alışsın, sonra ver.»
«ne bu?»
«aç bak.»
mendil eskiydi, kenarı işlemeliydi, işlemenin ipi solmuştu. mila açtı. içinde bir anahtar vardı, pirinçten, dişleri aşınmış. bir de katlanmış bir kâğıt, o kadar çok katlanmıştı ki kıvrım yerlerinde incelmiş, neredeyse yırtılacak olmuştu.
«anahtar ne anahtarı?»
«evin. ama senin zaten evin anahtarı var, öyle değil mi? bu başka bir kapının.»
«hangi kapının?»
«kâğıdı oku.»
mila kâğıdı açtı. katları teker teker ayırırken parmakları kâğıdın kenarına takıldı. babasının el yazısını görmemişti hiç. görse tanımazdı. şimdi tanıdı, tanır gibi oldu, sanki bir sesi ilk kez duyup da bunu bekliyordum demek gibi. yazı büyük ve köşeliydi, harfler birbirine yaslanmaya çekiniyordu, aralarında boşluklar vardı.
okudu. içinden okudu, sesli okuyamazdı, sesi çıkmazdı.
«mila. bu evin altında bir bodrum var, sokaktan girilir, ayrı kapısı. ben oraya senin bebekliğinden kalan ne varsa koydum. annen götürmedi hepsini. ben sakladım. belki bir gün lazım olur, sana ait bir şeyler, dedim. satarsan ev, orayı boşalt önce. yabancının eline geçmesin. kusura bakma, iyi baba olamadım. ama kötü olmaya da çalışmadım. ortada kaldım. deniz gibi. sana hep uzaktan baktım. yakın gelemedim, yüzmeyi bilmezsin diye korkardım. baban.»
kâğıdı katladı. aynı kıvrımlardan, çünkü kâğıt zaten o kıvrımları öğrenmişti, başka türlü katlanmıyordu.
selin teyze bir şey söylemedi. onun okumasını bekledi, bittiğini yüzünden anladı, yüzü bir şey söylemese de.
«yüzmeyi bilirim» dedi mila. sesi çatladı ortasından. «ben yüzmeyi bilirim. kim demiş bilmediğimi.»
«ona söyleseydin belki.»
«nereden söyleyecektim? aramadı ki. ben de aramadım. ikimiz de.»
kadın başını salladı, tartışmadı. tartışılacak bir şey yoktu. olan olmuştu, olmayanlar da olmamıştı, ikisinin arasında koca bir deniz vardı ve deniz artık bir tarafı almıştı içine.
devamını gör...

open.spotify.com/track/0MKj...
gamsız hayat
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim