zaman tüneli

sosyal mühendisliğimizi yapan "yönetsel erk"in yürüttüğü strateji tanımı dır.

-deniz göktaş'ın salar gibi yapıp tutulması
-anyma konser yasağı
-manifest hırpalama yolu ile indirmesi
- eski başbakan davudoğlu'nun 6 yıl önceki beyan soruşturması
-melih gökçek'ten 20 yıldır sorulmayan hesapların sorulması

cam tavan alçaltıldıkça "zıplama edimi" istemli olarak kısırlaşma. toplumsal gelişim iğdiş olmaktadır.
devamını gör...

babamın bıraktığı iz

sabah atölyeye geldiğinde cavit yoktu.
kapının kilidi zaten açıktı, ama içeride kimse yoktu. tezgâhın üstünde yarım bir iş duruyordu, bir sandalyenin ayağı, zımparalanmış ama henüz yağlanmamış. yanında bir bardak, dibinde soğumuş çayın kahverengi halkası. mila bardağı aldı, kokladı, nedenini bilmeden. sonra yerine koydu.
bugün defterleri ayıracaktı.
babasının her şeyi yazdığını biliyordu. bir marangozun eline neden kalem yakışmaz ki, diye düşünürdü çocukken; oysa babası tam tersini yapardı, her tahtayı bir cümle gibi ele alır, her cümleyi bir tahta gibi rendelerdi. atölyenin arka duvarında, camlı bir dolabın içinde, sırt sırta dizilmiş onlarca kalın defter vardı. bezle kaplı kapaklar. kimi lekeli, kimi ipiyle bağlı. mila dolabın camını açtığında yüzüne eski bir koku çarptı: bezir yağı, kuru toz, biraz da rutubet.
ilk defteri aldı. tarihler vardı, siparişler, ölçüler. «halil bey'in dolabı: 180 boy, meşe. peşinat alındı.» sonra hesaplar. ustalığın matematiği. sayfaları çevirdikçe babasının el yazısının yıllar içinde nasıl değiştiğini gördü; gençken sivri ve aceleci, sonlara doğru yumuşamış, iri, biraz titrek.
ikinci defterde başka bir şey vardı.
siparişlerin arasına serpiştirilmiş cümleler. kısa notlar. bazen bir tarih bile yok, sadece bir düşünce, günün ortasında yakalanmış gibi.
«bugün rüzgâr güneyden. deniz huysuz. elim ağrıyor.»
«mila'dan mektup gelmedi. yine.»
mila okumayı bıraktı. parmağını sayfanın kenarına koydu, orada tuttu. pencereden gelen ışık tozları görünür kılıyordu, havada asılı, hareketsiz gibi ama değil. sonra devam etti. kendini zorlayarak.
«mila'dan mektup gelmedi. yine. belki de doğrusu bu. bir kuşu kafeste tutamazsın, kanadı kırılır, sen de suçlu olursun. bıraktım gitsin. ama akşamları burnumun direği sızlıyor.»
kapağı kapadı. bir süre öylece durdu, defter kucağında, sırtı camlı dolaba yaslı. dışarıda bir motor sesi geçti, uzaklaştı. martıların o bitmeyen tartışması. mila derin bir nefes aldı, sonra defteri yeniden açtı. gitmeyecekti bu sefer. sonuna kadar okuyacaktı.
üçüncü defterin ortalarında, ilk kez o adı gördü.
«cavit geldi. yeğenim değil, öyle çağırıyorum ama. ustabaşının oğlu. denizden yeni çıkmış gibi, gözleri kızarık. bir iş sordu. çırak lazım mıymış. ellerine baktım, nasır yok ama söz dinleyen eller. kalsın dedim.»
mila'nın parmağı sayfada durdu.
cavit'in ne zaman geldiğini hiç sormamıştı. kendisi gittikten sonra mı, önce mi? yıllar hep bir bulanıklıktı onun için, kasabadan çıktığı günden sonrası tek bir uzun koridora dönüşmüştü. şimdi burada, babasının el yazısında, o koridorun bir kapısı aralanıyordu.
okumaya devam etti.
«cavit çabuk öğreniyor. fazla konuşmuyor, iyi. konuşan çok, dinleyen az bu dünyada. bir keresinde sordum, neden buradasın diye. şehir daha çok iş, daha çok para. omuz silkti. deniz burada dedi. başka laf etmedi. ben de üstelemedim. herkesin bir denizi var.»
bir sayfa daha.
«cavit'in bir derdi var, taşıyor ama göstermiyor. bazı akşamlar tezgâhın başında kalıyor, ben gittikten sonra da. sabah geldiğimde iş bitmiş oluyor. uyumuyor mu bu çocuk. sormadım. soracak halim yok, benim de kendi uykusuzluğum var.»
kapı açıldı.
mila irkildi, defteri kapatmaya çalıştı ama beceremedi, sayfalar avucunun altında açık kaldı. cavit girdi, elinde bir kâğıt torba, içinde ekmek olmalıydı, uçları görünüyordu. mila'yı dolabın önünde, yerde otururken görünce bir an durdu.
«sabah erkencisin» dedi.
«sen de yoktun.»
«fırına gittim.» torbayı tezgâha bıraktı. sonra gözü mila'nın kucağındaki deftere kaydı. yüzünde bir şey değişti, gözle görülür değil, daha çok havanın değişmesi gibi bir şey.
«babamın defterleri» dedi mila, açıklama ihtiyacı duyarak. «ayırıyordum. bazıları hesap, bazıları...»
«biliyorum ne olduklarını.»
ekmeği torbadan çıkardı, bir uçtan kopardı, ama yemedi. elinde tuttu.
«içinde ben de varım galiba» dedi. soru değildi.
mila başını salladı. «adın geçiyor. çok değil. ama geçiyor.»
cavit tezgâha yaslandı, kollarını kavuşturdu. ekmek parçası hâlâ elindeydi.
«ne yazmış?»
mila bir an tereddüt etti. bu, babasıyla cavit arasında bir şeydi, kendisi araya girmişti, davetsiz. ama cavit bekliyordu, ve o bekleyişte bir merak vardı, hafif de olsa bir açlık.
«çabuk öğrendiğini yazmış» dedi mila. «söz dinleyen ellerin olduğunu.»
cavit'in dudağının kenarı kımıldadı, gülümseme değildi tam, ondan önceki şey.
«söz dinleyen eller» diye tekrarladı. «öyle derdi. bir tahtayı yanlış tutsam, dur derdi, tahta sana ne yapacağını söylüyor, sen dinle. ben de gülerdim önceleri. tahta konuşmaz ki. sonra anladım.»
yaklaştı, mila'nın yanına çöktü, ama dolaba dokunmadan. aralarında yarım metre vardı, belki daha az. defterin açık sayfasına baktı, kendi adının yazıldığı yere.
«bir de burada» dedi mila, sayfayı çevirmeden. «bir derdin olduğunu yazmış. taşıdığını ama göstermediğini.»
cavit'in elindeki ekmek parçası masaya değdi. uzun bir sessizlik oldu. dışarıda bir çocuk bağırdı, ardından kahkaha, sonra ayak sesleri uzaklaştı.
«baban çok şey görürdü» dedi sonunda. «ağzını açmazdı ama görürdü. bir insanın nesine baktığını anlamazdın, sonra bakardın ki tam oraya bakmış.»
«neydi o dert?»
soruyu sorar sormaz pişman oldu. çok erkendi. çok doğrudandı. cavit'in yüzü kapandı, bir kapak iner gibi, yumuşak ama kesin.
«eski bir şey» dedi. «kalmadı artık.»
yalan söylüyordu. mila bunu, nereden bildiğini bilmeden, biliyordu. ama üstelemedi. babası da üstelememişti; belki bu kasabanın bir kuralıydı, insanların yaralarını kendi zamanlarında açmalarına izin vermek.
cavit ayağa kalktı, dizindeki tozu silkti.
«çay ister misin?»
«isterim.»
semaverin başına gitti, doldurdu, ateşi tutuşturdu. sırtı mila'ya dönüktü. omuzlarının çizgisi, o kaburgalı sırt, kollarının hareketindeki o telaşsızlık. mila defteri kapadı, kucağında tuttu, ama bir sayfa gözünün önünde kaldı, sanki hâlâ okuyormuş gibi.
«baban» dedi cavit, sırtı hâlâ dönük, «çok yalnızdı. sen bilmezsin belki. ya da bilirsin, bilmek istemezsin.»
mila cevap vermedi.
«akşamları buraya gelirdim. kalmam gerekmezdi, iş biterdi, ama gelirdim. o da bilirdi geleceğimi. iki çay demlerdi, birini bana. konuşmazdık pek. radyo çalardı, o eski radyo, şurada duruyordu.» başıyla köşedeki rafı işaret etti, boş bir raf. «bozuldu geçen kış. atmaya kıyamadım, arkada duruyor.»
«neden anlatıyorsun bunları?»
cavit döndü. ellerini önlüğüne sildi, gereksizce, temizdiler zaten.
«çünkü sen bilmiyorsun» dedi. «sen o yılları görmedin. baban orada, tezgâhın başında, her akşam bir çay daha demleyip senin gelmeni bekledi. ben de onun karşısına oturdum ki masa boş olmasın. bunu bilmen gerek. kızmak için değil. sadece bilmen için.»
mila'nın avucu defterin kapağına yapıştı. bezin dokusunu hissetti, iplik iplik, aşınmış.
«kızmadım» dedi. sesi kendisine ait gelmedi. «sadece... geç. her şey çok geç.»
«geç değil.» cavit tezgâhın kenarına oturdu. «baban için geç. sen için değil.»
semaver fokurdadı. cavit iki bardak çay koydu, birini mila'ya uzattı. mila aldı, sıcaklığı avucunu yaktı ama bırakmadı. çayın rengine baktı, tavşankanı, babasının hep istediği gibi.
«bir şey daha var» dedi mila, bardağı dizine dayayarak. «bir yerde yazmış ki... senin bir derdini taşıdığını, ama bunun sizi birbirinize bağladığını. kelime kelime hatırlamıyorum. ama öyle bir şey. iki adam, biri diğerinin acısına ortak olmuş.»
cavit uzun uzun ona baktı. gözlerinde bir şey vardı, deniz gibi, dibi görünmeyen.
«onu bulmuşsun.»
«bulmuşum.»
«kaçıncı defter?»
«bilmiyorum. ortalardaki. kapağı mavi.»
cavit başını salladı, sanki hangisi olduğunu tam olarak biliyormuş gibi. belki de biliyordu. belki o defterleri çoktan okumuştu, babası öldükten sonra, tek başına, geceleri.
«okudun mu sen bunları?» diye sordu mila. «daha önce?»
cavit çayından bir yudum aldı. cevap vermedi hemen. sonra:
«bir kere. cenazeden sonra. atölye bomboştu, sen gelmemiştin daha, ben de kapıyı kilitleyip içeride kaldım. bütün gece okudum. sabaha kadar.»
«neden?»
«çünkü başka türlü vedalaşamadım.»
mila bardağı dizinden aldı, iki eliyle sardı. cavit'in bu son cümlesi bir yere oturdu içinde, ağır bir taş gibi, ama batırmadan, sadece durarak.
«ben gelemedim» dedi. bunu daha önce kimseye söylememişti, kendine bile. «cenazeye. uçak vardı, para vardı, izin de alabilirdim. gelmedim.»
«biliyorum.»
«herkes biliyor sanırım.»
«kasaba küçük.»
mila güldü, ama gülüş değildi tam, boğazından çıkan kırık bir sesti.
«beni ayıplıyorlar mı?»
«bazıları.» cavit dürüsttü, bu dürüstlük mila'nın hoşuna gitti, alışık olmadığı bir şeydi, herkes ona hep yumuşak yalanlar söylerdi. «ama çoğu anlıyor. herkesin bir gidememe hikâyesi var. ya da bir gelememe.»
«seninki gidememe mi, gelememe mi?»
soru ağzından kaçmıştı. cavit'in yüzüne baktı, geri almak için bir yol arayarak, ama bulamadı. cavit bardağını tezgâha koydu.
«ikisi de» dedi. «aynı anda. zor iş.»
sonra kalktı, tezgâhın başına geçti, yarım kalan sandalye ayağını eline aldı. zımparayı da aldı.
mila kalktığı yerde durakladı. gitmesi gerektiğini biliyordu, çayını bitirmişti, konuşacak şey de kalmamıştı sözde. ama ayakları başka bir şey söylüyordu.
zımparanın tahtaya sürtünme sesi atölyeyi doldurdu. ince, düzenli bir hışırtı. cavit başını eğmiş, ayağın kavisli yerinde tozları kaldırıyordu, parmakları ahşabın üstünde bir yere kadar gidip geri dönüyordu, sonra tekrar. ellerinde bir sakinlik vardı. mila böyle elleri unutmuştu. kentte herkesin elleri telefondaydı, ya da bir kahve bardağında, ya da havada, laf ederken.
«baban da mı marangozdu?» diye sordu.
«değildi.» zımpara durdu. «balıkçıydı. bu atölye komşumuzundu. ben on beşimdeyken burada takılırdım, o da bana bir şeyler öğretti. sonra öldü, dükkânı bana bıraktı. karısı yoktu, çocuğu yoktu.»
«sana neden?»
cavit omuz silkti, gözü hâlâ tahtadaydı.
«çünkü buraya gelen tek insan bendim herhâlde.»
bunu öyle düz söyledi ki, mila bir an ne diyeceğini bilemedi. kapının yanındaki pencereden dışarısı görünüyordu, iskelenin tahtaları, deniz, ötede bir sandal. rüzgâr camı hafifçe titretiyordu.
«ben babama gidememiştim» dedi mila. bunu neden söylediğini bilmiyordu. belki cavit dürüst olduğu için. belki atölyenin içindeki toz kokusu insanı çözdüğü için. «hastanede yatarken. istanbul'daydım, işim vardı, sürekli işim vardı. bir hafta sonra giderim dedim. bir hafta sonrası olmadı.»
zımpara sesi kesildi.
«şimdi mi geldin yani» dedi cavit. soru değildi.
«şimdi geldim. kırk gün sonra. kimse ne yapacağını bilmiyor benimle. ben de bilmiyorum.»
cavit tahtayı bıraktı, ellerini önlüğüne sildi. ona bakmadı, pencereye baktı, deniz tarafına. sonra konuştu, sesi biraz daha alçaktı.
«baban iyi adamdı. bana iki sandalye ısmarlamıştı geçen yıl. parasını da peşin verdi, âdet değildir oysa. sandalyeler bitince gelip aldı, tek kelime beğenmedim demedi, ama gözünden anladım, birinin ayağı ötekilerden bir parmak kısaydı. söylemedi. ben görmezden geldim. ikimiz de bildik.»
mila güldü bu sefer, gerçekten güldü, boğazından değil.
«o böyleydi işte. bir şeyi bozar, sonra bozulduğunu söylemez, seni utandırmamak için.»
«kızını da öyle mi büyüttü?»
soru mila'yı yakaladı. cavit yüzüne bakıyordu şimdi, ilk kez uzun uzun, kaçmadan. gözlerinde tuhaf bir dinginlik vardı, insanı rahatsız etmeyen ama içine sızan bir dikkat.
«bilmiyorum» dedi mila. «belki de öyle. ben de bir sürü şeyin bozulduğunu söylemedim ona. söyleseydim belki gelirdim.»
dışarıda martı çığlıkları koptu, üç dört tanesi birden, iskelenin ucundan havalandılar. cavit pencereye doğru bir baktı, sonra masanın üstünden bir bez aldı, elindeki tozu iyice temizledi.
«yarın gel» dedi.
«ne?»
«yarın gel istersen. bu sandalyeler baban için. kahvenin arka odasına koyacaklardı, taziyeler bitince oturulacak diye. bir çift daha lazım. iki el iş daha çabuk biter.»
mila ona baktı. adamın yüzünde bir şey aramadı, çünkü yoktu; ne acıma vardı ne de o herkesin taktığı yumuşak maske. sadece bir teklif vardı. basit, açık.
«ben marangozluk bilmem.»
«zımpara tutmayı bilirsin. herkes bilir. sadece kimse denemek istemez.»
«neden ben?»
cavit bezı katladı, tezgâhın kenarına astı.
«çünkü buraya gelen tek insan sensin bugün» dedi.
kendi sözünü ona geri vermişti. mila bunu fark etti, bir şeyin ucundan tutulduğunu anladı, ne olduğunu adlandıramasa da.
«saat kaçta?»
«erken. ben ışıkla çalışırım. sabah on gibi burada ol, o vakit deniz durgun olur, gürültü etmez.»
«deniz gürültü ederse çalışamaz mısın?»
«ederim» dedi. «ama sevmem.»
kapıya doğru yürüdü mila. eşikte durdu, arkasına döndü. cavit yeniden ayağı eline almıştı, ışığa tutuyor, kavisi süzüyordu. sırtı ona dönüktü, ama başını hafifçe yana eğdi, gittiğini duyduğunu belli etti.
«cavit.»
«efendim.»
«teşekkür ederim. kahve için.»
«kahve değildi o. nescafé. süt tozuyla. iyi kahvem yok.»
«yine de.»
dışarı çıktı. öğleden sonranın ışığı iskelenin tahtalarında sarıya çalmıştı, tuz kokusu burnuna doldu. deniz kıpırtısızdı, sırça gibi. uzakta bir tekne motoru öksürerek çalışıyor, sonra susuyordu. mila kollarını kavuşturdu, üşümüyordu, ama bir şey ona sarılma ihtiyacı veriyordu.
babasının evine giden yol iskeleden yukarı kıvrılıyordu, taş duvarların arasından. yürüdü. ayaklarının altında çakıl sesi çıkıyordu, tekdüze, huzurlu bir çıtırtı. bir kedi duvarın üstünde uzanmış onu izledi, kımıldamadı. fırının önünden geçerken ekmek kokusu geldi, camın ardında bir kadın hamur açıyordu, başını kaldırıp mila'ya baktı, tanıdı, sonra tekrar hamura eğildi. selam yoktu. ama bir düşmanlık da yoktu. sadece o kasabanın kendine has bekleyişi vardı, insanı ne kucaklayan ne de kovan.
evin kapısını açtığında içerisi hâlâ soğuktu. kırk gündür yaşayan yoktu burada. babasının kokusu çıkmıştı odalardan, yerine küf ve kapalı hava kokusu gelmişti. mutfağa geçti. musluğu açtı, su bir süre paslı aktı, sonra berraklaştı. ellerini yıkadı, parmaklarındaki zımpara tozunu ovuşturdu, tahtanın ince tozu suyla birlikte gitti.
salondaki sedirin üstünde babasının hırkası duruyordu, kimse dokunmamıştı ona, o gün nasıl bıraktıysa öyle. mila yanına oturdu. hırkayı almadı eline, sadece yanında durdu, bir süre. cebinden telefonunu çıkardı. on yedi bildirim vardı, hepsi işten, hepsi acil, hepsi bekliyor. ekranı kapadı, telefonu ters çevirdi sedirin üstüne.
yarın on'da atölyede olacaktı.
bunu düşününce içinde bir yer gevşedi, kilit atmış bir kapının menteşesi yağlanmış gibi. nedenini kendine sormadı. sadece pencereye baktı, dışarıda ışık çekiliyordu denizin üstünden, mavinin koyusuna dönüyordu her şey. bir yerde köpek havladı, uzakta, sonra sustu.
ertesi sabah erken uyandı. alışık olmadığı bir saatte, horoz sesiyle değil, martıların iskelenin üstünde başlattığı curcunayla. yatakta bir süre öylece kaldı, tavana baktı, tahta kirişlerin arasındaki örümcek ağını süzdü. sonra kalktı.
dolapta babasının bıraktığı kahve teneke kutusunun içinde biraz gerçek kahve buldu, öğütülmüş, kararmış. cezvede pişirdi, köpüğünü taşırmadan. bir termosa boşalttı, iki fincan da yanına aldı, bir beze sardı. kapıdan çıkarken ne yaptığını sorgulamadı kendine. yürüdü.
atölyenin kapısı aralıktı. içeriden zımpara sesi geliyordu, demek erken gelmişti cavit, ışıkla çalışırım demişti, gerçekmiş. mila kapıyı itti.
cavit başını kaldırdı. yüzünde ne şaşkınlık vardı ne de bir şey bekliyormuş hâli. sanki mila her sabah oradan giriyormuş gibi.
«geldin.»
«geldim.» termosu tezgâha koydu. «kahve getirdim. gerçeğinden. babamın dolabında kalmıştı.»
cavit ellerini bıraktı, termosa baktı, sonra mila'ya. bir şey söyleyecek gibi oldu, söylemedi. tezgâhtan iki fincanı çekti, kendi fincanlarını, mila'nınkileri değil, mila fark etti, bir şey demedi. kahveyi bölüştüler. kokusu atölyeyi doldurdu, tahta ve tozun üstüne bir sıcaklık koydu.
ilk yudumda cavit gözlerini kapadı, bir an.
«iyiymiş» dedi.
«babam iyi kahve içerdi. başka şeyde cimriydi ama kahvede değil.»
«anladım.» fincanı bıraktı, önlüğünü uzattı ona, tezgâhın arkasındaki çiviye asılıydı bir tane daha. «giy şunu. toz her yere girer. sonra üstünden çıkmaz.»
mila önlüğü aldı. kalın, sert bir kumaştı, üstünde eski leke izleri, tutkal, boya, belki kan. boynundan geçirdi, arkadan bağladı. bol geldi, ama sıcaktı, birinin sırtından yeni çıkmış gibi.
«şimdi ne yapacağım?»
cavit ona bir tahta parçası uzattı, henüz biçimsiz, dört köşe, pürüzlü.
«bunu düzelteceksin. zımparayla. damarına göre gideceksin, karşısına değil. karşısına gidersen tahta seni de yorar, kendi de kızar. damarını bulacaksın, öyle süreceksin.»
«nasıl bulacağım damarını?»
«elinle. gözünle değil. elini gezdir üstünde, hangi yön pürüzsüzse o yön damarıdır. ters yön dikenlenir.»
mila avucunu tahtaya koydu. bir yöne sürdü, sonra ötekine. cavit haklıydı, bir yön yumuşaktı, öteki tırmalıyordu. şaşırdı, bunu hiç bilmiyordu, hiç düşünmemişti tahtanın bir yönü olduğunu.
«buldun mu?»
«buldum.»
«o zaman başla. acele etme. marangozluğun tek sırrı budur, acele etmemek. kalanı zaten kendi gelir.»
mila zımparayı tahtaya koydu, ittirdi. ilk hareket beceriksizdi, açı yanlıştı, tahta hışırtı yerine cırtlak bir ses çıkardı. cavit tezgâhın öbür ucundan baktı ama karışmadı. mila tekrar denedi, bileğini gevşetti, kolunu değil eli konuşsun diye bıraktı. bu sefer ses düzeldi, ince ve düzenli, cavit'in çıkardığı sese benzedi.
«oldu» dedi cavit, başını kaldırmadan.
bir süre ikisi de konuşmadı. atölyeyi sadece iki zımparanın sesi doldurdu, biri deneyimli ve düzgün, öteki acemi ve arada bir aksayan, ama birbirine karışıp bir ritim kurdular. dışarıda deniz durgundu, cavit'in dediği gibi. ışık pencereden içeri sızıyor, toz zerreleri havada süzülüyordu, tembel, ağır.
mila bir ara başını kaldırdı, cavit'e baktı. adam işine gömülmüştü, kaşları hafif çatık, dudakları aralık, dünyadan kopmuş. yüzünde kırk yılın izi vardı, güneşin, tuzun, yalnızlığın. ama çirkin değildi bu izler. bir yerlere oturmuş, uzun süre bir yerde kalmış birinin yüzüydü. mila'nın hiç sahip olamadığı bir şey.

el emeğinin bir ağırlığı vardı burada, herkesin bildiği ama kimsenin dile getirmediği türden. mila zımparayı bıraktı, parmaklarını inceledi. ucunda küçük bir kıymık, deri kadar ince. çekip almadı hemen.
«sen hep burada mı yaşadın?» diye sordu.
cavit zımparayı tahtanın kenarına sürdü, sonra durdu.
«bir ara gittim. geri geldim.»
«nereye gittin?»
«uzağa.»
bu kadarı yetmiş gibiydi ona. kelimeleri sanki denizden çıkardığı bir ağ gibi, ağır ağır, düğümlerini çöze çöze veriyordu. mila zorlamadı. kendi de çoğu şeyi böyle taşıyordu içinde, tek kelimeyle bağlanmış bohçalar halinde.
öğleye doğru ışık değişti, sarardı, atölyenin tozlu havasına bir bal rengi karıştı. cavit doğruldu, belini tuttu, kısa bir ses çıkardı ağzından, ağrının değil alışkanlığın sesi.
«çorba var» dedi. «istersen.»
«ne çorbası?»
«mercimek. dünden kaldı ama böylesi daha iyi olur.»
mila kıymığı çekip aldı sonunda. bir damla kan çıktı, minik, parlak. emdi parmağını, sonra gülümsedi, nedenini kendi de bilmeden.
«olur.»
cavit'in evi atölyenin arkasındaydı, aralarında bir avlu, avluda bir incir ağacı, gövdesi eğri, dalları alçak. yaprakları geniş, tozlu. mila geçerken bir yaprağı avucuna aldı, tüylü yüzünü parmağıyla okşadı, sonra bıraktı. içerisi serindi, taş duvarların koruduğu bir serinlik. bir masa, iki sandalye, bir de duvara dayalı eski bir dolap. duvarda bir resim yoktu, bir fotoğraf yoktu. sadece bir çivi, boş, üstünde bir gölge lekesi, bir zamanlar orada asılı duran bir şeyin izi.
mila o çiviye baktı, biraz uzun. sormadı.
cavit ocağı yaktı, tencereyi üstüne koydu. sırtı dönüktü. omuzları geniş ama biraz çökmüş, uzun yıllar bir şeyleri kaldırmış, taşımış omuzlar.
«sen buraya nasıl geldin?» diye sordu, tencereye bakarak.
«otobüsle.»
cavit güldü, hafif, neredeyse duyulmayacak kadar. bir tıksırığa benzedi gülüşü.
«öyle demedim.»
«biliyorum.»
mila sandalyeye oturdu, dirseklerini masaya dayadı. masanın tahtası da cavit'in elinden çıkmıştı belli ki, kenarları yuvarlatılmış, yüzeyi el değmekten koyulaşmış.
«bir yerden kaçtım sanırım» dedi sonunda. «ya da bir yere doğru. ikisini ayırt etmek zor oluyor bazen.»
cavit karıştırdı çorbayı. kaşık tencerenin dibine değdi, madeni bir ses.
«ayırt etmesen de olur» dedi. «sonunda aynı yere varıyorsun.»
bu cümle mila'da bir yere değdi, bir çivinin gölge lekesi gibi. çorbanın kokusu yayıldı odaya, kimyon, sarımsak, bir de yanmaya yakın soğanın o tatlı acısı. karnının kazındığını fark etti birden, sabahtan beri bir şey yememişti, belki daha da uzun.
cavit iki kaseyi doldurdu, birini önüne koydu, öbürünü karşısına. ekmek yoktu masada, onun yerine bir tabak zeytin, bir de yuvarlak, sert görünüşlü bir peynir.
«ekmeğim bitti» dedi. «yarın fırın açık.»
«böyle iyi.»
yediler. bir süre sadece kaşık sesleri, bir de dışarıdan gelen bir kumru sesi, tekdüze, teselli edici. mila çorbayı sıcak sıcak içti, dili yandı biraz, aldırmadı. ağız dolusu yaşamak diye bir şey vardı ya, işte tam da buydu, dilin yanması, karnın ısınması, bir yabancının sofrasında bir yabancıyla oturmak, ama yabancı hissetmemek.
«ne kadar kalacaksın?» diye sordu cavit, kasesini bitirince.
«bilmiyorum.»
«bilmiyorsun demek.»
«bir yerde kalmayı bilmiyorum. hep bir sonraki durağı düşünüyorum. orada değilken orayı, oradayken bir sonrakini.»
cavit ona baktı, uzun. gözleri açık kahverengiydi, kenarları kırışık, ama içleri berrak. yaşlı bir adamın bir çocuğa bakışı gibi değildi bu, daha çok kendini tanıyan birinin karşısında yine kendini bulmuş gibiydi.
«ben de öyleydim» dedi. «uzun süre.»
«ne değiştirdi?»
bir soruyla cevap verecek sandı mila, ama vermedi bu sefer. sandalyesini geri itti, ayağa kalktı, dolaba doğru gitti. çekmeceyi açtı, içinden bir şey çıkardı, avucuna sığacak kadar küçük. masaya bıraktı önüne.
ahşaptan oyulmuş bir kuştu. bir kumru belki, ya da isimsiz bir şey, kanatları gövdesine yapışık, gagası hafif açık. yüzeyi öyle bir cilalanmıştı ki dokunmadan bile pürüzsüzlüğü görülüyordu.
«bunu ilk yaptığım şeydi» dedi cavit. «buraya döndükten sonra. bir kış boyunca uğraştım. elimden başka bir şey gelmiyordu.»
mila kuşu aldı, avucunda tarttı. hafifti, ama boşluk gibi değil, dolu bir hafiflik. parmağıyla kanadın çizgilerini izledi.
«uçmuyor» dedi.
«uçmasını istemedim. kalsın istedim.»
mila kuşu masaya geri koydu, ama elini üstünden çekmedi hemen. iki parmağı hâlâ ahşabın üstünde, sanki bırakırsa kuş gerçekten uçacakmış gibi.
dışarıda kumru sustu. bir an her şey çok sessiz oldu, taş duvarların içinde bir sessizlik, denizin ta kendisinden gelen. cavit kaseleri topladı, leğene götürdü. su sesi doldurdu odayı.
«yıkanacak bir yer var mı?» diye sordu mila. «üstümde iki günün tozu.»
«avluda. duvarın dibinde. su soğuk ama temiz.»
«havlu?»
«dolapta. alt rafta.»
mila dolaba gitti, alt rafı açtı. katlanmış, birkaç kez yıkanmaktan yumuşamış bir havlu buldu, mavi, kenarları solmuş. aldı, kokladı, farkında olmadan. güneş kokuyordu, bir de sabun, keskin olmayan bir sabun.
avluya çıktı. incir ağacının altında bir taş yalak vardı, duvardan bir borunun ucu sarkıyordu, ondan ince bir su akıyordu, sürekli, sabırlı. mila ellerini soktu suya. buz gibiydi, bileklerini yaktı önce, sonra alıştı. yüzünü yıkadı, ensesini, kollarını. su, günlerin, otobüs koltuklarının, terminallerdeki bekleyişlerin tozunu aldı götürdü, taşların arasından bir yere aktı, toprağa.
ıslak yüzünü havluya gömdü. güneş kokusu, tekrar. gözlerini kapadı, öyle durdu, incir ağacının altında, bir yabancının avlusunda, hayatında ilk kez bir sonraki durağı düşünmeden.
içeri döndüğünde cavit kapının önünde bir tabure çekmiş oturuyordu, elinde yine o zımpara, yine o küçük tahta parçası. ama çalışmıyordu. sadece tutuyordu, gözleri denize dönük.
«su soğukmuş» dedi mila.
«söylemiştim.»
«söyledin.»
yanına oturdu, taş eşiğe. ıslak saçları omzuna değdi. deniz akşama doğru rengini değiştiriyordu, öğlenin o keskin mavisinden çekilip daha yumuşak, daha kurşuni bir şeye dönüşüyordu. ufukta bir tekne, tek başına, hareketsiz gibi ama değil, yavaşça sağa kayıyordu.
«ben yarın gitmem gerekebilir» dedi mila. neden söylediğini bilmiyordu. belki kendini denemek için, o cümlenin ağzından nasıl çıkacağını duymak için.
cavit başını çevirmedi.
«gerekirse gidersin.»
«sen tutmaya çalışmıyorsun.»
«kuşu tuttum bir kere» dedi cavit. «ahşaptan. canlı olanı tutamazsın. konarsa konar.»
mila gülümsedi, ama içinde bir yerde bir şey burkuldu, hoş bir burkulma, uzun zamandır tatmadığı türden. dizlerini göğsüne çekti, çenesini dizlerine dayadı.
«peki sen» dedi, «sen niye durdun? niye geri döndün ve kaldın?»
cavit uzun süre cevap vermedi. tahtayı çevirdi elinde, bir yüzünü, bir öbür yüzünü inceledi. sonunda konuştu, sesi denizin sesiyle karışacak kadar alçaktı.
«bir kadın vardı» dedi. «beni bekledi. ben dönene kadar. sonra beklemekten yoruldu.»
mila sustu. o boş çiviyi hatırladı, duvardaki gölge lekesini.
«öldü mü?»
«hayır. gitti. ben döndüğümde o gitti. biz hep ters yönlerde durakladık. o gelirken ben giderdim, ben dönerken o.»
«bu kötü.»
«kötü» dedi cavit, itiraz etmeden. «ama bana bir şey öğretti. kalmak da bir yolculuk. en zoru belki.»
güneş suya değmeye başladı, ufuk kızardı, tekne kararan sudan bir çentik gibi görünüyordu artık. mila taşın soğuğunu hissetti kalçasının altında, ama kalkmadı.
«ben hep kalmaktan korktum» dedi. «kalırsan bağlanırsın. bağlanırsan kaybedebilirsin. gidersen kaybedecek bir şeyin olmaz.»
«gidersen zaten kaybediyorsun. sadece adını koymuyorsun.»
bu cümle mila'nın içinde bir kapıyı araladı, gıcırdayarak, uzun süre açılmamış bir kapı gibi. cevap vermedi. veremezdi. doğruydu çünkü, ve doğru olan şeyler bazen insanın nefesini kesiyordu.
incirden bir yaprak koptu, avluya süzüldü, taşların üstünde bir an döndü, sonra durdu. cavit ayağa kalktı, tahtayı taburenin üstüne bıraktı.
«lambayı yakayım» dedi. «karanlık çöküyor.»
içeri girdi. mila dışarıda kaldı biraz daha, tek başına, denizle. ellerini yaladı akşam serinliği, saçlarının ucundan bir damla su boynundan aşağı kaydı. titredi hafifçe. ama içeri girmedi hemen.
camdan cavit'in gölgesi düştü avluya, gaz lambasının sarı ışığında büyümüş, titrek. adam bir kibrit çaktı, fitili tutuşturdu, oda birden altın rengine boyandı. mila o ışığa baktı, o boş çiviye, o ahşap kuşa masanın üstünde, o iki sandalyeye.
kalkmak istedi. ayakları taşa yapışmış gibiydi. gitmek, sabah ilk otobüse binmek, bir sonraki durağı düşünmek, hep yaptığı şeyi yapmak, kolay olanı. ama bu akşam kolay olan zor geldi ona, ilk kez.
içeri girdi. cavit masaya iki bardak koymuştu, birine su doldurdu, öbürüne kendine bir parmak bir şey, renkli, kokusu keskin.
«içer misin?» diye sordu.
«az.»
doldurdu ona da. bardaklar tokuştu, sessizce, tören gibi değil, alışkanlık gibi bile değil, sadece iki insanın aynı odada, aynı ışıkta oldukları için.
«neye içiyoruz?» diye sordu mila.
cavit düşündü. dudaklarında o zor beliren gülümseme yine kıpırdadı..
devamını gör...

akşamüstü yağmuru

cımbızın ucu, ahşabın içine gömülmüş minik bir pirinç menteşeyi tutarken mila nefesini kesti. cavit'in elleri yavaştı. acele etmeyen, bir şeyi zorlamayı bilmeyen eller. menteşeyi yuvasından çıkardı, avucunun içinde tarttı, sonra tezgâhın kenarındaki çuha bezine bıraktı.
«babanın işi buydu» dedi. «kırık şeyleri geri çevirmek. insanlar atarlardı, o toplardı.»
«insanları da mı?»
soru ağzından, düşünmeden çıktı. cavit başını kaldırdı, bir an ona baktı, gülümsemedi ama gözlerinde bir şey kıpırdadı.
«bazen» dedi. «ama bunu kendine söylemezdi.»
kutunun kapağı tezgâhın üstünde açık duruyordu, içinde yıllanmış bir toz kokusu, altında ise ceviz ağacının damarları. mila parmağını o damarların üzerinde gezdirdi. serindiler. dışarıda öğle sonu ışığı camlardan içeri girmiş, tezgâhın üzerine sarı bir dörtgen düşürmüştü. o dörtgenin içinde toz zerreleri yükseliyor, alçalıyordu.
«şu ışık» dedi cavit, başıyla camı işaret ederek. «uzun sürmez.»
«ne demek istiyorsun?»
«bak.»
baktı. deniz tarafından, körfezin ağzından, kurşuni bir şey yaklaşıyordu. iskele üzerindeki martılar bir anda toplanmış, sonra hep birlikte kalkmışlardı. rüzgâr yön değiştirdi. atölyenin arka penceresi, mandalı gevşek olan o pencere, kendiliğinden çarptı.
«yağmur» dedi mila.
«sağanak» diye düzeltti cavit. «burada yarım yağmur olmaz. ya hiç yağmaz ya da denizi karaya taşır.»
camda ilk damla belirdi. sonra ikinci. üçüncüyü saymaya fırsat kalmadı; gökyüzü bir hamlede boşaldı. çatının sacı üzerinde davul gibi bir gürültü koptu, oluk taştı, kapının önündeki taş basamaktan sular akmaya başladı. mila istemsizce omuzlarını kaldırdı, sanki o su içeri girecekmiş gibi.
«kapıyı kapatayım» dedi cavit ama kapamadı. öylece açık aralıktan dışarı baktı. yağmur perde perde geçiyordu iskelenin üzerinden. karşı kıyı silinmişti. «şimdi çıkarsan» dedi, «pansiyona varana kadar sırılsıklam olursun. ayakkabılarını iki gün kurutamazsın.»
«yani kalmalıyım.»
«yani kalmalısın.»
bunu söylerken sesinde ne bir zorlama vardı ne de bir davet. bir hava durumu bildirir gibiydi. mila tezgâhın karşısındaki tabureye ilişti. baba yadigârı bir taburedeydi, bunu bilmeden oturdu; oturunca fark etti, çünkü ayaklarından biri hafifçe kısaydı ve altına katlanmış bir mukavva parçası sıkıştırılmıştı. onun yaptığı bir şeydi bu. çocukken de böyle sallanırdı bu tabure, babası hep «bir gün düzeltirim» derdi, hiç düzeltmedi.
«bu tabure hâlâ sallanıyor» dedi.
cavit arkasını dönmüştü, ocağın üzerindeki cezveyi ateşe sürüyordu. küçük bir gaz ocağı, tezgâhın ucunda, bir tel raf üzerinde. «bilerek» dedi. «bir keresinde altına düzgün bir takoz koydum. ertesi gün geldiğimde çıkarılmıştı. mukavva geri konmuştu.»
«niye?»
«bilmiyorum. sordum. 'sallandığını hissedince oturduğumu anlıyorum' dedi. ben de bir daha dokunmadım.»
mila güldü. kısa, şaşkın bir gülüş. babasının bu tarafını tanımıyordu; daha doğrusu, bu ayrıntıyı. uzaktan babası hep aynı adamdı: sabah gider, akşam döner, ellerinde tutkal kokusu, konuşmayı sevmeyen, sofrada radyo dinleyen bir adam. şimdi bir yabancının ağzından çıkan bu küçük tuhaflık, o uzak figürü bir parça yerinden oynatıyordu.
cezve fokurdadı. cavit iki fincan çıkardı, ikisi de farklıydı, biri çiçekli biri düz beyaz, kenarında ince bir çatlak. kahveyi paylaştırdı, çatlak olanı kendine ayırdı, çiçekliyi mila'ya uzattı. fincan sıcaktı, mila iki avucunun arasına aldı.
«şeker sormadın» dedi.
«babanın kızı şekerli içmez diye düşündüm.»
«yanlış düşündün.»
«ilk defa» dedi cavit, sesinde belli belirsiz bir alay. tezgâhın altından bir kavanoz çıkardı, içinde kesme şeker vardı ama nemden birbirine yapışmış, tek bir kütle olmuş. kavanozu mila'ya gösterdi. ikisi de kütleye baktı. mila elini salladı.
«boş ver» dedi. «bir günlük acı kahve beni öldürmez.»
yağmur hız kesmiyordu. aksine, sanki üstlerine yığılmaya kararlıydı. camdan bakınca dünya bulanık bir sulu boyaya dönmüştü, iskele babutları belli belirsiz koyu lekelerdi. içerisi ise, bu gürültünün ortasında, tuhaf biçimde sakin. ocağın mavi alevi, tutkal kokusu, ahşap talaşının o tatlı acılığı. mila kahvesinden bir yudum aldı. acıydı, evet. ama içine iyi geldi.
«ne zamandır buradasın?» diye sordu.
cavit karşısındaki eski sandalyeye oturdu, arkasına yaslandı, bacaklarını uzattı. tabanları yıpranmış deri çizmelerdi ayağındakiler, burunları tutkalla bir yerlerden yamalanmış. «bu atölyede mi, kasabada mı?»
«ikisi de.»
«kasabada on iki yıldır. atölyede sekiz.»
«buralı değilsin.»
«değilim.»
bunu söyledikten sonra sustu. mila bekledi. onun sustuğu yerlerde bir kapı vardı, kapalı ama kilitli olmayan bir kapı, ittirirsen açılırdı belki, ama zorlarsan sonuna kadar kapanırdı. bunu üçüncü sohbetlerinde öğrenmişti bile. ittirmedi.
«ben on sekizimde gittim buradan» dedi bunun yerine. «bir daha da dönmedim. on dokuz yıl.»
«uzun süre.»
«babamın cenazesine bile gelmedim.»
söylediği anda pişman oldu. bu kadar açık söylemek zorunda değildi. ama cavit'in yüzünde bir yargı belirmedi. kahvesini içti, fincanı dizine koydu, çatlağın olduğu yeri başparmağıyla ovaladı.
«biliyorum» dedi. «ben oradaydım.»
bu mila'yı sarstı. fincanı tabureye, yanına koydu, elleri boşta kaldı, onları ne yapacağını bilemedi.
«sen mi vardın?»
«beş kişiydik. ben, muhtar, iki komşu, bir de tabuta omuz veren adamlardan biri. küçük bir kasaba. insanlar ölür, çok kişi kalmaz geride.»
«anlat» dedi mila. sesi kısılmıştı. «nasıldı? hava nasıldı? ben... ben hiçbir şey bilmiyorum. telefonda anlattılar sadece. 'gitti' dediler. nasıl gittiğini bilmiyorum.»
cavit ona baktı. uzun uzun. karar veriyordu, mila bunu görebiliyordu; söyleyecek miydi, ne kadarını söyleyecekti. dışarıda bir gök gürültüsü yuvarlandı, uzaktan, denizin ötesinden. çatı yeniden titredi.
«rüzgârlı bir gündü» dedi sonunda. «şubat. toprak donmuştu, mezarcı iki kat çalıştı. baban son iki hafta yatakta yatmadı. yatmayı reddetti. her sabah buraya geldi, tezgâhın başına oturdu. bir şey yapmıyordu artık, elleri tutmuyordu. ama gelirdi. ben ona çay yapardım. bazen bir şey konuşurduk, çoğu zaman konuşmazdık. son günü de geldi. şu sandalyede oturdu, senin oturduğun tarafa baktı, cama, iskeleye. 'bugün deniz sakin' dedi. öyleydi. o gece gitti. evde, uykusunda. ağrısız.»
mila hiçbir şey söylemedi. söyleyecek bir şey yoktu. içinde bir yerde, uzun süredir taşıdığı bir taş, biçim değiştirdi. ağırlaşmadı, hafiflemedi de. sadece yerinden oynadı.
«deniz sakin» diye tekrarladı, fısıltıyla.
«o çok severdi bunu. sakin denizi. 'insanlar fırtınayı anlatır' derdi, 'çünkü fırtınanın hikâyesi var. ama sakin denizin hikâyesi yok. onu kimse anlatmaz. oysa asıl marifet o.'»
mila başını cama çevirdi. şimdi cam bir su duvarıydı. sakin deniz nerede, diye düşündü. bu gürültünün, bu sağanağın altında sakin deniz hangi cehennemdeydi. ama biliyordu. fırtına geçerdi. her zaman geçerdi. sonra deniz kendine gelir, düzelir, hiçbir şey olmamış gibi durur ve işte o durgunluk, kimsenin anlatmadığı o durgunluk, en zor şeydi.
«neden anlatmadılar bana?» dedi. «sen anlattın da onlar neden anlatmadı? telefonda 'gitti' dediler, kapadılar. cenaze bittikten üç gün sonra aradılar üstelik. 'gelmene gerek yok, hallettik' dediler.»
cavit omuz silkti. «belki kırgındılar. belki senin adına utandılar. belki de seni korumaya çalıştılar, kim bilir. insanlar acıyı hep yanlış yerde saklar.»
«sen saklamıyorsun ama.»
«ben sana borçluyum.»
«bana mı?»
«babana. yani sana. aynı şey.»
bunu anlamadı mila, ama sormadı. yine o kapı. ittirdiğinde açılmayacak olanlardandı. onun yerine ayağa kalktı, tezgâhın öbür ucuna yürüdü, dizili aletlere baktı. askıdaki kerpetenler, boy sırasına dizilmiş törpüler, bir tomar ince zımpara. her şey yerli yerindeydi, her şey kullanılıyordu. bir müze değildi burası. yaşayan bir yerdi.
«sen onun yerine geçtin» dedi, sırtı cavit'e dönük.
«kimse kimsenin yerine geçmez.»
«işini sürdürdün.»
«işi sürdü. ben sadece durmasına izin vermedim.»
mila döndü. cavit hâlâ sandalyedeydi, ama artık arkasına yaslanmıyordu, dirseklerini dizlerine dayamış, öne eğilmişti. o sarı ışık gitmişti; içerisi grileşmiş, yüzü yumuşamıştı. yağmurun ışığında farklı görünüyordu. daha genç. ya da daha yorgun, mila ayırt edemedi.
«sana bir şey soracağım» dedi mila. «cevap vermezsen anlarım.»
«sor.»
«neden kaldın? on iki yıl. buralı değilsin, bir yerden gelmişsin, gitmedin. bir sürü insan buradan kaçmak için can atarken sen kaldın. neden?»
cavit ellerine baktı. sağ elinin işaret parmağında eski bir yara izi vardı, beyaz bir çizgi, tırnaktan başlayıp ilk boğuma kadar. onu ovaladı. bir alışkanlık gibiydi, düşünürken yaptığı bir şey.
«bazı yerlere kalmak için gelmezsin» dedi. «bir gece kalacaksındır, sonra bir hafta, sonra bir mevsim. sonra bir gün fark edersin ki gidecek bir yerin kalmamış. ya da gitmek istediğin yer, artık gitmek istediğin yer değildir.»
mila fincanını iki eliyle sardı. çay çoktan soğumuştu ama bırakmadı.
«bu bir cevap değil.»
«biliyorum.»
camdan dışarı baktı. yağmur inceliyordu, damlalar birbirinden ayrık düşüyor, saçağın altında toplanıp aşağı süzülüyordu. karşı binanın balkonunda unutulmuş bir sandalye, bezleri şişmiş, bir kenara devrilmek üzere.
«bir kadın vardı» dedi cavit. sesi değişmemişti ama mila başını çevirdi. «sekiz yıl önce. bu kasabaya onun için gelmedim, o burada değildi. ama gitmememin bir sebebi oldu bir süre. sonra o gitti. ben kaldım.»
«neden gitti?»
«herkesin gittiği için gittiği sebeplerden.» parmağındaki çizgiyi bıraktı. «ben yeterince iyi değildim. ya da o yeterince sabırlı değildi. ikisi de doğru olabilir. artık hangisiydi, hatırlamıyorum.»
bunu söylerken gülümsedi ama gülümseme değildi tam olarak. dudağın bir kenarı yukarı kalktı, o kadar. mila bu ifadeyi tanıyordu. kendi aynasında görmüştü.
«peki üzülmüyor musun?»
«ne için?»
«kaldığın için. gitmediğin için. her şey burada donup kalmış gibi. bu kasabada saatler bile daha yavaş işliyor sanki.»
cavit fincanına baktı, sonra ona.
«sen bunu üzülecek bir şey mi sanıyorsun?»
mila cevap vermedi. çünkü aslında ne sandığını bilmiyordu. on yıldır gitmek için bavul topladığı, sonra gitmediği kaç şehir vardı. kaç iş, kaç ev, kaç adam. hepsinden kaçmıştı, sonunda kendinden kaçamadığını anlayana kadar. bunu cavit'e söylemek istemedi. söyleseydi, onunla arasındaki mesafenin adını koymuş olacaktı, o mesafeye henüz güvenmiyordu.
kapı açıldı. zilin yerine kapının üstündeki eski bakır çıngırak tınladı, boğuk, çatlak bir ses. içeri, mavi bir yağmurluğun içine gömülmüş yaşlı bir adam girdi. şapkasından su damlıyordu.
«kapalı mıydınız?» diye sordu adam, içerideki iki kişiye bakarak.
«hayır rıfat amca» dedi cavit, ayağa kalkarak. «girin. ıslanmışsınız.»
«yağmur beni gafil avladı. gemiyi kaçırdım, bir sonraki iki saat sonra.» adam şapkasını çıkardı, tezgâha doğru yürüdü. yürürken sol bacağını hafifçe sürüklüyordu. «bir çay içerim, izin verirsen.»
«otur amca. ben getiririm.»
rıfat amca pencere kenarındaki masaya, mila'nın karşısına oturdu. mila'ya baktı, uzun uzun, utanmadan, yaşlıların o meraklı bakışıyla.
«sen buralı değilsin» dedi. soru değildi.
«değilim.»
«ne zaman geldin?»
«üç hafta oldu.»
«kalıcı mı?»
mila gülümsedi. bu soruyu ne kadar çabuk sorduklarına şaşırıyordu hâlâ. sanki bir kişinin kalıp kalmayacağı, gördükleri ilk anda öğrenmeleri gereken bir şeydi.
«bilmiyorum.»
«bilmezsin tabii.» adam ceketinin cebinden buruşuk bir mendil çıkardı, yüzünü sildi. «buraya gelenler hep bilmez. sonra ya çok çabuk kaçarlar ya hiç gidemezler. ortası yok bu kasabanın.»
cavit iki çay getirdi, birini rıfat amcanın önüne koydu, öbürünü kendi masasına. mila onun geri dönüşünü izledi. yürüyüşünde bir tembellik yoktu ama acele de yoktu. her hareketi ölçülüydü, gereksiz bir kımıltı yok. bir şeyin nasıl yapılacağını uzun zaman önce öğrenmiş ve bir daha düşünmeyi bırakmış bir adamın rahatlığı.
«bu kızı ürkütme rıfat amca» dedi oturur oturmaz.
«ürkütmüyorum. gerçeği söylüyorum. sen de biliyorsun, bir zamanlar sen de böyle geldin. gemiden inip iskelede durdun, yüzünde şu ifade vardı, aynı bunun yüzündeki.»
«hangi ifade?»
«nereye geldiğini bilmeyen adamın ifadesi.»
cavit güldü, bu sefer gerçekten. yüzü bambaşka oldu bir an, çizgileri yumuşadı. mila bunu kaydetti. bir yere, sonradan bakacağı bir yere.
«rıfat amca kasabanın belleği» dedi cavit, ona dönerek. «kim ne zaman gelmiş, kim ne zaman gitmiş, kim kiminle küsmüş, hepsini bilir.»
«bilmek zorundayım. başka yapacak bir şeyim yok.» adam çayını üfledi, bir yudum aldı, memnuniyetle başını salladı. «karım öldükten sonra bu kasaba benim tek arkadaşım. insanların hikâyelerini toplarım. kimse yazmayacak nasıl olsa.»
bir sessizlik oldu. yağmurun sesi azalmış, yerini uzaktan gelen bir motor gürültüsüne bırakmıştı. balıkçı teknelerinden biri, belki. mila pencereden iskeleye baktı. ıslak taşlar parlıyordu, aralarında biriken sularda gökyüzünün kurşuni rengi.
«sen ne iş yaparsın kızım?» diye sordu rıfat amca.
«fotoğraf çekerim.»
«ne fotoğrafı?»
mila duraksadı. bu soruya verdiği cevap yıllar içinde değişmişti. bir zamanlar düğün çekerdi, sonra dergiler için moda, sonra hiçbir şey. son iki yıldır kamerasını neredeyse hiç açmamıştı. çantasında getirmişti onu buraya, bir umutla, ama henüz dokunmamıştı.
«eskiden insanları çekerdim» dedi. «şimdi pek bilmiyorum. belki yerleri. boş yerleri.»
«boş yer çok bizde» dedi adam, gülerek. «istediğin kadar çek. kimse mâni olmaz.»
cavit bir şey söylemedi ama mila onun kendisine baktığını hissetti. başını çevirmedi. ikisi de bir an öylece durdu, sözcüklerin arasındaki o boşlukta, ne ekleyeceğini bilemeden.
rıfat amca çayını bitirdi, saatine baktı, homurdandı.
«gemiye yetişeyim. ikincisini de kaçırırsam bu akşam evime dönemem.» ayağa kalktı, şapkasını taktı, hâlâ ıslaktı. «borcum ne kadar cavit?»
«yok amca. sen kaç kez benim borcumu ödedin.»
adam ısrar etmedi. belli ki bu ikisi arasında eskiden çözülmüş bir mesele. kapıya yürürken durdu, mila'ya döndü.
«bak kızım» dedi. «ben çok insan gördüm bu iskeleden geçen. bir öğüt vereyim, tutarsın tutmazsın, senin bileceğin iş. bu kasabaya gelenler bir şeyden kaçar. herkes. istisnası yok. ama kaçtığın şeyi burada bırakamazsın, yanında getirmişsindir çünkü. onunla barışırsan kalırsın. barışamazsan yine gidersin. kasaba karar vermez bunu, sen verirsin.»
sonra çıngırağı tıklatarak çıktı, yağmurun içine karıştı.
mila bir süre kapıya baktı. cavit fincanları toplamak için kalktı, rıfat amcanınkini aldı, kendininkini.
«her müşteriye böyle konuşur mu?» diye sordu mila.
«sadece kalabileceğini düşündüklerine.»
mila başını kaldırdı. cavit tezgâhın arkasına geçmiş, fincanları küçük paslanmaz lavaboya bırakıyordu. suyu açtı, boru bir an inledi, sonra su geldi.
«peki sen ne düşünüyorsun?» diye sordu mila. «kalacak mıyım?»
cavit ellerini kuruladı, tezgâha yaslandı. ona baktı, uzun uzun, tıpkı rıfat amcanın baktığı gibi ama başka bir şeyle. merak değildi bu. mila adını koyamadı.
«bunu bana sormamalısın» dedi sonunda.
«neden?»
«çünkü ben tarafsız değilim.»
sözcük havada asılı kaldı. mila fincanını bıraktı, sesi çıkmadı, çünkü boştu. dışarıda motor sesi uzaklaşmıştı. rıfat amcanın gemisi, belki. ya da başka bir tekne, başka bir yolcu, başka bir kaçış.
«ne demek istiyorsun?» dedi mila, sesini duyabildiği kadar sakin tutarak.
«ne dediğimi biliyorsun.»
«söylemeni istiyorum.»
cavit tezgâhtan ayrıldı, masaya doğru geldi, karşısına oturdu. aralarındaki tahta yüzey çizik içindeydi, yıllarca konmuş fincanların halkaları, bıçak izleri, birinin sıkıntıdan kazıdığı bir harf. belki bir isim. yarım kalmış.
«on iki yıldır burada kimseye kal demedim» dedi. «herkes gitti, ben arkalarından bakmayı öğrendim. alıştım. iyi bir şey bu, alışmak. insanı korur.»
«ama?»
«ama üç haftadır bir kadın her sabah şu köşedeki masaya oturuyor, hep aynı yere, pencere kenarına ve ben o kadın geldiğinde saatin kaç olduğuna bakıyorum. bakmayı bıraktığımı sanıyordum. meğer bırakmamışım.»
mila konuşmadı. bir şey söylemek istedi ama dilinin ucundaki her cümle yanlış geldi, fazla ya da eksik. cavit'in yüzüne baktı, o beyaz yara izini, parmaktaki çizgiyi ovalayan elini.
«neden söyledin bunu?» dedi en sonunda.
«çünkü rıfat amca haklı. bir şey burada bırakamazsın. ama bazen bir başkası onu senin için taşımaya yardım edebilir. ben teklif etmiyorum bunu. sadece mümkün olduğunu söylüyorum.»
dışarıda yağmur durmuştu. ilk defa fark etti mila, çünkü sesi kesilmişti, o sürekli fısıltı yoktu artık. pencereden içeri düşen ışık değişti, bulutların arasından bir yarık açıldı, iskelenin ıslak taşları üzerinde bir aydınlık gezindi, sonra kayboldu.
«kameramı getireyim mi?» dedi mila birden.
cavit şaşırdı. «nereden?»
«odamdan. karşı sokakta kalıyorum, iki dakika. getireyim mi?»
«ne için?»
«seni çekmek için.» söyler söylemez yüzünün ısındığını hissetti. «yani. ışık iyi şimdi. yağmurdan sonra hep iyi olur. ve ben iki yıldır kimseyi çekmedim. belki tekrar denemem gerekiyordur. belki de sen doğru kişisindir. bilmiyorum.»
cavit ona baktı. o adını koyamadığı bakışla, ama şimdi biraz daha yumuşamış, bir kapı aralanmış gibi.
«ben fotoğrafta iyi çıkmam» dedi.
«iyi çıkmanı istemiyorum. gerçek çıkmanı istiyorum. farklı şey.»
uzun bir sessizlik oldu. cavit parmağındaki çizgiye baktı, sonra pencereye, sonra ona.
«git getir» dedi.
mila kalktı, sandalyesi tahtanın üstünde bir gıcırtı çıkardı. çantasını aldı, kapıya yürüdü, çıngırak elinin altında tınladı. eşikte durdu, döndü.
cavit hâlâ masada oturuyordu, ona bakıyordu.
«kaçmayacak mısın?» dedi mila. «ben dönene kadar.»
«on iki yıldır kaçmadım. bugün başlamam.»
mila gülümsedi, gerçekten de gülümsedi bu sefer, sanki bir zamandır yüzünün unuttuğu bir kası yeniden çalıştırmış gibi. sonra çıktı. çıngırak arkasından bir kez daha tınladı, sonra sustu.
sokak öğleden sonranın o tembel ışığıyla doluydu. kaldırımda bir kedi, kasabın önündeki gölgede yayılmış, kımıldamadan yatıyordu. mila hızlı yürüdü. pansiyona kadar olan üç yüz adımı sayacak gibi, adımlarını kısaltıp uzatarak, bir çocuğun oyununa benzer bir telaşla. fotoğraf makinesi yatağın altındaki bavulun içindeydi. onu oraya, ilk geldiği gün, henüz kimseyi tanımadan, henüz bu kasabaya neden geldiğini kendine bile tam söyleyemeden koymuştu.
odası serindi. perdeler yarı çekiliydi, dışarının sarısı içeride bir tozluğa dönüşüyordu. diz çöktü, bavulu çekti. kilit biraz zorladı, tırnağı acıdı. içeride, kazakların arasına sarılı, siyah kılıfının içinde makine duruyordu. onu çıkardı, avucunda tarttı. ağırdı. her zaman şaşırdığı bir ağırlık.
bir an oturdu yatağın kenarında.
cavit'in yüzünü düşündü. on iki yıldır kaçmadım demişti. neyden kaçmadığını sormamıştı mila. sormak istememişti belki. bazı soruların cevabını almadan taşımak, almaktan daha kolaydı.
makineyi omzuna astı, camda kendine baktı. saçı dağılmıştı. düzeltmedi. kapıyı çekti.
geri dönerken adımları yavaştı. aceleyle gitmiş, ağır ağır dönüyordu, sanki şimdi elinde bir şey vardı da onu düşürmekten korkuyordu. kasabın önündeki kedi yerini değiştirmişti. fırının bacasından hâlâ un kokusu geliyordu, öğle ekmeğinin son kokusu.
kafenin camından baktığında cavit'i gördü. masada, aynı yerde. söz tutmuştu.
içeri girdi.
«buradasın» dedi.
«söyledim ya.»
mila makineyi masaya koymadı. elinde tuttu, kılıfı açtı, mercek dışarı çıktı. cavit ona baktı, gözlerini kısarak, sanki bu küçük siyah aletin ona bir zarar vereceğinden emin olmak istercesine.
«nasıl olacak bu iş?» diye sordu.
«sen otur. ben dolaşırım. bakma bana. ben yokmuşum gibi yap.»
«yoksun gibi yapmak zor. buradasın.»
mila güldü. «o zaman varmışım gibi yap ama unut.»
cavit başını salladı, pek anlamadığı belliydi ama itiraz etmedi. ellerini masaya koydu, sonra kaldırdı, sonra bir dizinin üstüne, sonra öbürüne. nereye koyacağını bilemeyen elleri vardı. yıllarca bir şeyi tamir etmiş, taşımış, çevirmiş eller. şimdi boşta.
mila birkaç adım geri çekildi. ışığa baktı. pencereden gelen sarı, cavit'in yanağının sol tarafına düşüyor, öbür yarısını gölgede bırakıyordu. tam istediği gibi değildi. sağa geçti, sandalyeyi çekmeden, ayakta.
«kafanı bana çevirme» dedi. «camdan dışarı bak. ne görüyorsun, ona bak.»
«postane var.»
«postaneye bak öyleyse.»
cavit postaneye baktı. yüzündeki gerginlik biraz çözüldü, artık kameraya değil, sokağa aitti. mila sessizce yaklaştı
devamını gör...

insan bilir kimi favladığını ya
devamını gör...

yarım kalan cümleler

sabah, atölyenin arka penceresinden içeri sızarken önce tozu görünür kıldı. havada asılı, dönüp duran ince zerreler. mila kapıdan girdiğinde onların içinden geçti, kolunu kaldırıp yüzünü korudu ama tozun bir yararı yoktu, yıllardır oradaydı, oturmuş, yerleşmişti.
cavit çoktan gelmişti.
tezgâhın başında, sırtı dönük, bir tahta parçasını çeviriyordu elinde. rendenin sesi düzenliydi, uzun, sonra kısa, sonra yine uzun. mila eşikte durdu. ona seslenmedi. bir süre sadece izledi, adamın omuzlarının bir ileri bir geri gidişini, boynundaki teri, gömleğinin sırtına yapışan yerini.
«erken kalkmışsın» dedi sonunda.
rende durdu. cavit dönmedi hemen. tahtayı ışığa tutup baktı, kaşlarını çattı, bir yerini parmağıyla sıvazladı.
«deniz erken kalkıyor. ben de.»
«denizle bir alışverişin mi var?»
şimdi döndü. yüzünde dünkü o dinginlik yoktu, biraz uykusuz görünüyordu, gözlerinin altı gölgeliydi. ama gülümsedi, kısa.
«balığa çıkıyorum bazen. sabahları. sonra buraya geliyorum.»
mila içeri girdi. kapıyı ardından kapatmadı, aralık bıraktı, dışarıdaki serinlik girsin diye. ceketini bir sandalyenin arkasına astı. babasının sandalyesiydi o. fark edince eli bir an havada kaldı, sonra bıraktı, olsun.
«konuşmamız lazım» dedi.
«konuşuyoruz.»
«işi diyorum. devir işini.»
cavit tahtayı tezgâha bıraktı. elindeki tozu pantolonuna sildi, iki avucunu birbirine sürttü. bir hareket vardı bu adamda, her şeyi bitirmeden başka bir şeye geçmeme gibi. mila bunu dün de fark etmişti. şimdi de fark etti.
«otur o zaman» dedi cavit. «ayakta iş konuşulmaz.»
iki sandalye vardı atölyede. biri babasınınki, biri de köşede duran, hasırı yırtılmış eski bir tabure. mila taburede oturdu. cavit babasının sandalyesini çekmedi, tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını kavuşturdu.
«söyle» dedi.
«noter dedi ki, atölye babamın üstüne. ben tek varisim. yani satmak da benim elimde, kapatmak da.»
«biliyorum.»
«sen burada çalışıyorsun. kira ödemiyorsun. bir anlaşma yok ortada, kâğıt yok, imza yok. babam sağken nasıl olmuş bu?»
cavit'in çenesi hafifçe kasıldı. belli belirsiz. mila görmeseydi geçerdi.
«kâğıtla iş yapmazdı baba nuri» dedi. «el sıkışırdı. o yeterdi ona.»
«baba nuri.»
«herkes öyle derdi. sen bilmezsin belki, gitmiştin.»
bu son iki kelime tokat gibi değildi ama iğne gibiydi. mila taburede biraz doğruldu.
«ben gitmedim. gönderildim.»
«fark eder mi?»
«eder.»
sessizlik oldu. dışarıda bir motor çalıştı, bir kamyonet, sonra uzaklaştı. cavit yere baktı, ayakkabısının ucuyla yerdeki bir talaşı itti.
«peki» dedi. «ne yapmak istiyorsun?»
mila da bilmiyordu ne yapmak istediğini. işte sorun buydu. şehirden çıkarken cebinde bir plan vardı, düzgün, katlanmış, temiz bir plan. gel, anahtarı al, atölyeyi boşalt, bir emlakçıya ver, dön. üç gün. en fazla dört. ama şimdi bu adamın karşısında oturuyordu ve planın katları açılmış, buruşmuş, bir işe yaramaz olmuştu.
«bilmiyorum» dedi. dürüsttü. «satmayı düşünüyordum.»
«kime?»
«bir emlakçıya sordum. sahil şeridi, dedi. değerli. yıkıp yazlık yaparlar buraya.»
cavit'in yüzünde bir şey oldu. öfke değildi tam olarak. daha çok, birinin sevdiği bir şeyi camdan aşağı attığını görmüş bir insanın yüzü. kollarını çözdü, iki elini tezgâha dayadı, arkasına yaslandı.
«yıkarlar tabii» dedi. «kolay. bir günde yıkarlar. baba nuri kırk yıl kurmuş burayı. bir günde.»
«kırk yıl mı?»
«daha fazla belki. ben on beş yıldır buradayım. ondan öncesini bilmem. ama duvarlara bak.»
mila baktı. duvarlarda çentikler vardı, boy çizgileri gibi, kalemle çizilmiş, yanlarına tarihler yazılmış. bir de eski fotoğraflar, sararmış, çivilerle tutturulmuş. kayıklar, adamlar, denizin önünde poz vermiş yüzler. babasını aradı gözleriyle, buldu. genç. gülüyordu. yanında biri vardı ama fotoğraf kıvrılmıştı, o kısım görünmüyordu.
«bunlar ne?»
«teslim ettiğimiz kayıklar. her birinin fotoğrafı var. gelenek. baba nuri başlatmış, ben sürdürüyorum.»
«kaç kayık?»
«saymadım. ama duvar dolu, gördün.»
mila kalktı, fotoğraflara yaklaştı. parmağını birinin üstünde gezdirdi, tozu sıyırdı. altında bir yazı çıktı, babasının el yazısı, tanıdık, o eğik e harfleri. «deniz yıldızı, 1998.» doğduğu yıl. parmağı orada durdu.
«ben doğduğumda bu kayığı yapmış» dedi. kendi kendine söylemiş gibiydi ama cavit duydu.
«hangisi?»
«bu. deniz yıldızı.»
cavit yaklaştı, arkasında durdu. mila onun sıcaklığını hissetti, çok yakın değildi ama yeterince yakındı. dönmedi.
«o kayık hâlâ yüzüyor» dedi cavit. «iskelede. nadir kaptan'ın. görmek ister misin?»
mila cevap vermedi. bir kayığın yüzdüğünü düşündü, yıllardır, kendisi büyürken, şehirde bir apartman dairesinde bir yastığa ağlarken, o kayık suyun üstünde durmuş. babası onu yapmış, o kayığı, aynı yıl, aynı ellerle. boğazına bir şey takıldı. yutkundu.
«belki» dedi.
geri döndü, taburesine oturdu. cavit fotoğraflara bir süre daha baktı, sonra o da döndü, ama oturmadı.
«satarsın belki» dedi. «senin hakkın. ama önce bir şey söyleyeyim.»
«söyle.»
«bu atölye para kazanmıyor. bilesin. ayda bir kayık, iki kayık. tamir işi daha çok. zengin olacağını sanıyorsan, olmazsın.»
«sanmıyorum.»
«iyi. o zaman şunu da bil. burayı kapatırsan, üç kişi işsiz kalır. ben, bir de musa var, bir de yazın çırak alıyoruz. köyde başka iş yok. balık, o da bu yıl az.»
mila'nın içinde bir şey daraldı. bunu düşünmemişti. şehirde bir tabloya bakar gibi bakmıştı bu işe, rakamlar, metrekare, emlak değeri. insanlar yoktu o tabloda.
«bunu söylemek zorunda değildin» dedi.
«değildim. ama söyledim.»
«neden?»
cavit omuz silkti. cevap vermedi. tezgâha döndü, bıraktığı tahtayı tekrar aldı, rendeyi eline aldı ama çalışmadı, sadece tuttu.
«sen sorduğun için» dedi sonunda.
bu bir cevap değildi ama mila daha fazla üstelemedi. ikisinin arasında bir şey vardı şimdi, henüz adı olmayan bir gerginlik, bir ipin gerilmesi gibi, iki uçtan çekilen. mila bunun ne olduğunu bilmiyordu ama huzursuz ediciydi. ve tuhaf biçimde, gitmek istemiyordu.
kalktı, atölyede dolaştı. raflara baktı. aletler asılıydı, her biri kendi yerinde, silüetleri duvara çizilmiş, hangi alet nereye gelecek belli. titiz bir düzen. babası hiç böyle değildi, evde her şeyi dağıtırdı. demek burada başka bir adamdı.
«bunlar hep böyle miydi?» diye sordu. «bu düzen.»
«ben geldim, böyleydi. baba nuri öyle isterdi. alet kaybolursa iş durur, derdi. alet yerinde olacak.»
«evde böyle değildi.»
cavit ilk kez merakla baktı ona. rendeyi bıraktı.
«nasıldı evde?»
«dağınık. her şey ortada. annem toplar, o dağıtırdı. ceketini kapıda bırakırdı, ayakkabılarını salonun ortasında. bir kere annem tökezledi, düştü, kolunu incitti. o zaman bile toplamadı.»
söyler söylemez pişman oldu. bu kadarını anlatmak istememişti. ama çıkmıştı işte, bir kere çıkınca geri alınmıyordu.
cavit bir süre sustu. sonra:
«insan başka yerde başka oluyor» dedi. «burada onu görmedim öyle. belki denizin yanında toparlıyordu kendini.»
«belki.»
«ya da yaşlanmıştı. sen gittikten sonra çok değişti derler.»
«kim der?»
«köylü. herkes.»
mila taburesine geri döndü. elleri dizlerinin arasındaydı, birbirine kenetli. babasının değiştiğini duymak tuhaf bir acı veriyordu, çünkü o değişimi görmemişti, orada olmamıştı. on yedi yaşında bir kavga, bir kapı, bir otobüs. sonra sadece boşluk. yılda bir telefon, o da azalarak. ölüm haberini bir avukattan öğrenmişti. cenazeye bile yetişememişti, otobüs geç kalmıştı, mezar çoktan kapanmıştı.
«sen ne kadar tanıdın onu?» diye sordu.
«on beş yıl. her gün. sabahtan akşama.»
«on beş yıl.»
«evet.»
mila başını kaldırdı. bu adam babasını ondan daha çok tanıyordu. bu düşünce onu öfkelendirmeliydi belki ama öfke gelmedi. bunun yerine bir açlık geldi, bir merak, babasının o görmediği yıllarına dair. bu adam bir kapıydı, o yılların açıldığı bir kapı.
«anlat» dedi.
«neyi?»
«onu. nasıl biriydi burada. ne konuşurdunuz. ne yerdi öğlenleri. her şeyi.»
cavit şaşırmış görünüyordu. belki de böyle bir şey beklemiyordu. tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını kavuşturdu, bir süre düşündü.
«az konuşurdu» dedi. «iş dışında az. ama çalışırken bir şey mırıldanırdı. şarkı gibi ama şarkı değil. sözsüz.»
mila'nın kalbi bir yere çarptı. dün gece duvarın öbür tarafından gelen o sesi hatırladı. annesinin şarkısı. kelimeleri değil, sesi hatırladığı o şarkı.
«ne tür bir şarkı?»
«söyledim, şarkı değildi. bir ezgi. aynı ezgi, hep. sorardım, ne bu, derdim. cevap vermezdi. sadece bakardı, sonra devam ederdi.»
«bir kadın şarkısıydı belki» dedi mila. sesi kısılmıştı. «annemin. o söylerdi. ben küçükken.»
cavit ona baktı. uzun uzun. bu sefer bakışında merak vardı, gerçek bir merak, işin ötesinde bir şey.
«anneni tanımadım» dedi. «ben gelmeden gitmişti.»
«gitmedi. öldü.»
kelime düştü aralarına. ağır. cavit koltuğunda biraz kaydı, sanki kelimenin altından çıkmaya çalışıyordu.
«kusura bakma» dedi. «bilmiyordum.»
«bilmen gerekmezdi.»
masanın üstünde iki fincan duruyordu. cavit'inki boşalmıştı, mila'nınki yarıda kalmış, kenarında ince bir kabuk tutmuştu. kız fincanı iki eliyle sardı, avucundaki soğukluk hoşuna gitmedi ama bırakmadı.
«kaç yaşındaydın?» diye sordu adam.
«yedi. belki sekiz. kesin bilmiyorum. o yaşlar birbirine karışıyor.»
«bir şey hatırlıyor musun?»
«ellerini. un içinde olurdu hep. cuma günleri börek yapardı, evin içi tereyağı kokardı. bir de o ezgiyi.» durdu. «yüzünü hatırlamıyorum artık. denedim, olmuyor. ama sesi geliyor. garip değil mi, insan yüzü unutur da sesi tutar.»
cavit cevap vermedi. pencereye döndü. dışarıda, sokağın karşı yakasında bir manav kasaları içeri taşıyordu, portakalların turuncusu camdan bile canlı görünüyordu.
«baban» dedi sonunda. «o ezgiyi ondan öğrenmiş olabilir mi?»
bu soru mila'yı yerinden oynattı. aklına hiç gelmemişti. iki insan, birbirini hiç görmemiş sandığı iki insan, bir ezgide buluşmuştu belki. annesi mutfakta mırıldanmış, babası atölyede aynı sesi tekrarlamış. ikisi de gitmiş. ezgi kalmıştı.
«nasıl olur ki» dedi. «tanışmıyorlardı. baba dükkâna sonradan geldi, sen söyledin.»
«insanlar aynı türküyü ayrı yerlerde öğrenir. memleket birdir bazen. ses göç eder.»
«sen nerelisin?»
adam güldü. ilk kez. ağzının bir yanı kalkmıştı sadece, öbür yanı ciddiyetini korumuştu.
«soruyla cevap veriyorsun» dedi mila. «sürekli.»
«öyle mi yapıyorum?»
«yine yaptın.»
bu sefer güldüler. birlikte. kısa sürdü, ama oldu. fincanların arasındaki mesafe biraz azalmış gibiydi, oysa ikisi de kımıldamamıştı.
«karadeniz'in bir köyü» dedi cavit. «adını duymamışsındır. fındık, yağmur, sis. çocukken sisin içinde kaybolur, sesle bulurduk birbirimizi. bağırırdık, karşıdan ses gelirdi, ona doğru yürürdük. o ezgiyi ilk orada duydum sanırım. ama emin değilim. baban söylemeye başlayınca içim bir yere gitti. nereye, bilmiyorum.»
mila fincanı bıraktı. parmakları ısınmıştı, tuhaf.
«baba çok mu konuşmazdı?»
«konuşurdu. ama kendinden değil. ahşaptan konuşurdu. bu ceviz kaç yıllık, bu meşe nereye gider, bu tahta neden çatlar. kendine gelince susardı. bir keresinde sordum, ailesi var mı diye. bana bir kutu gösterdi.»
«kutu mu?»
«küçük bir sandık. kendi yapmıştı. kilitliydi. içinde ne var, sormadım. o da söylemedi. ama saklardı. tezgâhın altındaki dolapta, en arkada. ölünce oraya baktım, yerinde duruyordu.»
mila'nın nefesi değişti. fark etmeden öne eğilmişti.
«hâlâ orada mı?»
«bilmiyorum. dükkânı bıraktım gideli çok oldu. devrettim. belki içindekiler atıldı, belki duruyor. yeni gelen çocuk saklamıştır, temiz çocuktu.»
«nerede o dükkân?»
cavit ona baktı, bu sefer başka türlü. kızın gözlerinde bir şey yanmıştı, kendisinin de bir zamanlar tanıdığı bir açlık. cevabı geciktirdi. elini masaya koydu, parmak eklemleri şişmişti, yaşın izi.
«emek'te» dedi. «değirmen sokağının başında. küçük bir yer. tabelası hâlâ duruyor mu bilmem. "marangoz şükrü" yazardı. baban geldikten sonra bir de onun adını astık. ikisi yan yana.»
şükrü. babasının adı.
kız bu adı yüksek sesle duymaya alışkın değildi. kendi içinde bir yer edinmiş, orada susan bir sözcüktü. şimdi bir yabancının ağzından, kahve kokan bir odada duyunca bambaşka bir şeye dönüşmüştü. sanki babası bir başkasının hafızasında da yaşamış, orada da bir yer kaplamıştı. yalnız kendisinin değildi artık.
«onu özledin mi?» diye sordu. kendi cesaretine şaşırdı.
cavit uzun süre bir şey demedi. pencereden gelen ışık masanın kenarına vurmuş, tahtadaki bir çiziği belirginleştirmişti.
«yaşlanınca insan çok şeyi özler» dedi. «ama çoğunu ismini koymadan. baban gidince tezgâhın öbür ucu boş kaldı. elimdeki rendeyi bırakır, oraya bakardım. kimse yoktu. o boşluğu özledim galiba. insanı değil, yanındaki boşluğu.»
mila'nın gözleri yandı. ovmadı. yaşın camlaşıp da düşmemesini bekledi, düşmedi, geri çekildi.
«ben de öyle» dedi. «onu değil. onun olması gereken yeri.»
sessizlik çöktü, ama bu sefer ağırlığı yoktu. yastık gibiydi. ikisi de içine yaslandı.
dışarıda manav işini bitirmiş, kasaları dizmişti. bir kadın portakalları elliyor, birini alıp burnuna götürüyordu. kokluyordu. almadan gitti.
«bir şey içer misin daha?» dedi cavit, ayağa kalkarken. dizi çıtırdadı, yüzünü buruşturdu, aldırmadı. «kahve bitti. çay yaparım.»
«çay olsun.»
adam mutfağa geçti. küçük bir mutfaktı, kapısı yoktu, mila oturduğu yerden onu görebiliyordu. su dolduruşundan, cezveyi ocağa koyuşundan, her hareketinden yılların alışkanlığı akıyordu. yalnız yaşayan bir adamın mutfağıydı burası. her şeyin bir yeri vardı ve o yerler değişmiyordu.
«kaç yıl çalıştın onunla?» diye seslendi mila.
«altı. belki yedi.» su sesi bastırdı bir an. «sonra ben ayrıldım. kavga etmedik. öylesine. ben başka bir şehre gittim, iş için. dönünce dükkân aynıydı ama o başkaydı. zayıflamış. sormadım niye, o da söylemedi. bir yıl sonra haberini aldım.»
«cenazesine gittin mi?»
su sesi kesildi. cavit kapı boşluğunda göründü, elinde iki bardak.
«gitmedim» dedi. «o gün başka bir yerdeydim. gidemedim. bunu içimde taşıdım. şimdi sana anlatınca hafifledi biraz. belki de seni onun için gönderdiler.»
«kim gönderdi?»
yine güldü, bu sefer daha yumuşak.
«bilmem. öyle denir işte.»
çayı önüne koydu. bardağın kenarı çatlaktı, ince bir çatlak, ama sızdırmıyordu. mila parmağını çatlağın üstünde gezdirdi.
«bu ezgi» dedi. «bana söyler misin? sen hatırladığın kadarıyla. belki annemin söylediğiyle aynıdır. belki değildir. ama duymak istiyorum.»
cavit'in yüzü değişti. bir çekingenlik, sonra bir teslimiyet. bardağını bıraktı, ellerini dizine koydu. boğazını temizledi. utandı gibiydi, yaşlı bir adamın bir genç kızın önünde şarkı söylemekten utanması.
«sesim yok» dedi. «uyarıyorum.»
«fark etmez.»
başladı. önce çok alçak, neredeyse duyulmayacak kadar. bir ses değil, bir soluk. sonra biraz yükseldi. kelime yoktu, sadece açık heceler, uzayan, kıvrılan, geri dönen bir çizgi. ağzı zorlanıyor, doğru notayı arıyor, buluyordu. aynı dört ölçü, tekrar. sonunda aşağı iniyor, dinleniyor, yeniden çıkıyordu.
mila donakaldı.
aynıydı. aynı ezgiydi. annesinin mutfakta un içinde mırıldandığı, dün gece duvarın öbür tarafından geçip odasına dolan, çocukluğunun tavanında asılı kalmış o ses. kelimesi olmayan, ama içi her kelimeden dolu şey. yıllar boyunca kimseye söyleyemediği, çünkü söyleyecek sözü olmayan o şarkı, şimdi bir yabancının çatlak sesinde, kahve kokan bir odada, sokağın manav kokusuyla karışarak yeniden hayat buluyordu.
kız ağladı. sessizce, hiç ses çıkarmadan. yaşlar yanaklarından kaydı, çenesinin ucunda toplandı, oradan da elinin üstüne düştü. silmedi. bırakılan bir şey gibi bıraktı onları.
cavit ezgiyi bitirdi. son notayı yarım bıraktı, sanki devamı vardı da unutmuştu, ya da hiç sonu yoktu.
odada uzun bir süre hiçbir şey konuşulmadı. bardaklardan buhar çıkıyor, camda buğulanıp kayboluyordu.
«aynı» diyebildi mila sonunda. sesi kırıktı. «tıpatıp aynı.»
«öyle mi?»
«annem bunu söylerdi. kelimesiz. aynen böyle. nasıl olur?»
cavit ellerine baktı. bir marangozun elleri, hâlâ, yıllar sonra bile ahşabın hafızasını taşıyan.
«demek doğruymuş» dedi. «ses göç eder. bir mutfaktan bir atölyeye. bir anneden bir babaya. birbirlerini tanımadan aynı şeyi taşımışlar içlerinde. sonra sen doğmuşsun. sonra o çocuk, ben.» durdu. «belki de biz hepimiz aynı türküyü söyleyip duruyoruz, ayrı yerlerde, birbirimizi duymadan.»
mila başını kaldırdı. yaşlı adamın gözlerinde de bir ıslaklık vardı, düşmeyen, sadece parlayan.
«o sandığı bulmam lazım» dedi. «emek'teki dükkânda. duruyorsa.»
«bulursun.»
«benimle gelir misin?»
cavit'in eli havada kaldı, bardağa uzanırken. bu davet onu hazırlıksız yakalamıştı. yıllardır o sokağa gitmemişti, gitmemek için sebepleri vardı, hepsi sağlamdı. ama şimdi karşısında şükrü'nün kızı oturuyordu, aynı ezgiyi taşıyan biri, ve kendisinden bir şey istiyordu, uzun zamandır kimse ondan bir şey istememişti.
«bacaklarım eskisi gibi değil» dedi.
«yavaş yürürüz.»
«belki de kapalıdır dükkân.»
«o zaman kapalı kapıya bakarız.»
adam ona baktı, uzun uzun, ve bu sefer bakışında ne merak vardı ne de acı. başka bir şeydi. tanıdık ama unutulmuş bir şey. birinin ısrarına teslim olmanın, ve bundan gizli bir hoşnutluk duymanın verdiği o eski, ılık his.
«yarın» dedi. «yarın sabah. erken. sokak henüz uyanmadan gideriz. o saatte emek en güzeldir. kimse yoktur, sadece ekmek kokusu ve süt arabası.»
«yarın sabah» diye tekrarladı mila.
bir söz vermiş gibi oldu ikisi de, ama neye söz verdiklerini tam bilmeden. belki bir sandığa. belki bir ölünün hatırasına. belki de sadece birbirlerine, bu tuhaf akrabalığa, kanla değil bir ezgiyle bağlanmış bu iki yabancıya.

mila o gece uyuyamadı.
yatağın kenarına ilişip perdeyi araladı. sokak lambası titrek bir sarı döküyordu asfalta; bir kedi çöp kutusunun dibinde bir şeyle uğraşıyor, sonra vazgeçip karanlığa karışıyordu. odanın havası ağırdı, valizinden çıkardığı naftalin kokusu hâlâ yastığa sinmişti. telefonuna bakmadı. kaç kez bakmamak için elini geri çektiğini saymayı bıraktı.
sandık, karşı duvarın dibinde, olduğu gibi duruyordu. kapağı kapalı. içinde ne varsa, sabaha kadar orada bekleyecekti.
bavulundan aldığı ince hırkayı omuzlarına attı, camı biraz araladı. serin bir hava girdi içeri, dışarının kokusunu getirdi: ıslak taş, uzaktan bir yerden gelen kızarmış soğan, bir de tarif edemediği o kadim şey, eski mahallelerin geceleri terlediği o rutubet. annesi bu havayı solumuş muydu bir zamanlar? bu sokaklardan geçmiş, bu lambanın altında durup birini beklemiş miydi?
bilmiyordu. bildiği tek şey, sabaha kadar çok uzun bir zaman olduğuydu.
sabah, tahmininden erken geldi.
camdan giren ışık henüz griyken uyandı, daha doğrusu uyanık kaldığını fark etti. kalktı, yüzünü yıkadı, aynada kendine baktı. gözlerinin altı morarmıştı, ama yanaklarında tuhaf bir canlılık vardı, sanki içeriden biri lambayı yakmıştı. saçını topladı, en sade elbisesini giydi. sandığın kilidine bir daha dokunmadan çıktı.
adam kapının önünde bekliyordu.
onu görünce mila bir an durdu. emin değildi geleceğinden; belki gece fikrini değiştirir, belki bu tuhaf sözü bir zayıflık anı sayıp geri çekilirdi. ama oradaydı işte. sırtında yıpranmış bir ceket, elinde ne olduğu belirsiz bir paket. traş olmuştu. bunu fark etti mila, nedense bunu fark etti.
«erken kalkmışsın» dedi adam.
«uyumadım ki.»
adam başını salladı, sanki bu cevabı bekliyormuş gibi. yürümeye başladılar. sokak gerçekten de uyanmamıştı henüz; kepenkler inik, bir apartmanın önünde süt şişeleri sıralı, bir başkasının balkonundan sarkan çamaşırlar gece nemiyle sırılsıklam. bir fırının bacasından duman çıkıyordu, tek canlı belirti.
«baban» dedi mila, sonra durdu. «yani, senin baban da mı buralıydı?»
«herkes buralıydı» dedi adam. «o zamanlar kimse başka yerden gelmezdi. doğardın, büyürdün, ölürdün, hepsi aynı üç sokakta. şimdi öyle değil. şimdi herkes bir yerden gelip başka bir yere gidiyor.»
«ben de gelip gidenlerdenim o zaman.»
adam ona yandan baktı.
«sen dönenlerdensin» dedi. «farklı şey.»
mila cevap vermedi. dönmek. hiç gelmediği bir yere dönülür müydü? annesinin doğduğu, büyüdüğü, sonra bir sabah çıkıp gittiği ve bir daha adını bile anmadığı bu yere. yıllarca bu mahallenin bir masal olduğunu sanmıştı, annesinin uydurduğu, ağzından kaçırdığı yarım cümlelerden ördüğü bir yer. şimdi taşına basıyordu.
bir köşeyi döndüler. dükkân oradaydı.
camekânı tozdan bulanıktı, üstündeki tabela solmuş, harflerin bir kısmı dökülmüştü. ama okunuyordu hâlâ: bir isim, bir de altında küçük harflerle "saat ve müzik kutusu tamiri". kapı kapalıydı. mila kalbinin bir yere sıkıştığını hissetti, ama umutsuzluğa değil, bir çeşit inada.
«kapalı» dedi.
«sabırlı ol.»
adam paketi bir eline aldı, öteki eliyle cebini karıştırdı. bir anahtar çıkardı. eski, ağır, ucunda kırmızı bir kurdele bağlı bir anahtar.
mila ona baktı.
«sende mi vardı?»
«bende her şey var» dedi adam, ve bu sefer sesinde ince bir gülümseme titredi. «otuz yıldır bu dükkânı ben açıyorum. bir başkası açmıyor. açacak kimse kalmadı.»
kilit ilk denemede dönmedi. adam anahtarı geri çekti, üfledi, tekrar soktu. bu sefer boğuk bir tık sesiyle açıldı. kapı içeri doğru sürtünerek gıcırdadı, üstündeki küçük zil isteksizce çınladı, iki not, biri diğerinden pes.
içerisi karanlıktı ve zamanın kendi başına kaldığında büründüğü o kokuyla doluydu: yağ, metal, kuru tahta, bir de tarif edilmez bir tatlılık, sanki duvarlar yıllarca çalınan ezgileri emmiş de şimdi ağır ağır geri veriyordu.
adam içeri girdi, elini duvarda gezdirdi, bir düğme buldu. tavandaki tek ampul sarardı, sonra karar verip yandı.
mila eşikte durdu.
duvarlar boydan boya raflarla kaplıydı, rafların üstünde onlarca, yüzlerce müzik kutusu. kimi ceviz ağacından, kimi pirinçten, kimi üstüne minik dansçılar oturtulmuş camekânlı. kimi açık, mekanizmaları görünüyor, o küçük tarakları, dişli silindirleri. kimi kapalı, sabırla bekliyor. tozdan bir örtü çekilmişti hepsinin üstüne, ama örtünün altında bile ışıltıları seziliyordu.
«aman tanrım» diye fısıldadı mila.
«otuz yıl» dedi adam yine. «her biri birinin. getirip bıraktılar, tamir olsun diye. bazıları geri aldı, çoğu almadı. insan bir şeyi tamire bırakıp unutur. ya da almaya cesaret edemez. bozuk kalması daha kolaydır bazen.»
elindeki paketi tezgâhın üstüne koydu, açtı. içinden mila'nın sandıktan çıkardığı o küçük kutu çıktı; demek ki dün akşam onu alıp getirmişti, mila fark etmeden. ceviz kaplama, kapağında aşınmış bir gül motifi, yanında dönmeyen bir kurma kolu.
«bunu» dedi adam. «bunu tanıyorum ben.»
mila'nın nefesi kesildi.
«nereden?»
adam kutuyu iki eliyle kavradı, çevirdi, altına baktı. orada, ahşaba kazınmış minik bir işaret vardı; bir harf, belki iki harf, aşınmaktan okunmaz olmuş.
«bunu ben yaptım» dedi. «çok gençken. ilk yaptığım kutulardan biri. bir kız için. bir sipariş değildi, hediyeydi. içine kendi bestelediğim bir ezgiyi koymuştum. o zamanlar besteci olacağımı sanırdım. sonra hayat başka türlü döndü.»
sessizlik oldu. ampul hafifçe uğulduyordu.
«kim için?» diye sordu mila, ama sesi kendine bile yabancı geldi, çünkü cevabı biliyordu, daha soruyu bitirmeden biliyordu.
adam başını kaldırdı, ona baktı. mila'nın yüzüne, çenesinin çizgisine, gözlerinin rengine baktı, ilk kez gerçekten baktı, bir şey arar gibi.
«sen onun kızısın» dedi. soru değildi.
«evet.»
«adı neydi annenin? bana söylemedin dün.»
«selin.»
bu ismi duyunca adamın elindeki kutu titredi. titremesin diye tezgâha bıraktı onu, ama bırakırken bir tık sesi oldu, içindeki bir yay gevşedi belki, çünkü kutu birden, hiçbir kurma yokken, kısacık bir ezgiye başladı. üç not. belki dört. sonra sustu, bozulmuş yayı yeniden takıldı.
ama o üç not yeterdi.
mila onları tanıdı. çocukluğunun bir yerinden, annesinin bulaşık yıkarken ıslıkla çaldığı, sonra hep yarıda kestiği bir ezgiden. hiçbir zaman tamamını söylememişti annesi. sanki devamı yasakmış gibi. şimdi biliyordu neden.
«o çalabiliyordu mu bunu?» diye sordu mila.
«ben çaldım ona» dedi adam. sesi kısıktı. «bir yaz. buranın arkasında küçük bir avlu vardı, incir ağacı. akşamüstleri oraya gelirdi. ben tamir yapardım, o izlerdi. konuşmazdık pek. konuşmaya gerek yoktu. sonra bir gün bu kutuyu yaptım ve ona verdim. içindeki ezgiyi ben yazdım, sadece o duysun diye.»
durdu. elini tezgâhın kenarına dayadı, sanki ayakta durmak için desteğe ihtiyacı varmış gibi.
«ertesi hafta gitti. bir gece, kimseye söylemeden. babası buralarda hoş görmedi onu, biliyorsun işte, o zamanların adamları. kızlarını istedikleri yere veremeyecekleri birine baktırmazlardı. ben de o istenilen biri değildim. bir tamirci çırağı. cebinde beş kuruşu olmayan, kafası ezgilerle dolu bir avanak.»
güldü, ama gülüşü acıydı, yılların dibinden geliyordu.
«kutuyu geri getirmedi. ben de peşinden gitmedim. gitmeliydim belki. ama o yaşta insan gururunu her şeyden çok sever. gururum kaldı bana, o gitti.»
mila'nın gözü kutuya takıldı. o küçük gül motifine. annesinin sandığın dibinde, otuz yıl, bunu saklamış olmasına. taşımış olmasına. şehir şehir, ev ev, kocasının bilmediği, kızının anlamadığı bir yükü, bir avuç ahşabı ve içindeki üç notayı taşımış olmasına.
«sakladı» dedi mila. «getirmedi ama attı da diyemedik. sandığın en altındaydı. her taşınmada en dibe koyduğu şeyler vardı, dokunulmayan. bu onlardan biriymiş.»
adam bir şey söylemedi. tezgâhın arkasındaki tabureye oturdu, ağır ağır, kemikleri yaşını hatırlatarak. kutuyu eline aldı yeniden, parmağıyla gül motifinin üstünü sildi, tozu.
«bozuk» dedi. «yayı gevşemiş, silindir kaymış. ama tamir edilir. bunun gibisini tamir etmeyi bilirim.»
«edecek misin?»
adam ona baktı. o bakışta artık ne acı vardı ne inat. yorgun bir şefkat vardı, uzaktan gelen.
«sen ne için geldin buraya?» diye sordu. cevap yerine soru. «annenin sandığını açmak için mi? yoksa başka bir şey mi arıyorsun?»
mila ne diyeceğini bilemedi. annesi altı ay önce ölmüştü, ardında bir sandık, bir sürü çözülmemiş cümle ve bir adres bırakarak. emek mahallesi, o dükkânın sokağı. bir kâğıda kendi eliyle yazmış, üstüne de bir tek kelime eklemiş: "git." emir mi, dilek mi, itiraf mı, belli değildi. mila da gelmişti işte. neyi aradığını bilmeden. belki annesini. belki annesinin hiç olamadığı halini.
«bilmiyorum» dedi sonunda. dürüstçe. «sanırım onu tanımak için geldim. ölmeden önce tanıyamadığım halini.»
adam başını salladı.
«o zaman iyi ki geldin» dedi. «çünkü ben onu tanıdım. kimsenin tanımadığı halini. sana anlatırım, istersen. ama önce bu kutuyu tamir edelim. bitene kadar burada olursun, değil mi? acelen yok?»
«yok» dedi mila. «hiç acelem yok.»
adam gülümsedi, gerçekten bu sefer, yüzünün bütün çizgileri yumuşadı. tezgâhın altından bir alet kutusu çıkardı, incecik tornavidalar, cımbız...
devamını gör...

yok öyle bişi
devamını gör...

tozlu tezgâhın gölgesi

kapının aralığında beliren adam deniz değildi. mila bunu, adamın omuz genişliğinden ve elindeki eğeyi tutuş biçiminden bir çırpıda anladı, ama önce beynine yanlış bir ad yollamıştı hafızası, eski bir alışkanlıkla. deniz on bir yıl önce buradaydı. bu adam başkasıydı.
«kapalıyız» dedi adam. sesi, iskeledeki martı gürültüsünün üstüne düz bir çizgi gibi oturdu. «siparişse haftaya gelin.»
mila cevap veremedi hemen. adamın yüzüne değil, elindeki tahta parçasına baktı; bir dümen kolu, henüz yontulmamış, kenarları köşeli. parmaklarında talaş vardı, tırnaklarının dibinde ceviz rengi bir birikinti.
«ben sipariş için gelmedim» dedi sonunda. «bu atölye babamındı.»
adamın eğeyi tutan eli gevşedi. bir an, sadece bir an, kaşları ortaya doğru kaydı, sonra yeniden düzeldi. içeriye doğru bir adım geri çekildi, kapıyı biraz daha açtı. menteşe ciyakladı. o ses mila'nın göğsünde bir yeri kaşıdı, çünkü o menteşenin sesini biliyordu, o ciyaklamayı, babası her sabah yağlamaya söz verir, hiç yağlamazdı.
«mila» dedi adam. soru değildi. ismini biliyordu.
«sizi tanımıyorum» dedi mila. gövdesi hâlâ dışarıdaydı, ayaklarının ucu eşiğin bir karış berisinde. içeriden çıra ve makine yağı kokusu geliyordu, bir de daha altta, tuz ve nemli tahtanın kokusu. on bir yıldır burnunda taşıdığı ama adını koyamadığı bir koku.
«cavit» dedi adam. «baban için çalışıyordum. sonra... yani sonra da çalıştım.»
içeri girdi mila. adım atmak, düşündüğü kadar büyük bir şey olmadı sonunda; ayağı kendiliğinden kalktı, eşiği geçti, tozlu tahtaya bastı. atölye, hatırladığından daha küçüktü ve tam da hatırladığı gibiydi. iki büyük tezgâh, biri pencerenin altında biri ortada. duvarda asılı testereler, eğeler, kıskaçlar, hepsi kendi çengelinde, hepsi bir düzenin içinde. tavandan sarkan çıplak ampul. köşede, üstü brandayla örtülü, uzun bir gövde. bir tekne iskeleti, yarım.
«her şey aynı» dedi mila. kendine söylemişti aslında, ama cavit duydu.
«değiştirmedim» dedi cavit. eğeyi tezgâha bıraktı, avucunu pantolonuna sürttü. «değiştirmenin gereği yoktu. iyi bir düzendi.»
mila pencereye yürüdü. cam tozluydu, ama denizi gösteriyordu, iskelenin ucundaki babacan gri suyu, üstünde ikindi güneşinin kırık kırık parladığı. pencerenin pervazında bir çay bardağı duruyordu, dibinde kurumuş bir tortu. bardağın yanında bir vida, bir kalem, katlanmış bir kâğıt.
«babam ne zaman öldü» diye sordu mila, cama bakarak. «yani hangi gün. bana telefonda tarih vermediler, sadece haftanın günü.»
cavit bir süre konuşmadı. mila arkasını dönmedi; adamın sessizliğini dinledi. bir ayak değiştirmesi, bir soluk.
«on yedi mart» dedi cavit. «salı. sabah erken. kalp, dediler. burada değildi, evindeydi. komşusu buldu.»
mila başını salladı, ama cavit onu görmüyordu. parmağını cama sürdü, tozda bir çizgi açtı. çizginin ucunda deniz göründü, daha net.
«cenazeye gelmediniz» dedi cavit. suçlama yoktu sesinde. bir bilgiyi masaya koyar gibi söylemişti, bir vidayı yerine yerleştirir gibi.
«gelemedim.» kelime ağzından çıkar çıkmaz yalan gibi geldi kendine, çünkü gelmemek ile gelememek arasındaki farkı en iyi kendisi bilirdi ve o fark istanbul'daki bir toplantı, iki uçak bileti fiyatı ve bir cesaret eksikliğiydi. «işim vardı.»
cavit bir şey demedi. tezgâhın üstündeki eğeyi aldı, bıraktığı yerden, dümen koluna geri döndü. eğenin dişleri tahtaya sürtündü, kuru bir ses, düzenli. mila anladı ki adam onu görmezden gelmek için değil, tam tersine, ona rahat bir alan bırakmak için işine dönmüştü. bakışlarını üstünden çekmişti. bu, yıllardır kimsenin ona göstermediği bir incelikti ve mila bir an ne yapacağını bilemedi.
atölyenin ortasına doğru yürüdü. brandayla örtülü gövdenin yanında durdu. elini brandaya koydu, sonra çekti.
«bu ne» diye sordu.
«tekne» dedi cavit, başını kaldırmadan. «baban başladı. bitmedi.»
«kimin için?»
cavit eğeyi durdurdu. bu sefer başını kaldırdı, mila'ya baktı. gözleri koyu renkti, kenarlarında güneşin ve rüzgârın açtığı ince çizgiler vardı, otuz beşinde bir adamın kırışıkları değil, denize bakmaktan gelen kırışıklar.
«kendisi için» dedi. «sanırım. hiç söylemedi. ama başka kimseden para almadı bunun için, sipariş defterinde yok. boş zamanlarında çalışırdı. bazen ben de yardım ettim.»
mila brandanın altına baktı. teknenin omurgası düzgündü, kaburgaları eşit aralıklarla dizilmişti, ahşap el değmiş gibi parlıyordu, cilalı değil ama pürüzsüz. babasının elleri. on bir yıl önce o elleri bir daha görmemek üzere bırakmıştı ve şimdi o eller bu tahtadaydı, bu eğrilerde.
«yarım kalmış» dedi mila.
«evet.»
parmağını omurga boyunca gezdirdi. tahta serindi, hafif nemli. ucunda, teknenin baş tarafında, bir yer düzeltilmemişti, kaba kalmıştı, sanki eli tam oraya gelince durmuştu babasının. on yedi mart. salı. sabah erken.
«anahtarı bana verecekler dediler» dedi mila, sesini toparlayarak. işe dönmek istiyordu, konunun kenarında durmak istiyordu, çünkü ortasına düşerse ne olacağını bilmiyordu. «belediyeden. atölyeyi kapatacağız. satış için.»
cavit'in eli bu sefer durmadı, ama eğenin ritmi bozuldu, bir tık kaçtı. mila bunu duydu.
«satış» diye tekrarladı cavit.
«miras. ben tek varisim. buranın... buranın burada durmasının bir anlamı yok. ben istanbul'dayım. babam gitti. yer boş kalacak.»
«boş değil» dedi cavit. sakin söylemişti, ama içinde bir şey vardı, bir çıkıntı. «burada çalışıyorum. üç yıldır. sipariş alıyorum, iş çıkarıyorum. kirasını babana ödüyordum. şimdi de ödemeye hazırım. kime olması gerekiyorsa.»
mila ona döndü. ilk kez adamı düzgünce süzdü. uzun boyluydu, ama omuzları öne doğru hafif eğikti, çalışmaktan, eğilmekten. saçları kısaydı, şakaklarında dağınık birkaç ak. sağ elinin sırtında eski bir yara izi, beyaz bir çizgi. gömleğinin kolları dirseğe kadar sıvalı, kolları talaz talaz.
«bilmiyordum» dedi mila. «burada birinin çalıştığını bilmiyordum. bana kimse söylemedi.»
«kimin söyleyeceğini bilmiyorum» dedi cavit. omuz silkti, ama gözlerini kaçırmadı. «baban öldü. sen buradan gideli çok olmuş. aradaki bilgiyi taşıyacak kimse yok.»
bu cümle mila'nın içinde bir yeri ısırdı. aradaki bilgiyi taşıyacak kimse yok. on bir yıl, tek bir cümlede, dümdüz. babası ölmüştü ve kızının bunu haftalar sonra bir telefonla öğrenmesi kadar doğal bir şey yoktu bu kasabada, çünkü kızı gitmişti, kızı bir daha dönmemişti, kızı burayı silmişti.
«ben yarın belediyeye gideceğim» dedi. sesi kendi kulağına yabancı geldi, fazla resmî. «anahtarı alacağım. sonra bir değerleme yaptıracağım. bunlar zaman alır. bir hafta, belki iki. o süre içinde sen çalışmaya devam edebilirsin, benim için sorun değil.»
«senin için sorun değil» diye tekrarladı cavit. bu sefer sesinde ince bir alay vardı, ama sertlik yoktu, bir yorgunluk vardı daha çok. eğeyi bıraktı. tezgâhın kenarına yaslandı, kollarını göğsünde birleştirmedi, iki elini de tezgâha koydu, arkasına. «sağ ol.»
sessizlik oldu. dışarıda bir martı, iskeleye vuran su, uzakta bir motor. içeride, ampulün hafif vızıltısı ve iki insanın soluğu.
«sana bir çay yapabilirim» dedi cavit sonunda. beklenmedikti. «uzun yoldan geldin. yüzün soluk.»
mila reddetmeye hazırlandı, ağzını açtı, ama içinden çıkan «peki» oldu. kendi de şaşırdı buna. belki yorgunluktu. belki içeride durmak, bu tozlu havayı içine çekmek, babasının kokusunun içinde bir dakika daha kalmak istiyordu ve çay bunun için bir bahaneydi.
cavit atölyenin arka köşesine geçti. orada küçük bir ocak vardı, tek gözlü, üstünde islenmiş bir cezve ve bir çaydanlık. bir rafta bardaklar, biri kulpsuz. bir teneke kutu. cavit çaydanlığı doldururken sırtı mila'ya dönüktü ve mila onu izledi, hareketlerindeki ekonomiyi, hiçbir fazla hareket yapmayışını. su ile ateş arasında, kaç yıldır bu rutini tekrarladığı belli.
«babamı iyi tanır mıydın» diye sordu mila. oturacak yer aradı gözüyle, tezgâhın kenarındaki tahta bir tabureyi buldu, üstündeki talaşı avucuyla süpürdü, oturdu.
«beş yıl» dedi cavit. çaydanlığı ocağa koydu. «bana bu işi o öğretti. on dokuz yaşındaydım geldiğimde. hiçbir şey bilmiyordum. tahtayı ters tutuyordum. bana bağırmadı hiç. sadece elimi tutar, doğrusunu gösterirdi. sonra çekilir, izlerdi. yanlış yaparsam yeniden tutardı. öyle öğretti.»
mila dinledi. bu, tanıdığı babaydı. bağırmayan, eli tutan, çekilip izleyen. ama bu, ona hiç böyle davranmayan babaydı da. ona bağırmıştı, gitme demişti, gidersen bir daha gelme demişti, kapıyı arkasından hızla kapamıştı. aynı adam. iki farklı yüz.
«bana böyle davranmadı» dedi. söylemek istememişti, ama söyledi.
cavit döndü, ona baktı. bir şey sormadı. sadece bekledi.
«gitmemi istemedi» dedi mila. ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi. «istanbul'a. okumaya gittim, güya. ama gitmek istememin asıl sebebi buradan uzaklaşmaktı. onu suçlamıyorum, yani, sadece... o beni tutmaya çalıştı, ben de bunu bir zincir gibi gördüm. genç insan, bilirsin. her şeyi ya siyah ya beyaz.»
«bilmem» dedi cavit. «ben hiç gitmedim.»
basit bir cümleydi, ama mila'yı durdurdu. adamın sesinde ne kırgınlık vardı ne övünme. sadece bir gerçek, önüne konmuş, üstüne fazla söz eklenmeden.
«hiç mi?» diye sordu.
«gitmedim.» cavit ocağın üstündeki bakır cezveye baktı, sonra ateşi kıstı. «bir kere söğütlü'ye kadar gittim. on yedi yaşındaydım. bir at almaya. almadık, at sağlıksızdı. döndük. hepsi bu.»
mila güldü. gülmek istememişti ama oldu işte. «söğütlü nerede?»
«şu tepenin ardında. yürüyerek iki saat.»
«sen buna gitmek diyorsun.»
«o gün öyle dedim.» cezveyi kaldırdı, kahveyi iki fincana böldü. elleri kalın, tırnakları toprak lekeli. fincanı mila'nın önündeki alçak sehpaya koyarken tabak tıngırdadı. «şimdi bak, sen istanbul diyorsun, deniz aşırı bir yerden gelmişsin gibi anlatıyorsun. bana söğütlü de yeter uzak.»
kahveyi aldı mila. sıcaktı, avucunu yaktı, bırakmadı. fena bir sıcaklık değildi. dışarıda rüzgâr çıkmıştı, pencerenin çerçevesi hafiften vuruyordu, bir tık, sonra sessizlik, sonra yine tık. cavit'in evi babasınınkinin iki sokak ötesindeydi ama başka bir dünya gibiydi. duvarlar çıplak. bir tek çivi, ona asılı eski bir gaz lambası. yerde hasır. kitap yoktu. mila bunu fark etti, sormadı.
«baban seni buraya gönderdi mi?» dedi cavit.
«hayır.»
«kendin geldin.»
«kendim geldim.»
cavit başını salladı. bir şeyi onayladığı için değil, sadece duyduğu için. kendi fincanını almadı henüz. ayakta duruyordu, kapının yanında, sanki her an birinin gelip onu çağıracağını bekler gibi.
«neden bana geldin?» dedi sonunda.
işte soru buydu. mila bunu kendine sormamıştı bile, sabah köyün alt yolundan yürürken, çakıl taşları ayakkabısının içine dolarken, cavit'in kapısını çalarken. ayakları getirmişti onu. aklı sonradan yetişmişti.
«çünkü sen babamı benden iyi tanıyorsun» dedi. bu kadar açık söyleyeceğini düşünmemişti. «sen onunla büyümüşsün. ben büyürken o çoktan başka bir adam olmuş.»
cavit uzun uzun baktı ona. gözlerinin altı çukurdu, uyumamış gibi. belki de hiç düzgün uyumazdı.
«iyi tanıdığımı kim söyledi?» dedi.
«herkes. köyde herkes diyor ki, çocukluk arkadaşıydınız. ayrılmazdınız.»
«çocukluk uzun sürmedi.» fincanını nihayet aldı, ama içmedi. «baban on beşinde okumaya gitti. kasabaya. sonra daha ilerilere. ben kaldım. ben hep kaldım.»
rüzgâr bu sefer daha sert vurdu. lamba hafifçe sallandı, gölgesi duvarda gezindi ve durdu.
«kızgın mısın ona?» diye sordu mila.
«neye kızacağım?»
«gittiğine.»
cavit güldü şimdi, ama gözleri gülmedi. «kız, herkes bir yere gitti. sen de gittin. kızsam kime kızacağım? kalan bendim. kalmayı ben seçtim. kimse zorlamadı.»
«peki mutlu musun kaldığına?»
adam fincanı ağzına götürdü, bu sefer içti, uzun bir yudum. yanağının bir tarafı kahvenin acısıyla kasıldı.
«sen çok soru soruyorsun» dedi. «baban da öyleydi. ama o soruların cevabını bekleyip beklemez, kendi cevabını uydururdu. sen bekliyorsun. iyi bir şey mi kötü bir şey mi bilmem.»
mila kahvesini içti. telve dilinin ucuna geldi, tükürmedi, yuttu. dışarıda bir köpek havladı, uzakta, sonra sustu.
«bana babamdan bahset» dedi. «genç halinden. ben onu hiç tanımadım aslında. elli yaşındaki halini tanıdım. yorgun halini. bana yabancı olan halini.»
cavit duvara dayandı. bir süre konuşmadı. sonra, sanki bir dolabın en dip rafından bir şey çıkarıyormuş gibi, ağır ağır başladı.
«baban hızlıydı» dedi. «her şeyi hızlı yapardı. koşardı, biz yürürken. konuşurdu, biz susarken. bir keresinde dere taştı, ilkbahardı, karlar eridi. herkes kenardan geçmeye çalışıyordu, taşların üstünden. baban suyun ortasından geçti. boğazına kadar. neden dedik, o taraf daha kısa dedi. ayakkabıları bir hafta kurumadı. ama daha kısaydı gerçekten. baban hep daha kısa yolu bulurdu. bazen bu iyi bir şeydi. bazen değildi.»
«nasıl kötü bir şeydi?»
cavit'in çenesi kasıldı. fincanı sehpaya bıraktı, boşalmıştı.
«bazı yolları kestin diye kısaltamazsın» dedi. «bazı yolların uzun olması lazım. insan yürürken düşünsün diye.»
mila bunu anlamadı, ama sormadı. bir şeyin altında başka bir şey vardı, adamın ağzında dönüp durup söylenmeyen bir şey. bekledi. cavit söylemeyecekti, o da anladı bunu.
«annen» dedi cavit birden. konu değiştiriyordu, belli. «annenle nasıl tanıştılar, anlattı mı hiç?»
«hayır. o konu evde konuşulmazdı. annem ben yedi yaşındayken gitti. sonra dönmedi.»
cavit başını öne eğdi. bir şey biliyordu, mila bunu adamın omuzlarının düşüşünden gördü.
«sen biliyor musun?» diye sordu. «nasıl tanıştıklarını.»
«biliyorum.» duraksadı. «ama bunu benden değil, babandan duymalısın.»
«babam bana hiçbir şey anlatmaz.»
«o zaman sormanın yolunu bul.» cavit kapıya doğru yürüdü, açtı. içeri soğuk hava girdi, toprak ve ıslak ot kokusu. «şimdi git. karanlık basmadan yolu bul. bu köyde geceleri sokaklar başka türlü uzuyor.»
mila kalktı. ceketini omzuna aldı. kapının eşiğinde durdu, bir şey söylemek istedi ama ne olduğunu bilmiyordu.
«cavit» dedi.
«he.»
«babam beni sevdi mi hiç? sence.»
adam eşikte durdu, kolunu kapı pervazına dayadı. rüzgâr saçlarını dağıttı, gri ve seyrek.
«baban gitme dedi sana» dedi. «değil mi? gitme dedi.»
«dedi.»
«işte cevabın orada. baban hiç kimseye gitme demez. herkesin gitmesine izin verir. hep verdi. sana dedi.»
kapı kapandı arkasından. mila dışarıda kaldı, çakıllı yolun başında, ve az önce söylenen şeyi taşımaya çalıştı, ama ağırdı, tam kavrayamadı. yürümeye başladı. rüzgâr yüzüne vurdu, gözleri sulandı, sildi.
köyün alt yolunda, babasının evinin ışığı yanıyordu. sarı, tek bir pencere. ötekiler karanlık. mila durdu, uzaktan baktı. perde çekiliydi ama arkasında bir gölge kımıldıyordu, oturuyor, kalkıyor, yine oturuyordu. bir sağa gidiyor bir sola. yerinde duramayan biri gibi.
o gölgeyi izledi bir süre. soğuk ayaklarından yukarı çıktı, dizlerine, oradan yukarı. ama içeri girmedi hemen. beklemek istedi. belki bir korkaklık, belki bir merhamet, ikisi de olabilir. adamın orada, kendi başına, kimse görmezken nasıl davrandığını görmek istedi. perde arkasındaki gölge bir kez daha durdu, pencereye yaklaştı, dışarı baktı sanki. onu göremezdi, karanlıktaydı mila. ama yine de geri çekildi, bir adım, iki adım, sanki görülmüş gibi.
sonra ışık söndü.
mila karanlıkta kaldı, yolun ortasında, ve gökyüzüne baktı. yıldızlar buradaydı, istanbul'da hiç olmadığı kadar. şehirde gökyüzü hep bir tavan gibiydi, alçak ve kirli. burada delik deşikti, sanki arkasında bir ışık varmış da binlerce yerden sızıyormuş gibi. uzun süre öyle durdu. üşüdü, umursamadı.
kapıya vardığında elini kaldırdı, vurmak için. vurmadı. kapı zaten aralıktı. bir parmak genişliğinde bir aralık, içerisi karanlık. babası kapıyı kilitlememişti. belki de onu bekliyordu. belki de her gece böyle bırakıyordu, kim bilir kaç yıldır, kim bilir kimin için.
içeri girdi. ayakkabılarını çıkardı, ses çıkarmadan. salon karanlıktı ama mutfaktan hafif bir aydınlık geliyordu, bir mumdan. babası orada değildi. mumu yakmış, bırakmıştı. masanın üstünde iki tabak. biri boş, biri dolu. dolu olanın yanında bir kaşık, düzgünce konmuş. mercimek çorbası, üstünde ince bir kabuk tutmuş, soğumuş.
mila tabağa baktı. kendisine mi bırakmıştı, bilmiyordu. ama iki tabaktı işte. biri onun için olmalıydı.
oturdu. kaşığı aldı. çorba soğuktu, ama yedi. her kaşıkta bir şey gevşedi göğsünün ortasında, düğümlenmiş bir ip yavaş yavaş çözülüyormuş gibi. yemek bittiğinde tabağı kenara itti, başını masaya koydu, kollarının arasına. gözlerini kapadı.
babasının odasından bir öksürük geldi. uzun, kuru bir öksürük, sonra susturuldu, yastığa bastırıldı belki. mila başını kaldırdı. kalkıp gitmedi. sadece dinledi.
o öksürüğü tanıyordu. çocukken de böyle öksürürdü babası, kışın, soba tütünce. o zamanlar mila'nın odası duvarın öbür tarafındaydı ve geceleri bu öksürüğü duyar, uyanık kalırdı. küçükken bunu sevmezdi. adamın öksürüğü, evdeki tek insan sesi olurdu bazen. şimdi, on beş yıl sonra, aynı öksürük, aynı duvar, ve mila yine dinliyordu.
mumu söndürmedi. bıraktı yansın. kalkıp odasına gitti, çocukken kaldığı oda, hâlâ öyle duruyordu, dar yatak, üstünde solmuş bir örtü, penceresinde ince bir perde. duvarda eski bir takvim asılıydı, yıllar önceki bir aya açık, kimse çevirmemiş. yatağa oturdu, ayakkabıları çıkardı, uzandı. tavana baktı. sıva çatlamış, bir köşede su lekesi büyümüş, bir harita gibi, hiçbir ülkeye benzemeyen.
duvarın öbür tarafından bir hareket geldi. yatağın gıcırtısı. babası da yatmıştı. iki insan, bir duvar, ve aralarında on beş yılın söylenmemiş bütün cümleleri.
«iyi geceler» dedi mila. yüksek sesle değil. duvara doğru, hafifçe. babasının duyup duymadığını bilmiyordu.
bir sessizlik oldu, uzun. sonra, duvarın arkasından, boğuk, çatlak, ama duyulur bir ses geldi.
«iyi geceler.»
mila gözlerini kapadı. dışarıda rüzgâr köyün üstünden geçiyordu, çatıları yokluyor, kiremitleri aralıyor, sonra bırakıp gidiyordu. içeride iki insan yatıyordu, birbirlerini duyabilecek kadar yakın, birbirlerine dokunamayacak kadar uzak.
sabah, tavuklarla birlikte kalktı.
aşağıya indiğinde soba çoktan yanmıştı. babası masada oturuyor, elinde bir bardak, dışarıya bakıyordu. bahçedeki dut ağacı yapraklarını dökmeye başlamıştı; sarı bir yaprak cama yapışmış, kaymamak için tutunuyordu sanki.
«erken kalkmışsın» dedi mila.
«uyku kaçtı.»
adam bardağı ona doğru itti. içinde çay vardı, koyu, demli. mila bir an baktı bardağa, sonra aldı. sıcaktı. avucunu yaktı ama bırakmadı.
«sen içmedin mi?»
«içtim» dedi babası. «bu senin.»
on beş yıldır ilk kez birisi ona böyle bir bardak uzatıyordu bu evde. mila oturdu. çayı içti. şeker aramadı, adam da uzatmadı; ikisi de biliyordu ki bu evde şeker biterdi, çay bitmezdi.
«ne zaman gidiyorsun?» diye sordu adam. sesinde ne bir sitem vardı ne bir yalvarış. hava durumunu sorar gibiydi.
mila cevap vermedi hemen. bardağın kenarındaki çatlağı gözledi, parmağıyla dokundu ona.
«bilmiyorum.»
«işin var şehirde.»
«var.»
«o halde gidersin.»
adam kalktı, sobanın kapağını açtı, bir odun daha attı içeri. kıvılcımlar sıçradı, hemen söndü. sırtı mila'ya dönüktü, omuzları çökük. eskiden bu omuzlar bir çuval unu kaldırır, merdiveni tek başına taşırdı. şimdi bir odun atarken bile eğiliyordu.
«baba.»
adam dönmedi.
«neden hiç aramadın?»
odun cırtladı sobada. uzun bir sessizlik. sonra adam sobanın kapağını kapadı, elini bezle sildi, ama hâlâ dönmedi.
«numaranı bilmiyordum» dedi.
«bilebilirdin. halam biliyordu.»
«halan çok şey biliyordu.»
bunu öyle bir tonla söyledi ki, mila daha ileri gitmedi. aralarında halasının adı geçtiğinde hep böyle olurdu; bir kapı kapanır, arkasından soğuk bir hava sızardı sadece.
«yumurta var» dedi adam, konuyu değiştirerek. «istersen kızartayım.»
«isterim.»
adam tavayı ocağa koydu. yağ çıtırdadı. iki yumurta kırdı, kabukları pencere önündeki tenekeye attı. mutfakta bir tereyağı kokusu yayıldı, çocukluğun kokusu, mila'nın unuttuğunu sandığı ama burnu bir an bile unutmamış olduğu bir koku.
«annen böyle severdi» dedi adam, sırtı hâlâ dönük. «sarısı akacak kadar. beyazı tutunca alırdı ateşten.»
mila kıpırdamadı. annesinden bu evde on beş yıldır kimse söz etmemişti ona. mektuplarda bile. şimdi burada, bir tavanın başında, adam onu geri getirmişti sanki, tereyağının içinden.
«hatırlıyor musun onu?» diye sordu adam.
«az. kokusunu hatırlıyorum. bir de şarkı söylerdi, kelimelerini değil, sesini.»
adam tabağı önüne koydu. yumurtanın sarısı gerçekten akıyordu, tam anlattığı gibi. mila ekmeği batırdı, ağzına götürdü. sıcaktı, tuzu tam kararındaydı.
«sen de öyle yerdin küçükken» dedi adam, karşısına oturarak. «sarıya batırırdın, beyazı bırakırdın tabakta. annen kızardı. ekmek israfı derdi.»
gülümsedi mila. farkında olmadan. uzun zamandır bu evin duvarları arasında kimse gülümsememişti belki.
«kızarmıyor musun bana artık?» dedi. «beyazı hâlâ bırakıyorum.»
adam ona baktı. gözlerinin altı torbalanmıştı, kaşları ağarmıştı, ama gözlerin kendisi aynıydı, o koyu, o inatçı kahverengi, mila'nın her sabah aynada gördüğü.
«kızmıyorum» dedi. «ye. ne yersen ye.»
kahvaltıdan sonra mila bulaşıkları topladı. adam engel olmaya çalıştı, «bırak, ben yaparım» dedi, ama mila dinlemedi. musluğu açtı. su buz gibiydi; boru bir yerde donmuştu belki. elleri kızardı, uyuştu, ama yıkamaya devam etti. camdan dışarı, bahçeye baktı. dut ağacının altında paslı bir bisiklet duruyordu, tekerlekleri sönmüş, gidonu yamulmuş. onun bisikletiydi. on beş yıl önce burada bırakmıştı. adam atmamıştı.
elleri durdu bir an, köpüğün içinde.
«bisikleti saklamışsın» dedi, arkasına dönmeden.
adam cevap vermedi. mila bekledi, sonra döndü. adam kapının eşiğinde duruyordu, ceketini giymiş, elinde bir çuval.
«ahıra gidiyorum» dedi. «inekler.»
«bekle.»
adam bekledi. mila ellerini önlüğe sildi, ki bu önlük de annesinindi, hâlâ aynı çividen asılıydı kapının yanında.
«ben de geleyim.»
«soğuk dışarısı.»
«giyinirim.»
adam bir şey söylemedi. ama gitmedi de. kapının eşiğinde bekledi, mila yukarı çıkıp kalın bir kazak, annesinin eski çizmelerini giyene kadar. çizmeler biraz büyüktü, ayağı içinde kayıyordu, ama yürüdü.
dışarısı beklediğinden soğuktu. nefesi buğu oluyor, havada asılı kalıyor, sonra dağılıyordu. toprak sertti, çamur donmuş, üstünde çizmeler tık tık ediyordu. ahır evin arkasındaydı, alçak, kararmış tahtadan, çatısında saman kalıntıları.
içeri girdiklerinde sıcak bir hava karşıladı onları, hayvanların soluğuyla ısınmış, gübre ve saman kokan. iki inek vardı, bir de buzağı. inekler başlarını çevirdi, ağır ağır, aldırışsız.
«az kaldı bunlara da» dedi adam, samanı atarken. «yem pahalı. süt ucuz. hesap tutmuyor.»
«satacak mısın?»
«belki. kimse almıyor ama. herkes satıyor, kimse almıyor.»
mila buzağının yanına gitti. küçük hayvan ona doğru uzandı, ıslak burnunu eline sürttü. kaba, sıcak bir dil avucunu yaladı.
«bunun adı var mı?»
adam samanı bıraktı, ona baktı. yüzünde bir şey kımıldadı, gülümsemeye yakın bir şey.
«sen koy» dedi. «adı yok. sen koyarsın.»
mila buzağıya baktı. kahverengiydi, alnında beyaz bir leke, tam ortasında, bir yıldız gibi.
«yıldız» dedi.
«olur. yıldız.»
adam işine döndü, ama mila omuzlarının biraz gevşediğini gördü. sanki bir şey yerine oturmuştu içinde, uzun zamandır boşta duran bir şey.
öğleye doğru köyün kahvesinden bir adam geldi, ihtiyar, bastonlu. kapıyı çaldı, içeri girmeden konuştu.
«duydum kızın gelmiş» dedi babasına. sonra mila'ya döndü, gözlerini kısarak. «küçük mila. vay be. şu kadarcıktın, kaçtığında.»
mila bir şey söylemedi. «kaçtığında» kelimesi havada asılı kaldı, tavandaki su lekesi gibi.
«iyi ki gelmişsin» dedi ihtiyar. «baban çok yalnızdı. kahvede oturur, konuşmazdı. bir çay içer, giderdi.»
«konuşacak bir şey yoktu» dedi babası, arkadan.
«vardı» dedi ihtiyar, gitmeden önce. «yoktu değil. söylemedin.»
kapı kapandı. ikisi kaldılar yine, mutfakta, aralarında yeni bir cümle, ihtiyarın bıraktığı.
«yalnız mıydın?» diye sordu mila.
adam cevap vermedi hemen. pencereye gitti, sarı yaprağa baktı, hâlâ camda tutunuyordu.
«herkes yalnız» dedi sonunda. «köyde. şehirde de öyledir, değil mi?»
«öyle.»
«o halde ikimiz de yalnızız.»
bunu bir tespit gibi söyledi, acımasız değil, sadece doğru. mila masanın kenarına oturdu. tahta soğuktu, kot pantolonunun içinden geçiyordu.
«kalabilirim birkaç gün» dedi. «işi ararlar telefonla. gerekirse dönerim.»
adam pencereden döndü. bir an bakıştılar. on beş yıl vardı aralarında, ama şu an, bu mutfakta, o on beş yıl biraz inceldi sanki, bir buz tabakası gibi, altından su akmaya başlamış.
«odan duruyor» dedi adam. «toz olmuştur. silersin.»
«silerim.»
«yorgan da var. annen dikmişti. ağırdır ama.»
«iyi. üşürüm zaten geceleri.»
adam başını salladı. sonra, hiç beklenmedik bir anda, elini uzattı, mila'nın omzuna koydu. ağırdı eli, nasırlı, soğuk. bir an durdu orada, sonra çekti.
«iyi ettin» dedi. «geldin.»
fazlasını söylemedi. söyleyemezdi belki. ama o el, o bir anlık ağırlık, on beş yılın söylenmemiş cümlelerinden biriydi, sonunda sese değil de dokunuşa dönüşmüş.
mila o gece odasını sildi. tozu aldı, camı açtı, soğuk havayı içeri buyur etti. yatağın altından eski bir kutu çıktı; içinde çocukluğundan kalma şeyler, bir bilye, kurumuş bir çiçek, bir de fotoğraf. annesi, babası, kucaklarında küçük bir kız. üçü de gülüyordu. fotoğrafın kenarı yıpranmıştı, çok tutulmuş gibi, çok bakılmış gibi.
babası saklamıştı bunu da.
mila fotoğrafı aldı, komodinin üstüne koydu, lambanın yanına. sonra yatağa uzandı, annesinin diktiği yorganı üstüne çekti. gerçekten ağırdı, insanı toprağa bastıran bir ağırlık, ama sıcaktı.
duvarın öbür tarafından yine ses geldi. yatağın gıcırtısı. ama bu sefer bir şey daha vardı; alçak, boğuk, kelimesiz. babası bir şey mırıldanıyordu. bir şarkı belki, yarım, kesik. mila kulağını duvara dayadı.
annesinin şarkısıydı. kelimelerini değil, sesini hatırladığı o şarkı.
gözlerini kapadı. bu sefer «iyi geceler» demedi. gerek yoktu. duvar hâlâ oradaydı, aralarında, ama artık bir şey geçiyordu içinden, bir ses, ince bir iplik gibi, bir yatağı öbürüne bağlayan.
dışarıda dut ağacının son yaprağı da düştü sonunda, camdan kaydı, karanlığa karıştı. içeride iki insan uyudu, aynı çatının altında, aynı şarkının içinde.
ve köy, hep yaptığı gibi, sustu üstlerinde.
devamını gör...

bu durumda ben pictorem'e aşığım.

valla gerilerek tokatı yapıştırırım ha. aliminyum folyomun buruşuğu seni.

bu arada pictorem'e de aşık olabilir her insan o ayri bir istisna!
devamını gör...

tuzlu rüzgârın getirdiği

vapur iskeleye yanaşırken suyun rengi değişti. açıkta lacivert olan deniz, kıyıya yaklaştıkça bulanık bir yeşile döndü, dibindeki taşların üstünde titredi. mila güvertenin demir korkuluğuna dayanmış, on dört yıldır görmediği bu kıyıyı, sanki ilk kez görüyormuş gibi süzüyordu. rüzgâr yüzüne çarptı. tuzluydu, biraz da yosun kokuyordu, bir de kızarmış hamurun o ağır, yağlı kokusu vardı ki bunu nereden bildiğini önce çıkaramadı. sonra hatırladı: iskelenin başındaki büfe. babası ona oradan sıcak lokma alırdı, poşetin dibinde biriken şurubu parmağıyla toplardı.
boğazı kurudu.
vapurun motoru geri vitese geçince tüm gövde sarsıldı, altındaki tahta güverte inledi. bir tayfa halatı fırlattı, iskeledeki adam onu babadan kalma bir alışkanlıkla yakalayıp babadan kalma bir düğümle bağladı. her şey yavaştı burada. şehirde bir sabah trafiğinde yaşanan telaşın onda birini bulamazdın bu limanda.
«inmeyecek misiniz?»
yanındaki kadın, kucağında file dolusu maydanozla ona bakıyordu. mila valizinin sapını kavradı.
«iniyorum» dedi. «dalmışım.»
iskele tahtaları ayaklarının altında esnedi. valizin tekerlekleri aralıklara takılıp durdu, sonunda kaldırıp taşıdı onu. denizin üstündeki bu daracık yolda yürürken, aşağıda suyun tahtaların arasından parıldadığını gördü. çocukken bu aralıklardan düşeceğinden korkardı. şimdi düşse ne olur, diye geçirdi içinden, kimse fark etmez belki.
karaya bastığında ayaklarının altındaki sağlamlık ona yabancı geldi.
kasaba, körfezi kucaklayan bir yay gibi uzanıyordu. beyaz badanalı evler, kırmızıya çalan çatılar, aralarına sıkışmış birkaç yeni beton bina. meydandaki çınar hâlâ oradaydı, gövdesi kalınlaşmıştı, dalları daha geniş bir gölge seriyordu taş zemine. altındaki kahvede birkaç yaşlı adam oturuyor, tavla taşlarını sertçe vuruyorlardı. biri başını kaldırıp ona baktı. tanıdı mı, tanımadı mı, belli olmadı. mila gözlerini kaçırdı.
telefonunu çıkardı. emlakçının mesajı hâlâ ekrandaydı. «anahtar recai amcada. kırtasiyenin yanındaki büfe. öğleden sonra oradadır.» recai amca. bu isim de bir yerlerden bir kapı açtı içinde ama mila kapıyı hemen kapattı. fazla açarsa hepsi birden dökülecekti üstüne, buna hazır değildi.
çınarın altından geçti. bir kedi, güneşin ısıttığı bir taşın üstünde uzanmış, onu gözucuyla izledi, sonra ilgisini kaybetti. kırtasiye eskisinden büyüktü, camekânına renkli defterler, plastik oyuncaklar dizilmişti. yanındaki büfenin önünde ise, tezgâhın arkasında oturan yaşlı bir adam gazete okuyordu. gözlüğü burnunun ucuna kaymıştı.
mila durdu. adamın saçları apak olmuştu. yüzündeki çizgiler derinleşmişti. ama o kaşları, hâlâ kalın, hâlâ çatık.
«recai amca?»
adam gazeteyi indirdi. gözlüğünün üstünden baktı. bir süre öylece süzdü mila'yı, gözlerini kısarak, belleğinin tozlu raflarını karıştırarak.
«vay» dedi sonunda. sesi çatlaktı. «vay be. sen selim'in kızısın.»
«mila'yım.»
«mila.» adam ismi ağzında yuvarladı, tadına bakar gibi. «küçücüktün. şu kadardın.» elini tezgâhın hemen üstünde tuttu, bir çocuğun boyunu gösterdi. «şimdi bak. koca kadın olmuşsun.»
gülümsemeye çalıştı mila. yüzünün kasları itaat etmedi tam.
«babanın işine çok üzüldük» dedi recai. gazeteyi katladı, tezgâhın kenarına koydu. «cenazeye gelemedik biz. yolları kapatmışlardı o kış, hatırlarsın. kar dize kadardı.»
mila hatırlamıyordu. o kışı şehirde geçirmişti, bir toplantı odasında, camdan aşağı bakarken. babasının öldüğü haberi de bir toplantı arasında gelmişti. telefonu titremişti masanın üstünde, o da sesini kesmişti önce, önemli bir sunum vardı.
«anahtar için geldim» dedi. sesi kendi kulağına fazla düz geldi. «atölyenin.»
recai bir an durdu. sonra arkasına döndü, duvardaki çivilerin birinden asılı duran anahtarlığı aldı. pirinç bir halka, üstünde iki anahtar, biri büyük ve paslı, biri küçük. ona uzattı ama tam bırakmadı, parmakları anahtarın üstünde kaldı bir saniye.
«kapatacaklar diyorlar» dedi. «doğru mu?»
«satacağım. ya da yıktıracağım. henüz karar vermedim.»
recai'nin çenesi kasıldı. anahtarı bıraktı.
«selim o atölyeye ömür verdi» dedi. suçlama yoktu sesinde, sadece bir yorgunluk. «neyse. senin bileceğin iş.»
mila anahtarı avucuna kapattı. metal soğuktu, sonra teninin sıcağını aldı.
«bir su alabilir miyim?»
recai buzdolabından bir şişe çıkardı, uzattı. para almadı. mila ısrar etmedi, çünkü ısrar etmenin de bir görgüsü vardı burada, unutmuştu ama içinde bir yerde kalmıştı hâlâ.
«kalacak mısın?» diye sordu recai.
«bir iki gün. işi halledip döneceğim.»
adam başını salladı, ama inanmış gibi değildi. ya da inanmıştı da hoşuna gitmemişti, ayırt edilmiyordu.
mila teşekkür etti, döndü. birkaç adım gittikten sonra recai arkasından seslendi.
«mila.»
durdu.
«atölyede birini bulursun» dedi recai. «şaşırma sakın.»
«kimi?»
ama adam gazeteyi yeniden açmış, başını gömmüştü sayfalara. sanki hiç konuşmamışlardı. mila bir an bekledi, cevap gelmeyeceğini anlayınca yürüdü.
atölye kasabanın öteki ucundaydı, limanın az ilerisinde, tersanenin yanı başında. oraya giden yol boyunca kasabanın değiştiğini ve hiç değişmediğini aynı anda gördü. bakkal kapanmış, yerine bir market açılmıştı. berber nuri'nin dükkânı aynıydı, kapısındaki üç renkli direk hâlâ dönüyordu ama camda başka bir yüz vardı, genç bir adam, belki oğlu. mila hızlı yürüdü, kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak. şehirde öğrenmişti bunu: kalabalıkta görünmez olmayı. ama burada kalabalık yoktu, sadece tanıdık gözler vardı, ve tanıdık gözler görünmez olmana izin vermiyordu.
denize inen taş merdivenleri hatırladı ayakları. vücut hafızası tuhaftı, akıl unutuyordu ama diz bükülüşünü biliyordu, ayak nereye basacağını biliyordu. merdivenlerin dibinde kıyı boyunca uzanan çakıllı yol vardı, onun sonunda da atölye.
görünce durdu.
taş bina, yıllar boyunca aynı yerde durmuştu ve sanki onu bekliyordu. duvarları soluk turuncuydu, tuzun ve rüzgârın kemirdiği yerlerde alttaki gri taş görünüyordu. kiremitli çatının bir köşesi çökük duruyordu, oradan bir demet ot fışkırmıştı. iki kanatlı ahşap kapı, uzun yıllar önce mavi boyanmış, şimdi o mavinin hayaleti kalmıştı sadece. kapının üstünde, artık okunmayan bir tabela: babasının adının baş harfleri, bir demir çıpa figürü.
mila valizini çakıllara bıraktı. anahtarı çıkardı. büyük olanı kapının kilidine soktu.
dönmedi.
zorladı. kilit paslanmıştı, dişleri tutmuyordu. iki eliyle bastırdı, dişlerini sıkarak, avucunun içine anahtarın izi çıkacak kadar. sonunda bir çıtırtı, ardından ağır bir tıkırtı. kilit teslim oldu.
kapıyı itti. menteşeler bağırdı.
içerisi karanlıktı, gözleri alışana kadar sadece kokuyu aldı. talaş kokusu. vernik. bir de tuzun, denizin yıllar içinde bu duvarlara işlediği o rutubetli, mineralli koku. hepsi bir aradaydı ve bu üçünün karışımı, ona öyle bir şey yaptı ki, valizin sapını tekrar kavramak zorunda kaldı, ayakta durabilmek için.
babası buradaydı. ölmüştü ama buradaydı.
bir adım attı içeri. ayağının altında talaş çıtırdadı. gözleri karanlığa alıştıkça biçimler belirdi: uzun bir tezgâh, orta yerde, üstünde mengeneler. duvara asılı testereler, rendeler, keskiler, her biri kendi çengelinde, her birinin altında tebeşirle çizilmiş bir dış hat, hangi aletin nereye asılacağını gösteren. babasının işiydi bu. her şeyin bir yeri vardı ve her şey yerindeydi.
pencerenin önündeki panjuru araladı. içeri bir bıçak gibi ışık girdi, tozları görünür kıldı. havada asılı duruyorlardı, milyonlarca, yavaşça dönerek.
tezgâhın üstünde yarım bir iş vardı. bir teknenin, küçük bir teknenin iskeleti. kaburgaları çıkmıştı, omurgası yerindeydi ama kaplaması yoktu henüz. bir el, bir yerlerde, bir işi yarıda bırakmıştı. mila parmaklarını ahşabın üstünde gezdirdi. pürüzsüzdü. zımparalanmıştı. yakın zamanda.
kaşları çatıldı.
bu iş yıllar önce yarıda kalmış olamazdı. toz yoktu üstünde. tezgâhın öteki yerlerinde parmak kalınlığında toz vardı ama bu teknenin üstünde yoktu.
arkasından bir ses geldi.
«kapıyı açık bırakma. kedi giriyor.»
mila döndü. kapının aydınlığında bir gölge duruyordu. uzun boylu bir adam, elinde bir çuval, omzunda bir balta. içeri girdi, çuvalı bir köşeye koydu, sonra doğruldu. ışık yüzüne vurdu.
otuz beş, belki kırk yaşlarında. sakalı birkaç günlüktü, saçları rüzgârdan dağınıktı. gözleri, kasabanın denizi gibi, koyu ve dingin. üstünde eski bir iş gömleği, kolları dirseğe kadar sıvalı, kollarında ince kesik izleri, ustaların kolunda olan cinsten.
«sen kimsin?» dedi mila. sesi olması gerekenden sert çıktı.
adam onu süzdü. aceleci değildi bakışı, ürkek de değildi. tezgâhın üstündeki yarım tekneye baktı, sonra tekrar mila'ya.
«ben burada çalışıyorum» dedi.
«burası benim babamın atölyesi.»
«biliyorum.» baltayı duvardaki çengellerden birine astı, tam da tebeşirle çizilmiş yerine. «selim ustanın. sen de kızı olmalısın.»
mila anahtarı hâlâ elinde tutuyordu. parmakları kasıldı.
«kimse burada çalışıyor demedi bana.»
«kimseye danışman gerekmiyordu ki.» adam tezgâha yaklaştı, teknenin bir kaburgasını inceledi, parmağıyla bir yeri yokladı. «selim usta öldüğünden beri buraya uğrayan tek kişi benim.»
söylediği şey mila'nın göğsünde bir yere oturdu, ağır bir taş gibi. babasının öldüğünü hâlâ ilk kez duyuyormuş gibiydi. oysa toprağa verileli iki ay olmuştu. izmir'den buraya, bu rüzgârlı balıkçı kasabasına gelmesi tam iki ay sürmüştü. kapıyı açmaya cesaret etmesi.
«buraya kim soktu seni?»
«anahtar bende.» cebinden çıkardı. mila'nınkiyle aynıydı, aynı eski pirinç, aynı yıpranmış sap. «baban verdi. son kışta. elleri artık iş tutmuyordu.»
mila teknenin kenarına dokundu. ahşap soğuktu, cilalanmamıştı daha. kaburgalar açık duruyordu, bir hayvanın göğüs kafesi gibi.
«bunu o mu başladı?»
«ikimiz.»
adam bir bez aldı, ellerini sildi. tozlu parmaklarında hâlâ talaş vardı.
«adın ne senin?»
«deniz.»
güldü mila. istemeden. acı bir şeydi bu gülüş, kendine bile yakışmayan.
«balıkçı kasabasında deniz. ne kadar uygun.»
«annem öyle düşünmemiş herhalde.» bezi tezgâha bıraktı. «sen ne kadar kalacaksın?»
cevabı yoktu. sabah izmir'den çıkarken bir hafta demişti kendine. evi satardı, atölyeyi devreder, geri dönerdi. şimdi bu yarım teknenin karşısında durmuş, ne diyeceğini bilemiyordu.
«atölyeyi satacağım» dedi sonunda.
deniz'in yüzünde bir kımıltı oldu, sonra durdu. pencereden gelen ışık yüzünün yarısına düşüyordu. sağ şakağında ince bir yara izi vardı, eski.
«bunu bitirmeden mi?»
«bu benim işim değil.»
«baban öyle demezdi.»
«babam öldü.» sözcükler ağzından çıktığında kendi sesini tanımadı. sert, kuru. «onun ne diyeceğini artık bilemeyiz.»
sustu deniz. teknenin yanına gitti, elini kaburgalardan birine koydu, okşar gibi. sonra mila'ya baktı.
«on bir gün» dedi.
«ne?»
«bunu bitirmek için on bir gün lazım. sahibi bekliyor. yaşlı bir adam, reşat kaptan. ömrünün son teknesi olacak bu.»
mila kapıya baktı. dışarıda martılar bağırıyordu, denizden gelen tuz kokusu içeri sızıyordu. kaçmak istedi. arabaya binip geri dönmek, bu kokuyu, bu tozu, babasının parmak izlerini taşıyan bu aletleri arkada bırakmak.
ama ayakları kıpırdamadı.
«on bir gün sonra satarım» dedi. «bu tekne bitince. bir dakika bile fazla değil.»
deniz başını salladı. anlaşma yapılmış gibi değildi bu, daha çok bir tartıya konmuş gibi. neyin neye değdiğinin ölçüldüğü bir an.
«nerede kalıyorsun?» diye sordu.
«babamın evinde. yukarıda, çam korusunun yanında.»
«biliyorum evi.» baltanın yanındaki keseri aldı, tezgâha döndü. «yemek yaptın mı orada?»
tuhaf bir soruydu. mila cevap veremeden deniz devam etti.
«ocak çalışmıyor. selim usta hep balıkçı lokantasında yerdi. meydan'da, iskelenin dibinde. istersen akşam oraya gel. reşat kaptanla tanışırsın. teknenin sahibiyle.»
«ben kimseyle tanışmak istemiyorum.»
«peki.»
bu kadar kolay geri çekilmesi mila'yı şaşırttı. ısrar etmeyi bekliyordu, belki. insanlar hep ısrar ederdi.
çıktı atölyeden. kapının önünde bir an durdu, ciğerlerine tuzlu havayı çekti. aşağıda liman kıpırdanıyordu, birkaç mavi tekne suyun üstünde sallanıyor, halatları çekiyordu. uzakta bir motor takırdıyordu.
yokuşu tırmandı.
babasının evi çamların arasında saklanmıştı, tahta cepheli, kiremitleri yosun tutmuş. kapının kilidi zor açıldı. içerisi durgun havayı hapsetmişti, kapalı bir sandığın içi gibi. perdeler çekiliydi. mila birini açtı, toz taneleri ışıkta döndü.
her şey olduğu gibi duruyordu. masada yarım kalmış bir maket, bir yelkenli. duvarda eski fotoğraflar. bir tanesinde kendini gördü, altı yaşında, babasının omzunda, iskelede. o zamanlar buraya her yaz gelirlerdi. sonra anne gitti, sonra mila büyüdü, sonra araları açıldı, sonra hiç gelmez oldu.
sonra çok geç oldu.
fotoğrafı yerinden aldı, uzun uzun baktı. babasının elleri, o fotoğrafta bile iri ve nasırlıydı. mila'nın belini tutuyordu, düşmesin diye.
camı kapadı.
akşam olurken açlık kendini hatırlattı. buzdolabı boştu, sadece bir kavanoz reçel ve küflenmiş bir ekmek. mila bir süre boş dolabın önünde durdu, sonra ceketini aldı.
meydan'a inen yol karanlıktı, tek bir sokak lambası yanıyordu. iskelenin dibindeki lokantanın camları buğuluydu, içeriden ışık taşıyordu dışarı. kapıyı ittiğinde balık ve limon kokusu yüzüne çarptı.
deniz köşedeki masadaydı. yanında yaşlı bir adam oturuyordu, kalın kaşlı, kocaman elli. reşat kaptan olmalıydı. deniz onu görünce başını kaldırdı, şaşırmadı. sanki geleceğini biliyormuş gibi bir el hareketi yaptı, boş sandalyeyi gösterdi.
mila bir an eşikte durdu. geri dönebilirdi. kimse zorlamıyordu.
yürüdü masaya.
«geldin demek» dedi reşat kaptan. sesi çakıl gibiydi. «selim'in kızı. gözlerin ona benziyor.»
«herkes öyle diyor.»
«otur kızım. aç mısın?»
cevap vermesine gerek kalmadı. kaptan garsona seslendi, bir tabak istedi. mila sandalyeye ilişti, ellerini masanın altında birleştirdi. deniz karşısındaydı, önünde yarısı içilmiş bir bardak rakı, bir tabak beyaz peynir, kavun dilimleri.
«baban iyi adamdı» dedi reşat kaptan. «otuz yıl tanıdım. bana üç tekne yaptı. bu dördüncü olacaktı.»
«olacaktı mı?»
«olacak.» deniz araya girdi. «bitireceğiz.»
reşat kaptan güldü, dişsiz bir gülüş.
«bu çocuk inatçıdır» dedi. «selim gibi. bir işe başladı mı bırakmaz.»
garson tabağı getirdi. buğulanmış çipura, yanında zeytinyağlı ot. mila uzun süredir bir şey yememişti, farkında bile değildi ne kadar aç olduğunun. ilk lokmada gözleri yandı. sıcaktı, taze, denizin kendisi gibiydi.
«baban seni beklerdi» dedi reşat kaptan. yumuşak söylemişti bunu, suçlama yoktu içinde. ama mila çatalı bıraktı.
«ben...»
«bilmiyordum, biliyorum.» kaptan elini salladı. «herkes bir şey bilmez. ölüm hep erken gelir, bekleyene bile.»
sessizlik oldu masada. deniz bardağını çevirdi, içmeden. dışarıda bir tekne motoru öksürerek çalıştı, sustu, tekrar çalıştı.
«nasıl?» diye sordu mila. kendi sesini duyunca şaşırdı. «nasıl öldü? bana telefonda çok anlatmadılar.»
deniz başını kaldırdı. bir an ona baktı, sonra reşat kaptana.
«kalbi» dedi deniz. «atölyede buldum onu. sabah. tezgâhın başındaydı. elinde rende vardı hâlâ.»
mila kavun dilimine baktı, tabağın kenarında. bir sinek dönüyordu üstünde.
«acı çekmedi» diye ekledi deniz. «hızlı oldu.»
insanlar hep bunu söylerdi. acı çekmedi, hızlı oldu. sanki bu bir teselliymiş gibi. sanki hızlı gitmek, hiç gitmemekle aynı şeymiş gibi.
«sen oradaydın» dedi mila. «ben değildim.»
deniz cevap vermedi. ama bakışını kaçırmadı, çoğu insanın yapacağı gibi. mila'nın gözlerinin içine baktı, sanki suçlamayı olduğu gibi kabul ediyormuş gibi.
«ben sadece anahtarı olan adamdım» dedi sonunda. «sen kızısın. ikisi aynı şey değil.»
bu cümle mila'nın içinde bir yere değdi. beklemediği bir yere. boğazına bir şey düğümlendi, yuttu.
reşat kaptan ayağa kalktı, dizlerini tutarak.
«ben yaşlı adamım, erken yatarım» dedi. «mila kızım, gel bir gün tekneye bak. selim'in son işi. görmeye değer.»
mila başını salladı, söz vermeden.
kaptan gittikten sonra masada yalnız kaldılar. lokantada üç dört kişi daha vardı, uzakta, kendi konuşmalarına dalmış. garson tezgâhın arkasında bardak siliyordu.
«kızmadın mı bana?» diye sordu mila.
«ne için?»
«atölyeyi satacağım için. babanın... babamın işini yarıda bırakacağım için.»
deniz kavun kabuğunu tabağın kenarına dizdi, düzgünce.
«senin hakkın» dedi. «senin baban. senin atölyen.»
«ama sen istemiyorsun.»
«ben ne istediğimin önemi yok.» bardağını kaldırdı, bu sefer içti, azıcık. «ben yer değiştiririm. başka atölye bulurum. ustaya her zaman iş var.»
yalan söylüyordu, mila anladı. sesindeki bir şeyden. ya da söylemediği şeyden.
«ne kadardır çalışıyordun onunla?»
«yedi yıl.»
«yedi yıl mı?» mila şaşırdı. «ben yedi yılda bir kez bile gelmedim.»
deniz bir şey söylemedi. söylemesine gerek yoktu. sessizliği yeterince ağırdı.
«onu iyi tanıyordun demek» dedi mila.
«bilmiyorum. insan bir ustayı tanır mı? ellerini tanıdım. nasıl çalıştığını. öfkelendiğinde ağzını nasıl büzdüğünü. ama seni her gün konuşurdu. kızım izmir'de derdi. mimar oldu, derdi. gururlanırdı.»
mila'nın elindeki çatal masaya değdi, hafif bir tıkırtı.
«mimar değilim» dedi. «yarım bıraktım. iki yıl önce.»
«bilmiyordu bunu?»
«bilmiyordu. ona söylemedim. çok şey söylemedim.»
deniz başını salladı, yargılamadan. camdan dışarı baktı, iskeleye. karanlıkta tekneler siyah lekeler gibiydi, suyun üstünde hafifçe sallanan.
«on bir gün» dedi. «belki bu süre yeter.»
«ne için?»
cevap vermedi. ayağa kalktı, cebinden buruşuk paralar çıkardı, masaya bıraktı.
«yarın sabah sekizde atölyedeyim» dedi. «gelmek istersen, gel. istemezsen, anlarım.»
kapıya yürüdü. eşikte durdu bir an, geri döndü.
«iyi ki geldin» dedi. «geç de olsa.»
sonra çıktı. kapı ardından kapandı, cam titredi. mila masada tek başına kaldı, önünde yarım kalmış çipura, soğumaya başlamış.
garson yaklaştı, tabağı almak için.
«bitirdiniz mi?»
«bırakın kalsın» dedi mila. «biraz daha oturacağım.»
garson tabağı geri koydu, çekildi. genç bir çocuktu, önlüğünün cebinden bir kalem ucu görünüyordu, sürekli bir şeyler karalayan birinin dalgınlığıyla masalar arasında dolaşıyordu. mila onu izledi bir süre. sonra pencereye döndü, deniz'in az önce baktığı yere, iskeleye.
su siyahtı. bir teknenin fenerinin kızıllığı dalgalarda dağılıyor, dağılıp toparlanıyordu. uzaklardan bir motor sesi geldi, gitgide sönerek.
on bir gün.
denizin sözünü tartmadı önce. sonra tarttı. belki bu süre yeter, demişti ama neye yeteceğini söylememişti. söylememek onun huyuydu galiba. yıllar önce de öyleydi, mila hatırlıyordu şimdi; en önemli şeyi hep yarım bırakır, gerisini karşısındakinin bulmasını beklerdi. sabırsız insanları çıldırtan bir huy. mila sabırsızdı.
çayını istedi. garson getirdi, ince belli bir bardakta, kaşığı tabağa değdi değecek. şekeri karıştırmadı. bardağın kenarından yükselen buğuyu izledi, camdaki yansımasıyla birleşen.
telefonu çaldı çantasında. bakmadı. ikinci kez çaldı, sustu. ekranda kimin adının belirdiğini biliyordu zaten. numarayı ezberlemişti, silmeye çalıştığı bir alışkanlık gibi parmaklarında dururdu hâlâ.
emre.
aramaya devam edecekti, biliyordu bunu da. emre bir şeyi bırakmayı bilmezdi; ısrarı sevgi sanırdı, ısrarın altındaki şeyi hiç sormazdı kendine. mila üç gün önce çıkmıştı o evden. bir çanta, bir de dizüstü bilgisayarıyla. geri kalanı orada kaldı, kitapları, kışlıkları, banyodaki dişçi randevusu kâğıdı. alacaktı bir gün. ya da almayacaktı.
çayı soğudu bardakta. bakmadan içti, dili yandı biraz.
dışarıda rüzgâr çıkmıştı. lokantanın tentesi bir gerildi bir gevşedi, metal borular tıkırdadı. garson kapıyı sıkıca çekti, soğuk içeri dolmasın diye. duvardaki saat on biri geçiyordu. bu kasabada her şey erken kapanırdı, mila bunu unutmuştu; istanbul'un gecesi başka bir geceydi, hiç dinmeyen, hep bir yerde açık kalan.
ödedi, kalktı. denizin bıraktığı buruşuk paralar hâlâ masada duruyordu, garson toplamamıştı. mila onları düzeltti parmak uçlarıyla, bir kenara itti. sonra kendi cebinden bir şey daha çıkardı, tabağın altına sıkıştırdı, garson sonra bulsun diye.
kaldığı pansiyon iskelenin yukarısındaydı, dar bir sokakta. yürüdü. deniz kokusu keskindi, tuzlu, biraz da yosunlu. ayakkabılarının topuğu taşlara vuruyordu, gecenin içinde tek ses. bir kedi çıktı bir bahçe duvarının üstünden, ona baktı, sonra ilgisini kaybetti.
denizi düşündü yürürken. yıllar önce nasıldı, şimdi nasıl. yüzü değişmişti, elbette; şakaklarında gri teller, gözünün kenarında çizgiler. ama elleri aynıydı. masada konuşurken parmaklarını kullanma biçimi, bir şeyi anlatırken havada çizdiği o küçük şekiller. mila bir zamanlar o ellere bakardı saatlerce, ne yaptıklarını değil, nasıl yaptıklarını. ahşaba dokunuşunu. bir zımparayı tutuşunu.
atölyeye gitmeyecekti. karar vermişti bunu, lokantadan çıkarken. sonra tekrar karar verdi, sokağın ortasında, gidecekti. sonra emin olamadı.
pansiyonun kapısı kilitliydi. anahtarı vardı ama içeride bir ışık yanıyordu, holde. kapıyı açtı, girdi. sahibe, yaşlı bir kadın, mutfakta bir şeyler yapıyordu, tarçın kokusu geliyordu oradan.
«geç kaldınız» dedi kadın, başını uzatmadan. «merak ettim.»
«yürüyüşe çıkmıştım.»
«bu saatte, bu havada?»
mila cevap vermedi, gülümsedi sadece. kadın omuz silkti, bir kâsenin içine bir şeyler döktü.
«sütlaç yaptım» dedi. «isterseniz.»
«sağ olun. yorgunum.»
«neyse. buzdolabında. canınız çekerse.»
merdiveni çıktı mila. odası ikinci kattaydı, tek pencereli, penceresi denize bakan. ışığı yakmadı hemen. karanlıkta durdu bir süre, camdan dışarı baktı. ay yoktu. suyun neresi başlıyordu, gökyüzü neresi bitiyordu, ayırmak zordu.
sonra ışığı yaktı.
yatağın üstünde çantası açık duruyordu, öğleden kalma. içini karıştırdı, bir defter buldu. küçük, kapağı deri, kenarları yıpranmış. yıllardır taşırdı bunu. içine bir şeyler yazardı, düzenli değil, ne zaman gelirse. son yazdığı sayfayı açtı. üç gün önceydi, istanbul'da, o evden çıkmadan bir gece önce.
"bir şeyi bırakmak," diye yazmıştı, "bir şeyi almaktan zor. insan aldığında ne aldığını bilir. bıraktığında ne bıraktığını hiç bilmez."
altına bir şey daha yazmak istedi. kalemi eline aldı. bekledi. yazmadı. defteri kapattı, komodine bıraktı.
soyundu, yatağa girdi. çarşaf soğuktu, biraz nemli, deniz kenarındaki her yatak gibi. ışığı söndürdü. karanlıkta gözleri açık yattı bir süre, tavanı görmeye çalışarak.
deniz'in sesi kulağındaydı hâlâ. "iyi ki geldin. geç de olsa." ne demek istemişti geç de olsa? on yıl geç. on bir yıl. saymamıştı mila hiç, saymak istememişti, ama içinde bir yerde sayı hazırdı, cevabı bekleyen bir soru gibi.
o gitmişti. bunu unutuyordu bazen, sonra hatırlıyordu keskin bir netlikle: giden mila'ydı. deniz kalmıştı. bu kasabada, bu atölyede, bu denizin kenarında. mila istanbul'a gitmiş, orada bir hayat kurmuş, o hayatın içinde başka birini bulmuş, o başkasıyla yıllar geçirmiş, sonra o hayattan da çıkmış, üç gün önce bir çantayla.
ve buraya gelmişti. nedenini kendine bile söyleyememişti tam olarak. otobüse binerken bir bileti vardı elinde, üstünde bu kasabanın adı yazılıydı, o kadar. sanki başka bir yere gitmek mümkün değilmiş gibi. sanki tüm yollar buraya çıkarmış gibi, oysa öyle değildi, başka yerler de vardı, gidebileceği. gitmemişti.
uyku gelmedi bir süre. sonra geldi, ağır, dalgalı.
rüyasında bir tekne gördü. ahşaptan, yarım kalmış, iskeleti çıplak. içinde deniz vardı, bir şey yontuyordu, başını kaldırmadan. mila kıyıda duruyor, ona sesleniyordu ama sesi çıkmıyordu. deniz duymuyordu. ya da duyuyordu, dönmüyordu. rüya bu kadardı, sonra karardı.
uyandığında sabah olmuştu. pencereden gri bir ışık geliyordu, bulutlu bir günün ışığı. denizden martı sesleri, birbirini kovalayan. aşağıdan tabak çanak sesi, sahibenin sabah telaşı.
saate baktı. yedi buçuk.
yatakta durdu bir süre. sonra kalktı. kararsızlık gitmişti; nasıl gittiğini bilmiyordu ama gitmişti, uyurken bir yere çekilmiş, yerine sade bir şey bırakmıştı. gidecekti. bunu düşünmedi bile artık, sadece giyindi.
yüzünü yıkadı soğuk suyla. aynada kendine baktı bir an. gözlerinin altı biraz mordu, uyku yetersizdi. saçını topladı, bıraktı, tekrar topladı. sonra bıraktı. ne fark ederdi.
aşağı indi. sahibe kahvaltı hazırlamıştı küçük masada, zeytin, peynir, bir sepette taze ekmek, kokusu odayı doldurmuş.
«oturun» dedi kadın. «aç karnına çıkılmaz.»
«acelem var.»
«acele iyi değildir. oturun, bir çay için hiç değilse.»
mila oturdu. direnmek anlamsızdı, kadın çayı çoktan doldurmuştu. içti, aceleyle, dili yine yandı. bir dilim ekmek aldı, peynir koydu üstüne, ısırdı. aç olduğunu şimdi fark etti, dün geceden beri düzgün bir şey yememişti.
«buralı değilsiniz» dedi kadın, karşısına oturarak. soru değil, tespitti.
«değilim. yani bir zamanlar biraz. uzun süre önce.»
«herkes bir zamanlar bir yerlidir. sonra dağılır.»
mila güldü buna, beklemediği bir söz.
«kimi arıyorsunuz?» diye sordu kadın. doğrudandı, kabalık değildi ama, sadece merak.
«kimseyi. ya da... bir eski dostu.»
«bu kasabada eski dost çoktur. herkes birbirinin eski dostudur. adı ne?»
mila duraksadı. söylemek istemedi önce. sonra söyledi.
«deniz. marangoz. iskelenin oradaki atölye.»
kadının yüzünde bir şey değişti, hafif, belli belirsiz. çayına baktı.
«onu tanırım» dedi. «herkes tanır. iyi çocuktur. yalnız yaşar.»
«yalnız mı?»
«yalnız. bir zamanlar değildi galiba. ama ben tanıdığımdan beri yalnız.»
mila bir şey sormadı daha. kadın da eklemedi. ikisi de biliyordu, sanki, söylenmeyeni. ya da mila öyle sandı, belki de kadının aklında hiçbir şey yoktu, sadece bir sabahın alışkanlığı, bir yabancıyla laf.
kalktı. «teşekkür ederim» dedi. «çay için, her şey için.»
«gidiyor musunuz?»
«bir yürüyüşe. sonra dönerim belki.»
«belki mi?»
mila cevap vermedi. kapıya yürüdü.
«kızım» dedi kadın arkasından. mila durdu. «bazı kapılar açık kalır çok uzun. insan sanır ki hep açık kalacak. ama bir gün kapanır. kimse haber vermez kapanacağını.»
mila döndü, kadına baktı. yaşlı kadının gözünde bir şey vardı, kendi hayatından bir kırıntı belki, söylenmemiş bir hikâye. bir şey söyleyemedi. başını salladı sadece, çıktı.
dışarısı serindi. gökyüzü kurşuni, deniz de öyle, ikisi birbirine karışmış. iskeleye doğru yürüdü, dünkü yoldan tersine. sokaklar uyanıyordu; bir fırının önünde bir kadın, bir bakkalın kepengini kaldıran bir adam, iki çocuk okul çantalarıyla koşuşturan.
atölye iskelenin ucundaydı, ahşap bir yapı, denize bakan büyük kapısıyla. kapı yarı açıktı. içeriden bir ses geliyordu, düzenli, bir zımpara ya da testere. mila durdu, birkaç adım ötede. elleri yanındaydı, gövdesine yapışmış.
içeri girmek bir adımdı. sadece bir adım. ama o adım on bir yıldı, o adım istanbul'du, o adım üç gün önceki bir çanta ve bir dizüstü bilgisayarıydı.
kapının önünde durdu. ses kesildi içeride. bir hareket, bir ayak sürtünmesi. sonra deniz belirdi.
devamını gör...

akşam buluşup darbe yapıyoruz . hazır olun.
edit;nerede diye soranlar taksime gitsin arkadaşlar.

(bkz: normal sözlük birinci çaylak ihtilali)
devamını gör...

bi' çift laf etmek istediğim güruh. ordan locadan konuşuyorsun, uyanık! gökte dediğin 7 tane katman var orda. stratosfere kadar taş mı döşeyeceğim ben, müteahhit!?
devamını gör...

bahtsızlıktır. trafikte akan şeride geçip oranın durması çıkılan şeridin ise akmaya başlamasıdır. sınavda 2 şık arasında sürekli yanlışı işaretlemektir. borsada "bu hisse kesin yükselir" diyerek alınca o hissenin düşmesi, almayınca da yükselmesidir. şans oyunlarında bir sayıyı bile tutturamamaktır. indirimdeki ürünü almaya kalkınca tükenmiş olmasıdır. liste uzar gider ama uzun lafın kısası; sadece kasayı değil, hayattaki her küçük ayrıntıyı ıskalamaktır. işin kötüsü nalet olsun dediğinizde nalet bile olmaz.
devamını gör...

izledim çok iyi, çok ilginçti, hayretler içinde kaldım.
(türkçe)
devamını gör...



yokken çok.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

deniz'i oynamıştı birde yawşak...
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

buradan çıkan işe müzik denmez ama arada kendimi eylemek için yapıyorum.

türkçe ve kadın vokalde buna popstar firdevs dışında kimseyi dinletmemişler sanırım. jazz, gothic metal, post-punk falan hepsini denedim her seferinde leş gibi, nameli bir vokal çıkıyor.
devamını gör...

chp myk görevinden istifa etmiş siyasetçi. neden sadece myk'dan istifa etmiş anlamadım.
devamını gör...

new york "hasidik" yahudi cemaati ile ilgili çektiği youtube videosu 45 milyon izlemeye ulaşan başarılı sokak habercisi.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim