zaman tüneli

insan ayrılıktan sonra birçok şeyi unutuyor, ama bazı alışkanlıkları hiç unutamıyor. eski bir sevgiliden kalan bu küçük davranışlar, adeta bir hayalet gibi evde dolanıp duruyor. onları kendimde görüyorum, bazen de yadırgıyorum. mesela kahve yaparken iki fincan hazırlıyorum. onunla geçen yıllar boyunca her sabah böyle yapardık; ben mutfakta işimi bitirene kadar o koltukta oturur, sıcacık kahvesini beklerdi. şimdi o hiç yokken ben yine iki fincan çıkarıyorum. bu alışkanlığı bırakmaya çalıştığımda garip bir boşluk hissediyorum. sanki bu hareket beni ona bağlayan bir bağ ve onu unutmamın bir günah olacağını söylüyor.

bazı alışkanlıklar daha incedir. örneğin yeni bir şarkı bulduğumda hâlâ “ona gösterelim” diye düşünüyorum. beynimin hangi köşesinde bu refleksin yaşadığını tam bilmiyorum. şarkıyı dinliyorum, güzel geliyor ve anında gözümün önünde onun yüzü beliriyor, tepkisini merak ediyorum. belki merak etmemem gerekir, ama bu davranış çok derinlere işlemiş. bu tür alışkanlıkları bastırmaya çalışmak hiç işe yaramıyor; bastırdığın şey daha da güçleniyor.

iyi olan yanı ise bu alışkanlıkların zamanla azalması. çok hızlı değil, sabırlı ve sessiz bir biçimde azalıyor. bir gün iki fincan yerine bir fincan çıkarıyorsun, kimse fark etmiyor. şarkı dinlerken ondan söz etmiyorsun. başka birinin kahvesini beklerken buluyorsun kendini ve o eski fincan çoktan eski bir anıya dönüşmüş.

belki de eski bir sevgiliden kalan alışkanlıklar, ayrılıktan sonra yaşadığımız acının ses kaydı gibidir. onlar da tıpkı yas tutmak gibi gerekli. çünkü bu alışkanlıkları hiç yaşamamış olsaydık, o ilişki gerçekten hiç olmamış demekti. bir alışkanlığın kalması, o ilişkinin iz bıraktığının kanıtıdır. yerleşmesi için zamanla derinleşen acı, yavaş yavaş yalnızca bir hatıraya dönüşüyor.
devamını gör...

saat ikiye yaklaşırken balkona çıktığınızda şehir, tümüyle farklı bir yüzünü gösterir. gündüz bu kadar canlı görünen sokaklar, o saatlerde adeta uyuyan bir varlığa dönüşür. sigara yaktığınızda çıkan ilk dumanın soğuk havaya karışması, o dinginliğin içinde küçük bir başkaldırı gibi gelir. gece yarısındaki sessizlik, herhangi bir sessizlik değildir. şehir tümüyle sessiz değildir elbette; ama seslerin başka bir niteliği vardır. uzakta bir arabanın motoru, bir köpeğin havlaması, bazen bir pencereden sızan müzik… bu sesler, gündüzün sessizliğini kıran gürültülerden çok, sessizliğin içinde yüzen şeyler olarak duyulur. gündüz bunlar kayıp giderken gece, varlıklarını insana hatırlatır.

sigara içmek de bu an için önemliyse bunun nedeni, biraz tutku, çoğunluklaysa o sessizliğin içinde kalmak istemeyen insanın kendi varlığını doğrulama isteğidir. dumanın yükselişi, dumanın kokusu, ışıktan sonra karanlığa dönüş… bunların hepsi sizi orada tutmak için bir sebep gibi görünür. balkonda, şehrin ve kendi sessizliğinizin ortasında durursunuz. günün bu saatlerinde insanlar ya gerçekten uyur ya da gözlerini açık tutabilmek için uğraşır. siz balkondaysanız, belki aradan bir çıkış yolu ararsınız. belki de yalnızca kendiniz olmaktan hoşlanırsınız.

bu sessizliği özel kılan şey, aslında kimsenin olmadığını bilmektir. telefonlar kapalı ya da sessiz konumdadır. kimse sizi aramayacak, kimse konuşmak istemeyecektir. yalnız olmanıza rağmen sessizliğin içinde biraz daha alçak sesle soluk almak söz konusudur. sigara biter. balkona çıktığınızda yaktığınız ışık yavaş yavaş söner. sessizlik bir süre daha kalacaktır; ama geri dönüş de kaçınılmazdır. odaya girerseniz o büyü biraz kırılır. yine de şehrin o gece yarısı yüzü, balkondaki sigara ve sessizlik hatırlanacaktır. belki yarın gece, belki bir hafta sonra, belki çok daha sonra; ama mutlaka hatırlanacaktır.
devamını gör...

tavla oyununun ingilizcesi.
devamını gör...

yıl 2065 :

türkiye'nin cumhuriyetçileri avrupa ülkelerinde bayrak sallayıp 10. yıl marşı söyleyerek kurtuluş savaşı verecekler. avrupa'da türk cumhuriyetçilerini korumak için dernekler ve barınaklar kurulacak..
devamını gör...

saat üç buçuk. pencereden dışarıya bakıyorum; henüz karanlık, ama o tipik sabah karanlığı değil, hâlâ gecenin soğuk ve bitmeyen anı. yastığın serin tarafını bulma umuduyla yatakta bir kez daha dönüyorum. uykunun gelmeyeceğini biliyorum. zihnim dağılmış, rüzgârda savrulan kâğıt parçaları gibi saçılan düşüncelerle dolu. sabaha karşı uyuyamamak, aslında basit bir uyku sorunu değildir. o saatlerde beden zaten uykuyu düşünmez; beyin ise tam tersine uyanmış, hatta iyice keskinleşmiştir. biraz sonra ezan duyulacak, güneş doğacak, gün başlayacak; ama ben hâlâ orada, kaybettiğim zamanı sayarak kalacağım.

bu saatler, gün içindeki denetimli stres ve meşguliyet ortadan kalktığında, zihnin gerçek yüzünü gösterme fırsatıdır. dağılan zihin birkaç şeyi aynı anda yapar. dün söylemiş olabileceğim yanlış bir sözü hatırlar. yarın başlayacak işin çeşitli sonuçlarını hayal eder. birinin beni yanında görmediğini, bir fırsatı kaçırdığımı düşünür. bir başkasının işlerini tıkır tıkır yürüterek beni yok saydığını kurar. bunların belki hiçbiri gerçek değildir, ama gecenin ortasında hepsi gerçek gibi hissedilir.

sabaha karşı uyanıklığın bir inatçılığı vardır. insan yataktan kalkıp su içer, pencereyi açar, üstüne bir şeyler alır, hatta yürüyüşe çıkar. hiçbiri işe yaramaz. çünkü sorun bedensel değildir. sorun, kontrolsüz zihinde yaşanır ve dış dünyaya kapatılamaz. saatler geçer, sabah gelir, ama uykuya hiç dalmamışımdır. belki de bu yüzden sabaha karşı insanlar kendilerini hep ağır, mutsuz ve eksik hisseder. çünkü görmediği, tanımadığı, adını koyamadığı kaygılarla gece boyunca savaşmışlardır. belki de bu anlar, yaşamaktan kaçıp yalnız kalarak kendimizle hesaplaştığımız zamanlar olduğu için sabahı sabırsızlıkla bekleriz. ışık gelsin, gürültü gelsin, başka bir şey düşünebilelim diye.
devamını gör...

(bkz: backgammon)
devamını gör...

uzun süre sabit kalmaktan kolum, boynum tutuluyor.
bir iş yaparken bir yandan da kitap okuyorsam kitabın zarar görmesi anksiyetem nüksediyor.
devamını gör...

camdan dışarı bakmak, yağmur yağdığında farklı bir anlam kazanır. insan, kuru bir güne kıyasla bu manzarada daha derin bir şey arar; belki de bulur. yağmurlu bir gün, pencerenin arkasında oturan birini dış dünyadan ayırır ama aynı zamanda içeriye çekilmesi güç bir çekim hissettirir ona. cam, hem engel hem de köprü gibidir. dışarıdaki her şey, damlaların arkasından biraz bulanık, biraz da başka bir boyutta görünür. gerçeklikle düş arasında bir zemin yaratılır adeta.

sokakta yürüyen insanlar acele eder, omuzlarını kısarak yağmurla savaşır. ağaçlar biraz daha koyu yeşile bürünür. çatılar parlayan bir siyaha dönüşür. her şey daha ağır, daha ciddi görünür. camdan bakıldığında bu yoğunluk ve durgunluk içinde insan kendi düşüncelerine daha kolay dalabilir. sanki yağmur, dış dünyanın sesini bastırır ve iç sese yer açar.

hiç kimse camdan yağmuru izlerken acele etmez. o anlar, dış dünyaya verilen geçici bir aradır. sıcak bir içecek, gri gökyüzü ve o kesintisiz akan su. birçok şey sabitken yağmur, tek başına her zaman değişir. bu değişim, durağan bir insan için huzur ya da hüzün olabilir; belki de ikisi birden. yağmurlu bir günde camdan bakılan dünya daha samimi gelir. adeta kişiye yalnızca kendisini anlatır.
devamını gör...

yavru kedi kuru mama
devamını gör...

gece yarısı balkondan aşağıya baktığımda şehir artık kendisi değildir. gündüz baskısından kurtulmuş, sıradan yapısını bırakmıştır. ışıklar seyrektir, düzen bozulmuştur. sigara yakıp dumanın havadaki dansını izlerken bu sessizliğin ne kadar kalın olduğunu düşünürüm. sigaranın dumanı balkondan yükselir ve karanlığa karışır. bir dakika, iki dakika; zaman burada farklı akar. gün içinde milyonlarca insan adım atar, kapılar kapanıp açılır, telefonlar çalar. ama şimdi hiçbir şey yoktur. sessizlik öyle yoğundur ki kulağımda çınlama başlar. sanki gece, şehrin aslını göstermiştir.

bir sigara içerken başka bir yerde uykuda yatan insanlar vardır. biri erken saatlerde işe gitmek için hazırlanır. kimisi hâlâ rüyaların ışıltılı bulutlarındadır. ben ise burada durup son dumanları izler, gerçek mi hayal mi belli olmayan sorunlarımı düşünürüm. gece yarısı her şey daha net görünür. kaygılar daha yalnız, düşünceler daha keskin hissedilir. şehrin sessizliği burada dingin değildir. tersine, huzursuz ve sorumluluk yüklüdür. çünkü bu sessizliğin içinde insanın kendi sesleri daha çok işitilir.

iç konuşmalar, pişmanlıklar, aklıma takılan merak edilesi ne varsa hepsi buraya çıkıp sigara içmemi bekliyormuş gibi gelir. sabah gelecektir. şehir yine canlanacak, baskısı yeniden kurulacaktır. ama şu an, bu balkondan, bu sessizliğin içinde, en azından yalnız değilim diye düşünebilirim. milyonların arasında, benimle aynı şeyleri düşünen birileri vardır.
devamını gör...

camın önünde durmak, yağmurun çizdiği çizgilere bakıp düşünmeye başlamak, insanı garip yerlere götürüyor. dışarısı bulanık, içerisiyse sessiz. bu sınır, avucumun dokunduğu bu cam, bana bir şeyler hissettiriyor. yağmur damlaları camı aşağıya doğru yolculuğa çıkardığında, sanki zamanın kendisi aşağı akıyor. her damla, onu izleyen bir başka damlaya yol açıyor. hiç durmuyorlar. acele etmiyorlar ama yollarına devam ediyorlar. belki de yaşam böyle bir şey. insan fark etmese de hep bir şeyler aşağıya doğru akıp gidiyor.

sokakta bir insan yürüyor. yağmur yüzüne vuruyor ama o, adımını atmayı sürdürüyor. ne diye bu kadar acele ediyor acaba? ya da belki hiç acele etmiyor, ben mi onu hızlı sanıyorum? içerisi sıcak, dışarısı soğuk. belki o da evine gitmeyi düşünüyor, tıpkı benim gibi. belki de hiç kimse nereye gittiğini bilmiyor.

yağmur, böyle anlarda insanı rahatlatan bir şey. hava, ışık, gürültü, hepsi yumuşuyor. bu dinginliğin içinde gözlerim biraz daha ağırlaşıyor sanırım. dışarıda olan olup bitiyor. sorunlar, acılar, hepsi yağmurun sesinin arkasında kaybolup gidiyor. cam açıldığında bu tatlı yalnızlık da bitecek. o zaman ben de kalkıp yürümeliyim. ama hemen değil. biraz daha duralım burada, yağmur dininceye kadar.
devamını gör...

kalabalıkta yalnız olmak, insan ruhunun en çelişkili hâllerinden biridir. etrafında binlerce insan varken tek başına kaldığını hissetmek, belki de hiçbir yalnızlığın onda biri bile değildir. çoğu zaman insanlar bu durumu anlamaz. nasıl olur da dolu bir metroda, kalabalık bir alışveriş merkezinde yalnız hissedilebilir? ama gerçek budur: bedenin bir yerde olması, ruhun başka bir yerde kalabileceğini gösterir. çünkü yalnızlık hiç de coğrafya meselesi değildir.

kalabalık, aslında yalnızlığı daha da derinleştirir. etraf seslerle dolu olduğu hâlde kimse seni dinlemez. insanlar ileriye doğru akar, hepsi bir yerlere gider, bir işleri vardır. sen de hareketsiz kalırsın ya da onlarla aynı hızda yürürsün ama hiçbir yere varamazsın. bu fark, içini kemirerek büyür. oysa yalnızlığın iki türü vardır. biri seçilmiş yalnızlıktır; rahatlatıcı ve huzurludur. diğeri ise dayatılmış yalnızlıktır; insanların arasında bile seni yalnız bırakan, çıkışsız hissettiren bir durumdur. kalabalıkta hissedilen yalnızlık işte budur.

kimisi bu hâli anlatmakta zorlanır, çünkü dile dökmek kolay değildir. biri “iyi misin?” diye sorduğunda “evet” demek çok daha basit gelir. kimse senin açlığını, her şeyden çok başkalarının yanında kendin olmak istemenin çilesini bilmez. belki de yalnızlık, modern yaşamın bedelidir. daha fazla insan, daha fazla bağlantı, daha az gerçek iletişim. bu bir paradokstur; temas hâlindeyken bir arada olamamak.

ama bu durumun bir çıkışı vardır. bazen kendini kabul etmek yeterlidir. kalabalıkta yalnız hissetmek utanılacak bir şey değildir. belki o yalnızlık, sana ne istediğini söylemeye çalışıyordur. belki de sen başka insanlardan değil, kendinden uzaksındır.
devamını gör...

baba bunu satman lazım senin. bence bütün gam kasavet bununla birlikte gider.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

camın üzerindeki su damlacıkları, dünyaya bir tür maskeyle geçit verir. her damla kendi içinde başka bir şey gösterir; birinde sokak eğri görünür, ötekinde ağaç kırılmış gibi durur. dışarı bakarken aslında ne kadar çoğunu görmediğimizi fark etmek tuhaftır. yağmur yağıyor diye pencereye gidişimiz belki de bir kaçış değildir. içerideki gürültüyü susturmak, şehrin hızını yavaşlatmak, belki de kendimizle yüzleşmek için camı ararız.

yağmur da her şeyi olduğu gibi kabul etmeye bir davet gibi gelir. sokaklardaki insanlar acele eder, arabalar sıkışır, herkes birbirine değerek yaşar. ama camın içinde hava nemli ve sessizdir. damlaların aşağı kayışını izlemek hiç bitmeyen bir uğraştır. bir damla başlar, diğerleriyle birleşir, bütünleşir ve ağırlığı yüzünden düşer. beş dakika sonra yine aynı şey olur. bunda bir monotonluk vardır, ama bir rahatlık da. iki işi aynı anda yapmak zorunda değilsin; düşün ve bak. hepsi bu.

pencereden dışarı bakarken içerideki sorunlar da biraz küçülür. onlar hâlâ vardır, ama yağmurla kıyaslandığında ne kadar önemsiz görünür. yağmur vardır, sen varsın, cam vardır; o an başka hiçbir şey gerekmez. yağmur bittiğinde camın buğulanması, dışarısını tümüyle görmemek de mümkündür. belki de en iyi bakışımız o zaman olur. bulanık, net olmayan şeyler bazen kulağa daha çok konuşur.
devamını gör...

yeri geliyor sövdüğün küfürler ettiğin nerdeyse beddua ettiklerine bile bir nasılsın yazabiliyorsun. hayat bazı şeylerde keskin olabilecek kadar uzun değil.
devamını gör...

kalabalıkta yalnız kalmak, belki de insan ruhunun en çelişkili deneyimlerinden biridir. çevresinde yüzlerce kişi varken birinin kendini tamamen terk edilmiş hissetmesi, ilk bakışta mantıksız görünebilir. ama bu durum aslında çok sıradan, hatta oldukça yaygın bir hâldir. metroda, alışveriş merkezinde ya da kalabalık bir etkinlikte insanların çoğu kendi dünyasına dalmıştır. herkes birinin yanında değil, kendi başınadır. bu sebeple kalabalık, huzur değil, daha büyük bir yalnızlık hissi yaratabilir.

etrafındaki insanlar seni hiç görmüyormuş gibi hareket ederken sen gözden kaybolduğunu hissetmeye başlarsın. bu, hiç insan olmayan, sessiz bir yerde yalnız kalmaktan farklı bir acıdır. çünkü orada yalnızlık seçilen bir durumdur; kalabalıkta ise görülmemek acı verir. bu hissi özellikle sosyal ortamlarda yaşarız. bir partide, bir buluşmada insanların arasında dolaşırken kimse seninle konuşmuyor, kimse seni görmüyorsa kalabalık birdenbire bir baskıya dönüşür. herkes bir yere ait görünüyor, herkes birbiriyle bağlantılı görünüyor; ama sen tüm bu bağlantıların dışında kalıyorsun.

bu tür bir yalnızlığın fark edilmesi zor olabilir, çünkü dışarıdan bakıldığında insan, başkalarının arasında güvende görünür. oysa iç dünyası bambaşka bir hikâye anlatır. belki de kalabalığın içinde hissedilen yalnızlık, insanı kendisiyle yüzleştiren en iyi yollardan biridir. çünkü o anda gerçekten neyi istediğini, kimlerle olmak istediğini, nereye ait olduğunu düşünmek zorunda kalırsın.
devamını gör...

gece yarısı balkonda sigara içmek benim için hiçbir zaman sadece nikotin almak olmadı. daha çok bir ayindir bu; kendimi bulduğum yerde kaybettiğim an, dış dünyadan biraz daha uzaklaştığım zaman dilimi. şehir gündüzün canlı bir organizmadır. trafik, insan sesi, iş makinelerinin gürültüsü, hepsi birleşip bir koro oluşturur. ama gece yarısından sonra her şey değişir. şehir uyur, ama tamamen uyumaz. hafif solunuşuyla soluk alır, ara sıra bir ambulans sesi gelip gider, bir otobüs geçer. bu sessizlik tam değildir, ama yeterince derindir.

balkondan bakınca şehrin bu hâli başka bir şeye dönüşür. gündüzün sertliği kaybolur, gitmiş insanların ardlarında bıraktıkları gölgelerle karışır. binaların ışıkları, kimi evlerde hâlâ uyanık olanları gösterir. belki uykusu gelmemiş birileri vardır, belki sevdiğini kaybetmiş biri, belki de benim gibi kendisini yalnızca gece karanlığında iyi anlayan biri. onlara karşı bir yakınlık hissettiğim açıktır. sigara dumanı havaya yükselir, sokağı kesen ince bir çizgi gibi görünür. bu dumanla birlikte kaygılar da dağılır aslında. gündüz bastırılanlar, ertelenip köşeye sıkıştırılanlar bu saatlerde açık hava alır.

balkon, dünyanın tüm sorunlarından uzak masum bir sığınak değildir belki, ama en azından kendi düşüncelerime yüz verebileceğim bir yerdir. bu sessizlik içinde daha net düşünürüm. gürültü olmadığında insanın duyabileceği şeyler artar. kendi nefesini, kalp atışını duyarım. sigara tutan elimin titreyişini fark ederim. belki de hepimiz aslında bu denli sessizliğe, bu denli yalnızlığa ihtiyaç duyarız. kendimizle baş başa kalmak için bir ses arası, bir soluk arası.

gece yarısı balkonda sigara, benim için dünyadan ayrılmama izin veren bir kapı açmak gibidir. onu kapatıp içeri döndüğümde her şey geri gelir; sabahın olması, yapılacak işler, öteki insanlar. ama bu anlarda, bu dakikalarda şehir uyurken ben uyanığımdır ve sessizlik tam olarak benimdir.
devamını gör...

camın buğulanmış hâli, dışarıyı biraz belirsiz kılıyor. yağmur, camı yumuşak çizgilerle kaplıyor; keskin çizgiler yumuşuyor, renkler soluk kalıyor. insana, dışarıdaki dünya bu ince su tabakasının arkasında saklanmış gibi hissettiriyor. böyle anlarda camdan bakmak, bir bakıma süzülmüş bir gerçeklikle karşılaşmak oluyor. sokakta yürüyen insanlar biraz daha hüzünlü görünüyor. arabalar, hafifçe bulanık biçimleriyle ilerliyor. hayat sürüyor ama yaygın, ağır bir havaya bürünüyor. yağmur, sanki her şeyin hızını kesiyormuş gibi bir görüntü yaratıyor.

aynı zamanda bu durumun, bakanı kendi içine çeken bir yanı var. cam, dışarıyı seyreden kişiyle dünyayı ayıran fiziksel bir sınır olsa da yağmurla birlikte manevi bir yakınlık doğuyor. yağmur, seslerin tümüyle değişmesine yol açıyor; caddenin gürültüsü yumuşak bir uğultuya dönüşüyor. bu ses insana rahatlık veriyor, hatta onu sakinleştiriyor. yağmurlu bir günde pencerenin önünde oturmak, insanı düşündürüyor.

belki de hava, içeriden bakılan bu seçilmiş duruşun kendisidir aslında. çünkü yağmur yağarken acele etmeye gerek yok; yalnızca izlemek yetiyor. dış dünyanın acıları, mesafeleri, hızlı akışı bir an için uzaklaşıyormuş gibi hissettiriyor. cam artık sınır değil, bir tür aracı oluyor; yağmurla birlikte içerisi ile dışarısı sessizce birleşiyor.
devamını gör...

insan çok garip bir varlık. en kalabalık yerlerde, insanların omzuna değdiği, seslerine boğulduğu anda kendini en yalnız hissedebiliyor. bu çelişki hiçbir düşünce mantığıyla açıklanamıyor; ancak her birimiz gerçek olduğunu biliyor. metroda, otobüste, alışveriş merkezinde etrafına bir bak. herkes kendi dünyasında. biri telefonuna bakıyor, diğeri pencereden dışarı bakıyor, bir başkası orada hiç olmayan biri gibi boş gözlerle ilerliyor. yanında binlerce insan var ama hiçbiri seninle değil. kimse seninle değil, işte bunu fark ediyorsun.

yalnızlığın tanımını değiştirmek gerekiyor galiba. yalnızlık yalnız olmak değildir; sevilen insanlardan ayrı olmaktır. o zaman kalabalıkta hissedilen yalnızlık en acı yalnızlık olabilir. çünkü seninle konuşacak kimse yok, seni anlayacak kimse yok. etrafında insanlar var ama seni görmüyor, duymuyorlar.

sosyal medya çağında durum daha da tuhaflaştı. yüzlerce bağlantımız var, saatlerce insanlarla yazışıyoruz; ama bu yazışmalar boşluğu hiç doldurmuyor. iletişimin bolluğu, bağlantının derinsizliğini gizleyemediğinde insan kendini hiç olmadığı kadar yalnız buluyor. belki de çözüm sayıda değil, nitelikte. gerçek bir bağlantı, içten bir göz teması, samimi bir ses binlerce sanal arkadaştan daha değerlidir. kalabalıkta yalnız kalan insan, işte tam da budur: çokluk içinde, gerçekliğin yokluğundan yakınan biri.
devamını gör...

insan, kalabalığın ortasında nasıl da yalnız kalabiliyor. belki de bu terslikten, bu çelişkiden doğan bir duyguya hiç şaşırmamalıyız. yalnızlık, yalnızca boş bir odada, sessiz bir gece yarısında değil; en çok da yanımızda birilerinin olduğu anlarda kendini hissettiriyor. bir metroda, binlerce insanla iç içeyken bile hepimiz kendi dünyamıza kapalıyız. yan yana gelemeyecek kadar yakın, bir bakışma kadar uzağız. herkes mutlu görünüyor, herkes bir yere gidiyor, herkes bir şeyle meşgul. ama kimse kimseyi gerçekten görmüyor. belki ben de o insanları görmüyorum, kimse de beni görmüyor. bu görmezlik, tuhaf bir yalnızlığa yol açıyor.

sosyal medyada binlerce takipçisi olup da kendini yalnız hisseden insanlar vardır. belki onlar da anlıyordur bunu. kalabalık, gerçek bir bağ olmadığında, tanışıklık olmadığında yalnızlığı daha da derinleştiriyor. çünkü yalnızlık yalnızca fiziksel bir boşluk değil; bir şey hissettiğim hâlde başkaları anlamadığında, sesim duyulmadığında başlıyor. ama şu da doğru: bu yalnızlığı fark etmek, adını koymak aslında bir başlangıçtır. çünkü kalabalığın içinde hissedilen yalnızlık, kimsenin beni anlamayacağı, kimsenin bana dokunmayacağı korkusudur.

daha dikkatli bakarsak, yanımızdaki insanlar da belki aynı korkuyla o yalnızlığı yaşıyordur. belki de fark etmek yeterlidir. belki de gerçek bir göz teması, küçük bir el sıkışı, yaşadığımız yalnızlığın en basit çözümüdür. yalnızlık, belki de sevgi ve ilgi olmadan büyüyen bir duygudur. kalabalıkta bile ona biraz ışık tutarsak yok olabilir.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim