zaman tüneli

minik dostumun yıllık sağlık kontrolleri kapsamında zorunlu olan kuduz ve karma aşılarını veteriner kliniğinde tamamlattık.
devamını gör...

beş buçuk bin, güzellik merkezine..
devamını gör...

biri istanbul diğeri küçük anadolu kasabası..
devamını gör...

sahici bağlar kurmak, küçük şeylerden mutlu olmak ve anı yakalamak...
devamını gör...

imkanım olsa ehliyetini iptal ederim. ben öğretseydim sanırım camdan dışarı atardım kafam attığında.
devamını gör...

trafikteki magandalar ve zorbalar tarafından zorbalığa ve şiddete uğrama korkusudur.

ehliyet alma hevesi bile bırakmaz insanın içinde. bu ülkede acemi olmaktan bile korkuyor insan.
devamını gör...

normalsozluk.com/entry/4102444

teşekkürler..
devamını gör...

atatürk’ün imzasıyla yolsuzluğu ihbar edene ödül…

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

1933 yılında izmir rıhtım şirketinde ortaya çıkan yolsuzluklar, genç cumhuriyetin kamu kaynaklarını koruma mücadelesinin dikkat çekici örneklerinden biri ve göz yaşartıcı…*

osmanlı döneminden kalma, yabancı sermayenin kontrolündeki şirketin gelirlerini gizlediği, muhasebe kayıtlarında usulsüzlükler yaptığı ve devlete karşı yükümlülüklerini yerine getirmediği iddiaları üzerine soruşturma başlatılıyor. yolsuzlukların ortaya çıkarılmasına katkı sağlayan beş kişiye ise devlet tarafından nakdi ödül verilmesi kararlaştırılıyor.

19 haziran 1933 tarihli bakanlar kurulu kararında, cumhurbaşkanı gazi mustafa kemal atatürk’ün, başbakan ismet inönü’nün ve dönemin bakanlarının imzaları bulunuyor. böylece yolsuzluğu haber veren kişilerin ödüllendirilmesi resmi karara bağlanıyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

aynı yıl çıkarılan özel kanunla izmir rıhtım şirketinin işletme hakları ve tesisleri de devlet tarafından devralınıyor.

bugünden bakınca bu belgeyi yalnızca geçmişte verilmiş bir para ödülü olarak okumuyorum. kamu kaynaklarını korumanın, usulsüzlükleri ortaya çıkaran kişilerin katkısını tanımanın ve devlet yönetiminde hesap verebilirliğin cumhuriyetin ilk yıllarında da gündemde olduğunu gösteren önemli bir tarihsel örnek olarak görüyorum.

yolsuzluğu, 1933 tarihli bakanlar kurulu kararı ve dönemin basınında yer alan izmir rıhtım şirketi davası haberlerinden okuyabilirsiniz…
devamını gör...

ardına bakma diyorsun. arkamdan ağlama ne olur, dik durabilmeyi, sen öğrettin bana bu şehri sevmeyi.. evet bu şehri sevmeyi seninle öğrenmiştim, o dik yokuşlarını şehrin bir nefeste çıkmıştım seni görmek, seninle olmak için.. bir günlüğüne, bir kalbime, bir de karşıma çıkacak sahte okeylere yazdım sevdamı, kavgamı, tekrarı hiç olmayacak öpüşleri, uzun uzun bakarken gözlerimizi kaçırıp gülüşmeleri ve hiç doğmayacak maymunlarımızı.



unuttum, unutmak zorundayım o günlerimizi, yeni sayfalar açmak için uzandığım kaderim, çoktan yazılmış, çizilmiş, karalanmış, kimdir kaderimin faili, şikayet etsem kimi kime söyleyeceksin ki, cezasını bir dakika bile çekmez, bırak tutuklu kalmayı gözlerinin hapsinde..



utanma yok, bu isyanlar neye yarar, bu dil susar zaman zaman, çığlıklar bulutlara saplanmış ki bir damla bile ağlayıp üzülmemiş o bulutlar.. ateşten bir parça, hatıralarıma bulaşmış, yakmış yıkmış, kurtaramamış gönlümün fedaileri yangın içinde mazimdeki seni. niye?



boş, hayat, hayat bomboş, bir umut? belki..
devamını gör...

su
devamını gör...

sabah saatlerine doğru yatağında açık gözlerle uzanmak, insanı tuhaf bir yalnızlığa sürükler. gece boyunca uyku getirmeyen o saatler, dünya uykudayken kendini büsbütün uyanık bulmak, özel bir işkencedir. zihin bu saatlerde dalgalanır; durulmuş bir su gibi değil, çalkantılı bir ırmak gibi akar. sabaha yaklaşırken uyuyamayan biri, aslında kendisinin farkına varır.

günün ortasında koşuşturmaya alışkın beyni, karanlık ve sessizlik içinde çaresiz kalır. zihin, kafesinden çıkmış bir hayvan gibi etrafta dolaşmaya başlar. dün yapılan bir konuşmayı hatırlar, yarın çıkabilecek sorunlardan korkar, hiçbir yere varmayan düşünceler içinde kendini kaybeder. bu dağınık hâldeyken kimi insanlar sayı sayar, kimileri nefes egzersizi yapar. ama hiçbiri gerçekten işe yaramaz. çünkü sorun, uyku ilaçları ya da rahatlatma teknikleri değildir. sorun, karanlığın içinde yüzleşilmesi gereken bir şeydir.

belki de gece, insanı ikna etmek istediği şeylerle yüz yüze getiren bir zaman dilimidir. saatler ilerledikçe, sabah yaklaştıkça uykunun gelmeyeceği kesinleşir. beden yorgun düşer ama zihin büsbütün uyanık kalır. güneş doğarken yataktan kalkan biri, bir gece boyunca kaybettiği şeyin yalnızca uyku olmadığını hisseder. kaybolan, bir parça güvenliktir. sabaha karşı uyuyamamak, kişiye kendisiyle baş başa kalmaktan başka çare bırakmaz.
devamını gör...

suçluysa neden tahliye edildi. ayrıca tahliye edildikten sonra neden ev hapsi..? madem suçlu değil neden görevden alındı. artık görevine geri dönebilecek mi?
ülkede hukuk guguk olursa tüm kararlar böyle siyasi, tartışmalı hale gelir. geçmiş olsun diyorum kendisine..
devamını gör...

insan yoğunluğunun en fazla olduğu anlarda, tam da çevrenizde binlerce kişi varken, en derin yalnızlığı hissedebilirsiniz. bu çelişki, ilk kez yaşandığında şaşırtıcı gelir; fakat biraz düşününce hayatın en bilinen gerçeklerinden biri olduğu anlaşılır. kalabalık bir metroda acı çeken birine bakıyorsunuz ve o kişinin yüzünde bir mutluluk maskesi görmek istiyorsunuz, çünkü bu durumu kabullenilir kılmak gerekir.

etrafınızda telefonlarına bakan, kendi dünyalarına kapanmış, sizinle aynı havayı solumayan insanlar var. herkes bir yerlerde sıkılmış görünüyor ya da bu ortamdan kurtulmaya çalışıyor. böyle bir yerde birilerinin elinizi tutuyor olması, yalnızca fiziksel değil, duygusal anlamda da hiçbir şeyi değiştirmiyor. belki de asıl sorun yalnızlığın kendisi değil, kalabalığın yalnızlığımızı görememesidir.

sessiz kalmış acılar, gülümsemenin altına gizlenmiş üzüntüler vardır. herkes kendi derdiyle meşgul olduğu için çevresindekilerin dökülen içlerini fark etmez. oysa kalabalık olmadan, sessiz bir odada tek başına kalmak belki çok daha az acı verirdi. asıl acı, görülmemek ve işitilmemektir. kalabalıkta yalnız kalmak, insana kendini hem var hem yok hissettirir. bedeni kalabalığın arasında kaybolmuş, ruhu ise sonsuz bir boşlukta terk edilmiştir.
devamını gör...

gece yarısı balkonda durmak, sigara dumanının içinden şehri seyrederek vakit geçirmek tuhaf bir duygu uyandırır. belki de sessizlik uğruna yapılır bu, belki de sessizlik istenmeden bulunur orada. bilinmez. şehir, gündüzleri canlı bir organizmadır; akciğerleri trafik, sinir sistemi insanlar ve seslerdir. ama gece yarısından sonra şehir kendine çekilir, soluklanır. o saatlerde yarım saatlik, bir saatlik bir sessizlik doğar. sokaklar boşalır, camlar kapanır, yaşam ileriye doğru değil içe doğru akar.

işte bu an, bu sessizlik, balkonda ayakta duran insan için bir armağandır. sigara içmek yalnızca sigara içmek değildir o anda; adeta bir törendir. dumanı solumak, dışarı vermek, yeniden almak; bunu yaparken dünyaya uzaktan bakmak. şehrin ışıkları hâlâ parlaktır, ama ses neredeyse yok olmuştur. arada geçen bir otomobil, uzaktan gelen bir korna sesi yalnızca hayatın hâlâ sürdüğünü hatırlatır.

sessizlik insanı düşündürür. gündüzün koşturmacası, akşamın telaşı geçince o sessizlik insanı kendisine döndürür. neler yapıldığı, neler yapılmadığı, nelerin yanlış yapıldığı gelir aklına. sigara, belki de bu düşüncenin yanında oyalanmak için bir bahanedir. sabah olacak, sesler yeniden başlayacak, yaşam hızlanacaktır. ama şimdi, şu an, balkonda, sigara ucunda yanan kırmızı nokta kadar küçük ve sessiz bir dünya vardır. bu da yeterlidir.
devamını gör...

kalabalığın ortasında kendini yalnız hissetmek garip bir duygu, belki de en çelişkili duygulardan biri. her yanında insanlar, sesler, hareketler varken içinden geçenleri kimsenin bilmediği bir yalnızlık yaşamak mümkün. bir metroda, alışveriş merkezinde, konferansta ya da kalabalık bir partide bu duyguyu tanıyan çok. hatta belki de pek çok kişi o anda aynı şeyi hissediyor ama birbirini görmüyor. çoğu zaman bunun nedeni basit değildir; yalnızca fiziksel olarak kalabalıkta olmak yetmez. insanlar çevresinde olsa bile onlarla kaynaşamamak, onların dilini konuşamamak, onların dünyasının bir parçası olamamak insanı derinden yalnızlaştırır.

belki de herkes kendi hikâyesine öyle dalmıştır ki birbirine ulaşamaz. her bireyin içinde bir dünya vardır ve bu dünyalar çok seyrek kesişir. teknoloji çağında da aynı çelişki yaşanıyor. binlerce kişiyle bağlantı hâlindeyken hiç kimseyle gerçekten bağlı hissetmemek mümkün. sanal dünyada çok sayıda arkadaşı olan biri, gerçek dünyada kimsenin kendisini anlamadığını duyumsayabilir. mesajlaşmak kolaydır; ancak görülmek, anlaşılmak başka bir şeydir.

kalabalıkta yaşanan yalnızlığın belki de bize anlatmak istediği bir şey var. yalnızlık yalnızca tek başına olmaktan gelmez; başkaları tarafından görülmemekten, dinlenmemekten, önemsenmemekten kaynaklanır. bu tür yalnızlık daha acıdır, çünkü ondan kaçış yoktur. çevresindeki bütün canlılığa rağmen insan kendini çok uzakta bulabilir. belki de bu duyguyu yönetmenin ilk adımı onu kabullenmektir.

yalnız olmaktan korkup kalabalığa sığınanlar da, kalabalığa karşı çıkıp bir köşeye çekilenler de aslında hep aynı şeyi arıyor: gerçek bir bağ, anlaşılmak, kendini evinde hissedebileceği bir yer ya da kişi. kalabalıkta yalnız kalmak, belki de bu arayışın başka bir biçimidir.
devamını gör...

sabah kahvemi hazırlarken fark ettim ki bardağı hâlâ aynı biçimde tutuyorum. o zamanlar böyle tutunca, kahveden anlayanlar beni eleştirirdi. şimdi kimse eleştirmiyor ama alışkanlık kalmış. garip bir şey bu: insanlar gittikten sonra, onlardan geriye kalanlar hepimiz için bir tür hayalete dönüşür.

insanın bir ilişkiyi bitirmesi kolaydır. evraklara imza atarsın, arkadaşlarına söylersin, sosyal medyadaki fotoğrafları silersin. ama o kişinin yaşantınla örülmüş hâlini, alışkanlıklarını, söylediği sözleri temizlemek çok daha zordur. bir sabah uyandığında onunla ilgili bir şarkı duyar, hemen geçmek istersin. bazen başarırsın, bazen başaramazsın.

o, kış aylarında her akşam pencereyi açmak isterdi. bunu ciddiyetle isterdi. sebebini hiç anlamadım; sonradan soracak oldum ama çok geçti. şimdi ben de kış gecelerinde pencereyi açıyorum. içeri dolan soğuk hava, beni uykumdan uyandıran bir el gibi geliyor. belki o da hâlâ aynı şeyi yapıyordur.

elbette her alışkanlık kötü değildir. çoğu zaman bunlar bize zarar vermez, yalnızca var olurlar. ancak ara sıra, kendimi belli bir hareketi yaparken yakaladığımda, o kişiyi biraz daha içimde taşıdığımı anlıyorum. bu da kabullenilmesi gereken bir şeydir. belki de hayatın bu yönü şudur: sevdiklerimiz bizden uzaklaştıkça, bizden bir parça alıp götürmezler; tam tersine, ufak ufak içimizde kalırlar.
devamını gör...

yağmurlu bir camdan dışarı bakmak, dünyanın renklerini yıkadığı anlar içinde kendini bulmaktır. su damlaları, camı bir giysi gibi giydirir; her damla, dış dünyanın sınırlarını biraz daha bulanıklaştırır. içeride sıcak bir hava varken, o tarafta soğuk ve ıslak bir gerçeklik vardır. oysa aralarında yalnızca ince bir cam tabakası durur. yağmurun ilginç yanı, herkesin aynı şeyi görmek zorunda olmasıdır. dışarıda yağan yağmur karşısında yüksek gökdelenlerdeki insanlar da alt katlardaki insanlar da eşit biçimde sessiz kalır. yağmur, insanı yeryüzündeki milyonlarla bir tutar. pencereyi açarsak aynı havayı solumuş oluruz.

camdan bakışımızda başka bir gerçeklik de vardır. dışarıya bakarız, ama dışarısıyla iç içe geçmeyiz. güvenli bir mesafeden gözleme katılır, ama katılmayız. soğuğa dayanmak zorunda değiliz; yağmurda ıslanmak istemezsek ıslanmayız. bu, hem yakın hem uzak olma durumu rahatlatıcıdır. yağmur, insana içeride olmak için bir sebep verir. zamanla dikkat etmeye başlarız ki her damlanın bir yolu vardır. bazıları hızla aşağıya inerken bazıları cam üzerinde dolaşıp gezinir. ışığın açısı değiştikçe bu damla izleri de değişir. bir anlık düzen, bir anlık dağınıklık.

dış dünyada olup biten her şeyde bir ritim vardır, ama onu görmek için durmuş olmak gerekir. yağmurlu cam, anlaşılması güç bir biçimde huzur verici bir yerdir. belki de orada, dünyanın sorunlarından birkaç adım uzak olmak mümkün olduğu içindir. yağmur yağarken umut ya da umutsuzluk çok kolay akıp gider gibi gelir. cam, bize izleyici olmayı öğretir; bu da kendimizi önemli görmemek kadar sade, ama gereksiz de değildir.
devamını gör...

herkes herşey olabilir, herşeyi yapabilir. herkesin başına herşey gelebilir.
devamını gör...

sabaha doğru uyku kaçtığında, insan tuhaf bir durumdadır. bedenin bitkinliğine rağmen akıl bir türlü yatışmaz. gece sessizken içeride bir kalabalık başlar; düşünceler birbirini kovalar. saat üçe, dörde geldi mi artık durum farklılaşır. sabah yakınlaştıkça, uyusam da olmaz hissi ortaya çıkar. insan başını yastığa koyar, kapanmayan gözlerle tavanı sayar.

geçmişteki konuşmalar aklına gelir; düne ait küçük hatalar büyüyüp canavara dönüşür. yarın yapılacak işler sıralanır da sıralanır; beynin bu çalışmasına dur demek imkânsızdır. zihin bu saatlerde, gündüzün getireceği sorumluluktan kurtulmuş gibi rahat davranır. ama bu rahatlık, tuhaf bir dinginlik değildir; daha çok bir kontrol kaybına benzer. akıl kendi istediği yerlere gider, artık denetim altında değildir.

belki de sabaha karşı uyuyamamanın nedeni budur: kaygı ve düşünce, gece boyunca bastırılmış hâldedir. gece sessizleşince onlar haykırmaya başlar. ruh dış dünyadan arındığında, insan içinin ne kadar kalabalık olduğunu fark eder. sabahın aydınlığında bakıldığında bu uykusuzluk çok anlamsız görünür. ama gecenin ortasında, saat ilerlerken ne kadar gerçek, ne kadar can yakıcı olur. uyku ağır basmadığında, gece bitmek bilmeyen bir yolculuğa dönüşür.
devamını gör...

insan çelişkili bir varlıktır. bazen en yoğun kalabalıkta, en fazla insanın olduğu yerde kendini tamamen yalnız hisseder. birbirine değen insanlar arasında, kimse bizi fark etmiyormuş gibi bir boşluk açılır içimizde. bu durum, yalnızlığın yalnızca bedensel bir yalıtım olmadığını gösterir. kalabalıkta yalnız hissetmek, aslında hiç fark edilmemek kadar acı değildir. daha çok, insanların arasında olmakla birlikte onlardan kopuk kalmak, onlar konuşurken sessiz durmak, onlar gülüp eğlenirken kendini dışarıda görmektir. metro istasyonunda, alışveriş merkezinde, herkesin bir yere ait olup gittiği yerde sen hiçbirinin parçası değilsindir. hatta kimi zaman kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi hissedersin.

bu tür yalnızlığın belki de en zor yanı, anlaşılmamak ve başkalarının bunu bilmemesidir. çünkü dışarıdan bakıldığında herkes sapasağlam görünür: sosyal, konuşkan, eğlenen insanlar. oysa onlardan biri içinden geçeni yaşar, ama kimse görmez. yalnızlık bu çağda sessiz bir hastalık hâline geldi. insanlar yanımızda olmasa da telefonları yanımızda; biz de telefonlarımızın arkasındayız. belki de bu denli kalabalık bir dünyada yalnız hissetmek, gerçek bir bağ kuramadığımızı, derinlikli ilişkiler oluşturamadığımızı gösteriyor.

birini dinlemek, birinin sözünü kesmeden görmek, bedensel yakınlıktan öte duygusal yakınlık kurmak gittikçe zorlaşıyor. herkes kendi içine kapanmış, kendi dünyasında yaşıyor. bu kapalılık, kalabalıkta bile bizi yalnız bırakıyor. ilginç olan, bu yalnızlığı hissedebilmektir. hissetmenin içinde bir canlılık vardır. yalnızlığı fark etmek, aslında bir çağrıdır: belki de başka birine uzanmak, daha açık ve daha gerçek olmak için. kalabalıkta yalnız hissetmek acı ise, belki de bu acıyı görebilecek birinin gerçekten var olması gerektiğini hatırlatır bize.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim