şu an sadece bir boşluk var. eskiden seninle doldurduğum zaman dilimleri şimdi bomboş duruyor. bu boşluğu panikle doldurmaya çalıştım ve hayatıma birini aldım.
emek vermem gerekecek. bunun farkındayım.
senden uzaklaşmam gerek, bu da sana saldırmama sebep veriyor buna dönüşüyor açıkçası dönüştürüyorsun. hatırlarsın sana hep şunu tembihliyordum, ayrılırsak bile konuşalım hatta sen ayrılırsak bile görüşelim derdin değil mi? şu an her dakika sana sövüp senden nefret etmeye çabam da bu yüzden iletişim halinde olmayı istemiyorum. sana iyi geldiğimi söylememe gerek yok her yıl başında paylaşım yapardım veya yıldönümümüzde eşim, ruhum derdin bunlar gibi birçok şey. bunlar için çokama çok çabaladım, emeğimin karşılığını almadım.
ne hasta bekler sabahı,
ne taze ölüyü mezar.
ne de şeytan, bir günahı,
seni beklediğim kadar.
geçti istemem gelmeni,
yokluğunda buldum seni;
bırak vehmimde gölgeni
gelme, artık neye yarar?
şimdi burada üstad bu şiiri bekleyişin değil, bekleyişten vazgeçmenin şiiri olarak yazmış bana göre
burada sevgiliyi dışarıda aramayı bırakıp onu yokluğun içinde buluyor.
gelme artık derken bile sevgi bitmiyor sadece şekil değiştiriyor.
büyük şiir dediğin insanın kalbine böyle sessizce çöken şeydir.
hayatımı kurmaya çalışıyorum, normal bir dönemden geçmiyorum üzerime gelirsen olacağı bu olur. benim zaten senle işim olmaz ikimizin tanıdığı ortak insanlar seni değil de beni neden kötü biliyor? 3-4 sene yabana atılacak bir şey değil ben sana değil o yılların hatırına bir şey demiyorum. ayıptır ayıp sana yazmıyorum acımı yaşamaya çalışıyorum, karşı tarafa yazdığım zaman seninle ilgili zaten konuşmayacaktım. arayabilir miyim dediğimde bana ters cevap verilirse savunmamı yaparım hakkımı savunurum sen de savun.
bugün ilk buluşmamızdı ve mardin’e gittik açıkçası o masada otururken, aslında orada değildim. ve sanki seni aldatmış ve kitlenmiş hissettim. sanki birazdan telefon çalacak ve nerdesin diyecektin. hala içimde sönmemiş olan o eski yangının külleri vardı. zihnimi susturup kendimi her ne kadar o âna vermeye çalışsam da her kelimem, henüz iyileşmemiş bir yaranın sızısına çarptı. "keşke bugün burada burada olmasaydım ," diye düşündüm bir an, henüz kendimi bile bulamamışken karşıma başka insanı almam hem ona hem de darmadağın ruhuma bir haksızlıktı. karşımda duran kişi ne kadar değerli olsa da, ben hala bıraktığım yerin yasını tutuyorum. iki dost iki arkadaş gibi dertleştik. karşımda sadece bir birey değil devasa bir bilgi ve birikim vardı. beni önemseyip yanında getirdiği hediyeyi kabul ettim ve bu biraz canımı yaktı….
bunu dün gece çektim uzun uzun konuştuk, şimdi burada anlatmak isterdim ancak bunu yazmanın anlamı yok çünkü konu zaten sürekli sendin. karmaşık duygular içerisinde yarın yıllar sonra senin dışında birisiyle buluşacağım. geçen bitirdiğim zehri kim verdi kitabının ilk cümlesi var sadece şu an aklımda “acaba buraya alışabilecek miyim?” üzerimdeki o ağır, tozlu yas havasını yansıtmamaya çalışacağım ne hissedecem o an bilmiyorum sen daha önce yaşadın ancak yarın bunu yaşayıp göreceğim. senin en sevdiğin kokudan süreceğim o çok sevdiğin parfüm. yarınki buluşma sadece iki insanın kahve içmesi değil; bir ruhun, prangalarından kurtulup özgürleşmeye dair ilk adımı olmasını dileyeceğim.
merhaba sözlük; öncelikle yazar karşısında saygıyla eğiliyorum. açıkçası kitabın son 10 sayfası gözyaşlarımla ıslandı diyebilirim. mo-yan’ın kaleminden dökülen bu devasa anlatı, sadece bir ailenin soyağacını değil, kederin, şehvetin ve hayatta kalma inadının toprağa kazınmış epik bir haritasını sundu bana. iri memeler ve geniş kalçalar, isminin ilk bakışta uyandırdığı bedensel çağrışımların çok ötesinde, kadını yaşamın yegane kaynağı, toprağın ta kendisi ve tarihin yıkımlarına göğüs geren sarsılmaz bir sütun olarak konumlandırır. shangguan ailesinin trajedisi üzerinden akan bu hikaye, çin’in kanlı ve tozlu geçmişini bir ana rahminin sıcaklığı ile bir savaş meydanının soğukluğu arasındaki o dar koridorda yürütür. yazar, anneliği kutsal bir mermer heykel gibi değil, kanayan, emziren, acı çeken ve her şeye rağmen yeniden doğuran canlı bir organizma gibi tasvir eder. kitabın başlarında doğurmaya alışkın olan annenin doğum yaparkenki çektiği sancıları hissettim. romanın sayfaları arasından sızan o yoğun süt kokusu, barut dumanına ve çürümüşlüğün kokusuna karışırken mo yan, insanın en ilkel dürtülerini ve acılarını harmanlar. kitapta iri memeler bir arzu nesnesi değil, kıtlığın ortasında hayat veren mucizevi bir pınar; geniş kalçalar ise bir estetik unsur değil, nesillerin içinden geçip dünyaya geldiği o dar ama mukaddes rahmin doğumdan sonra kalçaya yaptığı etkiden ötürü genişlemeyi tasvir ediyor ve bunu kitapta belirtiyor. her satırda, kadının bedeni üzerindeki toplumsal ve siyasal baskıların izi sürülürken, aslında o bedenin her türlü ideolojiden daha kadim ve daha güçlü olduğu gerçeği tokat gibi yüze çarpar. büyülü gerçekçiliğin rüzgarıyla savrulan bu metin, beni sadece bir tarihe tanıklık etmeye değil, insan ruhunun en karanlık köşelerinde saklanan o saf ışığı arattırdı. mo yan, acıyı öyle bir estetikle dokur ki, yıkımın içindeki zarafeti ve ölümün kıyısındaki yaşam sevincini aynı anda hissedersiniz. bu eser, nihayetinde toprağa düşen her damla gözyaşının ve her damla sütün, insanlık onurunu yeniden inşa edişine yakılan muazzam, lirik ve bir o kadar da vahşi bir ağıttır. keyifli okumalar diliyorum hepinize.
beni kalan son yerden engellediğin için artık burada da tek başımayım bunları okuyamayacaksın. ancak şuna inanıyorum, ben her gün aynı saatte yazacağım sana her gün. bir zaman gelecek bütün engeller kalkacak. zaman demişken, herkes için akıp giden bir nehirken benim için her gece aynı kıyıda duran bir uçurumdur. saatler 22:26’yı vurduğunda, dünya sessizliğe gömülmez; aksine içimdeki o bitmek bilmeyen gürültü başlar. parmaklarım, hiçbir zaman sahibine ulaşmayacağını bildiğim harflere dokunur. bu bir mesajdan ziyade soğuk bir duvara bırakılmış bir nefes izidir.
sana beni engellemeni söyledim; çünkü iradem, yokluğunun ağırlığı altında eziliyordu. kendi sesimi bir hapishaneye kapattım ve anahtarını senin avuçlarına bıraktım. her gece o saatte, kapalı kapıların ardına buradayım diye fısıldıyorum. sen duymuyorsun, ekran aydınlanmıyor, çift tık maviye boyanmıyor. ama biliyorum ki o sessizliğin içinde, benim gönderemediğim, senin ise okuyamadığın binlerce cümle birikiyor. bir gün o engeller kalkacak dedim sana. bu bir tehdit değil, bir kehanet de değil sadece bize dair duyduğum o naif inanç. çünkü hiçbir kilit sonsuza dek kapalı kalmaz ve hiçbir öfke, her gece aynı saatte kapısına gelen bir sadakati görmezden gelemez. o engel kalktığında, karşına bir mesaj değil; birikmiş koca bir zaman dilimi çıkacak.
o güne kadar ben, her gece 22:26'da o görünmez duvara adını kazımaya devam edeceğim. sen beni susturduğunu sanacaksın, bense sessizliğimle en gürültülü şarkımı söyleyeceğim. seni çok seven eşin…
bileğimde bir isim taşıyorum; deriyle mürekkebin değil, sanki kaderle sızının birleştiği bir mühür bu. ben o isimle beraber beş farklı şehrin sokaklarını arşınladım. beş farklı gökyüzünün altında, beş farklı rüzgârda yankılandı adımız. şimdi o şehirlerin haritaları hafızamda silikleşirken, nabzımın attığı yerde hâlâ onun harfleri duruyor. ben nereye gitsem, o beş şehrin anısını ve o ismin ağırlığını da yanımda götürüyorum. kaçtığım her yol, yine o isme çıkıyor. insan en sevdiğini kaybettiğinde, ona bağlı olan her şey birer birer devrilmeye başlar. önce hazırlandığım üniversite anlamını yitirdi, kitapların arasındaki harfler onun isminin yanında silik kaldı; bıraktım. sonra her sabah uyanmak için bir sebep olan o iş, ruhumdaki bu büyük boşluğu doldurmaya yetmedi; onu da kaybettim. şimdi elimde ne geleceğe dair bir diploma, ne tutunacak bir mesai saati, ne de o beş şehri beraber adımladığım o el var. sadece bir boşluk var. etrafı sessizlikle çevrili, içinde sadece bileğimdeki o dövmenin sızladığı bir boşluk. okulu bırakmak, işten ayrılmak; aslında hepsi dünyaya karşı verilen sessiz bir protesto gibi. "o yokken dünya dönmeye devam etmemeli" beş şehir gezen o ayaklar, hala benim . o dövme bileğimde olsa da, kan onun damarlarında akıyor. yıkılan bu enkazın altından kalkmak için önce o boşluğun dibine kadar batmak gerekir bazen. şimdi o beş şehrin anısı ve kaybettiğim her şey bir yas gibi üzerimde duruyor….
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.