1.
hey there i am using whatsapp
son tanımları
2.
hallowed be thy name
iron maiden şarkısı; grubun 1982 yılında yayınlamış olduğu the number of the beast adlı albümde yer aldığı bilinmekte iken grubun sevilen şarkılarından biri olduğu söylenebilir.

çığlık atmadan durmak kolay değil
ıt's not easy to stop from screaming.
gözyaşları akıyor ama neden ağlıyorum?
tears flow, but why am ı crying?
zamanınızın yaklaştığını bildiğiniz zaman
when you know that your time is close at hand
belki o zaman anlamaya başlarsın
maybe then you'll begin to understand
buradaki hayat sadece tuhaf bir yanılsama
life down here is just a strange illusion...

çığlık atmadan durmak kolay değil
ıt's not easy to stop from screaming.
gözyaşları akıyor ama neden ağlıyorum?
tears flow, but why am ı crying?
zamanınızın yaklaştığını bildiğiniz zaman
when you know that your time is close at hand
belki o zaman anlamaya başlarsın
maybe then you'll begin to understand
buradaki hayat sadece tuhaf bir yanılsama
life down here is just a strange illusion...
devamını gör...
3.
lee child
asıl adı jim grant olsa da, kitaplarını lee child adıyla yayımlayan 1954 doğumlu ingiliz yazar olarak bilinir; gerilim türünde yazdığı bilinmekte iken ayrıca hukuk eğitimi aldığı da bilinmektedir.
1997 yılından itibâren eser vermeye devam etmiş iken eserleri edebiyat ödüllerine de değer görülmüştür.

bazı kitapları
ölmeye değer
sonuna kadar
yarın yokum
kaybedecek bir şey yok
tek kurşun
61 saat
asla geri dönme
sabah oldu
ama beklediği sabah bu değildi.
beklemek, hiçbir şeyle kıyaslanamayacak bir beceridir.
1997 yılından itibâren eser vermeye devam etmiş iken eserleri edebiyat ödüllerine de değer görülmüştür.

bazı kitapları
ölmeye değer
sonuna kadar
yarın yokum
kaybedecek bir şey yok
tek kurşun
61 saat
asla geri dönme
sabah oldu
ama beklediği sabah bu değildi.
beklemek, hiçbir şeyle kıyaslanamayacak bir beceridir.
devamını gör...
4.
sappho seçme şiirler
" sen akşamın çobanısın... "
antik yunan şairi sappho imzalı 70 sayfalık eser; dilimize ise günay tuğrul tarafından kazandırılmış ve 1996 yılında yayınlanmıştır.
kitabımıza geçelim;
son zamanlarda okuduğum en düşündürücü dizelerin yer aldığı kitaptı diyebilirim, bilhassa; " sen akşamın çobanısın " dizesi hayli özgün ve etkileyiciydi.
aşkı ve ayrılığı senkronize hissettiren şiirlerdi benim için, aşk belki de bir kibrit çöpünün bir parlayıp bir sönen alevidir,
ne zaman söneceğini bilemediğin ve sanki sonuna kadar yanacakmış hissi veren...
veryansın eder gibi olduğu şiirleri de barındırıyor içeriğinde, aşka aşık olduğunu düşündüren şiirleri de karşımıza çıkabiliyor ansızın.
bazen bir daha dönülmez bir yere gideceğini dile getiriyor kimi dizesinde, ayrılığa dayanmak zorunda olduğunun farkındalığı da bazı dizelerden yansıyor.
özlem ve acıya dair dizeleriyle karşılaşmak da mümkün, belki de acı denen şey özlemin bir sonucudur ya da aynı şeydir, kim bilir?
bazı şiirlerde aşkına yalvarır gibi olduğu da görülüyor, " gözlerinin yalın güzelliğini esirgeme benden " diyor, sevilen birinin gözlerinden ayrı düşmenin, o gözleri bir daha görmeyecek olmanın yarattığı yıkımı hissettiriyor.
bazen de vazgeçer gibi oluyor, vazgeçmekten başka yapabileceği bir şeyinin kalmadığını düşündürüyor,
aşkın ve ayrılığın onun vâroluşu üzerindeki etkilerini gözler önüne seren, etkileyici dizelerin yer aldığı, farklı bir kitaptı.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

sordum kendime
sappho, dedim,
elinden ne vermek gelir?
her şeyi olan aphrodite gibi birine?
sen akşamın çobanısın.
bir daha dönülmeyen
bir yere gideceğim.
ey tahtı ışıl ışıl ölümsüz aphrodite
ulu zeus'un düzenci kızı
yalvarırım yüreğimi acılarla dağlama!
kaçıyorsa, kaçsın, bırak
yakında o senin ardına düşecek.
seni sevmiyorsa,
istemese de er geç sevecek.
nerdeyse ölümle yüz yüzeyimdir.
doğrusu ölsem daha iyi.
durmadan ağladı giderken.
sappho, dedi
bu ayrılığa dayanmak gerek.
boşuna ne uğraşıyorsun
yumuşatmaya
o taş yüreği?
ne garip!
en iyi davrandıklarım
bugün en çok incitenler beni.
antik yunan şairi sappho imzalı 70 sayfalık eser; dilimize ise günay tuğrul tarafından kazandırılmış ve 1996 yılında yayınlanmıştır.
kitabımıza geçelim;
son zamanlarda okuduğum en düşündürücü dizelerin yer aldığı kitaptı diyebilirim, bilhassa; " sen akşamın çobanısın " dizesi hayli özgün ve etkileyiciydi.
aşkı ve ayrılığı senkronize hissettiren şiirlerdi benim için, aşk belki de bir kibrit çöpünün bir parlayıp bir sönen alevidir,
ne zaman söneceğini bilemediğin ve sanki sonuna kadar yanacakmış hissi veren...
veryansın eder gibi olduğu şiirleri de barındırıyor içeriğinde, aşka aşık olduğunu düşündüren şiirleri de karşımıza çıkabiliyor ansızın.
bazen bir daha dönülmez bir yere gideceğini dile getiriyor kimi dizesinde, ayrılığa dayanmak zorunda olduğunun farkındalığı da bazı dizelerden yansıyor.
özlem ve acıya dair dizeleriyle karşılaşmak da mümkün, belki de acı denen şey özlemin bir sonucudur ya da aynı şeydir, kim bilir?
bazı şiirlerde aşkına yalvarır gibi olduğu da görülüyor, " gözlerinin yalın güzelliğini esirgeme benden " diyor, sevilen birinin gözlerinden ayrı düşmenin, o gözleri bir daha görmeyecek olmanın yarattığı yıkımı hissettiriyor.
bazen de vazgeçer gibi oluyor, vazgeçmekten başka yapabileceği bir şeyinin kalmadığını düşündürüyor,
aşkın ve ayrılığın onun vâroluşu üzerindeki etkilerini gözler önüne seren, etkileyici dizelerin yer aldığı, farklı bir kitaptı.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

sordum kendime
sappho, dedim,
elinden ne vermek gelir?
her şeyi olan aphrodite gibi birine?
sen akşamın çobanısın.
bir daha dönülmeyen
bir yere gideceğim.
ey tahtı ışıl ışıl ölümsüz aphrodite
ulu zeus'un düzenci kızı
yalvarırım yüreğimi acılarla dağlama!
kaçıyorsa, kaçsın, bırak
yakında o senin ardına düşecek.
seni sevmiyorsa,
istemese de er geç sevecek.
nerdeyse ölümle yüz yüzeyimdir.
doğrusu ölsem daha iyi.
durmadan ağladı giderken.
sappho, dedi
bu ayrılığa dayanmak gerek.
boşuna ne uğraşıyorsun
yumuşatmaya
o taş yüreği?
ne garip!
en iyi davrandıklarım
bugün en çok incitenler beni.
devamını gör...
5.
düşün ki annen bunu okuyor
dün sen gideli tam 4 ay oldu.
seninle paylaşamadıktan sonra neye sahip olduğumun hiçbir önemi kalmıyor.
sen artık uyanmanın mümkün olmadığı bir yerdesin, bense her sabah yokluğuna uyanıyorum.
anlam ve renk yok, sadece yaşıyorum.
sana en çok benzeyen kişi olduğum için yaşıyorum artık sadece.
sana bir kez daha sarılabilmek için canımı bile verirdim, seni özlemediğim tek bir an dahi yok.
huzurla uyu annem...
seninle paylaşamadıktan sonra neye sahip olduğumun hiçbir önemi kalmıyor.
sen artık uyanmanın mümkün olmadığı bir yerdesin, bense her sabah yokluğuna uyanıyorum.
anlam ve renk yok, sadece yaşıyorum.
sana en çok benzeyen kişi olduğum için yaşıyorum artık sadece.
sana bir kez daha sarılabilmek için canımı bile verirdim, seni özlemediğim tek bir an dahi yok.
huzurla uyu annem...
devamını gör...
7.
yara bandı (kısa film)
senaryosu enes yılmaz tarafından yazılan ve aynı isim tarafından yönetilen kısa film; 2022 yılında yayınlanmıştır.

duygusal bağ kurduğu ineğin kesileceğini öğrenen 8 yaşındaki irem adlı küçük bir kızın bu acıyla baş etme çabası konu ediniliyor.
küçük kız derin bir bağ kurduğu ineğinin kesileceğini öğrenir, kasap eve gelmiş ve ineği kesmek için hazırlık yapmaktadırlar,
küçük kız ineğin kesilme ânına şâhit olur ve ineğini hayata döndürmek ister, tıpkı bir yara bandı'nın yarayı iyileştirmesini ummak gibi.
sonra aklına bir anısı gelir, parmağı kesildiğinde bir büyüğü onun parmağına yara bandı sarmıştır, bunu hatırlar, yara bandı çoktan ölmüş bir ineği geri getirmeye yetecek midir, elbette hayır, sonucu değiştirmeyeceğini bile bile yara bandını inek için kullanacaktır, " ben iyileştim, belki ineğim de iyileşir " der gibidir.
bazı açılardan üzerine düşünmeye değer bir kısa filmdi, inek ve yara bandı bence metafor niteliğindeydi, o inek yok olacak olan ama senin onu durdurmaya gücünün yetmeyeceği biriydi, bir şeydi, ne kadar derin bağlar kurarsan kur hayat onu bir gün senden alacaktı, belki de almazdı, kim bilebilir?
ana fikir ise belki de şuydu;
değer verdiğin ve bağ kurduğun bir insanla geçireceğin vakit kısıtlı olabilir, belki sonsuza dek sürmeyecektir, onun bir gün senin hayatında olamayabileceği, ölene kadar seninle kalamayabileceği ihtimâlini hiçbir zaman göz ardı etme, sevdiklerinle geçirdiğin her saniyenin servet değerinde, paha biçilemez olduğunu bil.
bir gün vâr olmayacak hayatında, yara bandı, yani hissetmemek için bulduğun yöntemler sandığın kadar işe yaramayacaktır, yarayı görünmez kılsa da sen acısını hissedersin, hissedeceksin, bunu sakın unutma...
bağ kurduğun insanların varlığı bitse bile ruhları daima seninledir...

duygusal bağ kurduğu ineğin kesileceğini öğrenen 8 yaşındaki irem adlı küçük bir kızın bu acıyla baş etme çabası konu ediniliyor.
küçük kız derin bir bağ kurduğu ineğinin kesileceğini öğrenir, kasap eve gelmiş ve ineği kesmek için hazırlık yapmaktadırlar,
küçük kız ineğin kesilme ânına şâhit olur ve ineğini hayata döndürmek ister, tıpkı bir yara bandı'nın yarayı iyileştirmesini ummak gibi.
sonra aklına bir anısı gelir, parmağı kesildiğinde bir büyüğü onun parmağına yara bandı sarmıştır, bunu hatırlar, yara bandı çoktan ölmüş bir ineği geri getirmeye yetecek midir, elbette hayır, sonucu değiştirmeyeceğini bile bile yara bandını inek için kullanacaktır, " ben iyileştim, belki ineğim de iyileşir " der gibidir.
bazı açılardan üzerine düşünmeye değer bir kısa filmdi, inek ve yara bandı bence metafor niteliğindeydi, o inek yok olacak olan ama senin onu durdurmaya gücünün yetmeyeceği biriydi, bir şeydi, ne kadar derin bağlar kurarsan kur hayat onu bir gün senden alacaktı, belki de almazdı, kim bilebilir?
ana fikir ise belki de şuydu;
değer verdiğin ve bağ kurduğun bir insanla geçireceğin vakit kısıtlı olabilir, belki sonsuza dek sürmeyecektir, onun bir gün senin hayatında olamayabileceği, ölene kadar seninle kalamayabileceği ihtimâlini hiçbir zaman göz ardı etme, sevdiklerinle geçirdiğin her saniyenin servet değerinde, paha biçilemez olduğunu bil.
bir gün vâr olmayacak hayatında, yara bandı, yani hissetmemek için bulduğun yöntemler sandığın kadar işe yaramayacaktır, yarayı görünmez kılsa da sen acısını hissedersin, hissedeceksin, bunu sakın unutma...
bağ kurduğun insanların varlığı bitse bile ruhları daima seninledir...
devamını gör...
8.
hayal kırıklığı (kısa film)
ilker dede tarafından oluşturulan kısa animasyon filmi; kısa filmimizin 2015 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
konusu ise hayatın acımasız gerçeklerinden birine parmak basmakta iken ayrıca aşkın hayal kırıklığına evrilmesini konu edinmektedir.

genç bir kız durakta otobüs beklemektedir ve durağa gelen kaslı gence âşık olur, onu yitirmek istemez ama unuttuğu bir şey vardır, bu aşkın ömrü otobüs gelene kadardır.
genç adam ise hiç oralı olmaz, belki de aşkı aradığı yer orası değildir, sonrasında otobüs gelir ve genç adam otobüse binerek hızla uzaklaşır, genç kız hayal kırıklığına uğramıştır, onu bir daha görebilecek midir?
zaman geçip gider ve aynı durakta bir hayal kırıklığı daha yaşanacaktır, bu kez daha derinden, daha feci, daha acı, katlanması daha zor.
genç adam başka bir kıza âşık olmuştur, ona aşık olan diğer kız bunu görünce belki de hayatının en büyük travmalarından birini yaşayacaktır, birlikte yaşlanmak istediği insanın başka birini sevdiğini görmüştür,
buna dayanabilecek midir?
daha sonra ise hayal kırıklığı ile baş başa kalması ile zaten oldukça kısa olan filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız.
çok kısa ama düşündüren bir animasyon filmdi, bana düşündürdükleri ise şöyle oldu;
değişmesini ya da seni sevmesini umduğun insan asla aynı kalmayacaktır,
hiç kimse aynı kalmaz, istese de kalamaz, zaman hep bir şeyleri hep değiştirecektir, sen aynı durakta onu bekleyeceksindir ama onun için yoksundur, zaman ve hayat akıp giderken tek bir duygunun seni ele geçirmesine izin vermemelisin, o duygu ne kadar zor olursa olsun geçip gidebilmelisin.
hayaller yerini hep hayal kırıklığına mı bırakır?
filmin düşündürdüğü sorulardandı.
konusu ise hayatın acımasız gerçeklerinden birine parmak basmakta iken ayrıca aşkın hayal kırıklığına evrilmesini konu edinmektedir.

genç bir kız durakta otobüs beklemektedir ve durağa gelen kaslı gence âşık olur, onu yitirmek istemez ama unuttuğu bir şey vardır, bu aşkın ömrü otobüs gelene kadardır.
genç adam ise hiç oralı olmaz, belki de aşkı aradığı yer orası değildir, sonrasında otobüs gelir ve genç adam otobüse binerek hızla uzaklaşır, genç kız hayal kırıklığına uğramıştır, onu bir daha görebilecek midir?
zaman geçip gider ve aynı durakta bir hayal kırıklığı daha yaşanacaktır, bu kez daha derinden, daha feci, daha acı, katlanması daha zor.
genç adam başka bir kıza âşık olmuştur, ona aşık olan diğer kız bunu görünce belki de hayatının en büyük travmalarından birini yaşayacaktır, birlikte yaşlanmak istediği insanın başka birini sevdiğini görmüştür,
buna dayanabilecek midir?
daha sonra ise hayal kırıklığı ile baş başa kalması ile zaten oldukça kısa olan filmimizin sonlarına doğru yaklaşırız.
çok kısa ama düşündüren bir animasyon filmdi, bana düşündürdükleri ise şöyle oldu;
değişmesini ya da seni sevmesini umduğun insan asla aynı kalmayacaktır,
hiç kimse aynı kalmaz, istese de kalamaz, zaman hep bir şeyleri hep değiştirecektir, sen aynı durakta onu bekleyeceksindir ama onun için yoksundur, zaman ve hayat akıp giderken tek bir duygunun seni ele geçirmesine izin vermemelisin, o duygu ne kadar zor olursa olsun geçip gidebilmelisin.
hayaller yerini hep hayal kırıklığına mı bırakır?
filmin düşündürdüğü sorulardandı.
devamını gör...
9.
denis johnson
1949/ 2017 yılları arasında yaşayan almanya doğumlu amerikalı yazar ve şair olarak bilinir; kitapları edebiyat ödüllerine de değer görülmüş ve 67 yaşında hayatını kaybetmiştir.

bazı kitapları
tren düşleri
isa'nın oğlu
melekler
hiçbir zaman kendini bir şeyden mahrum mu etti yoksa korudu mu, bilemedi.

bazı kitapları
tren düşleri
isa'nın oğlu
melekler
hiçbir zaman kendini bir şeyden mahrum mu etti yoksa korudu mu, bilemedi.
devamını gör...
10.
kırık ayna (kitap)
" onunla sevinir, üzülür,
ölür ve dirilirim. "
1926/ 2013 yılları arasında yaşayan türk şair, yazar ve çevirmen sedat umran imzalı 64 sayfalık eser; eşya şairi olarak da anılan şairin bu kitabını 2000 yılında yayımladığı bilinmektedir.
kitabın alt başlığı ise aşk şiirleri olarak belirtilmiştir.
sedat umran'dan okuduğum ilk kitap bu oldu, şiiri o kadar özgün ve etkiliydi ki, diğer kitaplarını da okuma gereği duymaya başladım.
kitabımızda aşk şiirleri yer alıyor olsa da şair aşkı yalnızca büyüleyici bir duygu olarak yansıtmıyor, kırık ayna misâli, kırıklığını da, aşkın yokluğunda yaşanılan duyguları da derinden hissettiriyor.
âşık olduğu insanı hayatının ve vâroluşunun merkezine koyduğunu düşündürüyor, ki bu benim için etkileyiciydi, zaten aşk da böyle bir şeydir, âşık olduğun insanı kendinden bile daha çok sevmek, onu tanıdıktan sonra vâroluşunun eskisi gibi olamaması değil midir aşk denilen?
âşık olduğu insanı yüceltme isteği duyduğunu hissettiren şiirlerdi bazıları,
onun gülüşüyle dünyanın aydınlanması, onun varlığıyla yaşamının anlam kazanması, onu her şeyden daha ileriye koymak, bazı şiirlerin hissettirdiği duygulardan ve işlediği temalardandı denilebilir.
daha sonraki şiirlerde ise şair keskin bir dönüş yapıyor, aşk yerini yalnızlığa, anılar ise yerini boşluğa bırakıyor, varlıklar ise yokluğa dönüşüyor.
şairin aşkın bu iki keskin hâlini yansıtma biçimi bence çok iyiydi.
seçtiğim dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

o daha yazamadığım yepyeni bir şiirdi
ona ulaşmam için kendimi aşmam gerek üzüntümü karalayan renkli bir tebeşirdi.
gülüşü aydınlatırdı
varlığımın en kuytu köşelerini
bilemezdim hayal mi ya da gerçek?
sözcükler değiştirdi tüm içeriklerini
avizem ışığını bakışlarından aldı.
beni sana bağlayan
o tatlı gülüşündür
benim için yaşamak
bundan sonra hep dündür.
adresimi yitirdim,
sen oldun son durağım!
her ayrılışta senden bir şey götürüyorum.
gözlerin bazen volkan, bazen sıfır eksidir.
yaşarım aynı anda değişen dört mevsimi
bu kararsızlık yoksa yüreğinin sesi mi?
onun elini tutmak hem kolay
hem de çok zor.
sevmek ya da sevmemek,
her biri faciadır.
bir gün işitirsen öldüğümü
istemem yokluğum seni incitsin.
onunla sevinir, üzülür, ölür ve dirilirim.
senin olmadığın yerde
ah artık ben de yokum.
rehin bırakmadın giderken
bir gölgeni bile.
yıldırımların bende düşer
dehşeti bende kalır.
şaşar kalırım
bu gidişten sağ çıkmışlığıma...
ölür ve dirilirim. "
1926/ 2013 yılları arasında yaşayan türk şair, yazar ve çevirmen sedat umran imzalı 64 sayfalık eser; eşya şairi olarak da anılan şairin bu kitabını 2000 yılında yayımladığı bilinmektedir.
kitabın alt başlığı ise aşk şiirleri olarak belirtilmiştir.
sedat umran'dan okuduğum ilk kitap bu oldu, şiiri o kadar özgün ve etkiliydi ki, diğer kitaplarını da okuma gereği duymaya başladım.
kitabımızda aşk şiirleri yer alıyor olsa da şair aşkı yalnızca büyüleyici bir duygu olarak yansıtmıyor, kırık ayna misâli, kırıklığını da, aşkın yokluğunda yaşanılan duyguları da derinden hissettiriyor.
âşık olduğu insanı hayatının ve vâroluşunun merkezine koyduğunu düşündürüyor, ki bu benim için etkileyiciydi, zaten aşk da böyle bir şeydir, âşık olduğun insanı kendinden bile daha çok sevmek, onu tanıdıktan sonra vâroluşunun eskisi gibi olamaması değil midir aşk denilen?
âşık olduğu insanı yüceltme isteği duyduğunu hissettiren şiirlerdi bazıları,
onun gülüşüyle dünyanın aydınlanması, onun varlığıyla yaşamının anlam kazanması, onu her şeyden daha ileriye koymak, bazı şiirlerin hissettirdiği duygulardan ve işlediği temalardandı denilebilir.
daha sonraki şiirlerde ise şair keskin bir dönüş yapıyor, aşk yerini yalnızlığa, anılar ise yerini boşluğa bırakıyor, varlıklar ise yokluğa dönüşüyor.
şairin aşkın bu iki keskin hâlini yansıtma biçimi bence çok iyiydi.
seçtiğim dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

o daha yazamadığım yepyeni bir şiirdi
ona ulaşmam için kendimi aşmam gerek üzüntümü karalayan renkli bir tebeşirdi.
gülüşü aydınlatırdı
varlığımın en kuytu köşelerini
bilemezdim hayal mi ya da gerçek?
sözcükler değiştirdi tüm içeriklerini
avizem ışığını bakışlarından aldı.
beni sana bağlayan
o tatlı gülüşündür
benim için yaşamak
bundan sonra hep dündür.
adresimi yitirdim,
sen oldun son durağım!
her ayrılışta senden bir şey götürüyorum.
gözlerin bazen volkan, bazen sıfır eksidir.
yaşarım aynı anda değişen dört mevsimi
bu kararsızlık yoksa yüreğinin sesi mi?
onun elini tutmak hem kolay
hem de çok zor.
sevmek ya da sevmemek,
her biri faciadır.
bir gün işitirsen öldüğümü
istemem yokluğum seni incitsin.
onunla sevinir, üzülür, ölür ve dirilirim.
senin olmadığın yerde
ah artık ben de yokum.
rehin bırakmadın giderken
bir gölgeni bile.
yıldırımların bende düşer
dehşeti bende kalır.
şaşar kalırım
bu gidişten sağ çıkmışlığıma...
devamını gör...
11.
vefa (kısa film)
senaryo ve yönetmen bilgisi ne yazık ki verilmemiş olan kısa film; 2016 yılında yayınlandığı bilinmektedir.

filmimiz vefa, yardımseverlik, karşılıksız yapılan iyilik, iyi insan olabilmenin önemi gibi temaları yansıtıyor.
tekerlekli sandalyesinde oturmakta olan fiziksel engelli bir gencin bir yere yetişme telaşında olduğunu görmemiz ile film başlıyor, galiba kimseye yük olmamak için fiziksel engeline rağmen çalışıyor olmalı.
daha sonra tekerlekli sandalyesinin kavis gibi bir şeye takılı kaldığı ve tekerlekli sandalyesini tek başına oradan çıkaramadığı görülüyor, yardımına gelen fazla kimse olmuyor, yalnızca 1 kişi yardıma geliyor ve genci zor durumdan kurtarıyor.
kurtarmakla kalmayıp arabasını sürmeye de devam ediyor, üstelik karşılığında hiçbir şey beklemeden, yalnızca vefa duygusundan, kalbindeki iyilikten, yardım etmeden duramadığından, kimseyi çaresiz bırakamadığından, iyi insan olmaktan vazgeçmediğinden...
duygusal bir kısa filmdi,
herhangi bir diyalog olmamasına rağmen etkileyici bir yanı vardı, bütün gerçek iyiliklerin de her zaman öyle bir yanı yok mudur zaten?
ana fikir belki de şuydu;
bir insana ya da canlıya yardım ettiğinde, onunla bir nebze de olsa gönül bağı da kurmuş olursun ve onun iyi olduğunu görmeden onu bırakmak istemezsin, yolun sonuna kadar onunla gidersin, bu yaptığın iyilik unutulmazdır, unutulmayacaktır...
yardım etmekten asla vazgeçme...
kalbin kadar yaşarsın, kalbin kadar iz bırakır, sevgin kadar büyüksün...

filmimiz vefa, yardımseverlik, karşılıksız yapılan iyilik, iyi insan olabilmenin önemi gibi temaları yansıtıyor.
tekerlekli sandalyesinde oturmakta olan fiziksel engelli bir gencin bir yere yetişme telaşında olduğunu görmemiz ile film başlıyor, galiba kimseye yük olmamak için fiziksel engeline rağmen çalışıyor olmalı.
daha sonra tekerlekli sandalyesinin kavis gibi bir şeye takılı kaldığı ve tekerlekli sandalyesini tek başına oradan çıkaramadığı görülüyor, yardımına gelen fazla kimse olmuyor, yalnızca 1 kişi yardıma geliyor ve genci zor durumdan kurtarıyor.
kurtarmakla kalmayıp arabasını sürmeye de devam ediyor, üstelik karşılığında hiçbir şey beklemeden, yalnızca vefa duygusundan, kalbindeki iyilikten, yardım etmeden duramadığından, kimseyi çaresiz bırakamadığından, iyi insan olmaktan vazgeçmediğinden...
duygusal bir kısa filmdi,
herhangi bir diyalog olmamasına rağmen etkileyici bir yanı vardı, bütün gerçek iyiliklerin de her zaman öyle bir yanı yok mudur zaten?
ana fikir belki de şuydu;
bir insana ya da canlıya yardım ettiğinde, onunla bir nebze de olsa gönül bağı da kurmuş olursun ve onun iyi olduğunu görmeden onu bırakmak istemezsin, yolun sonuna kadar onunla gidersin, bu yaptığın iyilik unutulmazdır, unutulmayacaktır...
yardım etmekten asla vazgeçme...
kalbin kadar yaşarsın, kalbin kadar iz bırakır, sevgin kadar büyüksün...
devamını gör...
12.
guillaume apollinaire aşk şiirleri
" ten ruhu bulur
bütün canlı varlıklarda,
bense ancak ölü elde ettim seni... "
1880/ 1918 yılları arasında yaşayan italyan asıllı fransız şair ve yazar guillaume apollinaire imzalı eser; türkçe'ye 1'den fazla isim tarafından çevrilmiş iken türkçe baskısı ise ilk olarak 2006 yılında yayınlanmıştır.
kitabın son bölümünde ise şairin yaşamına ve sanatına dair bilgilere yer verilmiştir.
kitabımızın adı aşk şiirleri olsa da aşkın farklı evrelerini yansıtıyor bence guillaume apollinaire bu kitabında, kitabın ilk sayfalarındaki şiirlerde aşkın ne muazzam bir duygu olduğunu hissettirir iken ilerleyen sayfalarda ise aşkının ayrılığa evrilişinin verdiği acıyı derinden hissettiriyor.
aşk ne kadar büyükse acısı da o kadar büyük olur fikri üzerine düşündüren bir yapıda olan şiirlerdi bazı şiirleri benim için,
aşkı tatmış olmanın verdiği gücü de hissettiriyor, aşkın bitiminde yaşanan ayrılığın kahredici yanlarını da kendine özgü bir şiirle aktarıyor.
kaderine sitem eder gibi olduğu da oluyor, vuslatın mahşere kaldığını düşündüğü dizeleri de karşımıza çıkıyor, sevdiği insanın her şeyini sevdiğini hatırlatıyor, anılarının silindiğini de hissettiriyor, âşık olduğu insanı yaşamla bir tuttuğu zamanlar da oluyor, bu kadar bağlandığı insanın yokluğunda ölümü arzular gibi olduğu da seziliyor.
severek okuduğum bir kitaptı,
en can alıcı bulduğum dizelerden biri ise; " seni düşünerek ağlayacağım,
kim bilir öleceğim belki de " dizesi oldu.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bitiriyorum.

kapılar da üstüne kapanıyor aşkın
zaten hiç tanımış mıydım seni?
ben kalıyorum, günler gidiyor sessizce.
bir fundalıktan kopardım bu dalı sonbaharın geçtiğini hatırla
bir daha buluşmak mahşere kaldı.
başkası versin cezasını
beni büyüledin sen.
mektupların geliyor aklıma
sanki bana bütün dünyadan
haber veren mektupların
denizciler geçiyor
deniz ölüyor ayaklarının dibinde
resmine bakıyorum da
bedelsin bütün evrene.
sen benim için
sürüp giden yaşamsın.
seviyorum öksürüğünü bile.
yitirdim elimden, ayrıldık
bıldır alaman diyarında.
bir daha da göremem artık..
aşk yürüyüşe geçmiş,
işimiz bitik.
ten ruhu bulur
bütün canlı varlıklarda
bense ancak ölü elde ettim seni..
-silinir ya bu anı-
ne tuhaf gömüt yazısı bu:
sevmeyi bildi.
aklına gelmezdi elbet
yazsın bizi felek ayrı.
hiç gülmedi yüzüm
ilkin üzülmeden...
bütün canlı varlıklarda,
bense ancak ölü elde ettim seni... "
1880/ 1918 yılları arasında yaşayan italyan asıllı fransız şair ve yazar guillaume apollinaire imzalı eser; türkçe'ye 1'den fazla isim tarafından çevrilmiş iken türkçe baskısı ise ilk olarak 2006 yılında yayınlanmıştır.
kitabın son bölümünde ise şairin yaşamına ve sanatına dair bilgilere yer verilmiştir.
kitabımızın adı aşk şiirleri olsa da aşkın farklı evrelerini yansıtıyor bence guillaume apollinaire bu kitabında, kitabın ilk sayfalarındaki şiirlerde aşkın ne muazzam bir duygu olduğunu hissettirir iken ilerleyen sayfalarda ise aşkının ayrılığa evrilişinin verdiği acıyı derinden hissettiriyor.
aşk ne kadar büyükse acısı da o kadar büyük olur fikri üzerine düşündüren bir yapıda olan şiirlerdi bazı şiirleri benim için,
aşkı tatmış olmanın verdiği gücü de hissettiriyor, aşkın bitiminde yaşanan ayrılığın kahredici yanlarını da kendine özgü bir şiirle aktarıyor.
kaderine sitem eder gibi olduğu da oluyor, vuslatın mahşere kaldığını düşündüğü dizeleri de karşımıza çıkıyor, sevdiği insanın her şeyini sevdiğini hatırlatıyor, anılarının silindiğini de hissettiriyor, âşık olduğu insanı yaşamla bir tuttuğu zamanlar da oluyor, bu kadar bağlandığı insanın yokluğunda ölümü arzular gibi olduğu da seziliyor.
severek okuduğum bir kitaptı,
en can alıcı bulduğum dizelerden biri ise; " seni düşünerek ağlayacağım,
kim bilir öleceğim belki de " dizesi oldu.
okurken seçtiğim bazı dizeleri bırakarak burada bitiriyorum.

kapılar da üstüne kapanıyor aşkın
zaten hiç tanımış mıydım seni?
ben kalıyorum, günler gidiyor sessizce.
bir fundalıktan kopardım bu dalı sonbaharın geçtiğini hatırla
bir daha buluşmak mahşere kaldı.
başkası versin cezasını
beni büyüledin sen.
mektupların geliyor aklıma
sanki bana bütün dünyadan
haber veren mektupların
denizciler geçiyor
deniz ölüyor ayaklarının dibinde
resmine bakıyorum da
bedelsin bütün evrene.
sen benim için
sürüp giden yaşamsın.
seviyorum öksürüğünü bile.
yitirdim elimden, ayrıldık
bıldır alaman diyarında.
bir daha da göremem artık..
aşk yürüyüşe geçmiş,
işimiz bitik.
ten ruhu bulur
bütün canlı varlıklarda
bense ancak ölü elde ettim seni..
-silinir ya bu anı-
ne tuhaf gömüt yazısı bu:
sevmeyi bildi.
aklına gelmezdi elbet
yazsın bizi felek ayrı.
hiç gülmedi yüzüm
ilkin üzülmeden...
devamını gör...
13.
eyvind johnson
tam adı eyvind olov verner johnson olan isveçli yazar olup 1900/ 1976 yılları arasında yaşamış ve hayatını kaybetmeden 2 yıl önce nobel edebiyat ödülü sahibi olmuş, 76 yaşında hayatını kaybetmiştir.
dilimize çevrilen bazı eserleri
saltanat günleri
mutluluk

gitmek...
bu her şeyi içeren bir sözcüktü.
dilimize çevrilen bazı eserleri
saltanat günleri
mutluluk

gitmek...
bu her şeyi içeren bir sözcüktü.
devamını gör...
14.
sessiz gemi (kısa film)
senaryosu çağrı ağgez tarafından yazılıp, çağrı ağgez ve ilkim bahar tarafından yönetilen kısa film; yahya kemal beyatlı'nın sessiz gemi şiirinden feyz alınarak çekilmiş bir kısa film olduğu görülmekte iken 2025 yılının kasım ayında yayınlanmıştır.

sessiz gemi şiirini sevdiğim için bu kısa filmin o şiirden izler taşıyor olması benim için etkileyiciydi.
şimdi ise filmimize geçebiliriz;
yirmili yaşlarında olduğu görülen genç bir kızın uzaktan gelecek olan erkek arkadaşıyla buluşacağı gün yaşadıkları konu ediniliyor.
genç kız sevdiğini göreceği için çok mutlu ve çok heyecanlı, belki de uzun zamandır görüşemediler ve onu özlemekten yorulmuştur, daha sonra ise dışarı çıkmak üzere hazırlanmaya başladığı görülüyor, ablasına da halit ile buluşacağını söylüyor, ablasının bunu bilmesi senaryonun gidişâtı açısından oldukça önem arz ediyor.
" artık
demir almak günü gelmişse zamandan
meçhule giden bir gemi kalkar
bu limandan. "
genç kız dışarı çıkmadan önce kağıttan yapılmış küçük bir gemiyi de yanına almayı ihmâl etmiyor, vardığı yerde onu bekleyen biri yok ama onun ölene kadar aynı yerde bekleyeceği biri var.
" bilmez ki
giden sevgililer dönmeyecekler. "
genç kız akşama kadar bekliyor, hava kararmış ve o hâlâ bir umut hiç gelmeyecek olanı bekliyor, dönülmez yerde olanın dönmesini umuyor.
derken ablası geliyor ve genç kız ağlamaklı oluyor, kabullenmekten başka çaresinin olmadığı gerçeğiyle yüzleştiği içindir belki de...
" günlerce siyah ufka bakar
gözleri nemli. "
konusunu çok farklı bulmasam da duygusal bulduğum bir kısa film oldu, görsel açıdan iyiydi, oyunculuklar samimi ve gerçekçiydi.
vermek istediği mesaj üzerine düşünmek gerekirse, bitişlerin de başlangıçlar kadar hayatın bir parçası olduğunu, biten duyguların, aşkların, şansların, bittiğini kabul etmek ne kadar zor olsa da kabullenmekten başka bir çare olmadığını düşündürüyor.
ana fikir ise sessiz gemi şiirinin bazı dizelerinde gizli olabilir.
birçok gidenin
her biri memnun ki yerinden
birçok seneler geçti;
dönen yok seferinden...

sessiz gemi şiirini sevdiğim için bu kısa filmin o şiirden izler taşıyor olması benim için etkileyiciydi.
şimdi ise filmimize geçebiliriz;
yirmili yaşlarında olduğu görülen genç bir kızın uzaktan gelecek olan erkek arkadaşıyla buluşacağı gün yaşadıkları konu ediniliyor.
genç kız sevdiğini göreceği için çok mutlu ve çok heyecanlı, belki de uzun zamandır görüşemediler ve onu özlemekten yorulmuştur, daha sonra ise dışarı çıkmak üzere hazırlanmaya başladığı görülüyor, ablasına da halit ile buluşacağını söylüyor, ablasının bunu bilmesi senaryonun gidişâtı açısından oldukça önem arz ediyor.
" artık
demir almak günü gelmişse zamandan
meçhule giden bir gemi kalkar
bu limandan. "
genç kız dışarı çıkmadan önce kağıttan yapılmış küçük bir gemiyi de yanına almayı ihmâl etmiyor, vardığı yerde onu bekleyen biri yok ama onun ölene kadar aynı yerde bekleyeceği biri var.
" bilmez ki
giden sevgililer dönmeyecekler. "
genç kız akşama kadar bekliyor, hava kararmış ve o hâlâ bir umut hiç gelmeyecek olanı bekliyor, dönülmez yerde olanın dönmesini umuyor.
derken ablası geliyor ve genç kız ağlamaklı oluyor, kabullenmekten başka çaresinin olmadığı gerçeğiyle yüzleştiği içindir belki de...
" günlerce siyah ufka bakar
gözleri nemli. "
konusunu çok farklı bulmasam da duygusal bulduğum bir kısa film oldu, görsel açıdan iyiydi, oyunculuklar samimi ve gerçekçiydi.
vermek istediği mesaj üzerine düşünmek gerekirse, bitişlerin de başlangıçlar kadar hayatın bir parçası olduğunu, biten duyguların, aşkların, şansların, bittiğini kabul etmek ne kadar zor olsa da kabullenmekten başka bir çare olmadığını düşündürüyor.
ana fikir ise sessiz gemi şiirinin bazı dizelerinde gizli olabilir.
birçok gidenin
her biri memnun ki yerinden
birçok seneler geçti;
dönen yok seferinden...
devamını gör...
15.
baykuş (kısa film)
ömer günsel tarafından çekilen 14 dakikalık kısa film; ahmet günsel ve efe karahan adlı oyuncular rol almış iken 2022 yılında yayınlanmıştır.

tepeden tırnağa siyahlar içinde olan ve aslında bir ruh olduğu bilgisi verilen ruh ile ruhun gezdiği evde yaşayan genç arasındaki mücadele konu ediniliyor.
ruh, girdiği evin daha önce kendisinin yaşadığı ev olduğunu düşündürüyor, mesela; girdiği evdeki eşyalara dikkatle bakıyor, özellikle de artık fotoğraflara, ebediyen yitirdiği evi özlediğini hissettiriyor,
evde yaşayan genç ise onun farkına varıyor olsa da asla onu yakalayamıyor, onun anlamına erişemiyor, yalnızca onu algılayabiliyor, fazlası elinden gelmiyor.
ruh ile mücadelesi devam ediyor, ruh eve gizlice giriyor ve genç bu durumdan korkmaya başlıyor çünkü onun kimin ruhu olduğunu galiba bilmiyor...
o ruh ise mütemadiyen onu gözetliyor, odun kırarken, evde iken, belki de kendisinin ölümünün o genci ne hale getirdiğini bizzat görmek istediği için onu izliyordur.
daha sonra gencin ruhu alt etmeye çalıştığı ama ne yaparsa yapsın onun hızına yetişemediği görülüyor, bi' ara anlaşma yapar gibi oluyorlar, hiçbir işe yaramıyor.
görsel olarak çok beğendiğim ve bazı sahnelerini irkiltici bulduğum bir kısa film oldu.
ana fikir ise belki de şuydu;
herkes yitirdiği şeyleri özler, bazen oraya bedeni geri dönemese bile ruhu geri döner,
ruhumuz bize ait olduğu kadar, sevdiklerimizin yanında da yaşar...
ruhunun acı çekme nedeni, ruhunun yansımasını bulamamaktan mı kaynaklıdır?
bir ruh en çok ne zaman acı çeker?
filmin düşündürdüğü sorulardandı.

tepeden tırnağa siyahlar içinde olan ve aslında bir ruh olduğu bilgisi verilen ruh ile ruhun gezdiği evde yaşayan genç arasındaki mücadele konu ediniliyor.
ruh, girdiği evin daha önce kendisinin yaşadığı ev olduğunu düşündürüyor, mesela; girdiği evdeki eşyalara dikkatle bakıyor, özellikle de artık fotoğraflara, ebediyen yitirdiği evi özlediğini hissettiriyor,
evde yaşayan genç ise onun farkına varıyor olsa da asla onu yakalayamıyor, onun anlamına erişemiyor, yalnızca onu algılayabiliyor, fazlası elinden gelmiyor.
ruh ile mücadelesi devam ediyor, ruh eve gizlice giriyor ve genç bu durumdan korkmaya başlıyor çünkü onun kimin ruhu olduğunu galiba bilmiyor...
o ruh ise mütemadiyen onu gözetliyor, odun kırarken, evde iken, belki de kendisinin ölümünün o genci ne hale getirdiğini bizzat görmek istediği için onu izliyordur.
daha sonra gencin ruhu alt etmeye çalıştığı ama ne yaparsa yapsın onun hızına yetişemediği görülüyor, bi' ara anlaşma yapar gibi oluyorlar, hiçbir işe yaramıyor.
görsel olarak çok beğendiğim ve bazı sahnelerini irkiltici bulduğum bir kısa film oldu.
ana fikir ise belki de şuydu;
herkes yitirdiği şeyleri özler, bazen oraya bedeni geri dönemese bile ruhu geri döner,
ruhumuz bize ait olduğu kadar, sevdiklerimizin yanında da yaşar...
ruhunun acı çekme nedeni, ruhunun yansımasını bulamamaktan mı kaynaklıdır?
bir ruh en çok ne zaman acı çeker?
filmin düşündürdüğü sorulardandı.
devamını gör...
16.
rüya (kısa film)
emirhan gür tarafından çekilen kısa film; yusuf karak ve eyüp gökdeniz gibi isimler rol almış iken film ise 2025 yılında yayınlanmıştır.

kötü rüyalar ve kâbuslar gören bir gencin yaşadığı aydınlanmayı anlatıyor olmasının yanı sıra, rüya ve gerçeklik, güven problemi, dostluk gibi konular üzerine de düşündürüyor.
kanepede uyumakta olan gencin gördüğü rüya ile filmimiz başlıyor, rüyasında ise gece vakti bir parkta sigara içiyor ve arkasından gelen maskeli biri ona hafifçe dokunuyor, irkilerek uyanıyor ve bunun bir rüya olduğunu anlaması ile rahatlıyor.
ancak bu rahatlık uzun sürmeyecektir, gördüğü rüyanın ona ne anlatmak istediğini anlamaya çalışıyor, oradaki kişiye daha önce de korkunç rüyalar gördüğünü söylüyor.
çayını ve sigarasını içerek bu rüyanın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor, daha sonra ise rüya gördükten sonra arayıp ulaşamadığı bir arkadaşıyla buluşmaya gidiyor.
buluştuğu arkadaşı ile iki sohbetin ardından arkadaşı lavaboya gitmek için kısa bir süreliğine oradan ayrılıyor, bu genç adam ise sigarası var mıdır diye arkadaşının çantasını yokluyor, sigara yerine başka bir şey buluyor ve bu durum onun için şok edici bir durum gibi gözüküyor.
bana düşündürdüğü en kayda değer şey şu oldu;
bazen yanında olmasını istediğin insan senin kâbusun olabilir, o zaman yapılacak tek şey hayata artık onsuz devam etmektir.
rüyanda gördüğün en acı şey neydi?

kötü rüyalar ve kâbuslar gören bir gencin yaşadığı aydınlanmayı anlatıyor olmasının yanı sıra, rüya ve gerçeklik, güven problemi, dostluk gibi konular üzerine de düşündürüyor.
kanepede uyumakta olan gencin gördüğü rüya ile filmimiz başlıyor, rüyasında ise gece vakti bir parkta sigara içiyor ve arkasından gelen maskeli biri ona hafifçe dokunuyor, irkilerek uyanıyor ve bunun bir rüya olduğunu anlaması ile rahatlıyor.
ancak bu rahatlık uzun sürmeyecektir, gördüğü rüyanın ona ne anlatmak istediğini anlamaya çalışıyor, oradaki kişiye daha önce de korkunç rüyalar gördüğünü söylüyor.
çayını ve sigarasını içerek bu rüyanın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor, daha sonra ise rüya gördükten sonra arayıp ulaşamadığı bir arkadaşıyla buluşmaya gidiyor.
buluştuğu arkadaşı ile iki sohbetin ardından arkadaşı lavaboya gitmek için kısa bir süreliğine oradan ayrılıyor, bu genç adam ise sigarası var mıdır diye arkadaşının çantasını yokluyor, sigara yerine başka bir şey buluyor ve bu durum onun için şok edici bir durum gibi gözüküyor.
bana düşündürdüğü en kayda değer şey şu oldu;
bazen yanında olmasını istediğin insan senin kâbusun olabilir, o zaman yapılacak tek şey hayata artık onsuz devam etmektir.
rüyanda gördüğün en acı şey neydi?
devamını gör...
17.
nefes almak (kitap)
" gülümser ölüler, duvarda,
bir çerçevede... "
yedi meşaleciler akımı üyelerinden olan ve 1910/ 1957 yılları arasında yaşayan türk şair, yazar ziya osman saba imzalı eser; pdf versiyonu yalnızca 42 sayfa olan kitabımızın 1957 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
ziya osman saba bütün şiirleri ve geçen zaman kitaplarından sonra kendisinden okuduğum üçüncü kitap bu oldu.
şiirlerde iki farklı ruh haliyle, iki zıt duyguyla karşımıza çıkıyor şair bu kitabında, en azından benim için öyle oldu, başlarda yer alan şiirler daha optimist bir bakış açısının lirik iz düşümü niteliğinde iken ilerleyen sayfalarda ise şair daha hüzünlü bir yerden sesleniyor sanki.
nefes alma eyleminin salt fiziksel bir şey olmadığını, asıl nefes almanın insanın sevdikleriyle bir arada olmasından geçtiğini düşündürüyor, eğer sevdiklerin toprak altında ya da uzaklarda değil ise nefes almak mümkündür hissi veriyor bazı şiirleri.
ilerleyen sayfalarda ise yansıttığı duygular değişiyor, yoksulluk, garibanlık, yaşlanıyor olmanın dehşeti, artık hayatta olmayan insanların ardından duyulan özlem ve acı derinden hissediliyor.
didaktik açıdan 2 farklı öğretisi oldu bana bu kitabın, birincisi; sahip olduklarının kıymetini bil ve ikincisi; bir gün sahip olduğun her şey, buna hayatın da dâhil, yitip gidecektir...
kitabın en can alıcı dizesi bence,
gömmüşüm ana-babayı,
küsmüşüm dağa taşa,
gelmişim bu yaşa dizesiydi.
son zamanlarda okuduğum en keskin ve en etkileyici sözlerdendi.
seçtiğim dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

anlıyorum, birbirinden mukaddes,
alıp verdiğim her nefes.
bizler içindir şu doğan gün.
ölüler mezarlarda varmış rahatına.
her şey içimde, her şey,
istanbul yadigarı.
bir daha görüyorum seni
dünya gözüyle,
göğün hep üstümde,
havan ciğerlerimdedir.
ey doğup yaşadığım yerde
her taşını
öpüp başıma koymak istediğim şehir!
gömmüşüm ana-babayı,
küsmüşüm dağa taşa,
gelmişim bu yaşa...
varmak istiyor içim, varmak artık oraya!
götürün atın beni bambaşka limanlara..
ah, hatırlamadan edebilir miyiz?
şu yerle şu gökyüzü
arasında geçen ömrümüzü!
gün gelir, hatırlamak bile bir acı olur.
gençlik aşkı, sevinci, daha dünkü ümidi...
o, düşümde ağladı.
bense uyandıktan sonra.
gülümser ölüler, duvarda,
bir çerçevede...
bir çerçevede... "
yedi meşaleciler akımı üyelerinden olan ve 1910/ 1957 yılları arasında yaşayan türk şair, yazar ziya osman saba imzalı eser; pdf versiyonu yalnızca 42 sayfa olan kitabımızın 1957 yılında yayınlandığı bilinmektedir.
ziya osman saba bütün şiirleri ve geçen zaman kitaplarından sonra kendisinden okuduğum üçüncü kitap bu oldu.
şiirlerde iki farklı ruh haliyle, iki zıt duyguyla karşımıza çıkıyor şair bu kitabında, en azından benim için öyle oldu, başlarda yer alan şiirler daha optimist bir bakış açısının lirik iz düşümü niteliğinde iken ilerleyen sayfalarda ise şair daha hüzünlü bir yerden sesleniyor sanki.
nefes alma eyleminin salt fiziksel bir şey olmadığını, asıl nefes almanın insanın sevdikleriyle bir arada olmasından geçtiğini düşündürüyor, eğer sevdiklerin toprak altında ya da uzaklarda değil ise nefes almak mümkündür hissi veriyor bazı şiirleri.
ilerleyen sayfalarda ise yansıttığı duygular değişiyor, yoksulluk, garibanlık, yaşlanıyor olmanın dehşeti, artık hayatta olmayan insanların ardından duyulan özlem ve acı derinden hissediliyor.
didaktik açıdan 2 farklı öğretisi oldu bana bu kitabın, birincisi; sahip olduklarının kıymetini bil ve ikincisi; bir gün sahip olduğun her şey, buna hayatın da dâhil, yitip gidecektir...
kitabın en can alıcı dizesi bence,
gömmüşüm ana-babayı,
küsmüşüm dağa taşa,
gelmişim bu yaşa dizesiydi.
son zamanlarda okuduğum en keskin ve en etkileyici sözlerdendi.
seçtiğim dizeleri bırakarak burada bir son veriyorum.

anlıyorum, birbirinden mukaddes,
alıp verdiğim her nefes.
bizler içindir şu doğan gün.
ölüler mezarlarda varmış rahatına.
her şey içimde, her şey,
istanbul yadigarı.
bir daha görüyorum seni
dünya gözüyle,
göğün hep üstümde,
havan ciğerlerimdedir.
ey doğup yaşadığım yerde
her taşını
öpüp başıma koymak istediğim şehir!
gömmüşüm ana-babayı,
küsmüşüm dağa taşa,
gelmişim bu yaşa...
varmak istiyor içim, varmak artık oraya!
götürün atın beni bambaşka limanlara..
ah, hatırlamadan edebilir miyiz?
şu yerle şu gökyüzü
arasında geçen ömrümüzü!
gün gelir, hatırlamak bile bir acı olur.
gençlik aşkı, sevinci, daha dünkü ümidi...
o, düşümde ağladı.
bense uyandıktan sonra.
gülümser ölüler, duvarda,
bir çerçevede...
devamını gör...
18.
rıdvan hatun
doğum tarihi hakkında bir bilgiye ulaşılamamış olmakla birlikte, diyarbakır doğumlu yazar olduğu bilinmektedir.
marmara üniversitesi bilgisayar mühendisliği bölümü okuduğu ve okulunu yarıda bırakıp almanya'da yaşamına devam ettiği söylenmektedir.

kitapları
billur örüntüler
cehennemde ilahi
başkasının zihninde neye benzediğimi bilmiyorum.
tanrı hepimizi başka şeylerle sınar.
marmara üniversitesi bilgisayar mühendisliği bölümü okuduğu ve okulunu yarıda bırakıp almanya'da yaşamına devam ettiği söylenmektedir.

kitapları
billur örüntüler
cehennemde ilahi
başkasının zihninde neye benzediğimi bilmiyorum.
tanrı hepimizi başka şeylerle sınar.
devamını gör...
19.
af (film)
senaryosu cem özay tarafından yazılmış ve aynı isim tarafından yönetilen 2020 yapımlı türk filmi; bu filmin yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olduğu bilinmektedir.

kadrosunda ise akasya durağı dizisinden arif tiplemesiyle tanıdığımız timur acar, emine meyrem, yusuf bayraktar, hakan aslan ve macit koper gibi oyuncular yer almaktadır.
otoriter bir babanın, ailesinin yıkımına sebep olmasını, yıkıma götüren sebepleri, evlat ayrımcılığını, sevgisizliğin sonuçlarını, bireyin en sonunda ise sebep olduğu onca faciadan sonra kendi iç dünyasına çekilmesini, mutlak yalnızlığını da konu ediniyor.
imran ve asiye iki çocuğu olan bir çifttir ve aralarında büyük bir aşkın olduğu söylenemez, muhtemelen görücü usulü ile evlenmişlerdir, evin reisi olduğuna körü körüne inanan imran ağaç ticareti yapmakta, agresif tavırlar sergilemekte, iki oğlu arasında ayrım yapmakta ve güldüğü görülmemiştir.
asiye ev hanımıdır ve çocuklarını sever, elinden her iş gelir, hamarat bir kadındır, çocuklarını seven bir anadır.
çocuklardan büyük olanın adı aziz, küçük olanın adı ise melik'tir, babaları onlara atış tâlimi yaptırmayı tercih etmiş ve içindeki savaş duygusunu, hırsı, kötülüğü bu şekilde yansıtmış, dikte etmiştir.
imran, oğulları arasında ayrım yapmakta, büyük oğlunun zeki olmadığını düşünmekte ve onu hiç sevmemekte iken küçük oğlunu ise canını verecek kadar çok sevmektedir.
çocuklarının eline silah vermenin ve onlara silah sıkmayı öğretmenin bedelini çok ağır ödeyecektir...
kardeşler iyi anlaşıyor gibi görünseler de, büyük çocuk daha çok sevilen kardeşini kıskanmaktadır ve geri dönüşü olmayan bir hata yapacaktır...
bir ailenin bir anda nasıl yerle bir olduğunu, hüzünlü ve sarsıcı bir hikâyeyle aktarıyor yönetmen bizlere, ettiğini bulursun, diyor sanki, sen çocuğuna ne öğretirsen onun sonuçlarını yaşarsın, alt metninde bu fikir yer alıyor gibi duruyor.
bu filmin adının neden af olduğunu düşündüm izlerken, ailedeki herkes birbirine kızgın, kırgın, ruhsal olarak yaralıydı bence, herkes birbirinin hayatında bir iz bırakmıştı ve baba ise kendi hatasının bedelini en ağır şekilde ödeyecekti, kendini affedebilecek miydi?
görsel açıdan beğendiğim bir film oldu.
timur acar'ın otoriter baba figürünü canlandırma biçimi bence iyiydi, anne rolündeki hatice meyrem'in oyunculuğu da bence etkileyiciydi, en büyük acıyı ona kendi öz oğlu yaşatmış olsa bile yine de oğluna karşı merhametli olmaktan vazgeçmemesi onun oyunculuğunu daha etkili ve duygusal kılıyor.
adamın oğlunu öldüresiye dövdüğü sahnedeki oyunculuğu oldukça gerçekçiydi.
filmin sonlarına doğru ise, annenin koşarak her yerde oğlunu aradığı sahnede içim sızladı...

kadrosunda ise akasya durağı dizisinden arif tiplemesiyle tanıdığımız timur acar, emine meyrem, yusuf bayraktar, hakan aslan ve macit koper gibi oyuncular yer almaktadır.
otoriter bir babanın, ailesinin yıkımına sebep olmasını, yıkıma götüren sebepleri, evlat ayrımcılığını, sevgisizliğin sonuçlarını, bireyin en sonunda ise sebep olduğu onca faciadan sonra kendi iç dünyasına çekilmesini, mutlak yalnızlığını da konu ediniyor.
imran ve asiye iki çocuğu olan bir çifttir ve aralarında büyük bir aşkın olduğu söylenemez, muhtemelen görücü usulü ile evlenmişlerdir, evin reisi olduğuna körü körüne inanan imran ağaç ticareti yapmakta, agresif tavırlar sergilemekte, iki oğlu arasında ayrım yapmakta ve güldüğü görülmemiştir.
asiye ev hanımıdır ve çocuklarını sever, elinden her iş gelir, hamarat bir kadındır, çocuklarını seven bir anadır.
çocuklardan büyük olanın adı aziz, küçük olanın adı ise melik'tir, babaları onlara atış tâlimi yaptırmayı tercih etmiş ve içindeki savaş duygusunu, hırsı, kötülüğü bu şekilde yansıtmış, dikte etmiştir.
imran, oğulları arasında ayrım yapmakta, büyük oğlunun zeki olmadığını düşünmekte ve onu hiç sevmemekte iken küçük oğlunu ise canını verecek kadar çok sevmektedir.
çocuklarının eline silah vermenin ve onlara silah sıkmayı öğretmenin bedelini çok ağır ödeyecektir...
kardeşler iyi anlaşıyor gibi görünseler de, büyük çocuk daha çok sevilen kardeşini kıskanmaktadır ve geri dönüşü olmayan bir hata yapacaktır...
bir ailenin bir anda nasıl yerle bir olduğunu, hüzünlü ve sarsıcı bir hikâyeyle aktarıyor yönetmen bizlere, ettiğini bulursun, diyor sanki, sen çocuğuna ne öğretirsen onun sonuçlarını yaşarsın, alt metninde bu fikir yer alıyor gibi duruyor.
bu filmin adının neden af olduğunu düşündüm izlerken, ailedeki herkes birbirine kızgın, kırgın, ruhsal olarak yaralıydı bence, herkes birbirinin hayatında bir iz bırakmıştı ve baba ise kendi hatasının bedelini en ağır şekilde ödeyecekti, kendini affedebilecek miydi?
görsel açıdan beğendiğim bir film oldu.
timur acar'ın otoriter baba figürünü canlandırma biçimi bence iyiydi, anne rolündeki hatice meyrem'in oyunculuğu da bence etkileyiciydi, en büyük acıyı ona kendi öz oğlu yaşatmış olsa bile yine de oğluna karşı merhametli olmaktan vazgeçmemesi onun oyunculuğunu daha etkili ve duygusal kılıyor.
adamın oğlunu öldüresiye dövdüğü sahnedeki oyunculuğu oldukça gerçekçiydi.
filmin sonlarına doğru ise, annenin koşarak her yerde oğlunu aradığı sahnede içim sızladı...
devamını gör...
20.
devrimciye aforizmalar
" tek altın kural şudur,
altın kural diye bir şey yoktur. "
sf / 9
1856/ 1950 yılları arasında yaşayan irlandalı yazar ve eleştirmen george bernard shaw imzalı 95 sayfalık eser; özgün adı maxims for revolutionists olan eserin türkçe derlemesi ise özgür ateş tarafından yapılmış ve 2015 yılında yayınlanmıştır.
demokrasi, eğitim, putperestlik, suç ve ceza, mülkiyet, din, erdem, mutluluk, güzellik ve zenginlik, benlik, şöhret, disiplin başta olmak üzere hayatı şekillendiren bazı konulara dair tespitlerde bulunuyor.
bu kavramları felsefik boyutlarından ziyade sosyolojik boyutlarıyla irdeliyor george bernard shaw; ekseriyetle insanı ve toplumu baz alıyor, kavram hakkında bilgi vermek yerine.
yalın ama sivri bir üslup kullanıyor dâima,
duygudan arındırılmış bir üslupla yaklaşıyor olsa da kibirli bir imaj çiziyor kitap boyunca, gözlemlerini üslubuna kendi varlığını ve yüreğini katmamaya çalışarak aktarıyor bence biraz da.
halkın bürokrasiyi anlayamayacağını ve yalnızca ulusal putlara tapabileceğini dile getiriyor, evliliğin ise soy yürütmenin amaçlandığı sözleşmeler bütünü olabileceğini belirtiyor, hayatta her şeyin bir bedelinin olduğunu da ifade ediyor.
kitap hakkında kişisel fikirlerime geçmem gerekirse;
yazara bazı konularda katıldığım, bazı konularda katılmadığım bir kitap oldu,
düşündüren sözlerin yanı sıra güldüren birkaç aforizma da vardı.
çocukların dövülmesini normal karşılayan aforizmaları beğenmedim, evlerin ise kadının iş yeri olduğunu iddia eden aforizmaları da hoş karşılayamadım.
bazı konular üzerine ufuk açıcı denilebilecek bir eser olduğu söylenebilir.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
kitaba dair en komik bulduğum söz ise, " yaşı kırkı geçen herkes alçaktır " sözü oldu, bunu diyen george bernard shaw ise 94 yaşında hayatını kaybetmiştir...
^^

halk bürokrasiyi anlayamaz; onlar sadece ulusal putlara tapar.
bir kralı öldüren de, onun uğruna ölen de aslında ona tapmaktadır.
hiçbir şey koşulsuz olamaz; bu sebeple hiçbir şey bedelsiz de olamaz.
yapabilen yapar, yapamayan nasıl yapılacağını öğretir.
kendi diline tam hâkim olamayan hiç kimse bir başka dili hakkıyla öğrenemez.
evlilik, çok fazla azgınlık ve çok fazla fırsatın birleşimi olduğu için yaygındır.
hapse atılmak da aslında idam edilmek kadar geri dönülmez bir cezadır.
hapishanedeki en endişeli adam hapishane müdürüdür.
mutluluk ve güzellik birbirlerinin yan ürünüdür.
en tahammül edilmez acı, en yoğun hazzın sürekli devam ettirilmesiyle elde edilir.
eğer tarih tekerrür ediyor ve her zaman en beklenmedik şeyler oluyorsa, insan deneyimlerinden hiçbir şey öğrenemiyor demektir.
hayat herkesi eşitler, ölüm ise sadece ünlü olanları ortaya çıkarır.
insanların bilgeliği deneyimleriyle değil, deneyimlere açık olmalarıyla doğru orantılıdır.
yaşı kırkı geçen herkes alçaktır...
altın kural diye bir şey yoktur. "
sf / 9
1856/ 1950 yılları arasında yaşayan irlandalı yazar ve eleştirmen george bernard shaw imzalı 95 sayfalık eser; özgün adı maxims for revolutionists olan eserin türkçe derlemesi ise özgür ateş tarafından yapılmış ve 2015 yılında yayınlanmıştır.
demokrasi, eğitim, putperestlik, suç ve ceza, mülkiyet, din, erdem, mutluluk, güzellik ve zenginlik, benlik, şöhret, disiplin başta olmak üzere hayatı şekillendiren bazı konulara dair tespitlerde bulunuyor.
bu kavramları felsefik boyutlarından ziyade sosyolojik boyutlarıyla irdeliyor george bernard shaw; ekseriyetle insanı ve toplumu baz alıyor, kavram hakkında bilgi vermek yerine.
yalın ama sivri bir üslup kullanıyor dâima,
duygudan arındırılmış bir üslupla yaklaşıyor olsa da kibirli bir imaj çiziyor kitap boyunca, gözlemlerini üslubuna kendi varlığını ve yüreğini katmamaya çalışarak aktarıyor bence biraz da.
halkın bürokrasiyi anlayamayacağını ve yalnızca ulusal putlara tapabileceğini dile getiriyor, evliliğin ise soy yürütmenin amaçlandığı sözleşmeler bütünü olabileceğini belirtiyor, hayatta her şeyin bir bedelinin olduğunu da ifade ediyor.
kitap hakkında kişisel fikirlerime geçmem gerekirse;
yazara bazı konularda katıldığım, bazı konularda katılmadığım bir kitap oldu,
düşündüren sözlerin yanı sıra güldüren birkaç aforizma da vardı.
çocukların dövülmesini normal karşılayan aforizmaları beğenmedim, evlerin ise kadının iş yeri olduğunu iddia eden aforizmaları da hoş karşılayamadım.
bazı konular üzerine ufuk açıcı denilebilecek bir eser olduğu söylenebilir.
okurken seçtiğim bazı cümleleri bırakarak burada bir son veriyorum.
kitaba dair en komik bulduğum söz ise, " yaşı kırkı geçen herkes alçaktır " sözü oldu, bunu diyen george bernard shaw ise 94 yaşında hayatını kaybetmiştir...
^^

halk bürokrasiyi anlayamaz; onlar sadece ulusal putlara tapar.
bir kralı öldüren de, onun uğruna ölen de aslında ona tapmaktadır.
hiçbir şey koşulsuz olamaz; bu sebeple hiçbir şey bedelsiz de olamaz.
yapabilen yapar, yapamayan nasıl yapılacağını öğretir.
kendi diline tam hâkim olamayan hiç kimse bir başka dili hakkıyla öğrenemez.
evlilik, çok fazla azgınlık ve çok fazla fırsatın birleşimi olduğu için yaygındır.
hapse atılmak da aslında idam edilmek kadar geri dönülmez bir cezadır.
hapishanedeki en endişeli adam hapishane müdürüdür.
mutluluk ve güzellik birbirlerinin yan ürünüdür.
en tahammül edilmez acı, en yoğun hazzın sürekli devam ettirilmesiyle elde edilir.
eğer tarih tekerrür ediyor ve her zaman en beklenmedik şeyler oluyorsa, insan deneyimlerinden hiçbir şey öğrenemiyor demektir.
hayat herkesi eşitler, ölüm ise sadece ünlü olanları ortaya çıkarır.
insanların bilgeliği deneyimleriyle değil, deneyimlere açık olmalarıyla doğru orantılıdır.
yaşı kırkı geçen herkes alçaktır...
devamını gör...
