münzevi_zeyrek yazar profili

münzevi_zeyrek kapak fotoğrafı
münzevi_zeyrek profil fotoğrafı
rozet
karma: 2736 tanım: 184 başlık: 244 takipçi: 12
Yitirdim kendimi kendi içimde...

son tanımları


sayısız suç kaydı olan insanların sokaklarda dolaşması

toplumun huzurunu ve güvenini belirleyen unsurların başında adalet sisteminin işleyişi gelir. bir ülkede insanlar sokaklarda kendilerini güvende hissetmiyorsa, bu yalnızca bireysel bir kaygı değil, devlet ile vatandaş arasındaki güven bağının zedelenmesidir. bugün en çok tartışılan konulardan biri, defalarca suç işlemiş, dosyaları kabarık olan kişilerin hiçbir engelle karşılaşmadan hayatlarına devam etmeleri, hatta aynı suçları yeniden işlemeleridir.

bir kişinin onlarca suç kaydına rağmen hâlâ özgürce dolaşabiliyor olması, cezanın amacına ulaşmadığını gösterir. cezaların temel işlevi yalnızca suçluya bedel ödetmek değil, aynı zamanda onu topluma yeniden kazandırmak ve suçu caydırıcı hâle getirmektir. eğer bir insan defalarca hırsızlık, gasp, şiddet ya da dolandırıcılık yapabiliyor ve her defasında kısa süreli cezalarla ya da çeşitli aflarla sokaklara geri dönüyorsa, burada caydırıcılık unsuru ortadan kalkmış demektir.

suçun bedelini çoğu zaman yalnızca mağdur öder. evine girilen kişi, sokakta gasp edilen genç, şiddete uğrayan kadın her defasında adalete güvenmek ister. ancak aynı kişi veya benzer suçlular tekrar tekrar karşılarına çıktığında, mağdurda yalnızca bir acı değil, aynı zamanda derin bir adalet duygusu kaybı oluşur. bu durum mağduru ikinci kez cezalandırmak gibidir: ilkinde suçu işleyen kişiden, ikincisinde ise yeterince korumayan devletten dolayı.

sayısız suç kaydı olan insanların sokakta dolaşması tek başına suçlu meselesi değildir. bu daha büyük bir zincirin halkalarını gösterir: yetersiz denetim mekanizmaları, cezaevi sonrası topluma uyum programlarının eksikliği, cezaların orantısız veya yetersiz uygulanması, af, indirim ve iyi hâl gibi uygulamaların kötüye kullanılması. bu açıklar kapatılmadıkça suç işleyen kişi, cezasını çekse bile yeniden aynı yola girecektir çünkü sistem ona farklı bir seçenek sunmamaktadır.

adaletin güçlü olmadığı bir yerde insanlar kendi adaletini tesis etmeye kalkar. bu ise toplumsal düzeni altüst eder, linç kültürünü ve güvensizliği doğurur. yani devletin adalet mekanizması zayıfladığında sokaklarda yeni ve daha büyük tehlikeler baş gösterir. insanlar birbirine güvenemez, mahalleler korku ile kapanır, şehirlerde huzur kaybolur.

sorunun çözümü yalnızca daha ağır cezalar değildir. bu bir ayağıdır, evet; ancak tek başına yeterli değildir. gerçek çözüm şu unsurlarda gizlidir: tekrar eden suçlarda daha katı ve net yaptırımlar uygulanması, suç geçmişi olan kişilerin toplumda daha sıkı denetlenmesi, cezaevlerinin insanı yeniden topluma kazandıran merkezler hâline gelmesi, yargı sürecinde mağdurun haklarının önceliklendirilmesi ve en önemlisi, suçun köküne inen yoksulluk ve eğitimsizlik gibi sebeplerin ortadan kaldırılması.

sayısız suç kaydı olan insanların serbestçe dolaşması yalnızca bireysel bir mesele değil, toplumsal bir yaradır. adaletin sağlanamadığı bir yerde güven duygusu yok olur, güvenin yok olduğu yerde de toplumsal barış kaybolur. oysa toplum dediğimiz şey ortak güven ve ortak değerler üzerine kurulu bir evdir. eğer bu evin kapıları suçlulara açık, mağdurlara kapalıysa, o evin duvarları eninde sonunda yıkılır. adalet yalnızca mahkeme kararlarında değil, sokaklarda, evlerde ve insanların kalbinde yaşamalıdır.
devamını gör...

dinlerin biteceği tarih

insanlık var oldukça dinlerin tamamen biteceğini söylemek pek mümkün görünmüyor. çünkü din sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda bir ihtiyaç, bir alışkanlık, bir aidiyet biçimi. insan zihni anlam arıyor; acıya, ölüme, bilinmeze bir açıklama getirmek istiyor. bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin, o varoluşsal boşluğu sadece matematik formüllerle dolduramıyoruz. hatta bazen bilim ilerledikçe bilinmezlikler artıyor, kafamız daha da karışıyor. işte tam o anda din sahneye çıkıp “merak etme, bunun da bir cevabı var” deyiveriyor.

diyelim ki bilim bir gün ölümsüzlüğü bile buldu. insan yine de bir şeye inanmak ister. çünkü mesele sadece ölüm korkusunu yenmek değil; bir anlam, bir yön, bir “neden buradayız” sorusuna yanıt aramak. yani sonsuz yaşasak bile, boşlukta sallanır gibi hissetmemek için bir şeye tutunmak ihtiyacı var. bu da dinin veya benzeri inanç biçimlerinin kolay kolay kaybolmayacağına işaret ediyor.

üstelik din, bireysel olduğu kadar kültürel bir mesele. kahvaltı alışkanlığımızı, sabah telefona bakma refleksimizi bile terk edemezken, binlerce yıllık inanç alışkanlıklarını “bir gün biter” diye düşünmek fazla iyimser olur. araştırmalar da gösteriyor ki, kimi yerde sekülerleşme artsa da, başka yerlerde dini inançlar daha da güçleniyor.

kısacası, insanlık ölümsüzlüğü bulsa bile dinler bitecek gibi görünmüyor. belki format değiştirir, yeni inanç biçimlerine evrilir ama inanma ihtiyacı baki kalır. çünkü biz insanlar, teknolojiyle göğe çıksak da, kalbimizin bir köşesinde hep bir anlam arayışı taşırız. ve muhtemelen, dinler o köşeyi doldurmaya devam edecek.
devamını gör...

seks

insanlık tarihinin en eski buluşlarından biri ateştir, ama itiraf edelim, seks ondan daha önce bulunmuş olabilir. düşünsenize, mağara adamı elinde meşale ile dolaşıyor, ama aklı hâlâ başka yerde… ateş belki insanı ısıttı, ama seks hem nüfusu artırdı hem de uygarlığın devamını sağladı.

seks, aslında evrenin en sessiz mutabakatı. iki taraf da aynı anda “tamam” der, ama nedense biri her zaman daha fazla terler. üstelik kimse üniversitede seks 101 dersi almıyor, ama herkes kendi kendine mezun olmayı başarıyor.

bir de şu var; seks, kelimelerle anlatılınca hep komik durur. çünkü ne derseniz deyin, işin fiziksel kısmı insanı gülümsetir. ama işin güzelliği de burada: bedenler konuşur, kelimeler sadece seyirci kalır.

kısacası, seks hem en ciddi hem de en eğlenceli insan icadıdır. bir bakıma evrenin bize verdiği bedava bir lunapark bileti… tabii ki, lunaparka binmeden önce güvenlik kurallarını okumakta fayda var.
devamını gör...

türkiye bir yemek olsaydı ne olurdu sorunsalı

türkiye bir yemek olsaydı, muhtemelen menemen olurdu.

düşünsenize, herkesin malzeme listesi aynı: domates, biber, yumurta. ama iş tarife gelince kıyamet kopar: soğan konur mu, konmaz mı? işte türkiye tam olarak bu; hepimiz aynı tencerenin içindeyiz ama nasıl pişmemiz gerektiği konusunda asla anlaşamıyoruz. bir yanda “soğansız menemen medeniyettir” diyenler, diğer yanda “soğansız olmaz” diye bağıranlar. bu tartışma, aslında yüz yıldır farklı konularda sürdürdüğümüz büyük tartışmaların mutfak versiyonu. hepimiz aynı tabağa kaşık sallıyoruz ama birbirimizin kaşığından gelen lezzete karşı önyargımız baki.

menemenin en güzel yanı, tarifin ne kadar karmaşık olursa olsun sonunda ortaya sıcak, renkli ve kokusuyla iştah açan bir şey çıkmasıdır. türkiye de öyle; içinde acısı var, tatlısı var, biraz yanık kenarları var. kimi zaman fazla tuzlu oluyor, kimi zaman da sulu; ama sofradan kalkarken “yine de güzeldi” diyorsun. ve tabii ki menemeni en güzel yapan şey, hangi ocağa konursa konsun mutlaka fokurdayarak pişmesi. türkiye de öyle; hep bir kaynama hâlinde, asla soğumayan, arada taşsa da yeniden toparlanan bir tencere.

kısacası, türkiye bir yemek olsaydı, menemen olurdu… ve biz de hâlâ başında toplanmış, “soğanlı mı, soğansız mı?” diye tartışmaya devam ediyor olurduk.
devamını gör...

seks olmasaydı kadın erkek ilişkileri nasıl olurdu sorusu

muhtemelen aşk, daha “kitap kulübü üyeliği” ve “ortak spotify listesi” üzerinden ilerlerdi. birbirine şiir göndermek yeniden popüler olur, kahve kokusu ve göz teması, başlı başına flört unsuru haline gelirdi.

insanlar, “seni seviyorum” demek yerine, kışın kendi montunun fermuarını açıp karşısındakine uzatırdı. romantizmin en yoğun anı, marketten iki kişilik dondurma alıp ortadan yemek olurdu.

ve belki de aşk, en saf hâlini bulurdu…
çünkü hiçbir şey beklemeden, sadece sohbetin keyfi için yan yana oturmak; günümüzde lüks, o dünyada ise standart olurdu.

ama dürüst olalım…
insanoğlu muhtemelen yine kavga edecek bir sebep bulurdu. sadece bu sefer tartışmalar “kimin şemsiyeyi tutacağı” üzerine olurdu.
devamını gör...

hayatınızı değiştiren kararlar

hayat dediğimiz şey, aslında sayısız “dönüşüm anı”ndan ibaret değil mi? o anlar ki, tek bir kararınla tüm oyun alanını baştan kurarsın; sanki elindeki kumanda sihirli bir düğmeye basmıştır ve hayatın yepyeni bir sezona geçmiştir. ama tabii bu dönüşüm anları, “aaa, hemen şimdi karar verdim, tamam hayatım değişti!” diye gerçekleşmez. bazen kararsızlık, o karar verme sürecinin sadık ortağıdır ve bizimle kol kola gezer; düşün ki, “yatakta mı kalayım, yoksa kahve mi içeyim?” diye başlayan ikilemler, hayatının genel haritasını bile etkileyebilir.

zor kararlar, aslında hayatın bize taktığı o tuhaf sınavlardır. “acaba doğru mu yapıyorum?” sorusu bir an evvel aklından çıkmaz, çünkü karar verirken hem mantık, hem kalp, hem de çevrendeki sesler aynı anda mikrofon açmış gibidir. işte burada devreye o zekâ girer: “karar verirken abartma, ama hafife de alma” felsefesi. çünkü gerçek dönüşüm, kararsızlığın ortasında saklıdır. biraz da “ben artık risk alırım, ya tutarsa?” diye cesurca adım atmaktır.

yeniden kendini yaratmak ise tam bir sanat. herkes picasso olamaz, ama kendi hayatının ressamı olmak ise herkesin hakkı. unutma, mona lisa’nın gizemli gülümsemesinin arkasında uzun uğraşlar var; sen de hayatına birkaç fırça darbesiyle anlam katabilirsin. üstelik bu tabloyu sadece sen görüyorsun, yani özgürsün! bugün ne renk seçersen, yarın o renk tonuyla devam edersin.

sonuçta dönüşüm anları, sadece büyük kahramanlıklarla değil, ufak ama zekice hamlelerle de mümkün. mesela dün bir karar verdin, bugün güldün ve yarın yeni bir plan yaptın; işte hayatın kendisi bu döngüden ibaret. hem şunu unutma, hayatın zeki yanı, bazen kendini hiç ciddiye almamakta gizlidir. öyleyse, kararını ver, tabii yanına biraz da espri katmayı unutma. çünkü en sağlam dönüşüm, gülümseyerek yapılan dönüşümdür.
devamını gör...

boşanmak

boşanmak, insanların sandığı kadar basit bir karar değil. hele ki bir çocuğunuz varsa… hele ki o çocuk bir kız çocuğuysa ve size "baba" dediğinde dünyanın tüm yükü omzunuzdan düşüyorsa… işte o zaman mesele artık sadece iki yetişkinin hikâyesi olmaktan çıkar.

ben boşandım. ama ailemi tamamen geride bırakmadım. sadece şekil değiştirdim. çünkü bazen, bir çatı altında kalmak, birlikte yaşamak değil; birlikte susmak, birlikte tükenmek anlamına gelir.

bir baba olarak uzun zaman "idare ettim." daha çok sabrettim, daha az konuştum. kırıldım ama belli etmedim. çünkü bir babanın önce koruyucu olması gerektiğine inandım. ama bir noktada anladım ki; kızımın büyüyeceği ev, sadece çatısı sağlam bir yapı olmamalı. içinde nefes alınan, huzur duyulan, sevgiyle dolu bir yer olmalı. ve eğer bunu sağlayamıyorsak, o çatıyı zarifçe sökmek en doğrusuydu.

boşanmak, bazıları için bir son olabilir. ama benim için bir dönüşüm. kızım için daha dürüst, daha huzurlu, daha sağlıklı bir hayat kurma gayreti. çünkü çocuklar söylenenleri değil, yaşananı hisseder. biz sustukça o anladı. biz kırıldıkça o ürktü. ve ben, onun ruhunda çatlaklar bırakmamak için bu kararı verdim.

kızım hâlâ beni çok seviyor. ben de ona aşığım. annesiyle ayrı evlerde olabiliriz, ama onun hayatında hâlâ birlikteyiz. kararlarımızı birlikte alıyoruz. onun için hâlâ bir takımız. aramızda artık bir evlilik yok belki ama hâlâ bir sorumluluk var. hâlâ bir vicdan.

boşanmak, bir başarısızlık değil. aksine, bir yalanı sürdürmeyi reddetmenin cesaretidir. bazen en büyük sevgi, gitmeyi bilmektir. kızımın gözlerinin içine bakarken artık içim daha rahat. çünkü ona dürüstüm. çünkü artık ona huzurlu bir baba olarak sarılıyorum.

toplum ne derse desin… ben bir kız babasıyım. ve onun gülüşü için bazı acılara razıyım. biz belki annesiyle yol arkadaşı olmayı başaramadık. ama onun için hâlâ aynı gemideyiz.

biliyorum, bir gün büyüyecek. her şeyi anlayacak. ve o gün geldiğinde, umarım şunu düşünür: “babam, güçlü olduğu için değil, gerçek olduğu için kahramanımdı.”
devamını gör...

23 temmuz 2025 eskişehir'de 11 orman işçisinin şehit olması

bir yangın çıktı yine, ama bu defa sadece ağaçlar tutuşmadı.
bir ülkede insan, ormanı korurken yanarak ölüyorsa; orada sadece doğa değil, insan onuru da yanıyordur.

23 temmuz 2025. eskişehir’in göbeğinde, modernliğin arka sokağında, 11 orman işçisi, görev başında şehit düştü. yangını söndürmeye gitmişlerdi, ama onları söndüren bir sistemin ortasında, göz göre göre, sessizce yok oldular. kimi evine dönmeyi hayal etti, kimi çocuğuna oyuncak almayı. hiçbiri dönmedi.

ve şimdi herkes soruyor:
“nasıl oldu?”
“niye oldu?”
ama asıl soru şu:
neden her yaz aynı yangının içinde buluyoruz kendimizi?

çünkü bu ülkede orman işçisi olmak, ölüme yürümenin diğer adıdır. çünkü bu ülkede yangın söndürmek, ateşe korumasız girmektir. çünkü bu ülkede “önlem” kelimesi sadece felaket sonrası kurulan cümlelerde geçer.

bu insanlar oraya kendi canlarını feda etmek için değil, görevlerini yapmak için gittiler. peki devlet görevini yaptı mı?
yangın söndürme filosu ne durumda?
termal kameralar nerede?
yangın yolları neden hâlâ kapalı?
yangın eğitimi alan kaç kişi var?
ve o insanlar neden hâlâ ilkel koruyucu ekipmanlarla alevlerin karşısına dikiliyor?

bir ülkenin gelişmişliği, gökdelenlerle, otoyollarla değil; orman yangınına gönderdiği işçisine verdiği değerle ölçülür.
şimdi soruyorum:
kimin için çalıştı o 11 can?
kim korudu onları?
kim hesap verecek?

suskunluk büyüyor. herkes “başınız sağ olsun” diyor. ama kimsenin yüzü kızarmıyor.
çünkü bizde ölümler istatistik, hayatlar manşet süsü.
çünkü bizde işçinin ölümü kader, sistemin çöküşü mukadderat.

eskişehir’in üstünde hâlâ is var.
sadece ormanların değil, bu ülkenin vicdanının isiydi o.
ve biz susarsak, bu is hepimizin yüzüne bulaşacak.

bu yangını unutan, sıradakine göz yumar.
bu ölümleri normalleştiren, yeni ölümlerin suç ortağıdır.
ve biz, artık hiçbir ölümde suç ortağı olmak istemiyoruz.

çünkü bu yangın hepimizin kapısında.
ve hepimizi yakacak bir gün…
devamını gör...

719 öğrencinin lgs'de full çekmesi

bu sene lgs’de 500 tam puan alan öğrenci sayısı: 719
yazıyla: “yedi yüz on dokuz tane tam isabetli ok atışı.”
resmen sınav değil, milli piyango.
yani biri çıkıp “sınavda çok zorlandım, sadece 500 yaptım” dese, kimse garipsemez.

şimdi bazı şeyleri kabul edelim.
eskiden 500 puan almak neydi?
mahallede heykelin dikilirdi, annen pazarda “bizimki tam yaptı” diye manavdan 1 kasa domatesi bedava alırdı.
şimdi?
binada 3 tane var, imam hatiplilerin hepsi “birinci” olmuş.

hadi geçelim nostaljiyi, gelelim bu mucizenin kaynağına:
çok çalıştılar.
yani… evet… belki? ama 719 kişinin aynı anda aynı başarıyı yakalaması demek, ya aynı yayınevine inanmaları, ya da topluca bir dua zincirine girmeleri lazım.

bazı soruların bazı deneme kitaplarıyla “kelimesi kelimesine” benzeşmesi de tamamen tesadüf tabii.
evrenin şakası gibi.
mars retrosunda geometriyle kader kesişmiş olabilir.
belki de o deneme kitaplarını hazırlayan hocalar aslında görünmeyen birer lgs kâhini.
yayınevleri bile şaşkın: “vallahi biz de bu kadarını beklemiyorduk!”

aileler ne diyor?
“bizim çocuk o soruyu görmüştü ama sınavdan önceydi, sınavla ilgisi yoktu.”
tabii tabii, ben de sabah rüyamda 12. sorunun cevabını görmüştüm ama söylemedim, ayıp olur diye.

liseler ne yapacak şimdi?
“biz de bilmiyoruz, kura mı çeksek, tombala mı oynasak?”
kontenjan 120, tam puanlı başvuru 450.
araya torpil sığdıramıyorsun, çünkü herkes “tam torpil puanı”yla geliyor.
belki de çözüm şu:
"sınavı geçene değil, sınav sorularını en çok hatırlayana kontenjan verilsin."
ya da “matematik neti değil, metafizik'e olan bağı” ölçülsün.

bakın, bu noktada artık yeni sistem önerileri devreye girmeli:

sınavdan önce astrolojiye göre konular belirlenmeli.
(“bu sene yengeçler tarih sorularına dikkat etsin.”)

çocukların doğum tarihine göre puan kırılmalı.
(“ağustos doğumlusun, belli çalıştın. ama ocak’ta doğan çocuğa kıyak geçemem.”)

öğrencinin kaç deneme çözdüğü değil, kaçını ezberlediği sayılmalı.
(gerçek çaba alın teriyle ölçülür.)

ve belki de son çare:
müneccim kontenjanı.
sınavdan önce doğru yanıtı öngören öğrenci, geleceği parlaktır deyip direkt alınmalı.

netice:
bu yıl lgs, bilgiyle değil, “önceden bilgi edinme ihtimaliyle” kazanıldı.
sınav sistemimiz de artık bir distopya romanına döndü:
spoiler’ı yiyen kazanır.

ve biz, 719 mucizeyi hayranlıkla izlerken,
gelecek yıl için en iyi yatırımın ne olduğunu anladık:
kahve falı, deneme testi, astroloji üçlüsü.
devamını gör...

halk saraydan üstündür

halk saraydan üstündür; ne güzel sözdür. çünkü halkın eliyle yükselmiş devasa sarayların kapılarını açmak o kadar kolay değildir. sarayda halı serilir, kristal avizeler asılır, duvarlar cila cila parlar; ama halk? onun gücü bambaşkadır. halk, o parıltılı duvarların ardındaki gerçek gücü elinde tutar.

düşünsenize, sarayda oturanlar altın tabaklarda yemek yerken, halk mutfağında ne pişerse onu yer. ama unutmayın, halkın mutfağında en iyi tarifler yapılır. sadece lezzetli değil, pratik ve dayanıklıdır. saraydaki şefler ocağı söndürürken, halk ateşi harlar, ekmek pişirir, sofrayı donatır.

sarayda krallar ve kraliçeler vardır, pırıl pırıl tahtlarıyla. ama halkın tahtı vardır; markette, pazarda, kahvede, köprü altında, hatta mahalle parkında. sarayın tahtı taşınabilir mi? peki halkın tahtı? dilediği zaman oturur, kalkar, hatta başka bir tahta geçer. hatta bazen o tahtı devirmek için yürüyüşe bile çıkar!

sarayda gösteriş vardır, ama halkta dayanışma. sarayın bahçeleri süslüdür, ama halkın kalbi daha büyüktür. sarayda güvenlik kameraları sayısızdır; halk ise birbirini gözetir, korur. sarayın kapısı demir parmaklıklarla kilitliyken, halkın kapısı ardına kadar açıktır; çünkü “gelen gideni aratmaz.”

bir de sarayda “ayak işi” diye tabir edilen işler vardır, halk ise el emeğiyle, alın teriyle, gülerek ya da haykırarak o işleri yapar. sarayda servis edenler var, halkta hizmet edenler. aradaki fark bu: hizmet edenler, aslında o sarayı ayakta tutan güçtür.

sarayı yapana değil, onu yaşatan halka bak derler. çünkü sarayda oturanlar gelip geçicidir; halk ise nesiller boyu aynı yerde durur, o sarayların gölgesinde hayatını sürdürür.

ve en önemlisi: sarayın ışıkları yanar, halkın ışığı ise hiç sönmez. sarayda elektrik kesilirse karanlık olur, halkta ise karanlığı dağıtacak nice el ve yürek vardır.

halk saraydan üstündür, çünkü sarayda oturmak kolaydır; ama halk olmak cesaret, emek ve yürek ister. sarayda saltanat sürmek kolaydır; ama halk olarak var olmak, ayakta kalmak, direnmek ve büyümek gerekir.

o yüzden, ne zaman “halk saraydan üstündür” denilse, sadece bir söz değil, tarih boyunca süren bir gerçek, yaşanmış bir destan duyulur.

ve bu destan, her yeni güne, halkın kahkahasıyla, emeğiyle ve dayanışmasıyla yazılır.
devamını gör...

pkk'nın silah bırakmasından rahatsız olan kesim

“silah bırakma süreci mi? ha ha! yani şöyle düşüneceğiz: pkk silahlarını bırakacak, sonra da ‘hadi bakalım, barış var, herkes el ele tutuşacak’ mı diyeceğiz? gülme krizi tutuyor beni! silah bırakmak dedikleri, aslında ‘silahları bahçeye gömdük, çıkarmıyoruz’ demek olmalı. ama biz bunu ısrarla ‘silahları evde kullanmıyoruz’ diye anlamaya devam edeceğiz. olur mu öyle şey?

şimdi şu var: bir insan ya da örgüt ‘silah bırakıyorum’ dedi mi, silahını kutuya koyar, üstüne ‘bu artık işe yaramaz’ yazar, mis gibi dolaba kaldırır. ama bizimkiler ne yapıyor? ‘silah bırakıyoruz’ diye yalan söylüyor, sonra gizli gizli tedarik listesi hazırlıyor, askerler gibi kamp yapıyorlar. hani ‘silah bırakmak’ var, hani ‘silah bırakmamak’ var, bizimki ‘silah bırakma mı? yok, biz sadece silahlarımızı uyutuyoruz’ kafasında.

barış süreci dedikleri şey sanki dizinin sezon finali gibi; ‘öldük mü, kalmadık mı?’ derken yeni sezon bomba gibi başlıyor. izleyici koltuğunda biz de ‘acaba ne olacak şimdi?’ diye bekliyoruz. bu arada silahlar da hazır, yeni bölüm çekiliyor, fragmanlar paylaşılıyor.

bir de o meşhur ‘barış güvercini’ var ya, o da sanırım palyaço kostümü giymiş, ama elinde su tabancası var. çünkü gerçek silahlar orada duruyor, ama biz ‘işte, silah bırakıldı, barış geldi!’ diye ayakta alkış tutuyoruz.

yani kısaca, pkk silah bırakacaksa önce bana da haber versin, ben de kendime hemen ‘silah bırakma kutusu’ alayım, bir güzel kutulayım, o kadar inandırıcı olsun!”
devamını gör...

sadece zenginlerin bileceği dertler

zengin olmak dışarıdan harika görünse de, onların da kendine has "dertleri" var elbet. ama bu dertler öyle “kira günü geldi, faturalar yığıldı” türünden değil. daha çok, “bu özel jetin koltukları neden hâlâ krem rengi?” gibi üst segment problemler… gelin birlikte göz atalım:

mesela bir zengin sabah gözünü açar açmaz kara kara düşünür: “bu yaz bodrum’daki villaya mı geçsek, yoksa toskana’daki bağ evine mi?” dert büyük… hemen arkasından başka bir problem: “yeni aldığımız yatı marinaya bağlayacak yer yokmuş. 35 metre ya, az değil!”

iş bununla da bitmez. özel jette wi-fi yine yavaş. zoom toplantısı donuyor. bu kadar da olmaz artık, değil mi?

alışverişe gelecek olursak... “bu sezonun hermes çantasını hiç bir yerde bulamıyoruz!” gibi feryatlar yükselir. gardırop zaten dolu ama o çanta eksik kalırsa sosyal çevrede eksik puan yazılır.

bir de yatırım dünyası var tabii. “nasdaq düştü, portföyün %3’ü eridi!” deyince moral sıfırlanır. şoför geç kalır, helikopter pisti rüzgardan kapanır, çocuk stanford’dan görüntülü arar ama saat farkı yüzünden zor yakalanır.

yani anlayacağınız, her cebin derdi başka. ama bazı dertler gerçekten sadece yüksek cüzdan seviyesine özel!
devamını gör...

güzel kadınlara tavsiyeler

aynaya bakıp “ben ne güzelim!” diyorsan haklısın… ama o gün de evi süpürmek zorundasın. güzellik toz almıyor.

güzelsen dikkat çekersin, zekiysen şüphe çekersin. en iyisi ikisini karıştır, millet senin uzaylı olduğuna inansın.

biri “çok güzelsin” dediğinde cevap verme. cevap verirsen alışkanlık yapar, sonra adam sana banka kredisi bile çıkarmaz.

her sabah makyaj yapmadan önce şunu hatırla: evdeki kahve de sütsüzken serttir ama yine de seviliyor.

güzelliğine güvenip ukalalık yapma. unutma ki dünyanın en güzel kadını bile, sabah alarmı çalınca yüzünü yastığa gömer.

çok güzel olduğun için seni herkes kıskanıyor olabilir. ama çamaşır suyu lekesi güzelliği tanımaz, dikkatli ol.

güzelliğini ınstagram filtresiyle değil, kuyrukta beklerkenki sabrınla göster.

sokakta 5 kişi dönüp baktı diye havalara girme. belki de bluzun ters. bir kontrol et istersen.

kendine güven ama özgüvenle "ben zaten çok iyiyim" demek arasında bir çizgi var. o çizgi genelde kaş kalemiyle çiziliyor zaten.

herkes sana bakıyor diye endişelenme. kimse melekle yürümeye alışkın değil.
devamını gör...

antoloji.com

burası, duygularımızı saklamadan, içimizden geldiği gibi döktüğümüz bir yer. şiirlerimizin, hikayelerimizin, bazen en çılgın hayallerimizin, bazen de en derin hüzünlerimizin paylaşıldığı sıcak bir dostluk mekanı. antoloji.com, kelimelerle konuşan, yazmanın büyüsüne inanan herkesin buluşma noktası.

burada yazar olmak demek; yalnız olmadığını hissetmek demek. her satırda, her yorumda bir arkadaşlık, bir destek var. yazdığın her şey değerli; çünkü burası senin sesinin duyulduğu, kalbinin anlaşıldığı yer.

kelimelerle dans etmeye, içinden geçenleri özgürce paylaşmaya, yeni dostluklar kurmaya hazır mısın? o zaman antoloji.com’a hoş geldin! burada hep birlikte büyüyor, öğreniyor ve en önemlisi, paylaşıyoruz.

kelimelerle soluklanıyorum ben,
mısraların içinde kaybolup kendime yol buluyorum.
bazen sessizliğin derinlerinden süzülüyor dizelerim,
bazen hayatın tam ortasında kalemime sığınıyorum.

antoloji.com’da açtığım küçük şiir durağında
yüreğime düşenleri, zamana not düşmek isteyen satırları
sizlerle paylaşıyorum.

eğer duygunun ince kıyılarında yürümeyi,
kelimelerle yeniden doğmayı seviyorsanız,
sizi şair sayfama davet ediyorum.

okuyun, hissedin, eleştirin, iz bırakın…
çünkü her şiir bir gözle okunur,
başka bir kalple tamamlanır.

şiirin büyüsüne ortak olmak,
kelimelerin dansına katılmak ister misiniz?

takip etmek için sadece “takip et” butonuna tıklamanız yeterli!
üstelik bu tıklama, kaslarınızı yormaz,
parmaklarınızın işi biter bitmez
mısralarla dolu bir yolculuğa çıkarsınız.

gelin, birlikte hem gülelim hem hüzünlenelim;
çünkü şiir dediğin biraz kahkaha,
biraz da iç çekiştir.

takip et, keşfet, hisset!

www.antoloji.com/munzevi-ze...
devamını gör...

kadınların şeytani yönleri

kadınların şeytani yönleri var derler ya, hakikaten bir doğaüstü yetenekleri var; neredeyse james bond’un aksine “dünyayı kurtarmak yerine erkekleri çözüyorlar!” gece yarısı bir mesaj atarlar, “naber?” diye. erkek sevinir, “vay be, aradı!” der. sonra 2 saat sonra bir tane daha “yine ben!” mesajı gelir. “alarm durumu, şimdi ne istiyor acaba?”

kadınların en şeytani hamlesi: “benim hiçbir şeyim yok” demekle başlar. oysa dolabın kapısını açınca ufo’lar bile kıskanır. bu cümle, erkeklerin hayatında “bomba ihbarı”yla eşdeğerdir. ne demek “hiçbir şeyim yok”? en az beş parça yeni kıyafet, üç çift ayakkabı ve bir ton kozmetik malzeme vardır orada.

bir de o “oyun oynuyor muyum?” tripleri var ya… erkek anlamaz, kadın bakar ve “tabii ki oynuyorum, hayat oyun!” diye cevap verir. adam oyun oynamak istiyor, o kendi kuralını yazıyor. oyun tahtasında piyon sen, vezir onlar!

kadınların o “akıllı telefon hafızası” diye bir yeteneği var ki, sherlock holmes bile kıskanır. sen üç hafta önce söylediğin şeyi unuttun mu? kadın hemen hatırlatır: “sen bana dedin ki…” derken sesi biraz “ders veren öğretmen” moduna geçer. adam savunmaya geçer, ama kaybeden kesin o olur.

ve en komiği: “beni test ediyorsun!” lafı. kadın sanki gizli ajan, erkek de hep gözlem altında. mesajlara geç cevap verince “sınavda kopya çekmeye çalışıyorsun” gibi suçlanırsın. en ufak unutkanlık, hatalı kelime bile “bu niyetini gösteriyor!” diye yorumlanır. erkek ne yapsın, anca dört dörtlük performans sergilerse “hadi tamam geçtin” derler.

ama işin özü şu: kadınların bu şeytani oyunları, hayatın baharatı. onlar olmasa, hayat biraz tatsız olurdu. zaten o tatlı kavgalar, gizli oyunlar, kıvrak zekâ ve sürprizler, erkeği de “kahramanlık” yapmaya zorlar. hem kim istemez hayatında küçük bir gizem ve macera?

sonuçta kadınların şeytani yönleri, onları dünyadaki en eğlenceli, zeki ve bir o kadar da esprili varlıklar yapıyor. ve biz erkekler, onların bu küçük “şeytani planlarını” çözdükçe aslında onlara daha da hayran kalıyoruz. çünkü kim istemez yanında biraz sihir, biraz oyun, biraz da kahkaha olsun?
devamını gör...

seks kasetin olsa ne yapardın sorusu

seks kasetim mi olsa? önce kendime sorardım: ‘acaba hollywood yapımcıları bu işi duysa, oscar verirler mi?’ sonra hemen ‘buna bir dans koreografisi eklesek mi?’ diye düşünürdüm. ama en sonunda… ‘şimdi bu kaseti kaybettiğime göre, kimseyle paylaşamam, netflix’e teklif götüreyim bari!’ derdim
devamını gör...

siyasi partilerin artık inandırıcılığının kalmaması

siyasi partiler artık o eski “ben size söz verdim” havasını tamamen kaybetti, resmen “sözüm söz, ama unuttum” kulübüne dönüştüler. seçim zamanı vaatleri duyunca insanın aklına “yok ya, bu sefer kesin yaparlar!” diye bir umut geliyor, ama sonra hemen “yok, o da yalanmış, şaşırmadık” diyerek kendimizi teselli ediyoruz.

partiler arasındaki fark mı? o da ne? sanki hepsi aynı elden çıkma oyuncak gibi; biri “ben halkın adamıyım” diyor, diğeri “aslında ben de öyleyim” diye cevaplarken, gerçekte “hadi bakalım, kimin cebine kaç para girer?” derdindeler. her seçimde “değişim!” diye bağırıyorlar ama sonunda değişen tek şey, birbirlerinin yerine koltukları kapmaları oluyor.

bir ara izliyorsun, “şeffaflık” diye tutturan parti var, sonra o şeffaflık o kadar şeffaf ki, gözün hiçbir şey görmüyor. “hesap verebilirlik” dediklerinde de, sanki hesap vermek yerine hesap çarşıya uymuyor, kimse hesap sormuyor.

seçmenler olarak biz de mecburen sahnenin önünde oturup “ah, yine aynı senaryo” diye iç geçiriyoruz. en sonunda siyasetten umudumuzu kesince, “en iyisi televizyon dizilerine bakmak” diye karar veriyoruz.

ama tabii ki bu gösteri sürüyor, biz de bilet parasını (vergimizi) veriyoruz. belki bir gün gerçek bir “yenilik” sahneye çıkar, biz de alkışlarız. o zamana kadar pop-cornlarımızı kaptık, komedi devam ediyor!
devamını gör...

sözlük yazarlarının fotoğrafları

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bir kadının zeki olduğunun en önemli göstergesi

bir kadının zeki olduğunu anlamak mı? çok basit:
konuşurken lafı hiç dolandırmaz, direkt konuya girer.
ama asıl zekâ, sen lafa dalınca, o “hmmm…” derken,
kafasında zaten çözmüş olur, sen daha lafı bitirmeden!

problemi çözmek için google’a bile bakmaz,
“ben hallederim, sen sakin ol” der, gerisini sana bırakmaz.
ve tabii ki en önemlisi: alışverişte pazarlık yaparken,
“indirim var mı?” diye sormadan fiyatı yarıya düşürür hemen!

zeki kadın, akıllı olduğu kadar da komiktir aslında,
çünkü zekâyla beraber, kahkaha da gelir arkasından!
devamını gör...

dilan polat vs dilruba kayserilioğlu

dilan polat vs dilruba kayserilioğlu

(biri “enercii”yle geliyor, diğeri “gerçeklerle yüzleşin” diyor!)

dilan polat vs dilruba kayserilioğlu

özellik: ınfluencer, güzellik merkezi kraliçesi, “enerciii”nin patenti ona ait. vs sokak röportajlarının muhalif yıldızı, felsefesiyle viral oldu.

meşhur repliği: “yakın, daha da yakın!” / “enercii gönderiyorum!” vs “gökyüzüne kitap yakmak gibi... özgürlük bu mu?”

ilk patlama :ınstagram'da altın rengine boyanmış villalarda zıplarken vs bir sokak röportajında halkın duymak istemediği şeyleri söylerken.

medya profili: lüks, gösterişli, bol filtreli, kredi kartına taksitli vs doğal, filtresiz, bol sinirli ama net

başına gelenler: cezaevi, silahlı saldırı, vergi soruşturması, “nereden buldun” davaları vs hapis cezası, ifade özgürlüğü mücadelesi, siyasi gündem

destekçileri: takipçiler, bot yorumcular ve “bu kadının sırrı ne?” diyenler vs gençler, muhalifler, “kadın yalnız değil” diyen sosyal medya ahalisi

imaj: sarı, parıltılı, story’siz yapamayan vs siyah kazak, sade yüz, kelimeleriyle viral olan

düşmanı: masak ve tiktok dedektifleri vs rtük hassasiyeti ve sabırlı savcılar

karizma türü: “lüks hayat hayalimdi” diyenlere ilham vs “gerçek bu, uyanın artık!” diyenlere umut

gündemden düşüş nedeni: cezaevinden sonra sessizlik ve “hesaplar kapalı” süreci vs mahkeme kararlarıyla biraz sessizleşse de, her zaman felsefesi yaşar.

sonuç:

dilan polat, türkiye’nin sosyal medya vitrini gibi: gösterişli, şatafatlı, ama arka planda bol soru işareti.

dilruba kayserilioğlu, o vitrini kırıp camın arkasındaki tozları gösteren kişi: az kelimeyle çok şey söyleyen bir halk sesi.

biri “ışıltıysa özgürlük”, diğeri “özgürlükse önce gerçek” diyor.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim