comicnick yazar profili

comicnick kapak fotoğrafı
comicnick profil fotoğrafı
rozet
karma: 568 tanım: 34 başlık: 244 takipçi: 11
Yitirdim kendimi kendi içimde...

son tanımları


seks olmasaydı kadın erkek ilişkileri nasıl olurdu sorusu

muhtemelen aşk, daha kitap kulübü üyeliği ve ortak spotify listesi üzerinden ilerlerdi. birbirine şiir göndermek yeniden popüler olur, kahve kokusu ve göz teması, başlı başına flört unsuru haline gelirdi. insanlar, seni seviyorum demek yerine, kışın kendi montunun fermuarını açıp karşısındakine uzatırdı. romantizmin en yoğun anı, marketten iki kişilik dondurma alıp ortadan yemek olurdu. belki de aşk, en saf hâlini bulurdu… hiçbir şey beklemeden, sadece sohbetin keyfi için yan yana oturmak; günümüzde lüks, o dünyada ise standart olurdu. dürüst olalım… insanoğlu muhtemelen yine kavga edecek bir sebep bulurdu. sadece bu sefer tartışmalar kimin şemsiyeyi tutacağı üzerine olurdu.
devamını gör...

23 temmuz 2025 eskişehir'de 11 orman işçisinin şehit olması

bu yangında sadece ağaçlar tutuşmadı. bir ülkede insan, ormanı korurken yanarak ölüyorsa; orada sadece doğa değil, insan onuru da yanıyordur.

23 temmuz 2025. eskişehir’in göbeğinde, modernliğin arka sokağında, 11 orman işçisi, görev başında şehit düştü. yangını söndürmeye gitmişlerdi, ama onları söndüren bir sistemin ortasında, göz göre göre, sessizce yok oldular. kimi evine dönmeyi hayal etti, kimi çocuğuna oyuncak almayı. hiçbiri dönmedi.

şimdi herkes soruyor: nasıl oldu? niye oldu? asıl soru şu: neden her yaz aynı yangının içinde buluyoruz kendimizi?

bu ülkede orman işçisi olmak, ölüme yürümenin diğer adıdır. bu ülkede yangın söndürmek, ateşe korumasız girmektir. bu ülkede önlem kelimesi sadece felaket sonrası kurulan cümlelerde geçer. bu insanlar oraya kendi canlarını feda etmek için değil, görevlerini yapmak için gittiler. peki devlet görevini yaptı mı?
yangın söndürme filosu ne durumda?
termal kameralar nerede?
yangın yolları neden hâlâ kapalı?
yangın eğitimi alan kaç kişi var?
o insanlar neden hâlâ ilkel koruyucu ekipmanlarla alevlerin karşısına dikiliyor?

bir ülkenin gelişmişliği, gökdelenlerle, otoyollarla değil; orman yangınına gönderdiği işçisine verdiği değerle ölçülür.
şimdi soruyorum:
kimin için çalıştı o 11 can?
kim korudu onları?
kim hesap verecek?

eskişehir’in üstünde hâlâ is var. sadece ormanların değil, bu ülkenin vicdanının isiydi o. biz susarsak, bu is hepimizin yüzüne bulaşacak. bu yangını unutan, sıradakine göz yumar. bu ölümleri normalleştiren, yeni ölümlerin suç ortağıdır. biz, artık hiçbir ölümde suç ortağı olmak istemiyoruz. bu yangın hepimizin kapısında. ve hepimizi yakacak bir gün…
devamını gör...

719 öğrencinin lgs'de full çekmesi

bu sene lgs’de 500 tam puan alan öğrenci sayısı: 719. yazıyla: yedi yüz on dokuz tane tam isabetli ok atışı. resmen sınav değil, milli piyango. biri çıkıp sınavda çok zorlandım, sadece 500 yaptım dese, kimse garipsemez.

şimdi bazı şeyleri kabul edelim. eskiden 500 puan almak neydi? mahallede heykelin dikilirdi, annen pazarda bizim çocuk tam yaptı diye manavdan 1 kasa domatesi bedava alırdı. şimdi? binada 3 tane var, imam hatiplilerin hepsi birinci olmuş.

hadi geçelim nostaljiyi, gelelim bu mucizenin kaynağına: çok çalıştılar. yani… evet… belki? ama 719 kişinin aynı anda aynı başarıyı yakalaması demek, ya aynı yayınevine inanmaları, ya da topluca bir dua zincirine girmeleri lazım.

bazı soruların bazı deneme kitaplarıyla kelimesi kelimesine benzeşmesi de tamamen tesadüf tabii. evrenin şakası gibi. mars retrosunda geometriyle kader kesişmiş olabilir. belki de o deneme kitaplarını hazırlayan hocalar aslında görünmeyen birer lgs kâhini. yayınevleri bile şaşkın: vallahi biz de bu kadarını beklemiyorduk!

aileler ne diyor? bizim çocuk o soruyu görmüştü ama sınavdan önceydi, sınavla ilgisi yoktu. tabii tabii, ben de sabah rüyamda 12. sorunun cevabını görmüştüm ama söylemedim, ayıp olur diye.

liseler ne yapacak şimdi? biz de bilmiyoruz, kura mı çeksek, tombala mı oynasak? kontenjan 120, tam puanlı başvuru 450. araya torpil sığdıramıyorsun, çünkü herkes tam torpil puanıyla geliyor.
belki de çözüm şu: sınavı geçene değil, sınav sorularını en çok hatırlayana kontenjan verilsin. ya da matematik neti değil, metafizik'e olan bağı ölçülsün.

bakın, bu noktada artık yeni sistem önerileri devreye girmeli: sınavdan önce astrolojiye göre konular belirlenmeli.
(bu sene yengeçler tarih sorularına dikkat etsin). çocukların doğum tarihine göre puan kırılmalı. (ağustos doğumlusun, belli çalıştın. ama ocak’ta doğan çocuğa kıyak geçemem). öğrencinin kaç deneme çözdüğü değil, kaçını ezberlediği sayılmalı. (gerçek çaba alın teriyle ölçülür).

belki de son çare: müneccim kontenjanı. sınavdan önce doğru yanıtı öngören öğrenci, geleceği parlaktır deyip direkt alınmalı.


bu yıl lgs, bilgiyle değil, önceden bilgi edinme ihtimaliyle kazanıldı. sınav sistemimiz de artık bir distopya romanına döndü.


biz, 719 mucizeyi hayranlıkla izlerken, gelecek yıl için en iyi yatırımın ne olduğunu anladık değil mi?
devamını gör...

sadece zenginlerin bileceği dertler

zengin olmak dışarıdan harika görünse de, onların da kendine has "dertleri" var elbet. ama bu dertler öyle “kira günü geldi, faturalar yığıldı” türünden değil. daha çok, “bu özel jetin koltukları neden hâlâ krem rengi?” gibi üst segment problemler… gelin birlikte göz atalım:

mesela bir zengin sabah gözünü açar açmaz kara kara düşünür: “bu yaz bodrum’daki villaya mı geçsek, yoksa toskana’daki bağ evine mi?” dert büyük… hemen arkasından başka bir problem: “yeni aldığımız yatı marinaya bağlayacak yer yokmuş. 35 metre ya, az değil!”

iş bununla da bitmez. özel jette wi-fi yine yavaş. zoom toplantısı donuyor. bu kadar da olmaz artık, değil mi?

alışverişe gelecek olursak... “bu sezonun hermes çantasını hiç bir yerde bulamıyoruz!” gibi feryatlar yükselir. gardırop zaten dolu ama o çanta eksik kalırsa sosyal çevrede eksik puan yazılır.

bir de yatırım dünyası var tabii. “nasdaq düştü, portföyün %3’ü eridi!” deyince moral sıfırlanır. şoför geç kalır, helikopter pisti rüzgardan kapanır, çocuk stanford’dan görüntülü arar ama saat farkı yüzünden zor yakalanır.

yani anlayacağınız, her cebin derdi başka. ama bazı dertler gerçekten sadece yüksek cüzdan seviyesine özel!
devamını gör...

dünya tarihinin en büyük lideri

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

minnetttarız sana ve silah arkadaşlarına.
devamını gör...

dünya giresunlular günü

tüm giresunluların 2 ağustos dünya giresunlular günü kutlu olsun. bu vesile ile özellikle afyonkarahisar'a selam olsun.

afyonkarahisar'da giresunlular şehitliği vardır. kurtuluş savaşı sırasında giresunluların oluşturduğu 47'nci alay tarafından ele geçirilen dedesivrisi’nde (sivritepe) şehit olan 14 giresunlu için 1967 yılında giresunlu hacı ahmet halis asal tarafından ilk düzenlemesi yapılmış, 1990 yılında ise bugünkü anıt ve mezarların bulunduğu şehitlik haline getirilmiştir. giresunlu hacı ahmet halis asal'ın vasiyeti üzerine 1977 yılında vefatından sonra silah arkadaşları olan şehitlerin yanına defnedilmiştir.
devamını gör...

2 ağustos 2024 instagram engeli

yasakçı zihniyetten çok çekmiş ve bu zihniyete karşı bir çare olarak siyasi hayata atıldıklarını iddia edenlerin siyasi iktidarında gerekçesi bile açıklanmadan yapılmış bir başka yasaktır.

instagram ve sosyal medya kullanmayan biri olarak yasaklamalara karşıyım. protez tırnaklı ve dolgu dudaklı pelinsu'lara üzülmüyorum ama instagram'dan ticaret yapan, aile geçindiren ülkemin güzel insanlarına üzülüyorum.

pelinsular; reelssiz kaldım anne.... *
devamını gör...

25 bin afgan çoban giderse hayvancılık biter

“25 bin afgan çoban giderse hayvancılık biter!” demek, adeta ‘çoban gitti, koyunlar da kendini havuzda bulur’ demek gibi. çünkü çoban olmazsa, keçi kuzu dağıtır, hayvanlar da şehir turuna çıkar. hayvancılık öyle böyle değil, çoban ayarında olurmuş meğer!

yani 25 bin çoban yoksa, sürüler özgürlük bayramı yapar, otlaklar boş kalır. o zaman kim elinde zilli çalgıyla sürüyü yönetecek, kim koyunları sayacak? hadi bakalım, çobansız çiftlikte işler epey karışır!
devamını gör...

kurt işareti

türklerle alakası olmadığını söyleyenlere ithafen;

cumhuriyetin ilk parasında
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel kurt figürünü görebilirsiniz. göktürklere kadar gitmenize gerek yok. günümüzde mhp ile özdeşleşmiş olan bu işareti alparslan türkeş’in ilk kez 1992’de bakü’de elçibey ile birlikte yaptığı mitingde görüp çok etkilenmiş partisinin işareti olarak kullanmaya başlamıştır. yani cumhuriyetin kuruluşundan beri kurt simgesi vardı. atatürk'ü kötülemek için h. c. armstrong tarafından asılsız bilgilerle yazılan bozkurt kitabı diğer örnek. yani işin özeti; mhp'nin simgesi değildir .
devamını gör...

sevilen şiirler

"nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi hikmet
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ"
bir ankara gazetesinde çıktı bunlar,
üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında amiral vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında
amerikan amirali
amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi hikmet
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz,
siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim
vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın
vatan, mızraklı ilmühalse
vatan, polis copuysa
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, amerikan üsleri, amerikan bombası, amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim
yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla
nâzım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ

vatanseverlere selam olsun.
devamını gör...

gora vs kolpaçino vs pardon

türk sineması, komediyi her dönem farklı bir yüzle sahneye taşıdı. kimi zaman uzaya kadar uzanan hayallerle, kimi zaman argo dolu mahalle sokaklarında, kimi zaman da bir adliye koridorunun loşluğunda... "g.o.r.a.", "kolpaçino" ve "pardon" işte bu üç ayrı damar. ama aralarında biri var ki sadece güldürmekle kalmaz; içimizde bir yerleri usulca sızlatır. “pardon”, komediyi hafife almayan bir filmdir.

“g.o.r.a.”, cem yılmaz’ın sinema vizyonunu gösterdiği, türkiye’de daha önce pek denenmemiş bir alanda başarı elde ettiği yapımlardan biri. bilimkurgu ile mizahı buluşturan bu film, absürt karakterleri ve zekice yazılmış replikleriyle bir nesli etkiledi. ancak zaman geçtikçe bazı sahneleri yıprandı; etkisi nostaljiye yaslandı. harikaydı, ama belki de biraz fazla şovdu.

“kolpaçino” ise sokak mizahının tüm silahlarını kuşanmış, gürültülü, hızlı, bol küfürlü bir komedi. şafak sezer’in enerjisiyle sürükleniyor, ama hikâyesi neredeyse ikinci plana atılmış. kurgudan çok, argo sevenlerin replik ezberlemesi için bir havuz gibi. eğlenceli mi? evet. ama yüzeyde kalıyor. ne izleyicisini sorgulatıyor ne de iz bırakan bir derinlik sunuyor.

ama “pardon”... o başka bir yerde duruyor. bir adalet hatasının soğuk gerçeğini, üç sade adamın başına gelen trajediyi öyle bir anlatıyor ki izlerken kahkahalar atarken bile gözünün ucunda bir yanık hissediyorsun. ferhan şensoy’un kaleminden dökülen diyaloglar, sadece espri değil; ince dokunuşlu bir sistem eleştirisi aynı zamanda. rasim öztekin, ali çatalbaş ve şensoy’un kendisi, o rollere öyle yerleşiyorlar ki, artık onları karakter değil, gerçek sanmaya başlıyorsun.

“pardon”un mizahı, göz kırpan bir ciddiyet taşır. gülersin ama her kahkaha bir şeyleri düşündürür. bir dosyanın arasına sıkışıp kalmış hayatların nasıl çürüyebileceğini anlatır. ve bunu ne ağlayarak, ne bağırarak, ne gösterişli efektlerle yapar. sadece iyi yazılmış bir senaryo, doğru oyunculuk ve yalın bir anlatımla... tıpkı bir ferhan şensoy oyununda olduğu gibi.

bugün g.o.r.a. ya da kolpaçino daha çok alıntılanabilir belki. ama “pardon”un o loş hücresinde söylenen tek bir cümle, hepsinden daha derin iz bırakır:

“biz karakola gittik, çıktık... sonra suç duyurusunda bulunmuşlar. ama biz çıkmışız... ama gene de içeri girmişiz... anlayamadık...”

işte o cümlede saklı her şey. mizahın sadece güldürmek değil, aynı zamanda utandırmak, düşündürmek ve hatta isyan ettirmek olduğunu hatırlatan bir film “pardon”.
o yüzden, belki en çok gülüneni değil, en çok düşündüreni unutmaz insan.
devamını gör...

uzay yolcusu ilk türk

bizim için ilk değil. daha önce çıkan türk olmuştu.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sanal kumar bağımlılığı

her şey bir tıkla başladı.

ilk oyunu açtığımda ne arıyordum bilmiyorum. belki biraz heyecan, belki de kısa yoldan bir umut… günler birbirini kovalarken ben de sayfalarca bahis yaptım, slot döndürdüm, ekran başında sabahladım. küçük bir kazançla gelen büyük bir zafer hissi vardı içimde. bir tuşa bastım, kazandım. sonra bir daha… bir daha… bir daha.

fakat zamanla anladım ki bu oyunlar bana bir şey kazandırmıyordu, aksine benden alıyordu. paramı aldı, uykumu aldı, dikkatimi çaldı. sonra daha fazlasını…

bir arkadaşımın doğum gününü hatırlayamadım mesela. annemin “oğlum ne zaman geliyorsun?” cümlesine “birazdan” deyip yine ekran başına döndüm. cepte para bitti, kredi kartı devreye girdi. utandım, ama durmadım. çünkü içimde “bir sonraki elde geri alacağım” diye çığlık atan bir ses vardı.

en tehlikelisi de buydu: o ses. her kayıpta kulağıma fısıldayan o sahte umut. “devam et,” diyordu. “az kaldı, bu kez olacak.”
ama olmadı. ne zaman “bu son” desem, bir başka akşamın sessizliğinde yeniden oyuna döndüm.

sanal kumarın en sinsi yanı da bu zaten: dışarıdan kimse anlamaz. elinde içki şişesi yok, yüzünde yara bere yok. ama içinden parçalanıyorsun. gülüyorsun belki ama gözlerinde kazınmış bir yorgunluk var. uyuyorsun, ama içinde hep eksik bir uyanış.

kendime sorduğumda şunu fark ettim: ben o masalarda para kaybetmiyordum sadece, kendime olan saygımı da yitiriyordum. artık her kayıpta sadece param eksilmiyordu, ben eksiliyordum.

bir gün bilgisayarı kapattım. sessizce oturdum. sadece oturdum. parmaklarım tuşlara gitmek istedi, kalbim direnmek istedi. kazanmadım o gün. ama kaybetmedim de.

bazen en büyük kazanç, devam etmemekmiş.

eğer bu satırları okuyorsan ve sen de geceleri telefon ışığında sessizce dönen o rulet çarkına bakıyorsan... bil ki yalnız değilsin. ve bil ki, geri dönülebilir bir yol bu. yeter ki bir yerde durmaya cesaretin olsun.

çünkü gerçek hayat, “şans” üzerine kurulmaz. seçim üzerine kurulur.

ve bugün ben seçiyorum: kendimi.
devamını gör...

yazarların şu an okudukları kitap

körlük
(bkz: josé saramago)
devamını gör...

yazarların şu an okudukları kitap

insan ne ile yaşar?
(bkz: lev tolstoy)
devamını gör...

yazarların şu an okudukları kitap

yabancı
(bkz: albert camus)
devamını gör...

geceye anlamlı bir fotoğraf bırak

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

comicnick

dengenin ve kararsızlığın yaşayan temsilcisi. alışverişte 5 dakika “bunu mu alsam, şunu mu alsam?” diye uğraşır; o sırada yanında duran sabırlı arkadaşları çoğunlukla gözlerini devirir.

dostları ona “çabuk karar ver!” dediğinde, o daha “ama artı ve eksi tarafları...” diye başlamadan duramaz. çünkü terazi burcu erkeği için hayat, sürekli tartışmak ve dengeyi sağlamakla geçer. ne çok gülüp, ne çok ağlamak ister; tam orta yolun ustasıdır.

aşkta ise tam bir uzlaşma sihirbazı; sevdiğiyle tartışmak mı? asla! ama ne kadar uzlaşırsa uzlaşsın, içten içe hala “ya haklı ben olsaydım?” diye düşünüyor.

ah, terazi burcunun o efsanevi erkeği! kararsızlığın nobel ödüllü temsilcisi, dengede yürümeye çalışan bir sirkte ip cambazı gibi. yanında olsan onun karar verme sürecini izlemek tam bir eğlence programı izlemek gibi: her an yeni bir dönemeç, her an yeni bir “ya bu mu daha iyi, yoksa şu mu?” sorusu.

alışverişe çıktığında, marketin meşhur “3 al 2 öde” kampanyasında bile “şunu alayım mı, bu mu? ikisini de mi alayım yoksa hiç alma mı?” diye tam 10 dakika kafa patlatır. arkadaşları o sırada susar, sabırlarını sınar; kimi zaman “abi karar ver artık, paket bitmek üzere!” diye içinden geçirirler.

ama terazi_erkeği için hayat, bu ikilemlerin dansıdır. çünkü o, sadece “evet” veya “hayır” demekle yetinemez. “ama şöyle bir durum var...” cümlesi onun vazgeçilmez başlangıcıdır. bir problemi çözmek mi? önce artılarını ve eksilerini tartar, sonra etrafındakileri de ikna etmeye çalışır. kimi zaman bu ikna süreci o kadar uzar ki, etrafındakiler başka şeylerle meşgul olur, hatta başka arkadaşlarıyla konuşmaya başlar.

aşk hayatında ise tam bir “ustalık sınıfı” denge ustasıdır. sevgilisinin canı ne isterse o olur, tartışma mı? asla! ama bir yandan da kafasında gizli gizli “ya ben haklı olsaydım?” diye kendi küçük mahkemesini kurar. çünkü terazi_erkeği, hem sevgisini ön planda tutar hem de içten içe haklı olmanın hazzını ister. bu yüzden bazen sevgilisiyle aralarında kibar ve uzun süreli “dostane” sessizlikler yaşanabilir.

arkadaş çevresinde ise “barış elçisi” olarak bilinir. kavga edenleri ayırır, ortamı yumuşatır, ortadaki en dengeli kişi olmaya çalışır. fakat bazen o kadar çok arabuluculuk yapar ki, kendi iç dengesi bozulur ve o da başkalarının sorunlarını kendi sorunu sanmaya başlar. işte o zaman herkes ona “kendi hayatını da dengele biraz!” der.

terazi_erkeği için en zor şey, “hadi karar ver!” anıdır. çünkü o an, tüm evren küçük bir savaş alanına döner. ama sonunda karar verir. tabi bazen “aman, bu sefer de yanlış karar verdim!” diye kendini tekrar sorgulamaya başlar. yani karar vermek onun için hem başlangıç hem de sonsuz döngüdür.

ama terazi_erkeği olmanın en güzel yanı da budur: hayatı tam ortasından, dengeli ve zarif bir şekilde yaşamaya çalışmak. onun yanında olmak, bazen sabır ister ama çoğu zaman huzur ve eğlence getirir.
devamını gör...

plastik poşet

plastik poşet… marketten aldığımız, elimizde taşıdığımız ama çoğu zaman sonunu hiç düşünmediğimiz o minik ama marifetli çanta. alırken “bir tane yeter,” deriz, ama kasadan çıkınca birden elimizde üç beş tane olur. çünkü kasiyer, “şunu da almaz mısınız?” diye sorunca hayır demek zor gelir.

evde o poşetler birikir, çekmecenin içinde ya da dolabın kapaklarında saklanır. o poşetleri kullanmak için ayrı bir cesaret gerekir, çünkü birini açmaya çalışırken genelde yapışır, yırtılır ve işler karışır. sanki o poşetler kendi aralarında gizli bir komplo kurmuş gibidir!

en güzeli de, plastik poşet doğada asla kaybolmaz; yıllarca durur, durur, sonra başka bir canlı o poşeti “yemek” sanıp maceralara atılır. işte o zaman “ya plastik poşeti az kullan,” mesajı kulağımızda çınlamaya başlar.

yine de pratik olduğu kesin. ama artık bez çantalar, fileler moda, yoksa plastik poşetlerin sonu bizim kadar maceralı olacak!
devamını gör...

türk halkının osmanlı'ya özlem duyma nedeni

birincisi, osmanlı dönemi tarihî olarak uzun bir süreye yayılmış, güçlü bir imparatorluk olarak görülüyor. halkın zihinlerinde “güçlü, saygın ve dünyada etkisi olan bir devlet” imgesi yer etmiş. bu da, günümüzde yaşanan siyasi, ekonomik ya da sosyal sıkıntılar karşısında geçmişe dönük bir özlem duygusu yaratıyor.

ikincisi, osmanlı kültürü ve yaşam tarzı birçok kişi için bir “aidiyet ve kök” hissi veriyor. osmanlı’nın geleneksel yaşam biçimi, mahalli dayanışma, dini ve sosyal ritüeller, günümüzde hızlı değişen modern yaşamda bir “durağanlık” ve “güven” simgesi olarak algılanabiliyor.

üçüncüsü, osmanlı dönemi sanat, edebiyat, mimari ve sosyal hayat açısından zengin bir miras bıraktı. bu miras, halkın kültürel kimliğinin bir parçası olarak önemseniyor ve modern türkiye’de bazen kaybolmuş ya da eksik hissedilen bir “kültürel köprü” gibi görülüyor.

son olarak, günümüzün karmaşık ve belirsiz dönemlerinde, insanlar geçmişte yaşanmış “daha basit, daha düzenli” zamanlara dair nostalji ve özlem duyabiliyor. osmanlı, böyle bir geçmiş simgesi olarak bazen idealize ediliyor.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim