“kışın en soğuk zamanında, ben nihayet içimde yenemediğim bir yaz olduğunu öğrendim” sözlerinin sahibi fransız yazar. ah, onun satırlarını ne zaman okusam hüzünlenirim. sanki içimde kalan tüm boşluğun en yakın dostu gibidir.
bir şekilde ülkece uzak durmamız gereken mevzu. savaşın iyisi olmaz. iran halkı için çok üzgünüm. israil, orta doğu toplumunun acımasız ülkesi olarak haddini aşmaya devam ediyor. yanında abd olmasa bunları yapamayacaklarını hepimiz biliyoruz zaten. iran rejimini asla desteklemiyorum ama sonu böyle olmamalıydı. umarım savaş sona erer ve iran halkı özgürce ve mutlu şekilde yaşar. sınırlarımızda bunların yaşanması hepimiz için endişe verici.
izlediğim ve dün itibarıyla tamamladığım dizi. normalde orhan pamuk’u sevmem. ama itiraf etmeliyim ki bu dizi, yer yer gözlerimi doldurdu. mesai arkadaşlarım ise “buna nasıl duygulandın?” diyerek adeta beni yargı kürsüsüne çıkardılar. swh o da ayrı mevzuydu.
dipnot: burada dev bir spoiler vardır efenim. hem kendi hayatıma hem de diziye dair:
arkadaşlarıma söyleyemedim ama sanırım bu hikâyede kendime dair izler buldum. açıkçası insanı sarsan şey kurgu değil; kendi hakikatine dokunan tarafı oluyormuş, onu anladım. kişilik patolojilerini ve etik dışı eylemleri bir kenara bırakırsam ben de eskiden tıpkı kemal karakteri gibi obsesif denebilecek yoğunlukta, sınırlarımı zorlayan duygunun içinden geçtim. obsesyon dediysem de insaniydi benimkisi. swh vaktinde itiraf edemediğim bir aşktı bu. tek taraflı. iletişimi bir gün tamamen kestik. görüşmeyeceğimizi öğrendim. kahroldum. ardından hiç anılarımızın olmadığı ama onunla telefonda konuşurken geçtiğim sokaklar, deniz kenarı, oturduğum bank, altında oturduğum bir ağaç vardı. ta o yıllardan kalma… ben de yaklaşık 7-8 yıl boyunca onunla telefonda konuştuğumuz o yerlere gidip o günlere dönerdim, tekrar birbirimize kavuşacağımız günün hayalini kurardım. hâlâ hayatımdaymış gibi. öyle ki memlekete gitmek, zamanla kalbimde sancı oluştururdu. onunla sevdiğimiz müzisyenler vardı, birkaç kere yalnız başıma onların konserlerine gittim. fark etmeden gözlerimin oralarda onu aradığını da anladım, bu beni içten içe üzmüştü. konserde onunla karşılaşacağım sanrısı? çok saçma belki dışarıdan bakınca ama kalbim yalnızca onun için çarpıyordu. bir hayale kapılmak gibi. rüyalarımda hep onu görüyordum. aslında her şey daha birinci yılın içindeyken iletişimsizlikle örülen o muğlak zannettiğim bitiş sürecinde başladı. tam da pandemi zamanına denk gelmişti. o dönem zihnim artık gerçeği kavrıyordu: sevdiğim insan hiç gelmeyecekti. aklım kabullendi.
memlekete her gidişimde bisikletle geçtiğim o sokaklarda belleğimin o acı tortusu yeniden anımsattı onu bana. şimdi bunlar kalmadı. tebessüm ediyorum, aştım, mutluyum. kalbime yön vermeyi zor olsa da öğrendim. ha o duygularımın depreştiği zamanlar oluyor ama hızlıca geçiyor. bu kez de o günlere dair, yaşadığım o yoğunluğa hüzün duyuyorum. en saf, güzel zamanlarımı hiç farkında olmadan ellerimle hırpaladığım için üzülürüm. ama geçmişe de çare yok. her şeye rağmen sarılmayı ve şükretmeyi biliyorum.
açıkçası şuna inanıyorum ki sağlıklı bir aşk, yıkıcı değildir; tahakküm kurmaz, karşısındakine yük olmaz, kimseyi incitmez. dolayısıyla bu dizideki hikâyeden farklı olarak benim sevdiğim ve tercih ettiğim şey takıntı değil; kırılgan, zarif-zararsız duygusal hassasiyetler. aşkı, adabıyla yaşamalı. kendimize ve karşımızdakine zarar vermeden… ha bir de babası, kemal’e söylüyor ya: “vaktinde söylemeli bazı şeyleri; sevdiğini, aşık olduğunu… aksi hâlde iş işten geçmiş oluyor” işte o çok doğru. geçmişi geri getiremiyorsunuz. bu diziden çıkardığım en derin ana fikir buydu. saygılar.
deneyimlediğim platform. öylesine açtığım boş bir hesabım mevcut. hayır, neden bulunduğum hakkında da fikrim yok. zaten devlet kurumunda çalışmaktayım. nasıl bir avantajım olabilirse artık? *
bende ayrı yeri olan çok özel bir şarkı. sözlerini duyduğum anda rahmetli büyükannemi ve türkiye’ye geldiği ilk zamanlarını, çocukluk yıllarını anımsatır bana. vefat etmeden önce anlatırdı, aklımda kalmış her biri… ülkesinden bir at arabasıyla buralara nasıl geldiklerinden bahsederdi. çok özlediğini ama bir daha da hiç gidemediğini, dönmenin artık mümkün olmadığını topraklarına… anlatınca üzülürdüm hep. içim burkulur. ha bir de bunlardan bağımsız, kalp kırıklığı ihtiva eden aşk hikâyeleri… böyle şeylere dayanamıyorum sanırım.
lüleburgaz doğumlu olduğumdan sanırım, bir sempatim var bu ilçeye. tesadüfen, iş yerim de buralara yakın mesafede. ne bileyim, tuhaf bir bağ hissediyorum kırklareli ve ilçelerine. demek ki dünyaya gözlerini açtığın herhangi şehir de özel gelebilirmiş insana. seviyorum ben. halkı da samimi ve iyidir gerçekten.
fransız yazar frederic beigbeder’in yarı-otobiyografik romanı. dolayısıyla kendi kişisel ve ailesiyle olan hikâyelerini konu alır falan. ilginç ve merak uyandıran bir yapıt.
bugünden yapmam gereken, yani yarın için yetiştirmem gereken bir evrak var. çetrefilli bir şey. öğleden sonra eve gelince e-mail hesabıma giriş yaptım, biriken binlerce mailim mevcuttu. sayısı 30 bin civarıdır. ardından nasıl olduysa posta kutumda aratmam gereken bir kelime üzerinden tesadüfen başka bir şeye rastladım. çok eskiden sevdiğim insan, bana bir platformdan mesaj attığında mail gelirdi bildirim olarak. yani attığı mesajlara dair haber… onları görünce içim burkuldu. kalbimi ateş sardı. öyle bir ateş ki... çok uzun zaman sonra içim yandı. meraklandım, en aşağılara kadar indim. her gün mesajlaşmışız, şimdi o detayları pek anımsamasam da… neyse ilk maillere kadar indim, bana ilk mesaj attığı tarihi buldum; 2 mayıs 2017 imiş. neredeyse 9 yıl geçmiş üzerinden. içten içe yandım tekrar. neden kendime bunu yaptım şimdi? o tarihlere gitsem bir şeyleri değiştirebilir miydim diye kalbime yüklendim. neden ikna edemedim diye içten içe söylendim. buluşmak isterdim ama reddederdi. ilk kez öyle sevmişti kalbim. şimdi bakınca çocuktum ben de. o günlerde hissettiklerimi bir daha yaşadım sanki demin. aşkımdan ölürdüm, söyleyemezdim. naz yapıyor zannederdim. keşke böyle duygusal olmasaydım, hatırlamasaydım gözlerini… keşke ben de diğer insanlar gibi duygusuz kalabilseydim. ama özledim. yine sarılmak istedim, öylece dizlerine yatmak... sonra susturdum kendimi eskisi gibi. artık arayamam, soramam da… yakın arkadaşım: “aklında onu evlenmiş gibi kabul et” demişti, o zaman kalbim daha kolay alıştı. lafını açmıyorum artık kimselere. asla eskisi gibi değilim ama mailimdekileri görünce… bir “ah” ettim kalbime. eskiden kalan yaramı hatırladım özetle.
tüm bunların üzerine laptopı kapatıp evrak işimi bir güzel erteledim. bakalım yarın müdüre ne diyeceğim, o da ayrı konu. neyse efenim. hayat işte…
ben tarihi yönünden ziyade, bu duvarın duygusal boyutundan çok etkilendim. sınırın belirlenmesi sonucu, sevdiğine kavuşmak için doğu almanya’dan batı’ya doğru tünel kazanlar olmuş. aşk ne kadar özel bir duygu, insana neler yaptırıyor diye sayıkladım içimden. *) çok zamansız ve hüzünlü.
şans getirdiği söylenen bitki.
normal yonca türü trifolium repens (beyaz yonca) üç yapraklıymış. dördüncü yaprak, genetik bir mutasyon sonucu oluşmuş aslında.
şöyle ki 5 ve hatta 6 yapraklı yoncalar da varmış. öğrendiğimde çok şaşırmıştım.
ludwig van beethoven'ın op. 91 numaralı senfonisi. beethoven’ın en az konuşulan eserlerinden biri diyebilirim. teatral bi’ havası var. ingiliz komutan wellington’un, fransızlara karşı kazandığı bir savaşı anlatıyor.
yukarılarda bir entry okudum da ne kadar çirkin. hanımefendi “biri dadandı böyle” yazmış. oysa karşısındaki insana kibarca “bana mesaj atma” dese o insan takıntılı biri değilse zaten uzaklaşır. en sonlarda yazdıkları ise daha da çirkinleşiyor. allah uzak etsin böylelerinden. belki o insan sana aşık oldu, her sabah büyük umutlarla yazdı. ne kadar duygusuzca gerçekten ya, birini harcamak ve dalgasını geçmek ne kadar kolay. şaşırıyorum.
tatlı bir doğa olayı. yağar ve ben çocuk gibi içten içe hayaller kurarım. evdeysem yağmurun yağdığı anları gözlemlemeyi çok seviyorum. yakın arkadaşım bana: “bu dünya için fazla romantiksin” demişti birkaç yıl önce. üstüme alınmasam da kısmen doğru galiba.
ekim ayında gittim en son. gare du nord’da oturup tren beklediğim sırada, çantamı neredeyse böbreklerime yerleştirecek kadar her an tetikteydim. neyse kulaklığımı çıkardım bir ara, ekrandan gelen trenleri falan check ediyorum. arkalardan bağırış çağırışlar yükseldi. bir baktım ki polis, diz kapağını bir adamın kafasına bastırmış. boş boş bakındım. meğerse yan kesicilik yaparken suçüstü yakalanmış adamın biri. ve o pozisyona rağmen defalarca direnip bağırmaya devam etti. 4 polis zar zor paketleyip istasyondan çıkarabildiler bunu. evet, paris çok büyüleyici bir şehir ama inanılmaz tehlikeli. her an tetikte ve akıllı olmak zorundasınız.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.