1.
(çaylak)
erkek
sevgili okurlarım, güzel takipçilerim...
şu puslu pazar sabahını, kütüphanemin mücellit elinden yeni çıkmış deri cilt kokuları arasında, ülkemizin yegâne entelektüel vahası olan trt radyo 3 ile ihya edeyim dedim. zira dışarıdaki o kakofonik popüler kültür gürültüsünden kaçmanın başka bir yolu kalmadı. çocuk ve gençlik korosunun o pırıl pırıl sesleri ruhumun pasını siliyordu ki, mikrofon başındaki evladımızın terennüm ettiği parçanın sözleri kulaklarımda adeta bir "estetik kriz" infilak ettirdi:
"çocuğa bakar anne / evine tapar anne / gece gündüz çalışır, yarını yapar anne..."
bittabi yapsın, annelik müessesesine bir itirazım olamaz; lakin bu lirik sefaletin içinde devasa bir boşluk var: baba. baba nerede? adeta bir hayalet! anne tek başına evi çekip çeviriyor, çile dolduruyor ama ortada babaya dair en ufak bir emare, bir "otorite figürü" yok.
aziz kârilerim... bunu körpe zihinler dinliyor. vaktiyle viyana’da, meşhur café central’in loş bir köşesinde bizzat bulunduğum bir mecliste, sigmund freud’un (lütfen fğoyd diye telaffuz ediniz, rica ediyorum; "froyd" diyerek kendinizi bir saksonya köylüsü gibi gülünç duruma düşürmeyin) uzak akrabalarından, saygıdeğer bir dostumla bu meseleyi tam üç saat tartışmıştık. kendisi bana, babanın yok sayıldığı bir anlatının, gelecekte nasıl bir "psikolojik anarşi" doğuracağını o enfes almancasıyla anlatmıştı.
rol model inşasında karşılaşılan bu çarpık mesajlar, geleceğe doğru zehirli bir filizlenme yaratıyor. sonra efendim, neden bu toplumda "gizli emek sömürüsü" var, neden babalar evde ne yapacağını bilemez vaziyette birer dekor gibi geziyor diye feryat ediyoruz. daha da vahimi; erkeğin rolünün muğlak bırakıldığı bu nev-i şahsına münhasır "pedagojik fiyasko", önümüze ancak başarısız yetişkinler ve hüsran dolu ebeveynler çıkarır. bakıyorsunuz koca koca adamlar, çocukça tepkiler veriyor, meselelerini kaba kuvvetle çözmeye çalışıyor. niçin? çünkü o şarkılarda babayı, sadece akşam eve ekmek getiren ya da hiç gelmeyen bir gölge olarak bellediler.
tek bir türküden bu sonuca varmamı "mübalağa" addetmek isteyenler çıkacaktır; onlara ancak acıyarak gülümserim. kısa bir tetkikle dahi, çocuklara yönelik bu basmakalıp ürünlerin, kendi içinde nasıl tutarlı bir zihinsel fukaralık silsilesi taşıdığını görmemek için kör olmak gerekir.
neyse... ben şimdi kahvemi yudumlarken, kütüphanemin derinliklerinde bu meseleyi daha "akademik" bir düzlemde ele alan fransızca bir risaleye göz atacağım. sizlere ise bu sığ suların içinde boğulmamanız için derin nefesler dilerim.
şu puslu pazar sabahını, kütüphanemin mücellit elinden yeni çıkmış deri cilt kokuları arasında, ülkemizin yegâne entelektüel vahası olan trt radyo 3 ile ihya edeyim dedim. zira dışarıdaki o kakofonik popüler kültür gürültüsünden kaçmanın başka bir yolu kalmadı. çocuk ve gençlik korosunun o pırıl pırıl sesleri ruhumun pasını siliyordu ki, mikrofon başındaki evladımızın terennüm ettiği parçanın sözleri kulaklarımda adeta bir "estetik kriz" infilak ettirdi:
"çocuğa bakar anne / evine tapar anne / gece gündüz çalışır, yarını yapar anne..."
bittabi yapsın, annelik müessesesine bir itirazım olamaz; lakin bu lirik sefaletin içinde devasa bir boşluk var: baba. baba nerede? adeta bir hayalet! anne tek başına evi çekip çeviriyor, çile dolduruyor ama ortada babaya dair en ufak bir emare, bir "otorite figürü" yok.
aziz kârilerim... bunu körpe zihinler dinliyor. vaktiyle viyana’da, meşhur café central’in loş bir köşesinde bizzat bulunduğum bir mecliste, sigmund freud’un (lütfen fğoyd diye telaffuz ediniz, rica ediyorum; "froyd" diyerek kendinizi bir saksonya köylüsü gibi gülünç duruma düşürmeyin) uzak akrabalarından, saygıdeğer bir dostumla bu meseleyi tam üç saat tartışmıştık. kendisi bana, babanın yok sayıldığı bir anlatının, gelecekte nasıl bir "psikolojik anarşi" doğuracağını o enfes almancasıyla anlatmıştı.
rol model inşasında karşılaşılan bu çarpık mesajlar, geleceğe doğru zehirli bir filizlenme yaratıyor. sonra efendim, neden bu toplumda "gizli emek sömürüsü" var, neden babalar evde ne yapacağını bilemez vaziyette birer dekor gibi geziyor diye feryat ediyoruz. daha da vahimi; erkeğin rolünün muğlak bırakıldığı bu nev-i şahsına münhasır "pedagojik fiyasko", önümüze ancak başarısız yetişkinler ve hüsran dolu ebeveynler çıkarır. bakıyorsunuz koca koca adamlar, çocukça tepkiler veriyor, meselelerini kaba kuvvetle çözmeye çalışıyor. niçin? çünkü o şarkılarda babayı, sadece akşam eve ekmek getiren ya da hiç gelmeyen bir gölge olarak bellediler.
tek bir türküden bu sonuca varmamı "mübalağa" addetmek isteyenler çıkacaktır; onlara ancak acıyarak gülümserim. kısa bir tetkikle dahi, çocuklara yönelik bu basmakalıp ürünlerin, kendi içinde nasıl tutarlı bir zihinsel fukaralık silsilesi taşıdığını görmemek için kör olmak gerekir.
neyse... ben şimdi kahvemi yudumlarken, kütüphanemin derinliklerinde bu meseleyi daha "akademik" bir düzlemde ele alan fransızca bir risaleye göz atacağım. sizlere ise bu sığ suların içinde boğulmamanız için derin nefesler dilerim.
devamını gör...