sehsuvar asaf yazar profili

sehsuvar asaf kapak fotoğrafı
sehsuvar asaf profil fotoğrafı
rozet
sehsuvar asaf (çaylak)
karma: 199 tanım: 9 başlık: 0 takipçi: 2

son tanımları


1. (çaylak)

erkek

sevgili okurlarım, güzel takipçilerim...

şu puslu pazar sabahını, kütüphanemin mücellit elinden yeni çıkmış deri cilt kokuları arasında, ülkemizin yegâne entelektüel vahası olan trt radyo 3 ile ihya edeyim dedim. zira dışarıdaki o kakofonik popüler kültür gürültüsünden kaçmanın başka bir yolu kalmadı. çocuk ve gençlik korosunun o pırıl pırıl sesleri ruhumun pasını siliyordu ki, mikrofon başındaki evladımızın terennüm ettiği parçanın sözleri kulaklarımda adeta bir "estetik kriz" infilak ettirdi:

"çocuğa bakar anne / evine tapar anne / gece gündüz çalışır, yarını yapar anne..."

bittabi yapsın, annelik müessesesine bir itirazım olamaz; lakin bu lirik sefaletin içinde devasa bir boşluk var: baba. baba nerede? adeta bir hayalet! anne tek başına evi çekip çeviriyor, çile dolduruyor ama ortada babaya dair en ufak bir emare, bir "otorite figürü" yok.

aziz kârilerim... bunu körpe zihinler dinliyor. vaktiyle viyana’da, meşhur café central’in loş bir köşesinde bizzat bulunduğum bir mecliste, sigmund freud’un (lütfen fğoyd diye telaffuz ediniz, rica ediyorum; "froyd" diyerek kendinizi bir saksonya köylüsü gibi gülünç duruma düşürmeyin) uzak akrabalarından, saygıdeğer bir dostumla bu meseleyi tam üç saat tartışmıştık. kendisi bana, babanın yok sayıldığı bir anlatının, gelecekte nasıl bir "psikolojik anarşi" doğuracağını o enfes almancasıyla anlatmıştı.

rol model inşasında karşılaşılan bu çarpık mesajlar, geleceğe doğru zehirli bir filizlenme yaratıyor. sonra efendim, neden bu toplumda "gizli emek sömürüsü" var, neden babalar evde ne yapacağını bilemez vaziyette birer dekor gibi geziyor diye feryat ediyoruz. daha da vahimi; erkeğin rolünün muğlak bırakıldığı bu nev-i şahsına münhasır "pedagojik fiyasko", önümüze ancak başarısız yetişkinler ve hüsran dolu ebeveynler çıkarır. bakıyorsunuz koca koca adamlar, çocukça tepkiler veriyor, meselelerini kaba kuvvetle çözmeye çalışıyor. niçin? çünkü o şarkılarda babayı, sadece akşam eve ekmek getiren ya da hiç gelmeyen bir gölge olarak bellediler.

tek bir türküden bu sonuca varmamı "mübalağa" addetmek isteyenler çıkacaktır; onlara ancak acıyarak gülümserim. kısa bir tetkikle dahi, çocuklara yönelik bu basmakalıp ürünlerin, kendi içinde nasıl tutarlı bir zihinsel fukaralık silsilesi taşıdığını görmemek için kör olmak gerekir.

neyse... ben şimdi kahvemi yudumlarken, kütüphanemin derinliklerinde bu meseleyi daha "akademik" bir düzlemde ele alan fransızca bir risaleye göz atacağım. sizlere ise bu sığ suların içinde boğulmamanız için derin nefesler dilerim.
devamını gör...
2. (çaylak)

isviçre

sevgili aziz kârilerim - isviçre denildiğinde aklınıza alpler, o havalimanı gümrüklerinde satılan duty-free yığını toblerone ve mezunları arasında albert einstein'ın da bulunduğu eth zürich'in geldiğini biliyorum. ancak, kimsenin läderach'tan bahsetmemiş olması beni hüzne ve umutsuzluğa garketmiş halde.

läderach (lederahhh diye okunacak, rica ediyorum düzgün telaffuz önemlidir) isviçre'nin en mümtaz çikolata firmalarından birisi. hem kendi ülkelerinde hem de cermanya üzerinde bir çok noktada olan bu firmanın en önemli özelliği her daim "taze" çikolatalara sahip olması. siz bir läderach dükkanına gittiğinizde evet o 330 gram frischschoggi'ye 32 euro veriyorsunuz ancak damağınızda yaşanan o gastronomik haz patlamasının, çikolata kavramının özünü oluşturan o lezzet karmasının bedeli olabilir mi? ve tüm bunların yanında size bu keyfi yaşatan çikolatanın, dünyanın neresinde olursanız olun, 1-2 gün önce kosta rika'dan toplanan kakao taneleri, piedmont'tan toplanan fındık ve thurgau'da otlayan ineklerden sağılan sütlerle üretildiğinin bilincinde olmak... ah aziz dostlarım, kıymetli arkadaşlarım... bunun bedelini ölçebilecek bir para birimi, bir finansal değer, şehsuvar asaf'ın dünyasında bulunmamakta.

şimdi müsaadenizle, bu satırları yazarken yorulan zihnimi dinlendirmek adına inzivama çekiliyorum. kosta rika kakaosunun o rafine acılığını 21 yıllık bir islay maltının o isli, ağırbaşlı ve turba kokulu gövdesiyle evlendireceğim. zira damakta tadımlayarak deneyimleyebileceğiniz bu aristokratik düet, o endüstriyel şeker krizlerinin hayalini kurduğu ama asla gerçekleştiremeyeceği bir ontoloji tamamlanma, ve hatta tinin kendisini keşfedişindeki adımlardan birisi değilse nedir?
devamını gör...
3. (çaylak)

futbol barbar oyunudur

bu başlığı açan kâri, meselenin sosyolojik teşhisini doğru yapmış lakin terminolojide biraz avam kalmış. 'barbarlık' fazla romantik ve tarihi bir tını taşıyor. futbol, kelimenin tam anlamıyla modern çağın pleplerini uyuşturmak için tasarlanmış, endüstriyel ve son derece bayağı bir gladyatör simülasyonudur.

olayın ontolojisine bir inelim: yirmi iki yetişkin erkeğin, geometrik estetikten tamamen yoksun bir meşin yuvarlağın peşinde, ilkel bir kabile histerisiyle koşturması... ve tribün dedikleri o betonarme amfitiyatrolarda, üzerlerine o logoları bağıran rüküş sentetik formaları geçirip "takımlarını destekleyen" yığınlar. ortada bir 'spor' yahut asil bir rekabet yok; sadece ter, küfür ve kitlelerin birikmiş o ucuz öfkesinin pazarlandığı endüstriyel bir katarz (arınma) ayini var.

ve bu "yeni" bir şey değil aziz dostlarım. bu katarz ayini bundan binlerce sene önce roma'da kolozyum'da da yapılıyordu. ki daha anlamlıydı bana sorarsanız. zira tarafı olunan gladyatörler gerçekten ölüyordu. şayet flavius "yenilirse" gelecek sezon ne yapacağı belliydi zira ölüyordu flavius.

bana spordan, taktikten yahut 'mücadeleden' bahsetmeyin. eğer zihinsel bir meydan okuma, gerçek bir taktiksel savaş arıyorsanız, gidip bir go tahtasının, hadi o kadar taktisyen değilseniz satranç tahtasının başına oturursunuz. siyah ve beyaz taşların o sessiz, o aristokratik ve milimetrik diyalektiğindeki sonsuz ihtimaller ve yeşil çimenlerin üstünde depar atan yirmi iki adam...

hasılı, bu tribal histerinin bir parçası olmak benim estetik ve entelektüel sınırlarımın fersah fersah ötesinde. lakin bir sosyolojik gözlem olarak, bu kabile ayinlerini uzaktan, sesini tamamen kıstığım bir ekranda, elimde tek malt viskimle ve o klinik entomolog soğukkanlılığıyla izlemek, bana insanlığın nerede durakladığına dair harika doneler veriyor.
devamını gör...
4. (çaylak)

paçalardan cehalet akması

başlığın isimlendirmesindeki o hafif taşralı ve avam tınıyı bir kenara bırakırsak, maalesef içinde bulunduğumuz çağın 'epistemolojik çöküşünü' betimlemek için kusursuz bir anatomi sunduğunu itiraf etmeliyim.

eskiden cehaletin kendine has bir mahcubiyeti, bir sınırı vardı. insan bilmediği konunun karşısında susar, o sessizliğin içinde bir edep, bir aristokratik mesafe barındırırdı. şimdi ise ortega y gasset'in kitlelerin isyanı'nda bizi uyardığı o distopyanın tam merkezindeyiz. cehalet artık saklanılacak bir eksiklik değil; dijital panayırlarda algoritmalarla ödüllendirilen, adeta bir bayrak gibi sallanan ve utanmazca kutlanan bir kimlik inşası.

şöyle bir etrafınıza bakın... hayatında tek bir felsefi yahut edebi metinle ontolojik bir güreşe tutuşmamış, arka arkaya iki sayfa okuduğunda bilişsel kapasitesi iflas eden bir zevat ordusu var. izledikleri o on beş saniyelik paçoz hap videolarla kendilerini makro-ekonomi, sanat tarihi yahut jeopolitika ordinaryüsü sanıyorlar. üzerlerinde logoları bağıran o rüküş sentetik kıyafetleriyle, üçüncü nesil bir kahvecide oturup o kof özgüvenleriyle yüksek perdeden fikir beyan ediyorlar.

işte tam o an, bu başlık benim için fiziki bir forma bürünüyor; o dar kesim pantolonların paçalarından zeminlere doğru adeta zift gibi, kapkara ve yapışkan bir lümpenlik akıyor. işin en acı tarafı ise, kitlelerin bu cehalet taşkınını bir 'fikir hürriyeti' sanıp o ziftin içinde neşeyle kulaç atması.

bakalım bu kulaçların sonu nereye gidecek, merak ve ilgiyle izliyorum sadece uzaktan.
devamını gör...
5. (çaylak)

sydney sweeney

dijital panayırlarla olan ilişkimi olabildiğince az tutmaya çalışsam da, modern çağın dayatmalarından kaçamayarak mezkur şahsın popüler kültür tarafından histerik bir tapınma nesnesine dönüştürüldüğünü deneyimlemek zorunda kaldım.

nitekim benim kendi şahsıyla bir sorunum yok. ama kitlelerin sadece adorno'nun kültür endüstrisinin otomatize hali olan algoritmaların sadece bu silüeti dayatması yüzünden kendisini bir "sinema ilahesi" ya da "estetik zirve" olarak konumlandırılması ve bunun, açık konuşursak, bir zihinsel fukaralık olması beni insanlık konusunda derin bir yeise sürüklüyor.

eskinin o 'aura' sahibi, perdede gördüğünüzde zaman ve mekanı büken yıldızlarını bir gözünüzün önüne getirin. grace kelly dediğimde hepinizin aklına bir siluet geliyor. buz gibi bir aristokratik mesafe ve erişilemeyecek bir güzellik. bir diğer deyişle, sydney hanım bir ikonsa, marilyn monroe neydi ya da nedir şu anda?

ama işte bir taraftan anlamlandırabiliyorum - ortada bir 'z kuşağı estetiği' diye bir gerçek var. etkileşim üzerine inşa edilen, tüketimi son derece kolay, hiç bir gizemi olmayan 'sanayi tipi şöhret'. vasati 50 çöp, 5 sene sonra esamesi okunmayacak. sinematografik bir ağırlık yok, bir gizem yok, fast-food zincirinden çıkmışçasına basmakalıp ve çiğ bir görsellik var sığ kitlelerin tüketimine hazır.

hayır, bilgisel tarihimizde bizi uyarmaya çalışan adorno, baudrillard ve mcluhan gibi insanlar olmasa bu geldiğimiz noktayı çok umursamayacağım ama göz göre göre yapılan yanlışları görünce insanlık konusunda umudumu biraz daha yitirmeden edemiyorum.
devamını gör...
6. (çaylak)

utandıran şeyler

postmodernite sosuyla bulanmış bir modernite yeterince utanç verici garabetlere sahne oluyorken bir de hiç gerek yokken üzerimize bir dijital çağ atıldı. atılsın, bunda bir problem yok ama beraberinde gelen o varoluşsal bayağılık? o banalite yok mu aziz dostlarım... işte o en büyük utanç kaynağı.

bilgi sahibi olmak bir çileydi, kutsal bir çile. entelektüel bir sancı, bir kramp yaşanırdı bir şeyler öğrenirken - ve bu sıkıntılar öğrenilen bilgiyi kıymetli kılardı. ama şimdi yapay 'zeka' denilen o ruhsuz istatistik motorları ile yaz gitsin. çaba yok, idrak yok, bir şeyi öğrendiğinizi farkettiğinizde yaşadığınız o vecd hali bile yok. algoritmik bir laf ishali, koy gitsin sadece. bir de trajikomik bir biçimde bunların üstüne sokağa çıktığımda gördüğüm şey: insanların voodoo zombileri gibi telefonlarına kitlenip, o teknolojik harikalarda tükettikleri ucuz dijital panayırlarda bar bar bağıran insanların epileptik seğirmelerini "eğlence" olarak tüketmeleri... bu utanç değil de nedir?

hayır fazla değil 1960ların o 'grand' vizyonuna bir bakalım. tertemiz, dikkat dağıtıcı hiç bir şeyin olmadığı - işlev ve zarafetin odakta olduğu o muazzam tasarım dili; neredeyse milimetrik bir özenle kürate edilmiş caz ve oda orkestrası yayınlarına bakalım. bir yanda insan aklını zorlayan o asil ve analog sükûnet, diğer tarafta ise şimdinin gürültülü ve varoş ortalamalığı...

kelimeler kifayetsiz kalıyor hissettiğim duyguları ifade etmeye.
devamını gör...
7. (çaylak)

minimalizm

minimalizm demek dieter rams demektir. dieter rams demek ise, o soğuk ama bir o kadar da kusursuz alman estetiğinin; bayağılıktan ve şaşaadan arındırılmış, salt fonksiyona adanmış manifestosudur.

ah, aziz kârilerim... yıllar boyu muhtelif coğrafyalarda damıttığım bu rafine estetik algımı, adeta bir amme hizmeti misali, siz kitlelerin görsel vizyonunu terbiye etmek için sunuyorum. lakin gün geçmiyor ki, önüme 'minimalizm' maskesi ardına saklanmış grotesk bir garabet düşmesin. insanın aklı şaşıyor; bu estetik fukarası tasarımları yapanlar, o form karmaşasına nasıl 'minimalist' diyebilme cüretini gösteriyor, inanın o cehaletin özgüvenini istemsizce sorgularken buluyorum kendimi.

şunu aklınıza kazıyın: iyi bir minimalist eserin kalbinde, kullanıcının bilişsel yükünü sıfıra indiren o 'sezgisel' zarafet yatar. o objeye baktığınızda, form ve işlev arasındaki o sessiz ve kusursuz diyaloğu duyarsınız. obje size ne yapmanız gerektiğini fısıldar; dikkatinizi dağıtmaz, sizi oyalayan ucuz süslemelerle vaktinizi çalmaz. lakin günümüzün bu yeni yetme illüzyonistleri... öyle şekilsiz, öyle işlevden yoksun ve göz yoran tasarımlara imza atıyorlar ki, insanın bauhaus ekolünün mezarı başında ağıt yakası geliyor.

tüm bu yazdıklarımdan, o daraltılmış algı filtrelerinizle benim salt bir 'minimalizm fanatiği' olduğum gibi sığ ve talihsiz bir çıkarsamaya varabilirsiniz. hayır, efendim. benim yegâne itikadım, fonksiyonun formu takip etmesi gerektiği o sarsılmaz ontolojik gerçektir. zira benim estetik lügatimde, minimalizmin o steril dinginliği kadar, art deco ekolünün o cüretkâr, simetrik ve aristokratik şatafatı da baş köşede oturur. benim tahammül edemediğim yegâne şey, 'kavramsal sahtekârlıktır'.

bir vizyon vaat edip ortaya ucube bir form çıkarmak... inanın bu, ruhunuzu insan zekâsıyla özenle kürate edilmiş, çok sesli bir j.s. bach konçertosunun o matematiksel asaletine hazırlamışken; sahneye aniden fırlayan, enstrümanlara adeta birer vandal gibi eziyet eden ve 'rock' adı verilen o gürültü kirliliğini icra eden paçavralar içindeki bir 'grubun' çıkması gibidir. ortada müziğe dair bir iz yoktur, sadece zevklerimize yapılmış organize bir suikast vardır.
devamını gör...
8. (çaylak)

penne arabiata

cehaletin anormallikten normale dönüştüğü bu dünyada, kalabalıkların ne yediğini dahi bilmemesi beni artık şaşırtmıyor. menülerde gördüğüm o trajik 'arabiata' yazısı mesela... oysa doğrusu çift 'r' ve çift 'b' ile, 'arrabbiata'dır; italyancada 'öfkeli' demektir. gerçi damak gustosu gelişmemiş bir kitleye etimoloji dersi vermek nafile.

kendine 'mutfak ilminin kâşifiyim' diyenlerin bile eline yüzüne bulaştırdığı, yalın görünümünün ardında acımasız bir sınav barındıran bir pasta türüdür bu. 'pasta' deyince aranızdaki bazı lügat yoksunlarının kremalı kek sanıp bıyık altından güldüğünü duyar gibiyim; inanın sizin bu taşralı hezeyanlarınızın yarattığı zihinsel kirlilikte nefes almak, estetik hayatta kalma mücadelemi çok yoruyor. avrupa'da buna 'pasta' denir, nokta.

neyse, işin anatomisine inelim. iyi bir penne, suyla girdiği o ontolojik mücadeleden galip çıkmalı, yani kesinlikle al dente olmalıdır. o kararlı dokuyu dişinizde hissedeceksiniz. domatesin asiditesi, soğuk sıkım bir sızma zeytinyağıyla tavada usulca emülsiyon haline gelirken o ateş kırmızısı rengi yakalamalısınız. peki ya peynir? ah, aziz dostlarım, işte sıradan bir taklitle gastronomik bir şaheseri ayıran o ince çizgi... eğer tereddütsüz 'parmigiano-reggiano' dediyseniz, doğru yoldasınız. bu asil peyniri, yemeğimize adeta bir kar tanesi zarafetiyle, mikro tutamlar halinde entegre ederiz. üzerine de metal bıçak değdirilmemiş, esansiyel yağları küstürülmeden sadece parmak uçlarıyla incitilmeden koparılmış taze bir fesleğen... gerisi, damaktaki o aristokratik şölene teslim olmaktır.

hasılı, benim yegâne tavsiyem bu şaheseri asıl vatanında, italya'da tatmanızdır. ancak böyle bir vizyona veya bütçeye sahip değilseniz, muhtelif gurme marketlerden tedarik edeceğiniz orijinal parmigiano-reggiano ve sıradan yerel domateslerinizle kendi çapınızda o gustoyu yakalamaya çalışabilirsiniz... belki.
devamını gör...
9. (çaylak)

formula 1

ah, aziz kârilerim... gün geçmiyor ki insanoğlu denen bu bitmek bilmez vasatlık panayırında yeni bir bayağılıkla sınanmayalım. 'formula 1' denilen o endüstriyel garabet de bu furyanın en gürültülü sirki.

adını bir mecrada yazılı görsem, yahut etrafımda bir 'trend kölesi' telaffuz etse, inanın deruni bir tahammülsüzlük kaplıyor ruhumu. az evvel gözüme ilişti; inanın, damağımda usulca çözülen o 21 yıllık ıslay maltının bütün senfonisi bir anda darmadağın oldu... yanlış anlaşılmasın, hız kavramına ontolojik bir itirazım yok. mesela bir le mans 24 saat vardır... insanın makineyle ve zamanın acımasızlığıyla verdiği o epik mücadele! işte o, kelimenin tam manasıyla bir 'varoluşsal deneyim'dir. o piste çıkana saygım sonsuzdur; 'bitiremese de kendi sınırlarına başkaldırmış' der, ipek röbdoşambrımın yakalarını huşu içinde biraz daha kavuştururum.

fakat gel gör ki bu f1 zevatı, aynı pistin etrafında defalarca dönüp durmayı marifet sanıyor. adeta mekanik ve son derece bayağı bir sisifos miti! yok telsizden kendi aralarında laf yetiştirmeler, yok kokpitin içinden izleyiciye sunulan o çiğ görüntüler... 'hız' gibi ontolojik olarak insanı titretecek, varoluşsal bir kavramı alıp ancak bu kadar ucuz bir pembe diziye, bu kadar boğucu bir tekdüzeliğe hapsedebilirlerdi. o panayır çadırından fırlamış, avam tabiriyle 'boyalı eşeğe' benzeyen otomobillerden ve pilotların o yürüyen reklam panosu kılıklı tulumlarından hiç bahsetmiyorum bile. benim gözümün alışık olduğu o yalın, rafine ve temiz estetik çizgilerin fersah fersah uzağındalar. estetik toleransım, inanın bu kadar göz yoran bir rüküşlüğe müsaade etmiyor.

velhasıl kelam aziz kârilerim; değerli vaktinizi bu neon renkli panayırlarda heba etmek yerine, kendinize estetik algınızı bir üst segmente taşıyacak daha 'rafine' ve vizyoner meşgaleler bulun. şimdi müsaadenizle, bu yorucu bayağılığın zihnimde bıraktığı tortuyu temizlemek adına, algoritmaların o ruhsuz listelerinden uzak, müzik gurmelerince özenle kürate edilmiş bir caz yayını açıp röbdoşambrımın ipeksi sükunetine geri döneceğim. size iyi seyirler.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim