tanim: bir protescunun mektubunu paylasacagim baslik. buyursunlar:
``merhaba, bugün bir çok ülkede hâlâ yaşanmakta olan protestolar hakkında yazmak istiyorum. bu ilhamı bana yabancı bir arkadaşım verdi. ülkemde yaşanan protestolar hakkında kendi halkının nasıl düşündüğünü paylaştı. şöyle diyordu: “people in the us are asking why they don’t protest like the türkçe do. they aren’t angry or brave enough to resist yet! the us people were asking, ‘why are we not protesting against our government more? the turkish people are protesting, ı wish we were like that.’” bu yorum beni samimi olarak mutlu etti. sebebi ise şu an ülkemde yaşanan protestoların ruhunun, dışarıdan nasıl göründüğüne dair bir fikir sunmuş olmasıydı. bu protestoların içinde olan biri olarak kendi gözlem, düşünce ve duygularımı yazmak istiyorum. daha çok görünmek, daha çok anlaşılmak ve eğer mümkünse bu ilhamı daha çok yayabilmek için. protestolarımızda bir çok slogan atılıyor. hepsinin özündeki ana fikir ve tema: “hak! hukuk! adalet!”
benim ülkem bir demokrasi ülkesidir. 1923’te cumhuriyet ile kuruldu (102 yaşında bir ülke). ülkem henüz genç olabilir ama tarihimiz milattan önce 3000’li yıllara kadar uzanıyor. bu köklü tarihi paylaşan her bireyin içinde bir öz vardır. bu da özgürlüğe, adalete ve hakka düşkün oluşumuzdur. cumhuriyetin ilanıyla birlikte ata babamız (mustafa kemal atatürk) her bireye eşit haklar getirdi: kadınlara seçme ve seçilme hakkı, eğitim hakkı gibi insani haklar. ayrıca yaptığı en büyük devrimlerden biri ise din ile devlet işlerini birbirinden ayırmak oldu. çünkü din (inanç) her ne olursa olsun, bu bireyin kendisi ile vicdanı arasında kalmalıydı. kendinden farklı inançlara sahip olan diğer insanların dışlanmasının, aşağılanmasının, hor görülmesinin, hatta canına ve malına kast edilmesinin önüne geçmek istedi. işte bizim için laik olmanın özü bu oldu: kendinden olmayanı sevme. din adı altında sen-ben ayrımı yapmak yerine, biz olabilme ilkesiydi.
geçtiğimiz bu son çeyrek asırda, bu değerlerimiz yozlaştırıldı. bunu yapanlar, halkın dini inançlarını kullanıyorlardı. özellikle halkı korkutan algı operasyonları yönetiyorlardı. bu algı manipülasyonlarının temelde iki teması vardı: “din ve vatan elden gidiyor!” ülkemin son yüz yıllık geçmişinde bu manipülasyon teknikleri ile halkı korkutup kontrollü ayrışmaya sebep olan bir çok yöntem kullandılar. bunlardan bazıları mezhepler oldu, bazıları ise siyasal farklılıklar oldu. ama ana fikir hep aynıydı: biz olmak yoktu, biz ve onlar vardı. bizden olmayanı sevmemek, dışlamak sistematik olarak empoze ediliyordu. soru sormanın önemi unutturuluyor, televizyonda ve sosyal medyalarda aslı olmayan, hap şeklinde asparagas haberler yayılıyordu. bugün halkımın karşı durduğu, protesto ettiği şeylerin temeli buralardan gelmekte. buna karşı ayaklandık! bizler -aydınlar- ayrımcılığın değil, birleştiriciliğin peşindeyiz. çünkü bu bizim örfümüz, ananemiz ve kültürümüz; bu bizim ruhumuz.
sokaklarda, meydanlarda, sosyal medyada, yerel forumlarda, gazetelerde bunu istediğini söyleyen herkesi ya fişlediler ya da hapishanelere attılar ya da işten ettiler. işten olma korkusu yaşayan insanların konuşma, fikrini söyleme özgürlüklerini korku salarak ellerinden aldılar. bugün benim ülkemdeki hapishaneler, dünyanın bir çok yerindeki hapishanelerinden daha güvenlidir. bunu söylememin sebebi: gazetecilerin, araştırmacıların, öğrencilerin, oyuncuların, fenomen ve influencerların hukuksuz (anayasal çerçevede olmayan) bir şekilde içeri atılmasıdır. maddi gücü olan insanlarımız yurtdışına göç ettiler ve online destek vermeye devam ettiler. çünkü bunu kendi vatanlarında yapacak güvenli ortamları yoktu.
bu protestolar ülkemizde yeni yeni yapılmaya başlamadı. en yakın geçmiş örneği gezi parkı olaylarıydı. parktaki ağaçların kesilme kararına karşı çıkmasıyla başlayan eylemler, yurt genelinde yine “hak, hukuk, adalet” arayışına dönüştü. bizim cumhuriyet anlayışımız: halkın, kendi kendini yönetmesidir. halkın iradesine karşı çıkan yönetimlere karşı duruşumuz, cumhuriyet aşkımızdan gelmektedir. gezi parkı protestolarında, bir grup hükümet polisinin 19 yaşında bir genci defalarca tekmeleyerek ve joplayarak öldürmesi, 14 yaşında akşam yemeği için ekmek almaya giden bir çocuğun başına biber gazı fişeği çarparak ölmesinden örnekler verilebilir.
bakın; bizim polislerimiz mesleğe atılmadan önce ettikleri yemini paylaşmak istiyorum: “türkiye cumhuriyeti anayasası’na, atatürk ilke ve inkılapları’na, anayasa’da ifadesi bulunan türk milliyetçiliği’ne sadakatle bağlı kalacağıma; türkiye cumhuriyeti kanunları’nı milletin hizmetinde olarak, tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; türk milleti’nin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve anayasa’nın temel ilkelerine dayanan milli, demokratik, laik bir hukuk devleti olan türkiye cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” polisimiz 2013’teki protestolarda da bugünkü protestolarda da yemine aykırı davranmıştır. bizler oysaki bu yemindeki değerleri savunmak için sesimizi çıkarıyorduk. sesimizi çıkarırken, şiddete şiddetle karşılık vermedik asla! sokaklarda sloganlar attık, oturma eylemleri yaptık, dans ettik, kitap okuduk, polise çiçekler uzattık, zıpladık ve bazen sadece orada öylece durduk. karşılığında biber gazı, plastik mermiler, joplar, tehditler, gözaltılar ve tacizlerle karşılaştık.
meydanları bırakmamakla birlikte, ağırlığımızı alışveriş yapmama özgürlüğümüzden yana kullanmak istedik. bilinen adıyla 1 günlük boykota gittik. 1 gün boyunca alışveriş yapılmaması çağrısında bulunduk. bu çağrı, sadece haksızlık ve adaletsizliği destekleyen zihnin dükkânları içindi. bu çağrı bizim anayasal hakkımızdı. karşılığında: cumhuriyet başsavcılığı, boykota çağrı yapanlar hakkında soruşturma yapılacağı resmen yayımlandı. bizim duruşumuz, haklarımızın elimizden alınmasına karşı olan bir duruştur.
bu yazdıklarımı yayımlayacağım. içimde bir ürperti var yine: “beni de fişleyecekler, beni de içeri atacaklar” diye korkuyorum ama yine de bunu yazmam gerekiyor. çünkü bizim ulusal marşımızın ilk kelimesi “korkma” ile başlıyor. cesaret ise korktuğun halde inandığın değerler uğruna dik durabilmektir. bu cesaretimi kırmaya çalışacaklardır, belki dövüleceğim ya da tecavüz edileceğim, belki içeriden hayatım boyunca çıkmayacağım, belki içeride öldürecekler. bedenim işkenceler görebilir ama fikirler baki kalacaktır. korktuğum halde yazıyorum. çünkü 2 yaşındaki kız bebeklerinin tecavüzcüleri dışarıda, politik figürlerin çocukları tarafından öldürülen öksüz vatandaşım mezarda. atam’ın sözleri ruhumda ve zihnimde: “benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak türkiye cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ama davam yaşayacaktır.
yazımın son sözlerine geçerken, kendi davaları için protestolar ve eylemlerde bulunan dava insanlarına hitaben: biz, karşısında durduğumuz zihniyetin yaptıklarını yapmıyoruz. şiddete, ayrıştırıcılığa, liyakatsizliğe karşıdır bizim savaşımız. onlar bu savaşa tomalarını, silahlarını getirmiş olabilirler; bizler, kitaplarımız ve çiçeklerimizle gidiyoruz. ne bir insana, ne kamu malına, ne de özel mülklere zarar vermiyoruz. rumi’nin de dediği gibi: “ne olursan ol yine gel” diyerek, herkesi kucaklayan eşitlikçi ve adil bir vatana tekrar kavuşmanın ateşini taşıyoruz. mustafa kemal atatürk’ün bir sözüyle sonlandırmak istiyorum bu yazıyı: “yurtta sulh! cihanda sulh!”
teşekkürler.``
seklinde bir paylasim yapmışlar.
tanim2: yüreğimi burkan mektup.
devamını gör...