asıl deliler dışarda.
devamını gör...
paranoyak olabilir.*
devamını gör...
her gün yeni bir sayfa açabilirim aslında. benim değil mi bu entry? benim değil mi bu sayfa? ben sayfaları açayım da istersem biraz karalarım, istersem boş bırakırım. nasıl olsa ölene kadar yetecek sayfam var.

bugün sayfayı açtım, ama kahvemi soğutmuşum fark etmeden. fincanın kenarındaki kahverengi çizgi, sanki geçmişten bir damla. o damla düşüyor, sayfama iz bırakıyor. ne çok küçük şey varmış yaşamda, fark etmeden üzüldüğüm…

kimi zaman düşünüyorum, tüm bu kelimeler neden bir araya geliyor? neden hepsi aynı acının farklı tonları..? belki de kelimeler, duyguların yalnızca hayatta kalma biçimi.. sayfayı biraz karaladım, ama içimdeki boşluk hala beyaz. boşluk da güzel bazen, nefes aldırıyor.

dışarı bakıyorum, hava kararmış ama ay uzak. insanları izliyorum, gülüyorlar, konuşuyorlar… ama ben hala kendi sayfamdayım. her kelimeyi, her çizgiyi kendime söylüyorum, sessizce.. belki de kimse okumayacak, belki de herkes kendi sayfasında kaybolmuş.

bazen düşünüyorum, geçmişten kalan yaraları sayfalara mı dökmeliyim, yoksa sadece izlerini bırakmalı mıyım? sayfalar sabırlı. onlar bekliyor. ve ben… ben sadece yazıyorum, belki de kendimi hatırlatmak için.

bir sayfa daha açıyorum. içimdeki hüzün hafif, ama hala var. kahvem bitmiş, ama tadı hâlâ dilimde. sayfayı boş bırakacağım, belki yarın başka bir şey eklerim. ya da sadece sessizce bakarım. ölene kadar yetecek sayfam var, değil mi..?
devamını gör...
okumadım.
az ve öz yaz.
devamını gör...
şiir kitabı adı gibi.
kitap tutarsa ikinci kitaba da bir delinin horlamaları adını koyarım.

hayat horul horul sayıklıyordu
gözbebeklerim ise masum masum izliyordu
bu kayıtsız yokoluşta kayboldu gitti
karıştı arsız bir keşmekeşe
sonra baktığım yerde gördüm kendimi
horlayarak zıbarmış uyuyordu
devamını gör...
kızıl defter-sayfa 1
yine beni susturmaya çalışıyorlar.
sesleri duvarlardan geliyor. duvarlar da zaten onların: metrekareyle ölçülmüş, kredilendirilmiş, ipotekli.
“denge” diyorlar.
“gerçekçilik” diyorlar.
“piyasa kendi kendini düzeltir” diyorlar.

gülüyorum.
dişlerimle..
çünkü dudaklarım çoktan işten çıkarıldı.

dün gece metroda bir adam “her şeyin bir fiyatı vardır” dedi.
bunu söylerken cebinden telefonunu çıkardı, ekranda grafikler dans ediyordu.
yeşil oklar yukarı, kırmızı oklar aşağı.
sanki hayat bir asansör, ama hep başkaları biniyor.

ona “peki” dedim “senin annen de grafik mi?”
sistem hata verdi.
dondu kaldı.
sonra güvenlik görevlileri geldi. onların gözleri de grafik gibiydi:
yeşil – kırmızı – yeşil – kırmızı.
insan değil, tabloyduk hepimiz. excel sayfasında can çekişen hücreler..

kapitalizm bir makinedir, evet.
ama kimse makinenin içine ne atıldığını konuşmak istemez.
çocukların kemikleri öğütülür.
gülüşlerin tuzu çekilir.
umut, incecik bir toz haline getirilir.
sonra paketlenir.
üzerine kocaman harflerle “özgürlük” yazılır.

toz özgürdür evet.
ama bir solursun, boğazın yanar.

beni deli sanıyorlar çünkü hesap yapmıyorum.
onlar her şeyi sayıyor:
kar, zarar, reyting, beğeni, takipçi, adım sayısı, uyku dakikası,
orgazm sayısı, ömür yılı...

ben saymıyorum.
çünkü saymak, onların dilini konuşmaktır.
onların dilini konuşursan, onların kafesine girersin.

ben kafesten konuşuyorum artık.
demirden bir kafes bu.
ama cam kafeslerden daha dürüst.
cam şeffaftır derler.
parmağını uzatırsın, kanar.
sonra sana “neden kanıyorsun?” diye sorarlar.

dün rüyamda marx’ı gördüm.
sakalı kanıyordu.
“kağıt üstünde çok şey yazdık” dedi,
“ama kanı muhasebeye eklemediler”

ardından lenin geldi.
kafası yoktu.
yine de konuşuyordu.
“devrim başsız da olur” dedi,
“yeter ki yürek hâlâ yerinde dursun”.

güldüm.
çünkü bizim yüreklerimiz hala atıyor.
onlarınki çoktan satıldı.
üstelik taksitle.
faiziyle...

beni ilaçla susturmaya çalışıyorlar.
beyaz haplar.
mavi haplar.
pembe kapsüller.

bir tanesini kırıp baktım.
içinden küçük bir fabrika çıktı.
minicik işçiler, durmadan çalışıyor.
hepsi aynı anda ölüyor.
sonra yeniden doğuyorlar.
sonra yine ölüyorlar.

sonsuz vardiya...
asgari bilinç..

bu yüzden gülümsüyorum hap yutarken.
çünkü onların ilacı bile onların düzenini taklit ediyor.

biliyor musun neyi özlüyorum en çok..?
hiçbir şeyin meta olmadığı bir anı.
bir sarılmanın fiyat etiketinin olmadığı bir saniyeyi.
göz göze gelince “yatırım getirisi” hesaplanmayan bir bakışı..

bir ağacın sadece ağaç olduğu,
bir nehrin sadece aktığı,
bir çocuğun sadece çocuk olduğu bir dünyayı.

“böyle bir dünya yok” diyorlar.
yanılıyorlar.
var.

ama onu ancak deliler görüyor.
çünkü aklı başında olanlar
çoktan kör oldu.

şimdi sıra bende.
defteri kapatıyorum.
kalemi kırıyorum.

ama kelimeler kırılmıyor.
kelimeler kanıyor.
ve kan kırmızı.
öyle kırmızı ki,
beyaz haplar bile temizleyemiyor.

yarın yine gelecekler.
“iyileşeceksin” diyecekler.

gülümseyeceğim.
dişlerimle...

çünkü biliyorum:
iyileşmek, onların dünyasına uyum sağlamaktır.
ben uyum sağlamıyorum.

ben sayıklamaya devam ediyorum.
çünkü bu düzende
sayıklamak
hala direnmektir.

sayfa burada bitiyor.
ama kan bitmiyor...

(sayfa sonu, kan lekesiyle değil,
kırmızı mürekkeple kapatılmıştır.
tasarruf tedbiri...)
devamını gör...
selam başlık, yine ben..

hani hayat, diyorlar ya, denge meselesi.
denge mi?
ben ipte cambazım,
altımda file yok,
üstümde toplumun yapmalısın bakışı..
düşersem deli derler,
tutunursam kahraman..
ben ne deli olmak istiyorum ne kahraman,
sadece insan olmak,
biraz yorulmak, biraz ağlamak,
bazen de kahkaha atmak istiyorum
kendi absürtlüğüme..
bir kadınım ben,
anne olmuşum, çalışan olmuşum,
deli olmuşum biraz.
ve biliyorum:
deli olmayanlar,
hayatta gerçekten yaşamamış olanlardır.
çünkü hayat,
tam da bu sayıklamalardan ibaret.
gece yarısı,
yine uyanık,
yine düşünüyorum;
yarın aynı döngü...
ama olsun.
bir fincan çay koyayım bari kendime,
deliliğime eşlik etsin.
devamını gör...
yirmi yıl.
bir ömrün omzuma çöken suskun ağırlığı..
zaman bir hastalık gibi içimde büyüdü, ne tedavi ne unutuş fayda etti.
aynadaki ben, artık benden çok bir yabancıya benziyor.
diyorlar ki, akıl dediğin sınırdır.
o sınır çoktan aşıldı bende -geriye sayıklamalar kaldı, kelimelerin tül gibi ince, acının taş gibi ağır olduğu bir yer.

"gördün mü yıllar geçmiş, bak sen de yorulmuşsun..."

evet, yoruldum...
kalbimin sol yanında biriken tortulardan tanırım yorgunluğu.
kader bazen bir masa üzerinde unutulmuş ruj lekesi kadar rastlantısaldır.
insanın kendi geçmişine tutunma biçimi de biraz deliliktir.
ben hâlâ hatırlıyorum o ilkbaharı - oysa çoktan sonbahar oldu içimde.
pişmanlık, dudağımda yanık bir dua gibi kurulup kalıyor her defasında.

gece olunca sanrılar gelir.
bir köşede çocuk ben oturur, ağlamaktan gözleri şişmiş.
bir köşede yetişkin ben sus der, artık ağlama.
ama ikisi de beni duymaz- aynı bedende iki yabancı, aynı hayalde iki yarım akıl.
kelimeler başımın içinde çınlar, sanki biri defalarca geri dön diyor.
ama nereye..?

"gördün mü yıllar geçmiş, bak sen de yorulmuşsun..."

hayat, bazen cam kenarına bırakılmış bir fincan gibi soğuyor.
ne içimi ısıtıyor ne de dökebiliyorum.
pişmanlık öyle bir zehir ki, alışıyorsun tadına.
insan bir süre sonra kendi esaretine şefkat gösteriyor,
acıya tutunmak, iyileşmekten daha kolay çünkü.

kader mi bütün bunlar, yoksa kendi deliliğimin yazdığı bir masal mı..?
kim bilebilir…
ben bazen göğe bakıyorum, gökyüzü titriyor - belki de ben değilim deliren, dünya biraz fazla gerçek.
ve bir ses kulağıma fısıldıyor:
"gördün mü yıllar geçmiş, bak sen de yorulmuşsun..."

belki bu sadece bir yankı.
belki de tanrı’nın bana en sessiz uyarısı..
yorulduk evet, ama hala sayıklıyoruz.
çünkü bazen delilik, aklın hatırlayamadığı bir duadır.
devamını gör...
bir kısrak mızraklara koşuyor,
delmiyor nalının toprağı deldiği kadar
ki değmiyor ayakları yere,
yağmıyor mısralar dökülen tere.
çünkü ben yalnızca kabuslarda yorgunum,
emeğin yevmiyesini karşılamıyor günüm.
devamını gör...
saat 03:14..
evrenin pi sayısı tam burada benden nefret etmeye karar vermiş gibi.
dört yıldır aynı saatte uyanıyorum, sanki birileri uzaktan kumandayla pause tuşuna basıp sonra play'e geçmiş gibi.
ama görüntü donuk değil, sadece ben donukmuşum gibi hissediyorum.
ayna artık bana sen misin diye sormuyor.
direkt bu saatte ne işin var hala burada, diyor.
cevap veremiyorum.
çünkü dilim damağımda yapışık bir keşke parçası.
bu defterin 47. sayfası..
bir intihar notu ile alışveriş listesi arasında
kararsız kalmış bir melez yaratık.
“süt, yumurta, ekmek, intihar etmek için uygun bir çatı katı”
yazının sonu titriyor, çünkü kalem o anda “ya süt bitmişse?” diye paniklemiş.
karanlık bana her gece aynı soruyu soruyor :
“peki ya gerçekten deli değilsen..?”
o zaman bütün bu tiyatro niye?
bütün bu gölgelerle dans, bu tek kişilik absürt komedi niye?
cevap basit ve iğrenç derecede komik :
çünkü normal olmak da bir tür delilik.
sadece daha kalabalık bir akıl hastanesi.
ama işte,
sol elimin serçe parmağının tırnağının altında
minicik, küstah, lime lime bir umut parçası var.
adını “belki yarın” koydum.
her sabah onu törpülemem gerekiyor yoksa
büyüyüp bütün tırnağı ele geçiriyor, sonra da
“hadi kalk, dünya seni bekliyor” diye ağzımın içinden konuşmaya başlıyor.
dünya mı..?
o herhalde yanlış numarayı çevirmiş.
yine de itiraf edeyim:
bazı geceler, perdelerin arkasından sızan sokak lambasının ışığı
tam bir sapık gibi bakıyor bana.
ama o ışıkta öyle arsız, öyle küstah bir altın tonu var ki
insan dayanamayıp düşünüyor :
“madem bu kadar ısrarcısın…
belki bir kahve içeriz sabah..?”
geceyi kandırıyorum.
ona “tamam yenildim, bırak artık” diyorum.
sonra sırtımı dönüp uyuyor gibi yapıyorum.
o sevinçle çekilirken ben gözlerimi açıyorum
ve karanlığın sırtına tükürüyorum.
çok küçük, çok sessiz bir zafer.
ama zafer işte.
tadında hafif vanilya ve intikam var.
bu defter yanıyor mu bilmiyorum.
belki ben yanıyorum.
belki ikimiz de birer kibritiz
ve aynı anda çakılıyoruz.
ama dumanı güzel kokuyor.
sanki yanarken bile
içinde kek pişirmiş bir nine var.
şimdi sıra sende, sabah.
ya gelmeyeceksin
ya da geldiğinde beni bu halde bulacaksın :
elinde yarım fincan soğumuş kahve,
diğer elde beton çatlatmış bir filiz sapı,
yüzümde “ben aslında çoktan öldüm ama ölüm bile beni ciddiye almıyor” ifadesi.
ve eğer gelirsen…
sana çok kötü bir espri anlatacağım :
“ölüm niye gecikti biliyor musun?”
“çünkü trafik vardı..
ve ben yanlış şeritteydim.
ama hala solluyorum.”
gül bakalım.
biraz olsun aydınlansın şu oda.
çünkü ışık komik şeydir.
en çok da
insan ona inanmadığı zaman güler..
devamını gör...
şşşt… duyuyor musun..? duvarlar yine içini çekiyor. rutubet lekelerinden haritalar çiziyorum kendime, kimsenin gidemediği ülkelere kaçmak için. saçlarımı taramayı bıraktım, her telinde bir hatıra asılı, ağırlaşıyor başım, düşüncelerimle birlikte...

gece… bu gece yine çok kalabalık. oysa odada yalnızca ben ve gölgem var. karanlık bir çarşaf değil, bir anne gibi sarıyor beni, şefkatli ama boğucu.. sakın bana gerçeklerden bahsetme! o gri, keskin, köşeli dünya sizin olsun. benim düşlerim var, her biri avucumda beslediğim hırçın kuşlar gibi, parmaklarımı açtığımda göğsümü parçalayıp kaçıyorlar.

pencerenin pervazına tünemiş bir karga gibi bakıyorum dışarıya. ufuk çizgisi bugün biraz eğri sanki birisi ucundan tutup çekmiş de koparacakmış gibi. herkes telaşla yarınlar için biriktiriyor, parayı, hırsı, yalanları… oysa yarın, bugün ölen birinin en büyük yanılgısıdır. ben yarını dün yedim, tadı biraz paslıydı.

bak, bak oraya..! gökyüzü yine morarmış, bulutlar birbirine çarpmış da canı yanmış gibi. yıldızlar, tanrının unuttuğu dipnotlar gibi parlıyor. gülmemi durduramıyorum çünkü sizin çok korktuğunuz delilik, benim en sevdiğim elbisem. üzerime tam oturuyor, yakası dar ama ruhumu serbest bırakıyor.

eteğimin uçlarına topladığım kırık cam parçalarını birer mücevher gibi diziyorum yere. ayaklarım kanıyor ama acımıyor çünkü ben artık yere basmıyorum. boşluğun üzerinde dans ediyorum, geceyle, karanlıkla, düşlerle, gerçeklerle… hepsi iç içe, hepsi benimle. ve ben, deliyim belki ama özgürüm.
devamını gör...
slm başlık, yine ben..
bir cumartesi gecesi, karanlığın tam kalbinde, saatin tıkırtısıyla bir başıma dans ediyorum. orta yaşın o yorgun ama mağrur kıyısına vuran dalgalar gibiyim. ne tamamen durulmuş, ne de fırtınadan vazgeçmiş... hayat dediğin, avucumda sıktığım ama parmaklarımın arasından süzülüp giden o serin kum tanesi, ne kadar sıkı tutarsam o kadar çabuk kayboluyor sanki..

düşlerim artık devasa saraylar değil, sabaha sağ salim çıkmanın o sessiz tesellisi.. karanlık, üzerime giydiğim en dürüst kıyafet, ne yalan söylüyor ne de kusurlarımı örtmek için çabalıyor. bu sessiz sayıklamalar, ruhumun tozlu raflarında unutulmuş eski bir şarkının yarım kalmış nakaratı gibi yankılanıyor odada.

aklımın ipleri hafifçe gevşemiş, deliliğin o ince sızısı şakaklarımda geziniyor. varsın olsun.. dünya kendi ekseninde o yalan dolan telaşıyla dönerken, ben kendi karanlığımın hükümdarıyım bu gece. hayat bir şakaysa eğer, en çok kendi kahkahamın tınısına inanıyorum artık.

şimdi bu sükunetin son damlasını da içip, yarına uyanmak üzere gözlerimi kapatacağım. sen de kendi karanlığında bir mum yakmak ister misin..?
devamını gör...
birkaç yazar nicki verebilirim eğer merak ediyor ve detaylıca okumak istiyorsanız.
bir dm kadar uzaktayım.
devamını gör...
işte benim başlık...

dün saçımda gördüğüm 5 tel beyazlık üzerine

neden saçların beyazlamış arkadaş? diye soruyorlar bana.
ben de gayet sakin bir şekilde, çaydan bir yudum alıp diyorum ki:
yaşlandığım için.

bunu söyleyince karşı taraf biraz hayal kırıklığı yaşıyor. çünkü insanlar dramatik cevap bekliyor. mesela hayat beni çok yordu, aşk acısı, stres, ekonomik şartlar… böyle şeyler. halbuki benim saçlar gayet basit bir sebeple beyazladı: zaman geçti yaşlandım.

ama burada büyük bir yanlış anlaşılma var.
saçlar yaşlanıyor diye insanın da büyüdüğü sanılıyor.

ben mesela hala markete gidince gereksiz şeyler alıyorum. liste yapıyorum: ekmek, yoğurt, deterjan. eve geliyorum: dondurma, cips, üç tane kola bol bol jelibon ve neden aldığımı bilmediğim bir kaktüs.

geçen gün biri yine sordu:
abi saçların baya beyazlamış ya, hayat yormuş seni.

dedim ki:
hayat beni yormadı kardeşim, ben hayatı biraz yanlış kullanıyorum.

çünkü insanın içindeki çocuk büyümüyor. sadece saçları beyazlıyor. içerideki çocuk hala aynı. mesela hala boş odada kendi kendime konuşuyorum, çoraplardan top yapıp şut çekiyorum duvara, bazen kavga bile ediyorum. geçen gün duvara bakıp dedim ki:

sen bana öyle bakma.

duvar baktı tabii. çünkü duvarın yapabileceği en büyük hareket bakmaktır.

bir de şu var:
toplum sanıyor ki saç beyazlayınca insan otomatik olarak bilge oluyor. hani dağ başında yaşayan bir derviş gibi. sana gelip hayat tavsiyesi soracaklar.

geçen gün biri dedi ki:
abi sen tecrübelisin, hayatın sırrı nedir?

dedim ki:
gece 2’den sonra kaşarlı sucuklu tost yememek. mide yanıyor sonra..

çünkü gerçek bilgelik budur.
hayatın sırrı bazen metafizik değildir, mide yanmasını önlemektir.

ama insanlar bunu kabul etmek istemiyor. onlara göre beyaz saçlı adamın şunu demesi lazım:

evlat… hayat bir yolculuktur.

benim söyleyebileceğim en dürüst şey ise şu:

evlat… hayat bazen anahtarı evde unutup kapının önünde terlikle beklemektir.

sonra tekrar soruyorlar:
peki saçların niye beyazladı?

bir daha söylüyorum:
yaşlandığım için.

ama içimde hala büyümemiş bir adam yaşıyor.
bazen yağmurda yürürken su birikintisine basmak istiyor.
bazen sabah işe giderken bugün gitmesem ne olur? diye düşünüyor.
bazen de ciddi ciddi şu soruyu soruyor:

acaba çayla karpuz gider mi?

sonra kendi kendime bir sonuca varıyorum:

insan aslında iki parçadan oluşuyor.
birincisi yaşlanan beden.
ikincisi akıllanmayan iç çocuk.

saçlar beyazlıyor.
ama içerideki adam hala 17 yaşında.

tek fark şu:
artık dizlerim ağrıyor ve gazoz yerine maden suyu içiyorum.

işte hayatın trajedisi budur.
ruh hala büyümemiştir.

ama saçlar…
çoktan emekli olmuştur.
devamını gör...
durgunum dostum...
ama sığ bir gölün dinginliği değil bu
yüzeyi sessiz, dipte düşüncelerin boğulduğu bir kuyu..
dışarıdan bakınca bir heykel gibiyim,
oysa içeride, kravatını gevşetmiş filozoflar sandalye savaşında..
günlerdir yerimden kalkmıyorum
fakat ruhum çıplak ayakla maraton koşuyor.
yüzümdeki çizgiler zamandan değil, içimdeki fazla mesailerden...
insan yaşlanmıyor dostum, sadece yükleniyor.
fazla mesai yapan ihtimaller, ruhun ram’ini yakıyor.
bir med-cezir var içimde, kıyılarımı aşındıran,
ama gökte ay yok..
gördüğün çekim çocukluğumdan sızıyor.
sen de öyle düşünüyorsun,
biliyorum..
ancak varsın deli desinler, varsın düz yürümesin cümlelerim.
bırak sendelesin kelimeler.
çünkü düşünce dediğin ancak tökezleyince samimi oluyor.
sabahın sekizinde kendi yenilgisine koşanlardan değilim,
ben en azından içimdeki savaşı duyuyorum.
durgunum dostum...
dışarıdan bir taş kadar sessiz,
içeride devrilen imparatorluklar kadar gürültülüyüm.
belki de yaşamak böylesi bişeydir
kendi enkazının sesini dinlemek..
devamını gör...
efendim ne dedin sacide?
- seda sayan
devamını gör...
kimseyle özel yazışmam yok... kısmetlerim kaçmasın yani.... aman aman...
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"bir delinin sayıklamaları" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim