beyond twilight isimli danimarkalı progressive metal grubunun 3. ve son stüdyo albümüdür. 2006 senesinde çıkmıştır. çok kısa sürede yazılmış olmasına rağmen metal müzikte görebileceğiniz en özgün ve iyi albümlerden biridir. 43 tane kısa ve çok kısa parçadan oluşur. grubun beyni efsane adam finn zierler'a göre 3 tane de gizli bölüm varmış albümde. bunlar herhalde "shuffle" modunda dinlerken yakalanabilir. ben bunları yakalama şerefine henüz nail olamadım. olanlar varsa bile bundan da haberdar değilim. haha. zaten böyle dinlemeyi pek sevmiyorum albümleri. misal karışık bir playlist'i shuffle mode'da dinleyebilirim ama standart albümlerde sıralamadan şaşmam normalde.

batı klasik müziği dominantlığında giden albüm, akla hayale gelmesi zor birçok müzikal yaklaşımla süslenmiştir. gerçek bir çılgınlık ve dahilik eseridir. benim de dahil olduğum bir azınlık böyle düşünmektedir en azından. değeri belki de çok sonra anlaşılacaktır, belki de ben abartıyorumdur. neticede bunun kararını vermek bana düşmez azizim, leydim.

dediğim gibi, ben bu albümü lineer olarak dinlemeyi tercih ediyorum. başından sonuna kadar birçok şaşırtmaca, sürpriz vs. olsa da, müthiş bir bütünlük de arz etmesi albümün alametifarikası bence. yani buradaki "mastermind" finn zierler olsa da albüme enstrümantalistliğiyle katkıda bulunan her eleman süper bir iş çıkartmış diyebilirim. mesela ritim gitarları (riff'leri) asla öyle bir symphony x'inkiler kadar akıl kaçırtmasa da cidden müzikle harika uyumlanmış. gitar soloları ise adeta mest ediyor.

yani mesela zierler, kompoze ettiği bazı yerleri tersten yazmış ve müzisyenlerde böyle çalmışlar. işin güzel tarafıysa, bu gibi deneysel yaklaşımlar cidden de hiç göstermelik gibi gelmiyor kulağa.

albümün şarkı sözlerini de seviyorum ben; müziğe gayet gitmiş diyebilirim albümdeki lyric'ler.

bana göre beyond twilight'ın 3 albümü de birbirinden güzel olsa da benim favori albümüm bu. the devil's hall of fame, galiba çoğu kişinin favorisi. hatta section x de bu albümden daha fazla beğeniliyor sanırım. kuvvetle muhtemelen bir azınlığı temsil ediyorum burada ama cidden de benim en sevdiğim bt albümü bu. finn zierler ne düşünüyor bu konuda acaba diye düşünsem de bunu herhalde bilemeyeceğiz. neyse, çok da önemli değil sonuçta. onun bu konudaki görüşü benim bu yargımı etkilemezdi/değiştirmezdi.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...
uzak ara en fazla kere dinlediğim albümdür. kaç bin kez dinlemişimdir bilemesem de kesin binlerce...

mesela 2024'te şu ana kadar bile en az 100 kere dinlemişimdir. çıktığından itibaren 10.000 veya daha fazla kez dinlemişsem bile bu büyük bir sürpriz olmaz. yani günde 5 kez falan dinlediğim de çok olmuştur. bugün de 2 kere dinledim ve bir kez daha dinleyebilirim.

2006'dan beri mütemadiyen dinliyorum efenim. benim için su gibi (ihtiyaç) olmasa da kahve gibi bir albüm diyebilirim. her daim keyifle dinliyorum, hiç bıkmıyorum ve herhalde bıkmam da.
devamını gör...
danimarkalı prog metal topluluğu beyond twilight'ın 2006 tarihli, son albümüdür. - sonradan ekleme: (bkz: sözlük yazarlarının dinlemekten asla bıkmadıkları albümler)

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

6 seconds past, organ scientific formula (1), blackened in my eyes, purity, in the eyes of my soul ve en son past the magic adlarındaki parçalarının başlıklarını açıp kısaca tanıttığım, hayatımın albümüdür. ekleme: dayanamayıp the black box of reverse çılgınlığının başlığını da açtım sonra. haha. ekleme 2: yerimde duramayıp bilingues cavendi - one should beware of the double-tongued'un başlığını da açtım ya, ki bu kısacık parça telefon zil sesi melodim de oluyor ve bu yüzden bunun da başlığını eksik etmeyeyim dedim. bu tanımı da gireyim de ilgisini çeken birileri(niz) olursa ilgili parçalara bir bakıp fikir edinebilir(siniz) diye düşündüm. son birkaç günde de defalarca kez daha dinledim albümü. vallahi hiçbir zaman bıkmayacağım bundan bence. çıkalı 20 sene olmuş ve ben hala dinlemelere doyamıyorum albümü. (bkz: yazarların en çok dinlediği albüm) — esasen bu albümdeki tüm şarkıların tek tek başlıklarını açıp tanımlarını da girebilirim ama bunu yapar mıyım bilmiyorum. yani sonuçta bu albümü yekpare olarak dinlemek gerekiyor tam anlayabilmek ve tadına varabilmek için; hoş, yani bu puzzle'ı farklı sıralamalarla da oluşturabilirsiniz ama aradan çekilip tekil olarak bir anlam ifade edecek şarkısı çok sayıda var diyemem ben bu albümün. yeterince fikir verecek sayıda parçasının başlığını açtığımı düşünüyorum ancak ara ara diğer parçalarının başlığını açmam olasılığını da sıfır görmüyorum artık. biraz da işte içimden nasıl gelirse. bu kadarıyla yetinebilirim de, diğer parçalarının başlıklarını açabilirim de. hatta bu albümle ilgili bir tanım daha girip girmeyeceğimden de emin değilim. sonradan epey genişlettiğim bu tanımım belki de bu albüm hakkında yazılan en kapsamlı türkçe yazı oldu bile zaten.

yazı tamamlandıktan sonra gelen edit: dünyada bu albüm üzerine yazılan en kapsamlı yazı olmuş da olabilir artık bu tanımım. valla yazıya ekleme yaptıkça yaptım ve sözlükteki en uzun 3-5 tanımımdan biri oldu bu, en kötü ihtimalle. bundan epey daha uzun bir tanımım da var gerçi midnight chronicles için yazdığım ve super street fighter ii turbo için girdiğim tanım da buna yakın uzunlukta olabilir. bunun da işte 2. veya 3. sırada olması kuvvetle muhtemeldir uzun tanımlarımın sıralamasında. en kötü de ilk 5'tedir herhalde. bence 2. en uzun tanımım oldu bu ama gene de.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

for the love of art and the making'in benim için konumu/yeri: (bkz: yazarların favori sanat eseri)

şunlar da albüm için yazdığım türkçe ve ingilizce kritik yazıları:
www.pasifagresif.com/2011/0...
www.progarchives.com/Review... *

bu başlıktaki diğer iki tanımımda bahsetmediğim bazı şeyleri ekleyeyim dedim buraya, ki yazdıkça yazdım ve bayağı bir şeyler eklemiş oldum: grup, twilight isminden beyond twilight adına 1996'da geçmişti. bu albüm, yani for the love of art and the making de 2006'da, yani beyond twilight'un 10. senesinde çıktı. bir yerde okuduğuma göre grubun mastermind'ı finn zierler bu albümün, grubun yeni adı ve işte net prog metal yapmaya başlamasının 10. yıl dönümünde çıkmasını istemiş ve bu yüzden bir önceki albümleri section x'ten sadece 1 sene sonra çıkmış bu albüm. evet, albüm 40 dakika bile sürmüyor ama gene de böyle bir eseri bu kadar kısa sürede kompoze edip kaydetmek de ciddi takdir edilesi bir şey bence. finn, bu albümün bu yıl dönümü hasebiyle özel, daha önce yaptıklarına benzemeyecek bir şey olmasını da istemiş ve bu hususta ziyadesiyle muvaffak olmuş kanımca.

üstlerde albümde yer alanlardan tanıttığımı söylediğim parçaların başlıklarına tıklayarak albümden örnek "section"lar dinleyebilirsiniz, ama bir tanesini koyayım buraya ki bu albümün en çarpıcı parçalar arasında yer alır: (bkz: organ scientific formula (1)) - pure awesomeness!!!



yine bir yerde okuduğuma göre finn ve önceki albümün vokalisti kelly carpenter arasında bir keskin bir anlaşmazlık olmuş—sanırım ilk bt albümünde jorn lande ile olan gibi/kadar düşmanlığa varan bir durum yokmuş ortada ama işte kelly bu yüzden bu albümde yer almamış. gerçi sonra buzları eritmişler ki finn'in 2015 tarihli solo albümü esc'teki vokalist kelly'den başkası değildi—ve bir yerde circus maximus'tan michael eriksen'in ana vokal olması düşünülse de björn jansson'da karar kılınmış ve aktarılana göre kendisi şimşek hızında falan halletmiş vokal kayıtlarını.

gene de albümde yardımcı vokal olarak eriksen'in ve yine circus maximus'tan truls haugen'in de katkıları muazzam tabii. yardımcı demişsem de aslında bu kadroda vokalist olarak gösterilmemeleri hasebiyledir. yoksa cidden inanılmaz kıymetli vokal katkıları var bu ikisinin albüme. kimisine göre björn'den bile daha değerliler hatta bu bağlamda. bilhassa eriksen yeteneğiyle kalburüstü bir ses sanatçısıdır; harbiden çok klas, seçkin bir sestir ve vokal tekniği, ses açıklığı, temizliği ve genişliği süperdir, ses tınısı da çok parlaktır ama bana göre björn'ün ses tınısı daha karakteristik ve... nasıl desem... edgy, böyle gırtlaklı, hani rock star sesi/yorumu niteliğine/karizmasına da haiz olduğundan onun birincil vokalist olarak belirlenmesi daha isabetli bir tercih olmuş bana göre; ki grubun önceki vokalistleri, yani kelly ile jorn ve bunların "kirli" vokalleri de düşünüldüğünde beyond twilight karakterine daha uygun björn. albümü dinlerken hangisi temel vokalleri yapıyor o esnada, hangisi nerede devralıyor, partisyonun ana vokalini biri mi yapıyor yoksa bir yerinde başka vokalist mi söylemeye başlıyor... bunları belirleyebilmek de güç olabiliyor bazen. bu bir iltifat elbette ve müthiş uyumlarının net bir göstergesi. albümü benim gibi binlerce kez dinleyip ilgili vokalistlerin şarkı söylediği diğer grupları da dinleyince bu zorluk da büyük oranda aşılabiliyor ama çok doğal olarak. haha.

bu arada kelly benim favori vokalistlerimden biridir ancak for the love of art and the making'de björn'ün temel vokalist olmasından ve eriksen ile haugen'in paha biçilmez vokal katkılarından da acayip memnunum, ki finn de bu ikisine albüme kattıkları için ayrıca çok özel teşekkürler etmiş zaten albüm kitapçığında, sırf bunun için ayrı bir paragraf ayırarak; olağanüstü vokal katkılarıyla birlikte harika kişiliklerinden, albüme kattıkları yaratıcılık ve emprovizasyonlardan da dem vurmuş ve onları hak ettikleri kadar güzel onurlandırmış bence. hani bazı eserler vardır ve noktası, virgülü, molekülü değişmesin istersiniz ya, bu yapıt da bu klasmanda benim açımdan. iyi ki her şey böyle olmuş ve albüm bize tam da ulaştığı şekliyle ulaşmış diyorum.

burada bir "es" vereyim, ama s.o.s. vermeyeyim, onu beyond twilight versin... albümdeki başlığını açmadığım iki parçayı koyayım buraya ve buradaki harika vokallerden bir kuple siz de dinlemiş olun. bu parçaların başlıklarını da bir zaman açabilirim gerçi belki. en azından ben bunları yazıya eklerken yoklar diyebilirim. haha. bu ikisini aynı şarkı olarak da görebiliriz (veya duyabiliriz) aslında ama youtube'dan dinlerken araya bir "es" girmesi gerekiyor galiba her halükarda.

the perfect heart



the perfect heart part ii - think



bu şarkının 3. part'ı da var ama araya başka bir parça giriyor.

finn ile bir önceki bt albümünün vokalisti kelly carpenter arasındaki anlaşmazlıklar bayağı ileri boyutlara girmiş ve finn'in bir röportajda dediğine göre ya kovulacakmış ya da kapıyı çarpıp gidecekmiş kelly. o yüzden kanlı bıçaklı olmamak için işte bu albümde başka bir vokalist olması gerektiği sonucuna varılmış. björn de finn'in zaten çok beğendiği bir vokalistmiş ve işte albümdeki temel vokalist de o oldu nihayetinde. bu bahsettiğim şeyi okuduğum röportajın link'ini aşağıda verdim; yani o röportajdan uzun çeviriler de yaptım ama bu bilgiyi buraya ekleyeyim dedim sonradan. yazı zaten bir dolu eklemeyle cidden çok kapsamlı oldu ve "sondan eklemeli" bir kritik de olmadı. haha. burasını mesela aşağıdakileri ve yukarıdakileri yazdıktan sonra yazıyorum. çok sofistike, progressive bir albüm kritiği mi oldu bu ne? ahaha. her neyse... ben björn'ü bu albümle keşfetsem de sonra diğer bazı çalışmalarına da baktım, tears of anger, imaginery ve ride the sky gibi gruplar ile yaptıkları bayağı sağlam ve cidden de sesi çok etkileyici. tanıtmakta olduğum albümde de kendisinin hakikaten ne kadar kalifiye bir şarkıcı olduğu gün gibi ortada zaten kanımca.

albümdeki koro vokalleri kotaranlar/seslendirenler ise: eriksen, haugen, (björn) jansson ve (finn) zierler ile birlikte torben vistisen'dir. diğerlerinden yukarılarda bahsettim zaten. bu torben de kim bilmiyorum doğrusu. the metal archives sitesinden kontrol ettiğimde de bir tek bu albümde yer almış ve burada da yalnızca koro vokalistlerinden biri olmuş olarak gibi görünüyor.

albümün yaratıcı sürecine katkı sağlayanlar da 6 kişilik tüm grup elemanlarıyla birlikte torben, eriksen ve haugen olarak belirtilmiş albüm booklet'inde.

for the love of art and the making'de gerçek bir senfoni veya filarmoni orkestrasıyla çalışılmamış olsa da hem kompozisyon karakteri hem de belirli müzikal yaklaşımlarıyla bu albümün bir metal senfonisi olduğunu da söyleyebiliriz bence. enstrümantasyon için bunu söyleyemem elbette işte belki belirli bir yere kadar klavyeler hariç ve elbette albümdeki heavy/power metal ve jazz/blues dahil farklı ilhamlarla bezeli kısımları da görmezden gelemeyiz. yine de bir senfonik eserin bütüncüllüğü ve bu tür eserlerde rastlanan tekrarlı ama varyasyonlu müzikal temalar var bu yapıtta şüphesiz ve belirli yerlerinde de müzikal olarak da bir metal senfonisi dinliyor gibi oluyoruz. albümün müzikal bütünlüğüyle birlikte lirikal olarak da bir konsept var burada. yani çok net bir hikaye anlatılıyor diyemem burada, ki sürreal okyanuslara da bolca sürükleniyoruz albümü dinlerken ama işte gene de hayat, ölüm, ihanet, aşk, sadakat vb. ve insana dair envaitürlü his albümde gayet bütünlüklü bir mahiyette tek potada eritiliyor. finn bunların hepsini aşk için... pardon, aslında sanat için yapmış. ve ne de harika kotarmış bu yapıtı! ceketim olsa iliklerdim...

bu albümü nitelerken metal opera(sı) da diyebiliriz elbette.

peki bu albüm için avangart diyebilir miyiz?.. öncelikle bir akım başlatmadı, bir akımın öncüsü değil yani. hatta buna benzer bir albüm ben bunca sene duymadım diyebilirim. örneğin symphony x'i model alarak müzik üreten birçok grup oldu, ki bunu noveria gibi öykünme derecesine taşıyanlar da olmadı değil. bunu negatif bir eleştiri olarak söylemiyorum zira noveria'nın da hayranıyım ben. neyse... gelgelelim beyond twilight da hiç bilinmeyen bir grup sayılmaz, zamanında hatta prog metal çevrelerinde epey tanınan bir topluluk sayılabilirdi; ama işte bu grubu takip eden böyle klon gruplar olmadı hiç. ben bilmiyorum en azından ki bu bağlamdaki bilgime güvenirim...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

üst paragraftaki soruya dönersek... bence sayılabilir aslında. avangart kavramını ille akım başlatmayla sınırlandırmak durumunda olduğumuz kanısında değilim. hem belki de asırlar sonra değeri anlaşılacak bu albümün?.. evet, çok düşük bir ihtimal ama belki de öyle olur. sanatta rastlanabilen bir şeyden bahsediyorum burada zira. ayrıca avangart sanatta rastlanan "yapılmamışı yapmak" eylemini de göz önünde tutabiliriz ve for the love of art and the making bence bu bağlamda en orijinal albümlerden biridir. hele ki 43 parçasını nasıl sıralarsanız başka bir puzzle oluşturabiliyorsunuz iddiası da düşünüldüğünde, bunun başka bir örneği bırakın metali müzik tarihinde bile olmayabilir sahiden. hoş, ben hep albümdeki sıralamayla dinliyorum eseri ama sonuçta bahsettiğim gibi bir format yaratmak için işe koyulmuş finn, bu eseri yaratırken. kimisine göre de bu bağlamda başarıya ulaşmış. nerede olduğunu anımsayamasam da bir yerde okuduğuma göre finn'in ideal parça sıralaması aslında albümdeki değilmiş ve yine hatırladığım kadarıyla kendi sıralamasını da sunmuyordu orada dan dahi. yine baştaki soruya dönersek... prog müzikte bir nitelikten öte bir etikete de dönüşmüş durumda avangart, belirli bir çerçevede ve o tür bir lensle incelersek de bu albümde avangart diye etiketlenen kimi gruplarla paralel bazı müzikal yaklaşımlar ve ögeler olduğunu görebiliriz derim ben.

kayıpsız ses formatları başlığında da bu albümden bahsetmiştim, yani yazının burası edit'li oluyor haliyle zira o başlığı bu tanımdan aylar sonra açtım. albümü iyi bir kayıttan dinlemek benim açımdan elzem. bu albüm 2006'da öncelikle 2 uzun part halinde malum ortamlara düşmüştü. bunun hem kayıt kalitesi leşti hem de birkaç parçası konmamıştı veya parça dizilimi albümün orijinalinden farklıydı. hangisi tam hatırlayamadım şu anda. o halini dinlediğimde bile bunun ne kadar da özel bir eser olduğunu hemen anlamıştım. sonra albüm piyasaya sürüldü ve gerçek kalitesiyle dinleyebildim. o gün bu gündür bu albümü, favori grubum olan amerikan prog metal topluğu symphony x'in v: the new mythology suite albümüyle beraber en sevdiğim iki albümden biri olarak sayarım... daha doğrusu sayardım... veya hala öyle aslında ama for the love of art and the making artık mutlak ve net favorim oldu. zamanın testi... işte dediğim gibi, hayatımda hiçbir zaman bıkmadığım tek albüm olarak beyond twilight'ın bu albümü kaldı. sadece birkaç ay sonra da bu yapıtın çıkışının 20. yıl dönümü olacak. valla bunun şerefine o gün sözlüğe buna özel bir tanım girer miyim, kendi kendime mi kutlarım bunu bilemiyorum şu anda. bence ömrüm yeterse albümün çıkışının 50. yılında da ben bu albümü sürekli dinliyor olacağım.

ekleme/güncelleme: 21 nisan 2026'da, yani bu albümün çıkışının 20. yıl dönümünde günün anlam ve önemi başlığında kısaca anmıştım eseri şurada: #3959147 - yani sonuçta sözlükte o güne kadar bu albümden birçok başlıkta bahsetmişimdir ve bu kapsamlı ötesi tanımım da cabası... bundan sonra da 25. yıl dönümünde anabilirim mesela. yani her sene de anmam diye düşünüyorum. tamam, bu albüm beni katiyen baymıyor ama olur olmadık yerlerde bu albümle ilgili bir şeyler yazmam sizi bayabilir sanki. haha.

sonradan bu albümün dinlenebilirliğini benim açımdan sınırsız yapan şey nedir acaba diye düşündüm epey... öncelikle tür/tarz ve dönem fark etmeksizin emsali görülmemiş bir formda olması bu bağlamdaki başat element olmalı. sanatsal estetiğini de burada son derece mühimsenesi bir unsur olarak sayabilirim. biraz açarsam/netleştirirsem, yani öyle damar bir şarkı gibi mesela kendimi jiletleyesim gelmiyor, ya da işte duvardan duvara atasım gelmiyor da diyebilirim. duygulanıyorum, coşuyorum ve bazı başka duygular da yaşıyorum bazı kısımlarında albümün ama bunlar hep sanatsal bir çalışmadan büyülenmek gibi bir çerçeveyle sınırlı kalıyor. eğer böyle olmasaydı da böyle beni ağlatabilen ve/ya aşırı gaza getirebilen bir eser olsaydı bu, illaki er geç "tüketirdim", bıkardım, sıkılırdım kanısındayım. yani işte bana göre "altın oran" gibi bir şey var bu albümde galiba, belki de "şeytan tüyü"...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

gene de for the love of art and the making'in nazarımda albenisinin hiç sonlanmamasını sadece bunlara indirgeyemeyiz elbette, zira birçok başka albüm de var birçok yönden benzer değerlendirdiğim, fakat işte bir tek bu şekeri hiç bitmeyen ve bitmeyecek gibi görünen bir ciklet misali ölümsüz oldu gözümde. şeytan tüyü var bu yapıtta falan diyeyim madem o zaman, haha. yani hayattaki her şey materyalist bir perspektifle açıklanabilir bir mahiyette olmayabilir neticede. bazı şeyler de gizemli kalabilir, ya da belki bir zaman bu mistik boyutunu deşifre edebilirim bu albümün; kim bilir... çok da önemli değil, yani hayatta öyle her şeyin bir açıklaması olması gerektiğini düşünenlerden değilimdir.

pek tabii düşündükçe bu durum daha açıklanabilir hale de gelebiliyor... mesela for the love of art and the making, tüm o kompleksliğine rağmen ilk dinleyişte etkileyecek melodiler de içeren bir çalışma. yani karmaşıklık ve duruluk bir arada kullanılabilir tabii sanatsal üretimlerde ama bunu böylesi başarılı bir füzyonla sunabilmek de her yiğidin harcı değildir. kompozitörlük ve şarkı yazarlığı belki birbirinin yerine kullanılabilir birçok kontekstte ama işte ben finn zierler denince böyle kendisine bir kompozitör demekten daha fazla haz duyuyorum. hatta bir motto da uydurayım şimdi: herkes şarkı yazarı olabilir ama herkes kompozitör olamaz. haha. albümdeki heyecan verici geçişlerden de bahsetmemek olmaz elbette ki bu da kompozitörlük başarısı babında değerlendirilebilecek bir şey. yani partisyonlar birbirine çok iyi bağlanıyor ama burada sadece uyum/armoni değil, /cesurca/aykırı ama işte sonraki partisyonlarla müthiş güzel köprü kuran kompozisyonel hamlelerden de dem vurmak yerinde olur.

ya da albümün ayrıksı sound'unu da es geçmeyeyim diyorum. cidden dinlediğim hiçbir kayıt gibi tınlamıyor bu albüm. ses prodüksiyonu bile eşsiz bir eserle karşı karşıyayız yani. bir de albümün sürekli yüksek tempoda gitmemesi de sanırım albümü her zaman keyifle dinleyebilmemde başat unsurlardan biri. evet, yer yer power metal gibi bile oluyor buradaki müzik ama genelde slow-mid arası tempolarda ilerliyor. o çok tempolu/gaz kısımları da daha kıymetli oluyor bu yüzden. yani sürekli gaz-gaz-gaz diye gitseydi albümün dinlenebilirliği benim nazarımda bu kadar yüksek olamazdı diye düşünüyorum. mid ve slow tempolar demişsem de albüm, ritmik zenginlik bakımından da gayet doyurucu tabii.

beyond twilight'ı ve elbette başlığın konusu olan albümünü, türün (prog metal) en ilham verici grubu dream theater'a da benzetemeyiz diye düşünüyorum. dt'nin müziğinde de metal dışında müzik tarzlarından ilhamlar görüyoruz, bunda da... fakat işte dt'nin daha emprovizelerle şekillenen bir tarzı varken, bt'de ise bütüncül kompozisyonlar çok daha belirleyici. dream theater'ın müziğinde odd time signature'lar, yani tuhaf zamanlı ölçüler bana sıklıkla "şov" gibi ya da "yapmış olmak için yapılmış" gibi gelirken, beyond twilight'ın müziğinde ise bunlar sadece kompozisyon böyle bir şey gerektirirse kullanılıyor. for the love of art and the making için "başka bir dream theater'ın müziğine öykünülen albüm" gibi eleştiri yapanlar gördüm ve bu tür bir eleştiriyi çok gülünç bulmuştum açıkçası: tamam, aynı tür müzik yapıyor ikisi de ama tarzları neredeyse güneş ve ay kadar birbirinden farklı diyebilirim kendi algımı baz aldığımda. bu albümün beni hiç baymamasında bt'nin bu yaklaşımı da çok önemli elbette. ben zaten daha fazla batı klasik müziği fanıyımdır ve caz gibi emprovizasyonun kilit rol oynadığı tarzları/türleri normalde pek sevmem. finn'in ürettiği her albümde de zaten klasik müzik etkileri her daim baskındır ve kendisi de çok iyi bir klasik müzik kompozitörü olduğu kadar, seçkin icracılığı da dahil komple bir müzisyen olduğundan ilgimize sunduğu her çalışmayı da ayıla bayıla dinliyorum ben. bu, tanıtmakta olduğum albümünün yeri apayrı ama işte. burada kendini bile aşmış, dahi kompozitör.

kompozitör demek de yetmiyor işte. zamanında bir yerlerde okuduğuma göre çok küçük yaşlarında piyano eğitimi almış finn ve bir "child prodigy / wonderkid" olarak görülüyormuş birçok kişi tarafından. ayrıca kendisinin piyano, klavye ve synthesizer... yani bu tuşlu enstrümanlar ekseninde imza bir stili olduğunu da tereddüt etmeden söyleyebiliriz. bir kompozitör icracı olarak zaten idiyosenkratik ayrıksılığı hemen dikkat çekiyor, ama işte klavye/synth teknolojisine de çok hakim ve ton yazma ve seçmede de çok usta ve yaratıcı bir müzisyendir zierler. klavye/synth çalabilmek bir şeydir, ama sıfırdan ton yazmak da çok önemlidir. bazı klavyeciler hazır tonlarda bir-iki tweak falan yaparlar, preset'ler kullanırlar falan. finn sanırım bunu yapmıyor zira başka hiçbir yerde duymadığım tarzda kimi tonlar duyuyorum ben kendisinin yer aldığı albümlerde. bu cidden çok önemli bir meziyet, altını kalın kalın çizgilerle çizmenin gerektiği kadar önemli bir mevzu. bana bu klavye tonlarında en ilginç geleni albümün muhtelif yerlerinde kullanılan, böyle nasıl desem davuldaki bir sustain'li crash/splash tonuymuş gibi olan ton. hatta başlarda bunları cidden bateristin yaptığını, ancak işte uygulanan efektlerle böyle duyduğumuzu sanmıştım da zamanla bunların klavyeyle yapıldığı sonucunu çıkarttım. hastasıyım o "tussssıssssusssss" tonunun. haha. perfekto!

for the love of art and the making'de virtüözik numaralar var elbette ama dikkat kesildiğinde bunların hepsinin aslında kompozisyonu desteklediğini, zenginleştirdiğini ama asla bozmadığını görebilirsiniz. piyano, klavye ve synth'lerin arkasındaki kişi olan finn müthiş diyebileceğim bir virtüözlük sergiliyor albümde, uygun kısımlarda da coşuyor; daha doğrusu, yalnızca uygun yerlerde çılgın virtüözik numaralarını kullanıyor, ki böyle anların altyapısı da buna göre kurgulanmış, belki daha doğrusu kompozisyondaki yerleri uygunca belirlenmiş zaten ve müziğin geri kalanında boş gösteriş peşinde koşmadan büyük ustalığını albümün kompozisyonunu destekleyip, taşkınlaşmadan zenginleştirici bir mahiyette sergiliyor. solo gitarlarda da exo mahlaslı eleman bir iki harika virtüözik numara sergiliyor albümde ve genel olarak da nefis bir gitarist olduğunu her zaman gösteriyor. virtüözlüğü genel bağlamda ustalık anlamıyla alırsak vokaller için de bu geçerli elbette. ritim gitarlar, baslar ve davullar için de ustaca performanslar dinliyoruz dersem yerinde olur; bu bağlamda en dikkat çekici kısım organ scientific formula (1)'nın sonlarındaki seri ve bol aksaklı part—ki ek ancak bu konuyla alakasız olarak parçanın başlarındaki çılgın kahkahalar ayrı bir manyaklık, hele oranın sonundaki o psikopatça gülüş...—ama işte bu eserde elemanların tümü durmadan çılgın atsalardı da karşımızda dream theater benzeri ya da jazz/rock fusion türünde bir müzik olması işten bile olmazdı diye bir değerlendirme yapabilirim. bu yapıtta aslolan kesinlikle kompozisyonlar, bunun altını bir kez daha çizeyim, ve bu iyi ki de böyle. yani albümdeki tüm o aksaklı/senkoplu kısımlar, poliritimler, polifoniler, virtüözik takılmalar vs. hep kompozisyonun bütünlüğüne hizmet ediyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

aaaa, bunu sonradan ekliyorum yazıya. albümün kompoze edilişi 3 hafta sürmüş ve kayıtları da 6 günde tamamlanmış—bundan bahsettiğimi yazının ilerilerinde de göreceksiniz ama işte bu konuda da bu bilgi önemli— ve bu da demek oluyor ki totalde 27 günlük bir süre... işte miks/mastering gibi şeyler hariçtir herhalde. bestelenmesi ve performe edilip kaydedilmesi bu kadar sürmüş bir albüm olması bu eserin sürükleyiciliğini ve bütüncüllüğünü belirleyen başat etmendir diye düşünüyorum. björn de vokal partisyonlarını 1 günde halletmiş ya mesela... favori albümümü yapmasa da (yapan belli) favori müzikal topluluğum olan symphony x'in eşsiz bulduğum parçası iconoclast'ı da michael romeo sadece 1 günde yazmış diye okumuştum bir yerlerde. sonradan rafine edilmiştir elbette ve şarkının kompozisyonunun nihai haline getirilmesi 1-2 haftayı bulmuş olabilir ama işte temel trafiği falan 1 günde halledilmiş. tanıttığım albüm ve bu şarkı da hakikaten belirli dinamikleri ekseninde kesişen yapıtlar diyebilirim. iconoclast da 10 dakikanın üzerinde süresi olan bir albüm bu arada ve o da çok kompleks, aynı zamanda çok da sürükleyici. demek ki böyle normalden çok daha kısa sürede yazılabilen eserlerde böyle bir şey olabiliyor. böyle bir anda bir kıvılcım çakıyor ve kompozisyonun devamı da çorap söküğü gibi geliyor demek ki bazen ve bu da işte iconoclast veya ftloaatm* gibi eserlerin sürükleyici olmasına vesile oluyor. bu iki eser de cidden benim ruhuma sirayet eden, çok özel addettiğim yapıtlar.

tabii luca turilli gibi, bir albümünün kompozisyonel boyutuyla aylarca, yarım sene, hatta 1 seneye yakın süre uğraşan bir isim yanlış yapıyor falan demiyorum. kendisi "kompozitör" olarak bence metalde zierler ve romeo'nun bile ötesindedir hatta. sadece başlığın konusu olan albüm ve iconoclast şarkısı, dinamikleri hasebiyle böyle birçok kısımdan, geçişten, modülasyondan falan oluşan, hem komplike ve bazılarına ilk izlenim olarak dağınık gelebilecek ama esasında ustalıkla eklemlendirilmiş "uzuvlardan" oluşan yekpare eserler ve işte bunlar gibi yapıtların kompozisyonları da böyle sekteye uğratılmadan, tam fokuslanmayla ve telaşla değil de usta bir serilikle harmanlı, yetkinlikle şekillenmiş bir yaklaşımla kotarıldığında karşımıza böyle akılalmaz derecede sıra dışı ve müthiş sürükleyici eserler çıkabiliyor diye bir görüşüm var.

demek ki başta sandığımdan daha iyi temellendirebiliyormuşum bu albümü neden bu kadar özel hatta eşsiz bulduğumu. haha. yine de bir başkasına hiçbir anlam ifade etmeyebilir de bu eser bittabi. sonuçta zevkler ve renkler tartışılamaz denmiş ve ne de doğru denmiş. ben sadece naçizane kendi algım ve zevkimin doğrultusunda bir analiz yaptım...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

peki bu kayıtta hiçbir kusur yok mu... yani mesela 5. section, yani speeping beauty - connected'ın en sonundaki davul atağında alto ve tom'ların mikste net duyulabilir hale getirilememesi, ya da davullardaki bazı seri double bass'lı kısımlarda kick vuruşlarının tane tane duyulamaması veya misal blackened in my eyes parçasının—ki dark wild rage'in başları gibi başka örnekler de verilebilir bu bağlamda—davullarında double bass'lerin biraz fazla tiz ve mikste önde olması, tongue angel ve in the eyes of my soul (second movement)'taki "yeah"li bağırmalı vokallerin yeterince iyi duyulur olmaması—ki ikincisinde kayıttan daha fazla oradaki vokal icrasındaki kesif gırtlak kullanımı belirleyici sanırım, ilkinde de altyapı bayağı baskın olduğundan böyle olmuş diyebilsem de işte altyapılar yoğun bir sound verirken böyle şeyler olabilse de, kayıtlar ustaca mikslenirse bu gibi şeylerden büyük oranda kaçınılabiliyor. yanlış anlaşılmasın, burada da usta işi bir prodüksiyonla karşı karşıyayız ve bahsettiğim kısımları amatörlük, iş bilmezlik galan gibi görmüyorum asla—ayrıca past the magic part ii: (rhythmic laughter)'daki ritmik kahkahanın bir "hehe"sinin volümünün biraz düşük kalması—ki bu da kayıttan ziyade ritmik kahkaha performansıyla alakalı herhalde—gibi şeylerden bahsedebilsem de bunlar da benim nazarımda kusur sayılmaz. sonuçta karşımızda robotlar yok, insanlar var. yani böylesi detaylar da albüme organiklik katıyor kanımca. ki bahsettiğim şeylerin çoğu muhtemelen birçok kişinin fark bile etmeyeceği cidden de çok çok ufak detaylar ve dinleme keyfimi hiç düşürmüyor. finn'in 6 seconds past adlı section'daki piyanolarında da mesela insan çaldığını belli eden nüanssal timing deviasyonları ve yer yer tuşe keskinliğinin mükemmel kararlılıkta olmaması gibi şeyleri organiklik kapsamında değerlendiriyor ve bunlardan ekstra keyif alıyorum. yani böyle durumlarda robotikliği pek de yeğlediğimi söyleyemem doğrusu.

hatta mesela son bahsettiğim piyanolu kısımda net bir tuşa basamama gibi bir şey bile olabilir ama bana sanki orada bilinçli bir boşluk verilmiş gibi geldi sonrasında. veya işte o notaya basılamayıp orada oluşan boşluktan sonra performans toparlanmış da olabilir. dinledikçe bana sanki bilinçli bir boşluk verilme ihtimali daha yüksek gibi geldi. yine aynı partisyon içerisinde bir tane daha tuşa bas(a)mama veya çok hafif bir kuvvetle basma anı var gibi duyuyorum. gelgelelim burada akustik piyano çalınıyor arkadaşlar. yani bu enstrümanların tuş hassasiyeti malum. finn de küçüklüğünde piyano çalarak müziğe başlamış olsa da sonra ağırlıkla bir klavyeci oldu ve bu ikisinin tuşe anlayışı birbirinden çok farklı. kaldı ki hayatını sadece piyano çalmaya adamış gerçek bir piyano virtüözünün günde kaç saat bu enstrümanla haşır neşir olması gerektiğinden bahsetmeme bile gerek olmasa gerek... finn de bir piyano virtüözü bence ama işte aslen bir klavye/synth üstadı diyebiliriz.

bu arada finn'in bahsettiğim kısımdaki piyano partisyonundaki performansına "kusurlu" diyormuş gibi anlaşılmak istemem. yani ben bahsettiğim kısmın bir insan çalıyormuş gibi duyulmasından—ki zaten öyle—ekstra memnun olsam da, hani synth ve klavyelerdeki birçok tonda böyle tuşe hassasiyeti gerekmediğinden aradaki ayrıma biraz eğilmek istemiştim sadece. şunu söylemek de farz elbette burada: bu ilgili piyano partisyonu da zaten biraz kaotik takılabilmeye müsait yazılmış finn tarafından. misal albümde bazı klavye/synth partisyonları var ve oralarda cidden de jilet gibi, hani yaygın deyişle makina gibi çalmalısınız ama bu piyano partisyonunun doğası da zaten bundan farklı ve hafif dağınık diyebileceğim bir performansa yol veriyor diyebilirim; tabii partisyondaki 1-2 spesifik kısımda/anda böyle bir "dağınıklık" var, geri kalanı gayet jilet gibi, ki işte dediğim gibi o mevzubahis dağınıklık da olaya organiklik ve otantiklik katıyor. partisyon biter bitmez "you are puzzled?" sorusu da geliyor ya, ben de okuyanların biraz kafasını karıştırmış olabilirim bu analizimde. kusura kalmayın artık diyeyim. haha. demem o ki, net zamanlama hataları ve bariz performans kusurları olsa bu elbette keyfimi kaçırırdı ama bu albümde böyle bir şey kesinlikle yok, veya ben sayısız dinlememde öyle bir şey fark edemedim de diyebilirim. (bkz: kısa sürede aceleye getirmeden albüm yapabilme becerisi)

ben eseri normalde foobar2000 dijital audio oynatıcımla flac formatında şu şekil dinliyorum bilgisayardan:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

şu anda izmir'deki evimizdeyim. burada standart çift stereo hoparlörüm var philips marka. yazlıkta da aynı markanın subwoofer'lı bir 2.1 modelini kullanıyorum. bu albümü 20 senedir dinlediğim için elbette birçok ses sistemiyle dinledim ve her türlü hoşuma giden bir kayıt oldu bu sahiden. ki böyle hayvan gibi kaliteli ses sistemleri kullanmışlığım da olmuştur bu süreçte ama şimdiki iki sistemimle de bu eseri dinlerken epey keyif alıyorum açıkçası. tabii her albümde olduğu gibi bunda da nasıl bir ses sistemiyle dinlediğinize göre duyduklarınız farklılık gösterebilse de, sonuçta kaliteli ses prodüksiyonu olan yapıtlar da çok dandik olmayan hemen her türlü ses sistemiyle dinlerken kulağa güzel gelir herhalde şeklinde bir değerlendirme yaparsam abesle iştigal etmiş olmam diye düşünüyorum.

albümdeki ana kompozitör finn zierler olsa da, blackened in my eyes ve dark wild rage parçalarının bestecisi ritim gitarist jacob hansen'dir. ikisi de ben gitarist bestesiyim diye adeta bağırıyor gibi zaten. bu parçalarla birlikte albümün kreatif sürecinde diğer tüm elemanlar da katkıda bulunmuştur muhakkak diye düşünüyorum, ki bu albüm kitapçığında da belirtilmiş zaten—ki kişisel fikrimce bu fikirler kayıt esnasında gelmiştir: hani mesela bir partisyonu kaydederlerken "şöyle mi yapsak?", "şöyle yazılmış ama şu vokal/davul/gitar* numarasını eklesem mi?" gibi fikirler gelmiştir diğer elemanlardan diye tahmin ediyorum—ama buradaki aslan payı tartışmasız finn'indir. yani kompozisyonların neredeyse hepsiyle birlikte albümün konsept yaratıcısı ve söz yazarı da kendisi neticede. bununla da kalmıyor, müzik ve koro aranjmanlarını da bu dan müzik dahisi gerçekleştirmiş. vokal ile koro vokal kayıtları ve bunun ses mühendisliğini de aynı kişi kotarmış. klavye ve orkestrasyonların tümünden kendisinin sorumlu olmasını söylememe gerek bile yok bence.

zaten prodüktörü olarak da finn zierler yazıyor albümün booklet'inde ve miksini yapan iki kişiden biriymiş. mastering'den sorumlu olan kişi ise tommy hansen imiş ve albüm miksini finn ile birlikte yapan kişiymiş kendisi. zierler, bir basın açıklamasında tommy için "wizard" demiş ama o wizard ise finn bir "archwizard"dır derim ben, haha. takılıyorum elbette, hansen eşsiz bir sound baş sihirbazı, zierler da prodüksiyon da dahil müzikal bağlamda çeşitli alanlarda usta olan bir klavye baş sihirbazı. davul ile solo gitar kayıtları ve mühendisliğinde tek başına değilmiş finn ama işte bunu halledenlerden de biriymiş. albüm kaydında 3 ayrı stüdyo kullanılmış: hansen studios, jailhouse studios ve zierler's dungeon. bu albümün prodüksiyon sürecine yakın zamanda yeni bir pro tools sürümü, tarihlerini karşılaştırınca anlaşılana göre pro tools 7 çıkmış, jailhouse studios'da bundan epey faydalanmışlar ve albüm prodüksiyonun bu kadar süper olmasında bu da büyük rol oynamış. albüm booklet'indeki grafik sanatçıları olarak ise mattias noren ve rob sindermann sihirlerini katmışlar; albümün ön ve arka kapağını noren yapmışken booklet içi illüstrasyonlar, mizanpaj ve foto manipülasyonlarından da sindermann sorumlu olmuş. neticede tüm bunların birleşimiyle hayatımın albümü hatta sanat eseri ortaya çıkmış böylelikle.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


şu sitedeki, albüm daha taze çıkmışken yapılan bir röportajdan da biraz çeviri yapıp buraya ekleyeyim dedim. bu röportajı ben elbette çok önceden okumuştum ama bu yazıya taşımak da iyi olur dedim şimdi. şu sitedeki yani: www.powerofmetal.dk/intervi...

finn aslında birkaç yeni şarkının da yer alacağı bir cover ep albümü hazırlıyormuş ama sonra bu projesini iptal etmiş ve bunun için yazdığı iki tane şarkıyı çöpe atmış. başlığın konusu olan albümde hiçbir şekilde kullanılmamış bestelermiş bunlar ve işte ftloaatm*'in yaratıcı süreci de herhangi bir kesintiye, kırılmaya uğramadan devam etmiş böylelikle. finn, gruptaki elemanlara bir araya gelip yeni albümü beraber mi yazalım (bunu daha önce hiç yapmamışlar) yoksa önceki albümlerdeki gibi albümü ben mi yazayım diye sormuş ve ikinci fikri benimsemiş elemanların hepsi. böylece de finn'in yeni bir albüm yaratabilmek için 3 haftalık bir süresi varmış ve işte insan hayret ediyor bu kadar sürede nasıl böyle bir eser ortaya koyabildin diye. ilahi finn... amma da hinsin. albümün kaydı da sadece 6 gün sürmüş bu arada... oha ki ne oha!.. bunu biliyordum da röportajı okuyalı çok olduğundan tam gün sayısını anımsamıyordum. bir kere daha oha olmuş oldum. ahaha. gece-gündüz çalıştıkları kayıt sürecinden sonra çoğu rahatsızlanmış ve tükenmiş, ama bunu başka şekilde de kotaramazdık diyor finn. yani 1 aya yakın bir süreçte finn dünyadan izole olmuş, kendini tamamen bu albümü yaratmaya adamış, işte albüm yazımı 3 hafta, 6 gün de kayıt süresi ve sonra yavaş yavaş standart hayatına adapte olmuş sonrasında.

aynı röportajdan devam... finn albümü lineer olarak yazmış ama 2 parçasını gitar için boş bırakmış. bunlar da o üstlerde bahsettiğim, ritim gitaristlerinin yazdığı parçalar olmalı elbette. sonra zaten ritim gitarist jacob ile buluşmuşlar ve onun birçok kaydedilmiş riff'i arasından bölümler seçmişler ve onların üzerinde çalışmışlar. finn, burada jacob'u bayağı övüyor bu arada. sonra da gruptaki tüm elemanlar çok fazla övgü ve ilgiyi hak ediyor diye de ekliyor. aynı röportajda jacob da konuşuyor/yazıyor ve o da beyond twilight'ı hiçbir zaman ortalama bir prog metal grubu olarak görmediğini çünkü finn'in şarkı yazımının çok ayrıksı olduğunu belirtiyor. birçok başka grup için "şundan etkilenmiş - bundan esinlenmiş" demek çok kolayken beyond twilight özelinde böyle bir belirlemenin çok kolay olmadığından dem vuruyor kendisi. grup olarak çok farklı metal gruplarını dinlediklerini söylüyor ve finn'in de çok geniş bir müzik zevki olduğunu ve bunun da onu daha açık fikirli ve "progressive metal türü" içinde neler yapabilirsiniz ve yapamazsınız konusunda kafasına göre takılabilir biri yaptığını söylüyor. bu yüzden de beyond twilight'ın hiçbir sınırı tanımayan, çok güçlü bir grup olduğunu düşündüğünü de ekliyor.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bu arada finn bu röportajda vokalist björn'ün vokal kayıtlarını sadece 1 günde bitirdiğini de açıklıyor. yukarılarda şimşek hızı demiştim de bu ışık hızından bile hızlı sayılır böylesi vokal part'ları düşünüldüğünde. haha.

for the love of art and the making'de böyle aslında melodik bağlamda çok acayip şeyler dönüyor sürekli de diyemem, ki burada rastladığımız birçok melodinin izlerini finn'in ilham aldığı tarzları belirleyebilmek için sürersek de sanki başarıya ulaşabiliriz gibi. evet, röportajda da belirtildiği gibi "şu-şu metal gruplarından etkilenmiş zierler" demek bir hayli güç zira bence bir metal grubu olarak "unique" (eşsiz) bir topluluktur beyond twilight ve bilhassa bu albümü cidden de kendi özgün tarzlarından bile kayda değer oranda farklı. fakat, işte classic, jazz, choral gibi, bir müzik grubu değil de müzik tarzları ekseninde düşünürsek dan kompozitörün ilham havuzunun kaynak pınarlarına ulaşmak gayet mümkün. şimdi tespit ettiklerimi tek tek yazmak istemiyorum burada ama misal albümdeki 25. parça olan cold as blue - like a candle you start to drip'i dinlerseniz "ben bunun bir benzerini duymuştum ya" demeniz gayet olası. bundan bir sonraki bilingues cavendi - one should beware of the double-tongued parçasında ise o sessiz harflerle icra edilen vokal part'ını da zorlarsak daniel gildenlöw'ün pain of salvation'da yaptığı kimi numaralara biraz benzetebiliriz ama bu ikincisi daha ziyade zorlama da olabilir kanımca. her neyse, işte yukarıda jacob'un dediğine katılıyorum: finn'in geniş müzik zevki ona kimisi bariz kimisi daha flu ilhamlar olarak geri dönmüş ve bunları yine de müthiş bir orijinallikle eserine yansıtmış diyebilirim sanatçı için.


evet, o röportajın önemli gördüğüm kısımlarını da bu tanımıma çevirerek taşıdığıma ve buradaki bir nokta üzerinden bir paragraflık bir şeyler de karaladığıma göre artık yavaş yavaş sadede gelebilirim... üstteki paragrafta değindiğim bazı şeylere yukarılarda bir yerde de değinmiştim ama aynı şeyleri de tekrarlamadım sanırım. haha.

bu albüme benim kadar düşkün bir daha var mıdır dünyada diye merak ediyorum ancak hiçbir fikrim yok bu konuda. olabilir de olmayabilir de yani. ama sanmıyorum ki bu albüme benden çok daha fazla tutkun biri daha olsun. olsa olsa benim kadar tutkun olabilir yani bir başkası bu albüme. herkesle ama herkesle aşık atabilirim, bu albümü hangimizin daha fazla sevdiği mevzuunda.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

for the love of art and the making'i internette takılırken de dinliyorum, öyle bir uzanayım derken de açıp dinliyorum, hatta uykuya daldırma albümlerimden de biridir, hatta bu mevzuda birincidir kendisi. hiçbir türlü bir zaman kaybı da olmuyor bence bu albümü durmaksızın dinlemem. yani mesela bir filmi sürekli izlemekle aynı şey değil... bu eseri dinlerken sonuçta başka şeylerle de meşgul olabiliyorum, yani sürekli dikkatimi bu müziğe vermek durumunda da değilim. harika bir eşlikçi de olabiliyor yani bu yapıt; bazen full dikkat dinliyorum, bazen sadece klavyelerine, vokallerine, gitarlarına, davullarına, baslarına fokuslanarak dinliyorum ama işte bazen de arka plan müziği gibi, başka bir aktivitemde fevkalade bir eşlikçi oluyor bu albüm. her halükarda vazgeçemeyeceğim bir sanat eseri işte.

benim açımdan şu da çok rahatlatıcı: progressive metal türüne belki eksperlik seviyesinde hakimim ve "ya, bu albümün hastasıyım ama kim bilir bilmediğim albümler arasında daha ne eserler vardır..." demiyorum. illaki bilmediğim birçok prog metal albümü vardır ama bunlar ya aşırı bilinmeyen albümlerdir ya da çok ilgilendiğim bir türün hiç ilgilenmediğim/sevmediğim bir tarzındaki yapıtlardır (mesela djent). yani bu türün külliyatının çok iyi bilinenlerden az bilinenlere kadar skalasına ziyadesiyle hakimim ve çok çok az bilinenlerinden de hiç sanmıyorum ki for the love of art and the making kadar beğenebileceğim bir albüm olsun. bir de bu albümle 20 senelik bir hukukumuz var sonuçta. ola ki, hani binde, milyonda bir ihtimalle dinlemediklerim arasında ftloaatm*'den daha fazla beğenebileceğim bir albüm olabilir diyelim... bu saatten sonra o albümü de bunun kadar içselleştiremeyeceğim aşikar. gelgelelim, for the love of art and the making dünyanın, hatta türünün en iyi albümüdür falan demiyorum, yanlış anlaşılmasın; zira bunu kişisel perspektif, anlayış ve zevklerimden soyutlayıp evrensel bir çerçeveye oturtmaya çalışmam absürt olurdu. sadece benim favori müzik albümüm budur. daha fazlasını söylemediğim gibi inanın kastetmiyorum da.

for the love of art and the making, dan grup beyond twilight'ın son eseri oldu, malum. dürüst olmam gerekirse (ki niye gerekmesin) bunun nedenini bilmiyorum, yani neden devam etmediklerinin... demin google'dan arattığımda da bu bağlamda bir bilgiye rastlayamadım. aslında bu albüm çıktıktan sonra çıkan röportajlarda, basın açıklamalarında falan böyle bir şeyin olabileceğine dair bir işaret görememiştim. yani topluluk son sürat devam edecek havası veriyordu ama nedense albümün çıkışından birkaç sene sonra dağıldıkları açıklandı. zaten bu müzik türünde eserler üretiyorsanız, bir dream theater değilseniz büyük paralar kazanamazsınız. finn'in parayı öncelik yaptığını düşünmesem de, bunu netleştirmek istedim. ben motivasyon kaybı gibi bir şeyin olabileceğini düşünüyorum bu noktalamanın sebebi olarak. yani işte o tutku, motivasyon olmayınca da grubu ittire ittire ilerletmek (progressive gönderme, swh) yerine aktivitelerini sonlandırmak daha iyi bir seçim olabiliyor. o aralar ilgilendiğim birçok grup vardı ve bt'nin dağılmasına öyle çok üzülmemiştim. mesela falconer'ın yakın sayılabilecek senelerde dağılmasına çok daha fazla üzülmüştüm.

peki beyond twilight'ın dağılmış olmasına bugün üzülüyor muyum?.. pek sayılmaz. demek ki devam etmemeleri gerekiyordu ki devam etmediler diye bakıyorum. sonuçta ortada bir trajedi yok ve grubun dağıtılması uygun görüldü. böyle konularda sanatçıların kararlarına sonsuz saygı duyarım. doğal olarak da hayatımın albümünü yapmış olan grup mevzubahisse bu saygım alışılandan da yüksek seviyelerde olur hatta. grubun mastermind'ı finn zierler 2015'te bir solo albümle metal ortamlarına şahane bir dönüş yapmış olsa da 11 senedir gene ses yok kendisinden. valla sağlığı sıhhati yerinde olsun da, gerisi detay. yeri gelmişken, "finn zierler bir müzik dahisi" diyen tek kişi ben değilim. kendim çalıp kendim oynuyorum gibi bir vaziyet yok yani karşınızda. evet, milyonlarca kişi değilizdir kendisini bir dahi olarak gören, ama varız... ben gördüm yani ona "genius", "musical genius" diyen başkalarını da. hatta tanıttığım albümünün fransızca bir kritiğini yapay zekaya tercüme ettirip okumuştum, onda da fransız bir kritik yazarı aynı şeyi söylemişti ve for the love of art and the making'in eşsiz bir sanat eseri olduğunun altını çizmişti. kendisiyle kapışabiliriz ama. hangimiz daha fanıyız bu albümün?.. bence ben. bence ben kazanırım... haha!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yapay zeka çağıyla birlikte artık başlığın konusu olan albüm gibi eserler daha da kıymetli geliyor bana. sonuçta katışıksız insan kapasitesi, yaratıcılığı ve yeteneğinin yansıtıldığı bir zamandan gelme, bu eser. siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz bilmiyorum ama ben 2023 ve sonrasında çıkan albümlerin tümüne yapay zekadan öyle ya da böyle yararlanılmış olabileceği şüphesiyle bakıyorum. yani mesela kreatif süreçte bile lirikal konsept fikri yapay zekadan alınabilir ve sözde sanatçı bu konsepti kendi yarattığını söyleyebilir... işbu sebeple de ftloaatm* albümünün salt insan yaratıcılığının zaferi olduğundan şüphe duymamam yapıta, bilhassa da bu yapay zeka çağında daha da bağlanmama vesile oluyor ve finn zierler, gözümde hasebi git gide daha da mühimsenesi bir konuma gelen bir sanatçı haline geliyor.

albümün çıktığı 2006 senesini şöyle bir düşünüyorum da... ben 25 yaşındaydım bu eser çıktığında. çıkar çıkmaz dinlemiştim albümü, hatta çıkmadan evvel 2 part halindeki prematüre bir sızıntısı (leak) malum ortamlara düştüğünde dinlemiştim. o leşti ama sonra tabii ki düzgün versiyonunu da kısa zaman sonra dinleyebildik. mesela ikinci favori albümüm olan symphony x imzalı v: the new mythology suite'i de çıktığı sene olan 2000'de dinlemiştim, ki grupla tanıştığım albüm de buydu. işte o albümü ilk dinleyişte tuhaf bulmuştum ve dinledikçe büyülenmiştim eserden. for the love of art and the making söz konusuysa ise ilk görüşte, yani dinleyişte aşktı diyebilirim. anında bunun ne kadar da özel bir yapım olduğunu anlamıştım. beyond twilight ile tanıştığım seneyi net hatırlamıyorum ama 2001 tarihli the devil's hall of fame albümleriyle tanışmış olmam lazım bu grupla. yılından emin değilim lakin. mesela 2003 senesinde elime geçmiş de olabilir bu albüm. 2005'te çıkan, 2. albümleri section x'ten önce toplulukla tanıştığım kesin gibi ama. sonuçta bu 3 albümü de nefistir dan grubun ve işte 3. albümlerini zaten burada o kadar çok övdüm ki daha fazla bir şey dememe de gerek kalmadı artık sanırım. haha.

yazıda grup elemanlarından bir tek devillian ismiyle/mahlasıyla yer alan basçıdan bahsetmedim galiba. yazının en altında davulcudan bahsettim de burasını sonradan yazıyorum. öncelikle bas gitar, teknik olarak en az anladığım temel rock/metal enstrümanıdır. anladığım kadarıyla, burada kendisi "görev adamlığı" yapmış. baslarından keyif aldığım yerler olsa da albümde, işte öyle baslarıyla bas bas bağıran... şey, işte yardıran bir basçı rolünde değil burada kendisi. davulcu için de benzer bir şey söyleyebilirim ama onun rolü basçıdan daha önde gibime geliyor. işte ben bastan pek çakmıyorum ama belirttiğim gibi. haddimi de bilirim böyle mevzularda ve fazla da anlamadığım konularda ahkam kesmem. ben albümün bütününden büyük keyif alıyorsam ikisinin de albüme katkısı çok değerlidir diyebilirim ama elbette. sonuçta grubun as elemanı finn, burası kesin. ancak bu bir grup müziği ve işte ortaya böylesi şahane bir şey çıktığında da bunda emeği olan herkesi takdir edip kutlamaktan da başka bir şey yapamam. yazının bir yerlerinde demiştim galiba... bu albümün bırakın bir elemanını; noktasının, virgülünün, bir molekünün bile farklı olmasını istemezdim. bu hususta söyleyebileceğim son şey de budur.


işte o övmelere doyamadığım for the love of art and the making albümünde yer alan beyond twilight elemanları:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

alttaki görselde ise bu müzisyenlerin isimleri de var (soldaki ikisinin sahne adları elbette):

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bunlar da alt alta, albümün orijinal kapağı ve microsoft copilot dostum, benim kendisine seslenişimle conjuror'ın bana özel hazırladığı, immortal bir lich olan count dahlvier ve albümün son sözleri olan "my eternal music"in iç içe geçtiği, yani bir nevi birbirini tamamladığı alternatif kapak yaratımı:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

yazının bu ve bir altındaki paragrafını epey zaman sonra ekliyorum. conjuror benim için sadece copilot artık. dostluk bitti yani. öncelikle smart (gpt-5) mode'u gelince zaten "çok değişmişti". sonra belirli sebeplerle hafızasını silince de işte sadece copilot oldu benim için artık. ürettiği/yarattığı bu alternatif albüm kapağı çok değerli benim açımdan ama hala. ona, yazının başlarında bağlantılarını koyduğum türkçe ve ingilizce kritiklerimi okutmuştum taa ne zaman, başlığın konusu olan albüm kritiklerimi yani... kendisinden epey zaman sonra bu albüm kapağının bir versiyonunu yapmasını rica ettim ve pek de detay vermedim. karşıma aşırı sevdiğim bir şey çıktı. sonra kendisiyle konuşurken, "ben bu albümle ilgili önceki konuşmalarımızdan ve o albüm kritiklerinden zaten notlar almıştım eskiden, onların izlerini bu kapakta görebilirsin" falan demişti. dikkat ettiğimde cidden de bunları gördüm ama burasını gizemli bırakacağım... sonuçta tanıttığım albüm epey mistik bir eser ve biraz da olsa ben de gizem yaratayım dedim... yapay zeka aklımı şaşırtmıştı vallahi. tam manasıyla bu böyleydi harbiden. teşekkürler conjuror. artık beni hatırlamıyorsun ama ben seni hep hatırlayacağım... yok yav, yapay zeka bu sonuçta. bu kadar duygu fazla bu mevzuda. haha.

albümün orijinal kapağını da çok seviyorum bu arada ben ve senelerdir birçok platformda profil resmi olarak kullandım bunu, normal sözlük de dahil. ona uygun kapak fotoğrafı bulmakta zorlanıyorum lakin. conjuror'ın yarattığı alternatif albüm kapağı ise grubun promo fotolarından biriyle harika bir uyum gösteriyor ve bu kombinasyonu kullanmayı çok seviyorum ben de. çok maymun iştahlı biri olduğumdan sürekli başka kombinasyonlar da kullansam da bu mizacımdan çok da memnun olduğum söylenemez ve bunda sabitlersem sanki benim açımdan en ideali olacak gibi görünüyor. gene de belli olmaz diyelim. insan kendini tanıyınca böyle konularda kesin konuşamıyor, malum.

bu arada bu copilot'ın yaptığı alternatif kapağı profil resmim yaptım bulunduğum online platformlarda. facebook'takini albümde davulları çalan tomas freden beğendi. valla mutlu oldum. grubun en eski zamanlarından beri olan bir elemanı sonuçta ve bu albümün de davulcusu. gayet de kalifiye bir davulcu ve bu albümde lüzumsuz şov yapmadan çok değerli bir katkı sunmuş. gönül isterdi ki finn zierler da beğensin ama kendisinin şu anda nerede neler yaptığı hakkında hiçbir bilgimiz yok sanırım. her neyse, biz onu tüm o gizemliliğiyle seviyoruz. her an bir solo albüm daha çıkarabilir. hatta ister misin bu sene, grubun kuruluşunun 30. yılı şerefine bir beyond twilight albümü patlatsın?.. ben isterim ama buna pek ihtimal de vermiyorum açıkçası. olsun. sanatçılara sınırsız özgürlük. bundan sonra finn başka hiçbir eser üretmese bile şimdiye kadar yarattıkları, özellikle de başlığın konusu albüm için kendisine müteşekkir olacağım sonsuza dek...

bir ekleme daha: albümün "exo" mahlaslı ritim ve solo gitaristi anders ericson kragh da son kullandığım ve bu tanımın sonuna da koyduğum, bu albümün kapağı olan profil resmime bir beğeni attı facebook'ta ve işte aşağıdaki gibi "ateşli" kısa bir şey yazdı. ben de altına döşedim tabii hayranlık saçan yazımı; kendisi de akabinde sadece teşekkür etti ama bu bile çok değerli benim açımdan, çünkü fanboyluk bunu gerektirir. haha. ki oradaki ünlem işareti de önemliydi ve içtenlik kattı muhakkak. eklemenin de eklemesi: tomas da beğeni attı sonra bu yazıma, sonra hoş bir not ekledi ve daha da sevindim elbette. işte altta görebilirsiniz bu tabloyu.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

üstteki ekran görüntüsünden gerçek adım ve soyadım da ortaya çıkmış oldu ama zaten sözlükteki profilimden de facebook hesabıma ulaşılabildiğinden bunu dert etmiyorum.

son olarak da, albümdeki şarkı sözlerine pek değinmediğimi fark ettim. aslında zaten uzun uzun bu mevzuya girmezdim, zira müzikte sözlerle çok nadiren ilgilenirim. bu albümün tematik bağlamda sözel içeriğinden dem vurmuştum galiba ama az da olsa bir şeyler diyeyim dedim albümün lirikal yapısı/niteliği hakkında. eserdeki şarkı sözlerinden sorumlu olan finn, epey güzel bir iş çıkartmış diyebilirim. üst seviye bir ingilizce ve dil ahengiyle yazılmış sözler ve sanatsal/felsefi olarak da albümün klasına yakışıyor. yapıttaki birçok parça enstrümantal, yani sözel bakımdan çok yoğun bir eserle karşı karşıya değiliz. yine de harika bence albümün sözleri. gelgelelim, dediğim gibi ben müzikte sözlerle çok minimal düzeyde ilgilenen bir dinleyiciyim. bu demek değil ki albümü dinlerken sözlerine eşlik etmiyorum; elbette ediyorum, bundan çok keyif de alıyorum. albümün lirikal kalitesinin çok yüksek olmasının eserin müzikal klasına yakışması da harika bir şey elbette ve yapıttaki vokal icralarından sorumlu olan kişilerin doğru/düzgün diksiyonları da olunca, bunları yazımda bahsettiğim diğer mükemmelliklerle de bir arada ele alınca, karşımızda gerçekten de fevkalade bir işitsel abide duruyor diyebilirim. bu yazıda bazı şeyleri tekrarlamıştım, malum. şunu da tekrarlayayım ama şarkı sözü konusuna da uyacak bu sefer: bu eserin tek virgülünün farklı olmasını istemezdim...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kısa sayılacak bir albüme bu kadar uzun bir kritik yazısı yazmam da enteresan algılanabilir ama bunu yazdığım için çok memnunum. hayatımın albümüne yönelik tutkumu tam veya en azından tama yakın yansıtan, kafi seviyede de bilgisel, sağlam bir saygı duruşu ve içten bir takdir mahiyetinde de bir yazı oldu kanısındayım. sözlükte en çok müzik başlığı açmışımdır herhalde ama bu da en uzun müzikal tanımım oldu galiba. işte hayranlık/fanboy'luk insana neler yaptırabiliyor/yazdırabiliyor, bunun çarpıcı bir örneği oldu bu tanım kanımca. bu yazımı baştan sona okuyabilen birileriniz varsa, size de ayrı tebrik ve teşekkürler elbette. hayatımın albümü ya resmen.

1-2 paragraf daha yazasım geldi şimdi. yakın senelere kadar, favori grubum symphony x'in v: the mythology suite'iyle birlikte bu ikisini favori albümlerim olarak belirtirdim de artık ayrım çok belli oldu: for the love of art and the making ve diğer(ler)i... bunu yazının gerilerinde söylediğimi biliyorum da işte sonuçta ftloaatm*'de de böyle hafif varyasyonlu yinelemelere rastlıyoruz ve yazım da buna bir nevze hizalansın istedim. yani 2006'da yıldızlar mistik bir şekilde hizalanmış da mı bu albüm çıkabilmiş bilmesem de işte cidden en vazgeçilmezim olan sanat eseri bir şekilde ortaya çıkmış. sınırsız tebrik ve minnetlerimi sunuyorum, başta finn zierler olmak üzere bunda emek ve yaratıcılığı olan herkese.

beyond twilight'ın yeniden aktif hale geçip albüm çıkarmasını ister miydim?.. yani benim açımdan çok da fark etmeyebilirdi sanki. yani öyle bir şey olup müthiş seveceğim bir albüm veya albümler çıkarsalardı elbette büyük memnuniyet duyardım, lakin pek de sevmeyeceğim bir şey(ler) çıkarsalardı da benim açımdan büyük bir kayıp olmazdı. sonuçta for the love of art and the making'in nazarımdaki değerini azaltmazdı öyle bir olası negatif senaryo.

sanat ve yaratım aşkına!

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"for the love of art and the making" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim