1.
1. bölüm
şehir geceleri başka bir varlığa dönüşür. gündüz insanların ayak sesleriyle dolu olan sokaklar gece olduğunda sanki terk edilmiş bir sahne gibi kalır. aynı binalar, aynı yollar, aynı duvarlar… ama içlerinde başka bir şey yaşar. gece şehri, gündüz şehrinin karanlık ikizidir.
o gece saat neredeyse üçtü.
uyuyamıyordu.
aslında uzun zamandır doğru düzgün uyuduğu bir gece hatırlamıyordu ama o geceki uykusuzluk farklıydı. sanki zihninin içinde görünmeyen bir motor çalışıyordu ve onu durdurmanın hiçbir yolu yoktu.
yatakta dönüp durdu.
sonunda pes etti.
ceketini aldı, ayakkabılarını giydi ve sokağa çıktı.
hava soğuktu ama keskin değildi. rüzgar hafifçe esiyor, sokak lambalarının sarı ışığını titretip asfaltın üzerine ince gölgeler yayıyordu.
gece yürüyüşleri onun için bir alışkanlıktı. insan yürürken düşünceleriyle baş başa kalır ama aynı zamanda onlardan biraz uzaklaşır. adımlar zihnin içindeki gürültüyü dağıtır.
yavaşça yürümeye başladı.
sokak boştu.
bir yerde uzaktan bir köpek havladı...
bir araba geçti...
sonra şehir tekrar sessizliğe gömüldü...
bir kavşağa geldiğinde sokak lambasının altındaki bankı gördü. ve bankta oturan adamı.
adam sanki oraya özellikle o saatte oturmak için gelmiş gibiydi. başında eski bir bere, üzerinde koyu renk uzun bir palto vardı. elinde bir sigara tutuyordu ve dumanı sarı ışığın içinde ağır ağır yükseliyordu.
normalde bu saatte sokakta birini görmek insanı tedirgin eder.
ama garip olan şey adamın orada olması değildi.
garip olan şey adamın onu bekliyormuş gibi görünmesiydi.
adam başını kaldırdı. göz göze geldiler. bir an boyunca ikisi de hiçbir şey söylemedi.
sonra adam hafifçe gülümsedi. "gece yürüyüşü mü?" dedi.
sesi sakindi. sanki iki eski arkadaş sohbet başlatıyormuş gibi.
duraksadı.
"evet," dedi.
adam sigarasından bir nefes daha aldı.
"insanların çoğu gece yürümekten korkar." dedi. "ama aslında şehir en dürüst halini geceleri gösterir."
bu cümle tuhaf bir şekilde doğru gibi geldi.
bankın yanından geçip gitmek istedi ama adımları yavaşladı.
adam konuşmaya devam etti. "biliyor musun?" dedi, "bu şehirde gece yürüyen insanlar ikiye ayrılır."
merak etti. "neye göre?"
adam dumanı havaya üfledi.
"birinci grup kaçanlar. ikinci grup arayanlar."
bir süre düşündü. "peki ben hangisiyim?"
adam omuz silkti. "henüz bilmiyorum."
bu cevap onu garip şekilde rahatsız etti. ama aynı zamanda meraklandırdı.
adam banktan kalktı. sigara izmaritini yere attı ve ayağıyla söndürdü.
"yürüyelim mi?" dedi.
"tanışmadık bile."
adam hafifçe gülümsedi. "tanışmak bazen gereksiz bir formalitedir."
bir an düşündü. sonra omuz silkti. "peki."
ve yürümeye başladılar...
ilk birkaç dakika sessizlik içinde geçti. ama bu rahatsız edici bir sessizlik değildi. şehir sessizdi. ayak sesleri asfaltın üzerinde yankılanıyordu. bir sokak lambasının altından geçtiler. sonra bir başkasından. sonra bir başkasından.
bir süre sonra adam konuştu. "hiç fark ettin mi," dedi, "geceleri şehir biraz daha… farklıdır."
"nasıl farklı?"
adam durdu. sokağın köşesindeki boş bir binaya baktı. "şehir geceleri kendini tekrar etmeye başlar."
"ne demek istiyorsun?"
adam cevap vermedi. sadece yürümeye devam etti. iki sokak daha geçtiler. sonra bir şey fark etti. bir araba.
siyah bir sedan. yolun kenarında park etmişti. ama bunu daha önce görmüş gibiydi. bir sokak önce. belki de benzer bir arabaydı. ama içini bir huzursuzluk kapladı. adam sanki bunu fark etmiş gibi konuştu. "ilk başta herkes bunu tesadüf sanır."
"ne tesadüf?"
adam ona baktı. "şehrin seni izlediğini."
bir an durdu. "bu saçma."
adam başını eğdi. "öyle mi?"
yürümeye devam ettiler. beş dakika sonra aynı siyah arabayı tekrar gördü. bu sefer emindi. aynı araba. aynı çizik. aynı plaka. kalbi biraz hızlandı. adama baktı.
adam gülümsüyordu. "başladı..." dedi.
"ne başladı?" adam cevap vermedi.
sadece sokak lambasının altında durdu ve sakin bir sesle şunu söyledi: "şimdi dikkatli ol."
"çünkü bu gece birazdan çok ilginçleşecek."
2. bölüm
adam "bu gece birazdan çok ilginçleşecek" dediğinde bunu tuhaf bir espri gibi algılamak istemişti.
insan zihni çoğu zaman rahatsız edici ihtimalleri ilk anda reddeder. çünkü kabul ederse dünya bir anda çok daha karmaşık bir yer haline gelir. ama yürümeye devam ettikçe bir şeyler değişmeye başladı. sokak aynıydı ama bir şey… farklıydı.
yürüdükleri yol hafifçe kıvrılıyordu. sağ tarafta eski bir bakkal vardı, camında solmuş içecek reklamları duruyordu. bir sokak lambası titriyordu. bu görüntüyü birkaç dakika önce görmüş gibiydi. başta önemsemedi. şehirlerde birbirine benzeyen sokaklar çoktur. ama birkaç dakika sonra aynı bakkalı tekrar gördü.
bu sefer içinden bir huzursuzluk geçti. durdu. "bir dakika." adam yürümeye devam ediyordu. "ne oldu?" dedi sakin bir sesle. “bu sokaktan geçtik.” adam yine başını hafifçe eğdi. "evet." dedi. "nasıl yani evet?"
adam durdu. "bazen şehirler insanı kendi içinde döndürür."
"şaka yapıyorsun."
adam omuz silkti. "keşke."
bir süre sessiz kaldılar. sonra yürümeye devam ettiler. bir köşeyi döndüler. yol uzanıyordu. sağ tarafta eski bir bakkal vardı. camında solmuş içecek reklamları. bir sokak lambası titriyordu. kalbi sertçe çarptı.
"hayır…" aynı yerdi. kesinlikle aynı yer. bu sefer yürümeyi bıraktı. "bu mümkün değil."
adam ona baktı. "şimdi fark ettin." "bu bir tesadüf."
"olabilir." "ya da değil."
sinirlenmeye başladı. "bak, bu saçmalık. şehirde yüzlerce benzer sokak var."
adam tekrar gülümsedi. "evet. insanlar genelde böyle düşünür. çünkü insan zihni düzeni sever. tekrar eden şeyleri tesadüf saymak daha kolaydır."
bir süre sessizlik oldu. sonra adam cebinden bir sigara çıkardı, yaktı ve dumanı geceye karıştı. "şimdi sana bir soru soracağım," dedi.
"ne?"
"son beş dakikada kaç sokak lambasının altından geçtik?"
durdu. "ne, saydın mı?"
"hayır." adam gülümsedi. "insanlar çoğu şeyi fark etmez. buna çevreleri de dahil."
sinirleniyordu. "bu saçma bir psikolojik oyun."
adam başını eğdi. "belki. belki de değil."
sonra yürümeye başladı. istemeden peşinden gitti. iki dakika sonra tekrar aynı arabayı gördü. siyah sedan. aynı çizik. aynı plaka. bu sefer midesi sıkıştı. "bu araba…" adam başını salladı. "evet." "bunu daha önce gördük." "evet."
"nasıl?"
adam sigarasını yere attı, ayakkabısıyla ezdi ve ona baktı.
"şimdi iki ihtimal var. birinci ihtimal tesadüf. ikinci ihtimal şehir seni bırakmıyor."
"ne demek bu?" adam cevap vermedi. yürümeye devam etti, bu sefer daha hızlı. istemeden onu takip etti. bir köşe daha döndüler. sokak daha karanlıktı. lambaların yarısı çalışmıyordu. rüzgar hafifçe esiyordu. uzakta metal bir kapı gıcırdadı. bir an boyunca ikisi de durdu. sonra adam konuştu. "şimdi en önemli kısma geldik."
"ne kısmı?" adam ona baktı, bu sefer gözlerinde garip bir ciddiyet vardı. "paranoya."
"ne?"
"insanların çoğu burada pes eder. şimdi zihnin sana üç şey söyleyecek: birincisi bu sadece bir tesadüf. ikincisi bu adam deli. üçüncüsü eve git."
bir süre sustu. "hangisini seçeceksin?"
kalbi hızlı atıyordu ama cevap veremedi. adam tekrar yürümeye başladı. "gel. bir şey göstereceğim."
bir dakika sonra büyük bir kavşağa çıktılar. kavşak boştu. şehir tamamen sessizdi. adam yolun ortasında durdu, sonra sokağın karşı tarafını işaret etti. "oraya bak."
baktı. ilk anda hiçbir şey görmedi. sonra gördü. siyah sedan. aynı araba. bu sefer kavşağın diğer ucundaydı. kalbi duracak gibi oldu. "bu…" adam sakin bir sesle konuştu.
"evet." "bizi takip ediyor."
adam hafifçe gülümsedi. "hayır..." sonra çok yavaş bir şekilde şunu söyledi: "biz onu takip ediyoruz."
3. bölüm
kavşağın ortasında durduklarında şehir tamamen sessizdi. gece bazen öyle anlar yaratır ki sanki bütün sesler bir anda emilmiş gibi olur; rüzgar durur, arabalar geçmez, uzaktaki uğultular bile kesilir. o an da tam olarak öyleydi.
kavşağın diğer ucunda duran siyah sedan hareketsizdi ve sokak lambasının sarı ışığı kaputunun üzerinde soluk bir leke gibi duruyordu. adamın biraz önce söylediği cümle hala zihninde yankılanıyordu: "biz onu takip ediyoruz."
bu cümle kulağa mantıklı gelmiyordu ama içgüdüleri bunun bir şaka olmadığını söylüyordu. bir süre arabaya baktıktan sonra "bu nasıl mümkün olabilir?" diye sordu.
adam omuz silkti. "bazen yön sandığın şey sadece bir yanılsamadır." birkaç saniye boyunca ikisi de arabaya baktı. araç hala hareketsizdi. içeride kimse görünmüyordu. "içinde biri var mı?" diye sordu. adam başını hafifçe yana eğdi. "muhtemelen." “muhtemelen mi?” dedi. "evet." "sen bunu normal karşılıyorsun."
adam hafifçe gülümsedi. "normal kelimesi ilginçtir."
"ne demek o?"
adam yavaşça cevap verdi. "insanlar çoğu zaman alıştıkları şeylere normal der." sonra yürümeye başladı.
kavşağı geçtiler ve siyah arabanın yanından geçerken istemsizce içine baktı. camlar koyu değildi ama içerisi karanlıktı. direksiyon boş görünüyordu. ön koltukta kimse yoktu. bir an durdu. "arabada kimse yok." adam yürümeye devam ediyordu. "biliyorum." "nasıl biliyorsun?" adam cevap vermedi.
sokağın diğer tarafına geçtiler. birkaç adım sonra merakına yenilip arkasına baktı. siyah sedan hala oradaydı ama artık aynı yerde değildi; araba kavşağın biraz daha içine kaymış gibiydi. kalbi hızlandı. "arabayı gördün mü?" dedi. adam durmadı. "evet." "az önce başka yerdeydi." "doğru." "bu mümkün değil."
adam bu sefer durdu ve sokağın karanlığına baktı. "şimdi sana bir şey söyleyeceğim." "nedir?"
adam cebinden küçük, kenarları yıpranmış bir not defteri çıkardı. bir sayfa açtı ve ona uzattı. sayfada kabaca çizilmiş bir harita vardı; bazı sokaklar işaretlenmişti, bazı köşelerde küçük notlar vardı. "bu ne?" diye sordu. "bu mahallenin haritası." haritaya biraz daha dikkatli baktı. "garip görünüyor." adam başını salladı. "çünkü eksik."
"nasıl yani?" adam kalemle haritanın ortasındaki boş bir noktayı işaret etti. "biz şu anda buradayız." haritaya baktı. ama işaret edilen yerde hiçbir sokak yoktu. "burada bir sokak yok." adam gülümsedi. "evet." "bu haritada yok." "doğru."
bir süre sessiz kaldı. "şaka yapıyorsun." adam defteri kapattı. “keşke.” yürümeye devam ettiler. sokak giderek daralıyordu. binalar eskiydi, bazı pencereler kırılmıştı, duvarlarda solmuş afişlerin parçaları duruyordu. rüzgar sokağın içinden geçerken metal bir tabelayı hafifçe sallıyor, ince bir tıkırtı çıkarıyordu. bir süre sonra ilerde yürüyen birini fark etti. uzun boylu bir adamdı, siyah bir mont giymişti ve onlardan yaklaşık otuz metre ilerideydi. adam ağır adımlarla yürüyordu. birkaç saniye sonra bir köşeden döndü. onlar da köşeye yaklaştılar. ama köşeyi döndüklerinde adam ortadan kaybolmuştu. durdu. "az önce biri vardı." adam başını salladı. "evet." "nereye gitti?" adam omuz silkti. "bilmiyorum." sokak dümdüz devam ediyordu. başka bir sokak yoktu. başka bir kapı yoktu. adamın kaybolabileceği hiçbir yer yoktu.
boğazı kurudu. "bu normal değil."
adam tekrar yürümeye başladı. "şimdi ikinci aşamadayız." "ne aşaması?"
"farkındalık." "bu bir oyun mu?"
adam gülümsedi. "hayır."
birkaç adım daha attılar. adam sakin bir sesle konuştu. "bu şehrin bazı yerleri haritalarda yok."
bir süre sonra sokak genişledi ve küçük bir meydana çıktılar. meydan tamamen boştu. ortada eski bir taş çeşme vardı; su akmıyordu ve taşları yosun tutmuştu. çevrede üç farklı sokak vardı ama hepsi aynı derecede karanlıktı. adam durdu ve çeşmenin kenarına oturdu. "burası iyi bir yer."
"ne için?" diye sordu. adam gökyüzüne baktı. "beklemek için." "ne bekliyoruz?"
adam cevap vermedi. tam o sırada meydanın diğer ucunda bir hareket oldu. başını çevirdiğinde kalbi tekrar hızlandı. siyah sedan meydanın girişinde duruyordu. bu sefer kesinlikle emindi; araba onları takip etmişti. "bu imkansız."
adam sakin bir şekilde arabaya baktı. "hayır." "bu beklenen bir şey."
"ne demek beklenen?" adam ayağa kalktı. "şimdi üçüncü aşamaya geldik."
"paranoya mı?" adam başını salladı. "hayır." bir adım daha attı. sonra yavaşça şunu söyledi. "gerçek."
bir süre arabaya baktılar. sonra arabadan biri indi. uzun boylu bir adamdı ve siyah bir mont giyiyordu. kalbi sıkıştı çünkü onu tanıyordu. bu adamı az önce görmüştü; sokağın başında yürüyen adamdı. ama bu mümkün değildi çünkü o adam biraz önce ortadan kaybolmuştu. boğazı kurudu. "bu…" adam sakince konuştu. "evet." "şimdi görüyorsun?"
"ne görüyorum?"
adam gözlerini arabadan indirmedi ve çok sakin bir sesle konuştu.
"bu şehirde bazı insanlar iki kez görünür." bir süre sessizlik oldu.
sonra ekledi: "ve bu genelde iyi bir şey değildir..."
4.bölüm
meydanın ortasında rüzgar yavaşça dolaşıyordu. eski çeşmenin taşlarında biriken yosunlar karanlıkta siyah lekeler gibi görünüyordu.
siyah sedan meydanın girişinde duruyordu ve arabadan inen adam hareketsiz şekilde onlara bakıyordu. sokak lambasının soluk ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını gölgede bırakıyordu. birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. kalbi hızlı atıyordu.
az önce o adamı görmüştü; bundan emindi. dar sokakta yürüyordu, sonra bir köşeyi dönmüş ve ortadan kaybolmuştu. ama şimdi buradaydı, tam karşılarında. yanındaki adama baktı. adamın yüzünde korku yoktu, sanki beklediği bir şey gerçekleşmiş gibi sakindi. “bu adam…” dedi.
adam başını hafifçe salladı. “evet.” “az önce onu gördük.” “evet.” “bu mümkün değil.”
adam gözlerini siyah montlu adamdan ayırmadan konuştu. “bu şehirde bazı şeyler mümkün kelimesini pek umursamaz.”
meydanın girişindeki adam bir adım attı, sonra bir adım daha. adımları yavaştı ama kararlıydı. kalbinin atışı kulaklarında yankılanıyordu. “bu bir tesadüf olamaz,” dedi.
yanındaki adam sakince cevap verdi. “hayır."
“yani?” “bu bir tanışma.” boğazı kurudu. “tanışma mı?” adam başını salladı. “evet.” “bizimle mi?”
adam gülümsedi. “hayır.” kısa bir duraksama oldu. “seninle.”
midesi sıkıştı. “benimle mi?”
“henüz anlamadın mı?” siyah montlu adam yürümeye devam ediyordu; meydanın yarısına gelmişti. “bu şehir bazı insanları seçer.”
“seçer mi?” “evet.” “ne için?”
adam birkaç saniye sustu, sonra yavaşça konuştu. “yolları görmek için.” bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyordu. “ne demek bu?” adam cevap vermedi.
siyah montlu adam artık çok yakındı; on metre, belki daha az. adam durdu ve onlara baktı. gözleri garipti; sanki çok uzun zamandır uyumamış biri gibiydi.
sonunda konuştu. sesi boğuktu. “soğuk bir gece.” hiçbir şey söyleyemedi.
yanındaki adam cevap verdi. “evet.” kısa bir sessizlik oldu. sonra siyah montlu adam ona baktı, doğrudan, sanki yanında kimse yokmuş gibi. “sen,” dedi.
sesi sert değildi ama garip bir ağırlığı vardı. “yürümeye yeni başladın.”
ne diyeceğini bilemedi. “ne demek o?” adam hafifçe başını eğdi. “şehrin gece tarafında.” yanındaki adama baktı. “bu ne demek?” adam omuz silkti. “ben sana söylemiştim.”
“neyi?”
“bu şehir sandığından daha derin.”
siyah montlu adam bir adım daha attı; şimdi sadece birkaç metre uzaktaydı. “çoğu insan ilk geceyi fark etmez,” dedi.
“ilk gece mi?” “evet.” “ne gecesi?”
adam hafifçe gülümsedi. “şehrin seni fark ettiği gece.” içini bir ürperti kapladı. “bu saçmalık.”
siyah montlu adam başını iki yana salladı. “herkes ilk başta böyle söyler.” bir süre sessizlik oldu. sonra siyah montlu adam cebinden küçük bir anahtar çıkardı. eski bir anahtardı, paslı görünüyordu. onu uzattı. “al.”
geri çekildi. “bu ne?”
“bir kapı.”
“ne kapısı?”
adam gözlerini ondan ayırmadan konuştu. “henüz bilmiyorsun.”
“ben bunu istemiyorum.”
siyah montlu adam hafifçe gülümsedi. “insanlar genelde böyle söyler.”
yanındaki adam o ana kadar sessizdi; sonunda konuştu. “al.”
ona baktı. “sen de mi delirdin?”
adam sakin görünüyordu. “hayır.”
“neden almam gerekiyor?” adam yavaşça cevap verdi. “çünkü artık yürüyorsun.”
bu cümle hiçbir şeyi açıklamıyordu.
siyah montlu adam anahtarı biraz daha uzattı. meydanın ortasında rüzgar tekrar esmeye başladı. uzun bir süre kimse konuşmadı. sonunda elini uzattı ve anahtarı aldı. metal soğuktu; parmaklarının arasında ağır gibi hissettirdi.
“şimdi ne olacak?”
siyah montlu adam cevap vermedi, sadece arkasını döndü ve meydandan çıkmaya başladı. birkaç adım sonra karanlık sokaklardan birine girdi ve gözden kayboldu. uzun süre hiçbir şey söyleyemedi. sonunda yanındaki adama baktı. “bu neydi?”
adam gökyüzüne baktı, sonra sakince cevap verdi. “başlangıç.” bir süre sessizlik oldu. anahtara baktı; paslıydı ve üzerinde küçük bir işaret vardı, garip bir sembol. başını kaldırdı. “bu anahtar neyi açıyor?”
adam hafifçe gülümsedi ve çok sakin bir sesle şunu söyledi: “bunu öğrenmek için bu gece yürümeye devam etmemiz gerekiyor.”
umarım ilginizi çeker. yarın gece devam etmek dileğiyle...
şehir geceleri başka bir varlığa dönüşür. gündüz insanların ayak sesleriyle dolu olan sokaklar gece olduğunda sanki terk edilmiş bir sahne gibi kalır. aynı binalar, aynı yollar, aynı duvarlar… ama içlerinde başka bir şey yaşar. gece şehri, gündüz şehrinin karanlık ikizidir.
o gece saat neredeyse üçtü.
uyuyamıyordu.
aslında uzun zamandır doğru düzgün uyuduğu bir gece hatırlamıyordu ama o geceki uykusuzluk farklıydı. sanki zihninin içinde görünmeyen bir motor çalışıyordu ve onu durdurmanın hiçbir yolu yoktu.
yatakta dönüp durdu.
sonunda pes etti.
ceketini aldı, ayakkabılarını giydi ve sokağa çıktı.
hava soğuktu ama keskin değildi. rüzgar hafifçe esiyor, sokak lambalarının sarı ışığını titretip asfaltın üzerine ince gölgeler yayıyordu.
gece yürüyüşleri onun için bir alışkanlıktı. insan yürürken düşünceleriyle baş başa kalır ama aynı zamanda onlardan biraz uzaklaşır. adımlar zihnin içindeki gürültüyü dağıtır.
yavaşça yürümeye başladı.
sokak boştu.
bir yerde uzaktan bir köpek havladı...
bir araba geçti...
sonra şehir tekrar sessizliğe gömüldü...
bir kavşağa geldiğinde sokak lambasının altındaki bankı gördü. ve bankta oturan adamı.
adam sanki oraya özellikle o saatte oturmak için gelmiş gibiydi. başında eski bir bere, üzerinde koyu renk uzun bir palto vardı. elinde bir sigara tutuyordu ve dumanı sarı ışığın içinde ağır ağır yükseliyordu.
normalde bu saatte sokakta birini görmek insanı tedirgin eder.
ama garip olan şey adamın orada olması değildi.
garip olan şey adamın onu bekliyormuş gibi görünmesiydi.
adam başını kaldırdı. göz göze geldiler. bir an boyunca ikisi de hiçbir şey söylemedi.
sonra adam hafifçe gülümsedi. "gece yürüyüşü mü?" dedi.
sesi sakindi. sanki iki eski arkadaş sohbet başlatıyormuş gibi.
duraksadı.
"evet," dedi.
adam sigarasından bir nefes daha aldı.
"insanların çoğu gece yürümekten korkar." dedi. "ama aslında şehir en dürüst halini geceleri gösterir."
bu cümle tuhaf bir şekilde doğru gibi geldi.
bankın yanından geçip gitmek istedi ama adımları yavaşladı.
adam konuşmaya devam etti. "biliyor musun?" dedi, "bu şehirde gece yürüyen insanlar ikiye ayrılır."
merak etti. "neye göre?"
adam dumanı havaya üfledi.
"birinci grup kaçanlar. ikinci grup arayanlar."
bir süre düşündü. "peki ben hangisiyim?"
adam omuz silkti. "henüz bilmiyorum."
bu cevap onu garip şekilde rahatsız etti. ama aynı zamanda meraklandırdı.
adam banktan kalktı. sigara izmaritini yere attı ve ayağıyla söndürdü.
"yürüyelim mi?" dedi.
"tanışmadık bile."
adam hafifçe gülümsedi. "tanışmak bazen gereksiz bir formalitedir."
bir an düşündü. sonra omuz silkti. "peki."
ve yürümeye başladılar...
ilk birkaç dakika sessizlik içinde geçti. ama bu rahatsız edici bir sessizlik değildi. şehir sessizdi. ayak sesleri asfaltın üzerinde yankılanıyordu. bir sokak lambasının altından geçtiler. sonra bir başkasından. sonra bir başkasından.
bir süre sonra adam konuştu. "hiç fark ettin mi," dedi, "geceleri şehir biraz daha… farklıdır."
"nasıl farklı?"
adam durdu. sokağın köşesindeki boş bir binaya baktı. "şehir geceleri kendini tekrar etmeye başlar."
"ne demek istiyorsun?"
adam cevap vermedi. sadece yürümeye devam etti. iki sokak daha geçtiler. sonra bir şey fark etti. bir araba.
siyah bir sedan. yolun kenarında park etmişti. ama bunu daha önce görmüş gibiydi. bir sokak önce. belki de benzer bir arabaydı. ama içini bir huzursuzluk kapladı. adam sanki bunu fark etmiş gibi konuştu. "ilk başta herkes bunu tesadüf sanır."
"ne tesadüf?"
adam ona baktı. "şehrin seni izlediğini."
bir an durdu. "bu saçma."
adam başını eğdi. "öyle mi?"
yürümeye devam ettiler. beş dakika sonra aynı siyah arabayı tekrar gördü. bu sefer emindi. aynı araba. aynı çizik. aynı plaka. kalbi biraz hızlandı. adama baktı.
adam gülümsüyordu. "başladı..." dedi.
"ne başladı?" adam cevap vermedi.
sadece sokak lambasının altında durdu ve sakin bir sesle şunu söyledi: "şimdi dikkatli ol."
"çünkü bu gece birazdan çok ilginçleşecek."
2. bölüm
adam "bu gece birazdan çok ilginçleşecek" dediğinde bunu tuhaf bir espri gibi algılamak istemişti.
insan zihni çoğu zaman rahatsız edici ihtimalleri ilk anda reddeder. çünkü kabul ederse dünya bir anda çok daha karmaşık bir yer haline gelir. ama yürümeye devam ettikçe bir şeyler değişmeye başladı. sokak aynıydı ama bir şey… farklıydı.
yürüdükleri yol hafifçe kıvrılıyordu. sağ tarafta eski bir bakkal vardı, camında solmuş içecek reklamları duruyordu. bir sokak lambası titriyordu. bu görüntüyü birkaç dakika önce görmüş gibiydi. başta önemsemedi. şehirlerde birbirine benzeyen sokaklar çoktur. ama birkaç dakika sonra aynı bakkalı tekrar gördü.
bu sefer içinden bir huzursuzluk geçti. durdu. "bir dakika." adam yürümeye devam ediyordu. "ne oldu?" dedi sakin bir sesle. “bu sokaktan geçtik.” adam yine başını hafifçe eğdi. "evet." dedi. "nasıl yani evet?"
adam durdu. "bazen şehirler insanı kendi içinde döndürür."
"şaka yapıyorsun."
adam omuz silkti. "keşke."
bir süre sessiz kaldılar. sonra yürümeye devam ettiler. bir köşeyi döndüler. yol uzanıyordu. sağ tarafta eski bir bakkal vardı. camında solmuş içecek reklamları. bir sokak lambası titriyordu. kalbi sertçe çarptı.
"hayır…" aynı yerdi. kesinlikle aynı yer. bu sefer yürümeyi bıraktı. "bu mümkün değil."
adam ona baktı. "şimdi fark ettin." "bu bir tesadüf."
"olabilir." "ya da değil."
sinirlenmeye başladı. "bak, bu saçmalık. şehirde yüzlerce benzer sokak var."
adam tekrar gülümsedi. "evet. insanlar genelde böyle düşünür. çünkü insan zihni düzeni sever. tekrar eden şeyleri tesadüf saymak daha kolaydır."
bir süre sessizlik oldu. sonra adam cebinden bir sigara çıkardı, yaktı ve dumanı geceye karıştı. "şimdi sana bir soru soracağım," dedi.
"ne?"
"son beş dakikada kaç sokak lambasının altından geçtik?"
durdu. "ne, saydın mı?"
"hayır." adam gülümsedi. "insanlar çoğu şeyi fark etmez. buna çevreleri de dahil."
sinirleniyordu. "bu saçma bir psikolojik oyun."
adam başını eğdi. "belki. belki de değil."
sonra yürümeye başladı. istemeden peşinden gitti. iki dakika sonra tekrar aynı arabayı gördü. siyah sedan. aynı çizik. aynı plaka. bu sefer midesi sıkıştı. "bu araba…" adam başını salladı. "evet." "bunu daha önce gördük." "evet."
"nasıl?"
adam sigarasını yere attı, ayakkabısıyla ezdi ve ona baktı.
"şimdi iki ihtimal var. birinci ihtimal tesadüf. ikinci ihtimal şehir seni bırakmıyor."
"ne demek bu?" adam cevap vermedi. yürümeye devam etti, bu sefer daha hızlı. istemeden onu takip etti. bir köşe daha döndüler. sokak daha karanlıktı. lambaların yarısı çalışmıyordu. rüzgar hafifçe esiyordu. uzakta metal bir kapı gıcırdadı. bir an boyunca ikisi de durdu. sonra adam konuştu. "şimdi en önemli kısma geldik."
"ne kısmı?" adam ona baktı, bu sefer gözlerinde garip bir ciddiyet vardı. "paranoya."
"ne?"
"insanların çoğu burada pes eder. şimdi zihnin sana üç şey söyleyecek: birincisi bu sadece bir tesadüf. ikincisi bu adam deli. üçüncüsü eve git."
bir süre sustu. "hangisini seçeceksin?"
kalbi hızlı atıyordu ama cevap veremedi. adam tekrar yürümeye başladı. "gel. bir şey göstereceğim."
bir dakika sonra büyük bir kavşağa çıktılar. kavşak boştu. şehir tamamen sessizdi. adam yolun ortasında durdu, sonra sokağın karşı tarafını işaret etti. "oraya bak."
baktı. ilk anda hiçbir şey görmedi. sonra gördü. siyah sedan. aynı araba. bu sefer kavşağın diğer ucundaydı. kalbi duracak gibi oldu. "bu…" adam sakin bir sesle konuştu.
"evet." "bizi takip ediyor."
adam hafifçe gülümsedi. "hayır..." sonra çok yavaş bir şekilde şunu söyledi: "biz onu takip ediyoruz."
3. bölüm
kavşağın ortasında durduklarında şehir tamamen sessizdi. gece bazen öyle anlar yaratır ki sanki bütün sesler bir anda emilmiş gibi olur; rüzgar durur, arabalar geçmez, uzaktaki uğultular bile kesilir. o an da tam olarak öyleydi.
kavşağın diğer ucunda duran siyah sedan hareketsizdi ve sokak lambasının sarı ışığı kaputunun üzerinde soluk bir leke gibi duruyordu. adamın biraz önce söylediği cümle hala zihninde yankılanıyordu: "biz onu takip ediyoruz."
bu cümle kulağa mantıklı gelmiyordu ama içgüdüleri bunun bir şaka olmadığını söylüyordu. bir süre arabaya baktıktan sonra "bu nasıl mümkün olabilir?" diye sordu.
adam omuz silkti. "bazen yön sandığın şey sadece bir yanılsamadır." birkaç saniye boyunca ikisi de arabaya baktı. araç hala hareketsizdi. içeride kimse görünmüyordu. "içinde biri var mı?" diye sordu. adam başını hafifçe yana eğdi. "muhtemelen." “muhtemelen mi?” dedi. "evet." "sen bunu normal karşılıyorsun."
adam hafifçe gülümsedi. "normal kelimesi ilginçtir."
"ne demek o?"
adam yavaşça cevap verdi. "insanlar çoğu zaman alıştıkları şeylere normal der." sonra yürümeye başladı.
kavşağı geçtiler ve siyah arabanın yanından geçerken istemsizce içine baktı. camlar koyu değildi ama içerisi karanlıktı. direksiyon boş görünüyordu. ön koltukta kimse yoktu. bir an durdu. "arabada kimse yok." adam yürümeye devam ediyordu. "biliyorum." "nasıl biliyorsun?" adam cevap vermedi.
sokağın diğer tarafına geçtiler. birkaç adım sonra merakına yenilip arkasına baktı. siyah sedan hala oradaydı ama artık aynı yerde değildi; araba kavşağın biraz daha içine kaymış gibiydi. kalbi hızlandı. "arabayı gördün mü?" dedi. adam durmadı. "evet." "az önce başka yerdeydi." "doğru." "bu mümkün değil."
adam bu sefer durdu ve sokağın karanlığına baktı. "şimdi sana bir şey söyleyeceğim." "nedir?"
adam cebinden küçük, kenarları yıpranmış bir not defteri çıkardı. bir sayfa açtı ve ona uzattı. sayfada kabaca çizilmiş bir harita vardı; bazı sokaklar işaretlenmişti, bazı köşelerde küçük notlar vardı. "bu ne?" diye sordu. "bu mahallenin haritası." haritaya biraz daha dikkatli baktı. "garip görünüyor." adam başını salladı. "çünkü eksik."
"nasıl yani?" adam kalemle haritanın ortasındaki boş bir noktayı işaret etti. "biz şu anda buradayız." haritaya baktı. ama işaret edilen yerde hiçbir sokak yoktu. "burada bir sokak yok." adam gülümsedi. "evet." "bu haritada yok." "doğru."
bir süre sessiz kaldı. "şaka yapıyorsun." adam defteri kapattı. “keşke.” yürümeye devam ettiler. sokak giderek daralıyordu. binalar eskiydi, bazı pencereler kırılmıştı, duvarlarda solmuş afişlerin parçaları duruyordu. rüzgar sokağın içinden geçerken metal bir tabelayı hafifçe sallıyor, ince bir tıkırtı çıkarıyordu. bir süre sonra ilerde yürüyen birini fark etti. uzun boylu bir adamdı, siyah bir mont giymişti ve onlardan yaklaşık otuz metre ilerideydi. adam ağır adımlarla yürüyordu. birkaç saniye sonra bir köşeden döndü. onlar da köşeye yaklaştılar. ama köşeyi döndüklerinde adam ortadan kaybolmuştu. durdu. "az önce biri vardı." adam başını salladı. "evet." "nereye gitti?" adam omuz silkti. "bilmiyorum." sokak dümdüz devam ediyordu. başka bir sokak yoktu. başka bir kapı yoktu. adamın kaybolabileceği hiçbir yer yoktu.
boğazı kurudu. "bu normal değil."
adam tekrar yürümeye başladı. "şimdi ikinci aşamadayız." "ne aşaması?"
"farkındalık." "bu bir oyun mu?"
adam gülümsedi. "hayır."
birkaç adım daha attılar. adam sakin bir sesle konuştu. "bu şehrin bazı yerleri haritalarda yok."
bir süre sonra sokak genişledi ve küçük bir meydana çıktılar. meydan tamamen boştu. ortada eski bir taş çeşme vardı; su akmıyordu ve taşları yosun tutmuştu. çevrede üç farklı sokak vardı ama hepsi aynı derecede karanlıktı. adam durdu ve çeşmenin kenarına oturdu. "burası iyi bir yer."
"ne için?" diye sordu. adam gökyüzüne baktı. "beklemek için." "ne bekliyoruz?"
adam cevap vermedi. tam o sırada meydanın diğer ucunda bir hareket oldu. başını çevirdiğinde kalbi tekrar hızlandı. siyah sedan meydanın girişinde duruyordu. bu sefer kesinlikle emindi; araba onları takip etmişti. "bu imkansız."
adam sakin bir şekilde arabaya baktı. "hayır." "bu beklenen bir şey."
"ne demek beklenen?" adam ayağa kalktı. "şimdi üçüncü aşamaya geldik."
"paranoya mı?" adam başını salladı. "hayır." bir adım daha attı. sonra yavaşça şunu söyledi. "gerçek."
bir süre arabaya baktılar. sonra arabadan biri indi. uzun boylu bir adamdı ve siyah bir mont giyiyordu. kalbi sıkıştı çünkü onu tanıyordu. bu adamı az önce görmüştü; sokağın başında yürüyen adamdı. ama bu mümkün değildi çünkü o adam biraz önce ortadan kaybolmuştu. boğazı kurudu. "bu…" adam sakince konuştu. "evet." "şimdi görüyorsun?"
"ne görüyorum?"
adam gözlerini arabadan indirmedi ve çok sakin bir sesle konuştu.
"bu şehirde bazı insanlar iki kez görünür." bir süre sessizlik oldu.
sonra ekledi: "ve bu genelde iyi bir şey değildir..."
4.bölüm
meydanın ortasında rüzgar yavaşça dolaşıyordu. eski çeşmenin taşlarında biriken yosunlar karanlıkta siyah lekeler gibi görünüyordu.
siyah sedan meydanın girişinde duruyordu ve arabadan inen adam hareketsiz şekilde onlara bakıyordu. sokak lambasının soluk ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyor, diğer yarısını gölgede bırakıyordu. birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. kalbi hızlı atıyordu.
az önce o adamı görmüştü; bundan emindi. dar sokakta yürüyordu, sonra bir köşeyi dönmüş ve ortadan kaybolmuştu. ama şimdi buradaydı, tam karşılarında. yanındaki adama baktı. adamın yüzünde korku yoktu, sanki beklediği bir şey gerçekleşmiş gibi sakindi. “bu adam…” dedi.
adam başını hafifçe salladı. “evet.” “az önce onu gördük.” “evet.” “bu mümkün değil.”
adam gözlerini siyah montlu adamdan ayırmadan konuştu. “bu şehirde bazı şeyler mümkün kelimesini pek umursamaz.”
meydanın girişindeki adam bir adım attı, sonra bir adım daha. adımları yavaştı ama kararlıydı. kalbinin atışı kulaklarında yankılanıyordu. “bu bir tesadüf olamaz,” dedi.
yanındaki adam sakince cevap verdi. “hayır."
“yani?” “bu bir tanışma.” boğazı kurudu. “tanışma mı?” adam başını salladı. “evet.” “bizimle mi?”
adam gülümsedi. “hayır.” kısa bir duraksama oldu. “seninle.”
midesi sıkıştı. “benimle mi?”
“henüz anlamadın mı?” siyah montlu adam yürümeye devam ediyordu; meydanın yarısına gelmişti. “bu şehir bazı insanları seçer.”
“seçer mi?” “evet.” “ne için?”
adam birkaç saniye sustu, sonra yavaşça konuştu. “yolları görmek için.” bu cümle hiçbir anlam ifade etmiyordu. “ne demek bu?” adam cevap vermedi.
siyah montlu adam artık çok yakındı; on metre, belki daha az. adam durdu ve onlara baktı. gözleri garipti; sanki çok uzun zamandır uyumamış biri gibiydi.
sonunda konuştu. sesi boğuktu. “soğuk bir gece.” hiçbir şey söyleyemedi.
yanındaki adam cevap verdi. “evet.” kısa bir sessizlik oldu. sonra siyah montlu adam ona baktı, doğrudan, sanki yanında kimse yokmuş gibi. “sen,” dedi.
sesi sert değildi ama garip bir ağırlığı vardı. “yürümeye yeni başladın.”
ne diyeceğini bilemedi. “ne demek o?” adam hafifçe başını eğdi. “şehrin gece tarafında.” yanındaki adama baktı. “bu ne demek?” adam omuz silkti. “ben sana söylemiştim.”
“neyi?”
“bu şehir sandığından daha derin.”
siyah montlu adam bir adım daha attı; şimdi sadece birkaç metre uzaktaydı. “çoğu insan ilk geceyi fark etmez,” dedi.
“ilk gece mi?” “evet.” “ne gecesi?”
adam hafifçe gülümsedi. “şehrin seni fark ettiği gece.” içini bir ürperti kapladı. “bu saçmalık.”
siyah montlu adam başını iki yana salladı. “herkes ilk başta böyle söyler.” bir süre sessizlik oldu. sonra siyah montlu adam cebinden küçük bir anahtar çıkardı. eski bir anahtardı, paslı görünüyordu. onu uzattı. “al.”
geri çekildi. “bu ne?”
“bir kapı.”
“ne kapısı?”
adam gözlerini ondan ayırmadan konuştu. “henüz bilmiyorsun.”
“ben bunu istemiyorum.”
siyah montlu adam hafifçe gülümsedi. “insanlar genelde böyle söyler.”
yanındaki adam o ana kadar sessizdi; sonunda konuştu. “al.”
ona baktı. “sen de mi delirdin?”
adam sakin görünüyordu. “hayır.”
“neden almam gerekiyor?” adam yavaşça cevap verdi. “çünkü artık yürüyorsun.”
bu cümle hiçbir şeyi açıklamıyordu.
siyah montlu adam anahtarı biraz daha uzattı. meydanın ortasında rüzgar tekrar esmeye başladı. uzun bir süre kimse konuşmadı. sonunda elini uzattı ve anahtarı aldı. metal soğuktu; parmaklarının arasında ağır gibi hissettirdi.
“şimdi ne olacak?”
siyah montlu adam cevap vermedi, sadece arkasını döndü ve meydandan çıkmaya başladı. birkaç adım sonra karanlık sokaklardan birine girdi ve gözden kayboldu. uzun süre hiçbir şey söyleyemedi. sonunda yanındaki adama baktı. “bu neydi?”
adam gökyüzüne baktı, sonra sakince cevap verdi. “başlangıç.” bir süre sessizlik oldu. anahtara baktı; paslıydı ve üzerinde küçük bir işaret vardı, garip bir sembol. başını kaldırdı. “bu anahtar neyi açıyor?”
adam hafifçe gülümsedi ve çok sakin bir sesle şunu söyledi: “bunu öğrenmek için bu gece yürümeye devam etmemiz gerekiyor.”
umarım ilginizi çeker. yarın gece devam etmek dileğiyle...
devamını gör...
2.
abi bir kısmını okudum naçizane bir kaç tavsiyem var.
tanrı bakış açısı ile anlattilan hikayelerde okur bence her detaya hakim olmalı ve genelden kişiye gidilmeli. ben olaydan önce orada ki durumu bir fotograf gibi canlandirabilirsem kurgunun akıcılığı beni içine daha çok çeker
tanım sonrası eylem gibi yazıyorsun.
önce şehri tanıtıp sonra karakter evden çıkıyor mesela bunu karakterin ev ortamı, karakter, eylem.ve sonrasında ambiyans gibi yaparsan örn
ceketini aldı, ayakkabılarını giydi ve sokağa çıktı.
yavaşça yürümeye başladı.
sokak boştu.
bir yerde uzaktan bir köpek havladı...
bir araba geçti...
gece yürüyüşleri onun için bir alışkanlıktı. insan yürürken düşünceleriyle baş başa kalır ama aynı zamanda onlardan biraz uzaklaşır. adımlar zihnin içindeki gürültüyü dağıtır.
hava soğuktu ama keskin değildi. rüzgar hafifçe esiyor, sokak lambalarının sarı ışığını titretip asfaltın üzerine ince gölgeler yayıyordu.
bir kavşağa geldiğinde sokak lambasının altındaki bankı gördü. ve bankta oturan adamı.
gibi bu anları biçimi beni daha çok yakalar mesela
tanrı bakış açısı ile anlattilan hikayelerde okur bence her detaya hakim olmalı ve genelden kişiye gidilmeli. ben olaydan önce orada ki durumu bir fotograf gibi canlandirabilirsem kurgunun akıcılığı beni içine daha çok çeker
tanım sonrası eylem gibi yazıyorsun.
önce şehri tanıtıp sonra karakter evden çıkıyor mesela bunu karakterin ev ortamı, karakter, eylem.ve sonrasında ambiyans gibi yaparsan örn
ceketini aldı, ayakkabılarını giydi ve sokağa çıktı.
yavaşça yürümeye başladı.
sokak boştu.
bir yerde uzaktan bir köpek havladı...
bir araba geçti...
gece yürüyüşleri onun için bir alışkanlıktı. insan yürürken düşünceleriyle baş başa kalır ama aynı zamanda onlardan biraz uzaklaşır. adımlar zihnin içindeki gürültüyü dağıtır.
hava soğuktu ama keskin değildi. rüzgar hafifçe esiyor, sokak lambalarının sarı ışığını titretip asfaltın üzerine ince gölgeler yayıyordu.
bir kavşağa geldiğinde sokak lambasının altındaki bankı gördü. ve bankta oturan adamı.
gibi bu anları biçimi beni daha çok yakalar mesela
devamını gör...
3.
bence metnin en güçlü tarafı atmosfer kurma işi. şehir geceleri başka bir varlığa dönüşür cümlesiyle başlayan giriş gerçekten iyi bence, daha ilk paragrafta okuyucuya bu hikâye sıradan bir gece yürüyüşü olmayacak hissini vermiş.
sonra diyalogların da akıcı olduğunu düşünüyorum. iki karakterin konuşması fazla açıklama yapmadan ilerliyor ve bu da merak duygusunu canlı tutuyor.
bölümler ilerledikçe tekrar eden sokaklar, aynı araba, ortadan kaybolan adam gibi detaylarla gerilim yavaş yavaş yükseltilmiş. özellikle şehir fikrinin neredeyse canlı bir şey gibi davranması güzel bir fikir..
genel olarak akıcı bir başlangıç olmuş. dili de ağır değil, rahat okunuyor. biraz daha ilerleyen bölümlerde şehirle ilgili kuralların veya mantığın yavaş yavaş açılması hikayeyi daha da güçlendirebilir belki.
tamamını okudum, kaleminize sağlık..
t: bir sözlük hikayesi..
sonra diyalogların da akıcı olduğunu düşünüyorum. iki karakterin konuşması fazla açıklama yapmadan ilerliyor ve bu da merak duygusunu canlı tutuyor.
bölümler ilerledikçe tekrar eden sokaklar, aynı araba, ortadan kaybolan adam gibi detaylarla gerilim yavaş yavaş yükseltilmiş. özellikle şehir fikrinin neredeyse canlı bir şey gibi davranması güzel bir fikir..
genel olarak akıcı bir başlangıç olmuş. dili de ağır değil, rahat okunuyor. biraz daha ilerleyen bölümlerde şehirle ilgili kuralların veya mantığın yavaş yavaş açılması hikayeyi daha da güçlendirebilir belki.
tamamını okudum, kaleminize sağlık..
t: bir sözlük hikayesi..
devamını gör...
4.
hikayenin başına şehrin gündüz halinden de örnekler verebilirsin. böylece aydınlıkta gördüğümüz sokaklar, kapılar, insanlar hatta yosun tutmuş çeşme bile biz okuyucuların zihninde daha iyi canlanır. kahramanlarla birlikte biz okuyucularda karanlık sokaklara daha hakim oluruz.
devamını gör...
5.
yazın en yakın arkadaşlarımla yapmayı en sevdiğimiz şey. her ne kadar biri 1.83 sırık amazon kadını olsa da peşinden koşturuyoruz biraz adımlarımız aynı değil. gece ulaşımının bitmesini bekliyoruz yürümeye ortam yaratalım diye. her ne hikmetse o gecelerde de hiçbirimizin cebi olmuyor bi yerlerimize sokarak yürüyoruz telefonu. gece yürüyüşü müziksiz olmaz sonuçta.
devamını gör...
6.
paslı anahtarda takılı kaldım ben şuan dışarıdayım elimde de evimin anahtarı var passız. paslı anahtar kapıyı açabilecek mi. pas çözücü gerekir mi? merak ile bekliyoruz.
devamını gör...
7.
devamını gör...
8.
5. bölüm
anahtar avucunda ağır duruyordu. küçük görünmesine rağmen garip bir yoğunluğu vardı; sanki metalin içine başka bir şey karışmış gibiydi. üzerindeki sembolü sokak lambasının altında tekrar inceledi. dairesel bir çizginin içinde merkeze doğru kıvrılan üç ince hat vardı; ilk bakışta basit görünüyordu ama gözünü biraz daha üzerinde tutunca çizgilerin sanki hareket ediyormuş gibi göründüğünü fark etti. bu sadece ışığın oyunu olmalıydı, ama yine de içini huzursuz eden bir şey vardı. anahtarı parmaklarının arasında çevirirken yanında yürüyen adama baktı. adam sakin görünüyordu; sanki bütün bu garipliğin ortasında bulunan tek normal kişi oydu.
"bu sembol ne?" diye sordu sonunda.
adam birkaç saniye boyunca anahtara baktı. yüzünde alışılmış o yarım gülümseme vardı. "insanlar buna farklı isimler verir," dedi.
"ne gibi?"
adam yürümeye devam etti. meydandan çıkan dar bir sokağa girmişlerdi ve sokak, gece ilerledikçe daha karanlık görünüyordu. binalar birbirine çok yakındı. yukarı baktığında gökyüzü ince bir şerit gibi görünüyordu; iki duvarın arasında sıkışmış bir karanlık parçası. pencerelerin çoğu kapalıydı. bazılarının arkasında soluk ışıklar vardı ama o ışıklar bile sanki yaşanan bir hayatın değil, unutulmuş bir odanın izleri gibiydi.
"kapı işareti," dedi adam sonunda.
"kapı mı?"
"evet."
sokağın zemini eski taş döşemelerden oluşuyordu. bazı taşlar kırılmış, bazıları çökmüştü. aralarında ince su birikintileri vardı ve sokak lambasının ışığı o küçük gölcüklerde kırılarak titrek yansımalar oluşturuyordu. rüzgar sokaktan geçerken eski metal tabelaları sallıyor, uzaktan gelen ince bir uğultu gibi bir ses çıkarıyordu. bu sesin rüzgardan mı yoksa daha derinden gelen başka bir şeyden mi kaynaklandığını anlamak zordu.
"bu anahtar bir kapıyı açıyor dedin," dedi yürürken.
"evet."
"ne kapısı?"
adam cevap vermedi.
sokağın sonuna geldiklerinde büyük bir demir kapı gördü. kapı bir depo girişine benziyordu; kalın metal plakalarla yapılmıştı ve yüzeyi yılların pasıyla kabarmıştı. üzerindeki boya çoktan dökülmüş, yer yer kahverengi metal ortaya çıkmıştı. kapının yanındaki duvarda eski bir tabela asılıydı ama yazıları neredeyse okunamayacak kadar solmuştu. kapının etrafındaki duvarlar grafitilerle doluydu. bazıları yeni görünüyordu ama bazıları yıllar önce yapılmış ve yağmurla akıp gitmiş gibiydi.
adam kapının önünde durdu. "işte," dedi.
"ne işte?"
"bir kapı."
anahtara baktı, sonra tekrar kapıya. "bu bir depo," dedi.
adam başını hafifçe salladı. "gündüz."
"gece ne?"
adam cevap vermedi.
kapının ortasında küçük bir kilit vardı. anahtarı yavaşça kilide soktu. metal metale sürtündü ve kuru bir ses çıkardı. sonra anahtarı çevirdi. kilit ağır bir klik sesiyle döndü. kapı yavaşça aralandı. menteşeler uzun zamandır hareket etmemiş gibi gıcırdadı.
içeriden soğuk bir hava geldi. bir an durdu. sonra içeri adım attılar.
depo genişti ama neredeyse tamamen karanlıktı. tavandan sarkan birkaç floresan lamba vardı; bazıları kırılmış, bazıları ise zayıf bir ışıkla titriyordu. beton zemin tozla kaplıydı. yer yer eski lastik izleri ve yağ lekeleri görünüyordu. tavandaki kablolar gevşek şekilde sarkıyor ve rüzgar içeri girdiğinde hafifçe sallanıyordu.
ama depo boş değildi. duvarlarda kapılar vardı. bir sürü kapı.
farklı boyutlarda, farklı renklerde, farklı malzemelerden yapılmış kapılar. bazıları eski bir apartman dairesinin kapısına benziyordu, bazıları ince metal kapılardı, bazıları ise sanki eski bir okuldan sökülmüş gibi görünüyordu. kapıların hiçbirinin ardında oda yoktu. hepsi doğrudan beton duvarın üzerine yerleştirilmişti.
bir süre konuşamadı. "bu ne?" dedi sonunda.
adam kapılara bakıyordu. yüzünde garip bir ciddiyet vardı. "yollar," dedi.
"ne yolları?"
adam depoyu işaret etti. "şehrin."
sözleri havada asılı kaldı.
en yakın kapıya yaklaştı. kapı eskiydi. üzerindeki boya kabarmıştı ve metal tokmağı paslanmıştı. kapının üzerinde küçük bir plaka vardı. üzerinde bir numara yazıyordu. "bu numaralar ne?" diye sordu.
adam cevap verdi. "sokaklar."
bir süre kapıya baktı. "şaka yapıyorsun."
adam başını iki yana salladı. "hayır."
kapıya dokundu. ahşap soğuktu. soğukluk tuhaf şekilde canlıymış gibi hissediliyordu; sanki kapının ardında başka bir hava dolaşıyormuş gibi.
"her kapı bir yere açılır," dedi adam.
"nereye?"
adam kapıya baktı. "şehrin başka bir yerine." bu cümle depodaki karanlıkta daha ağır duyuldu.
bir süre sessizlik oldu. sonra bir şey fark etti. bazı kapılar hafifçe aralıktı. içlerinden zifiri bir karanlık görünüyordu. sanki kapıların ardında ışığın girmediği başka bir dünya vardı. tam o sırada bir ses duyuldu.
tık. ses küçük ama çok netti. başını çevirdi. depodaki kapılardan biri hafifçe titremişti.
kalbi hızlandı. "onu gördün mü?" dedi.
adam başını salladı. "evet."
"birisi var." adam sakin bir şekilde cevap verdi. "her zaman."
6. bölüm
kapıdan çıkan el ortada birkaç saniye asılı kaldı. solgundu, uzun parmaklıydı ve tırnaklarının kenarında kararmış kir birikmişti; ama en tuhaf olan şey hareket etmemesiydi. sanki karanlığın içinden dışarı uzatılmış ama sahibinin devam etmeyi unutmuş olduğu bir uzuv gibiydi.
depodaki floresan lamba o anda titredi ve kısa bir an için ışık tamamen söndü. karanlık bir saniyeliğine her şeyi yuttu. o bir saniyede depodaki sessizlik bozuldu; duvarların içinden ince sürtünme sesleri geldi, uzak bir yerde metal bir şey devrilmiş gibi yankılandı ve en korkuncu, kapıların arkasından gelen çok hafif bir fısıltı duyuldu.
sonra ışık tekrar geldi. el hâlâ oradaydı. ama bu sefer parmakları biraz daha dışarı çıkmıştı. nefesini tutmuş olduğunu fark etti. yanındaki adama baktı ama adamın yüzünde korku yoktu; aksine beklediği bir sahneyi izleyen biri gibi sakin görünüyordu. “bu normal değil,” dedi.
adam başını hafifçe eğdi. “normal kelimesini bırakman gerekiyor.”
el birden kapının kenarına tutundu ve kapı ağır bir sürtünmeyle biraz daha açıldı. içeride hala hiçbir şey görünmüyordu. ama bu karanlık sıradan değildi. depodaki zayıf ışık kapının eşiğinde kesiliyor, içerideki boşluk ışığı geri yansıtmak yerine içine çekiyor gibiydi. sanki kapının ardında bir oda değil, ışığın ulaşamadığı başka bir hacim vardı. geri çekilmek istedi ama ayakları hareket etmedi. bunun korkudan mı yoksa meraktan mı olduğunu anlayamıyordu. kapı birkaç santim daha açıldı ve o an bir şey fark etti: içerideki karanlık sabit değildi. hafifçe dalgalanıyordu.
tıpkı çok derin bir suyun yüzeyi gibi. yanındaki adam nihayet konuştu. “bak,” dedi. “dikkatli bak.”
istemeden tekrar kapının içine odaklandı. birkaç saniye hiçbir şey görmedi. sonra karanlığın içinde bir çizgi belirdi. ince, gri bir çizgi. gözlerini kısınca bunun bir kaldırım kenarı olduğunu fark etti. kalbi sertçe çarptı. bir kaldırım. karanlığın içinde bir sokak vardı. bir sokak lambasının soluk ışığı uzaktan içeri sızıyor ve kapının eşiğinde kırılıyordu. bu bir oda değildi. bu bir sokaktı. “bu…” diye fısıldadı.
adam cümleyi tamamladı. “evet.” “bu başka bir yer.” adam başını salladı. “başka bir sokak.”
bir adım geri çekildi. “bu mümkün değil.”
adam hafifçe güldü. “şehir düz değildir demiştim.”
kapının içinden gelen hava değişmişti. depodaki nemli beton kokusunun yerine dışarının kokusu geliyordu; soğuk asfalt, ıslak taş ve uzakta çalışan bir motorun metalik kokusu. bir sokak kokusu. kapının arkasındaki kaldırım şimdi daha net görünüyordu. bir sokak lambası. bir çöp konteyneri. bir duvarın üzerine asılmış eski bir reklam tabelası. hepsi gerçekti. ama aynı zamanda imkansızdı.
“bu hangi sokak?” dedi. adam omuz silkti. “şehrin herhangi bir yeri olabilir.” “ama burası depo.” “evet.”
adam duvardaki diğer kapıları işaret etti. “ve bunlar şehrin geri kalanı.”
gözleri duvar boyunca dizilmiş kapılara kaydı. o anda hepsinin farklı kapılar olmadığını fark etti. hepsi farklı girişlerdi. şehrin içine açılan girişler. bir an için midesi boşluğa düşmüş gibi oldu. çünkü bu düşünce beraberinde başka bir şeyi getiriyordu: eğer bu kapılar şehre açılıyorsa, o zaman şehir de bu kapılardan içeri bakıyor olabilirdi.
tam o anda kapının içindeki sokakta bir hareket oldu. bir gölge geçti. sokaktan biri yürüyordu. bir adam. yavaş adımlarla. sokak lambasının altından geçti. adamın yüzü kısa bir an için aydınlandı. nefesi kesildi. çünkü gördüğü yüz tanıdıktı. çok tanıdıktı. kapının içindeki sokakta yürüyen kişi kendisiydi. birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. sadece bakabildi. kapının içindeki o adam yürümeye devam etti, sokağın sonuna geldi ve karanlığın içine girdi. sonra görüntü kayboldu. kapının ardındaki sokak tekrar boş kaldı. depoda sadece floresan lambanın uğultusu vardı.
yavaşça başını yanındaki adama çevirdi. “bu…” dedi.
sesinin titrediğini fark etti. “bu neydi?”
adam ona baktı. gözlerinde ilk defa ciddi bir gölge vardı. sonra çok sakin bir sesle şunu söyledi: “bu şehrin seni hatırladığı yer.”
7. bölüm
kapının ardındaki sokak karanlığa gömüldükten sonra depo tekrar sessizliğe büründü ama bu artık eski sessizlik değildi; bu, içinde bir şey saklayan bir sessizlikti. floresan lambanın uğultusu daha belirgin duyuluyordu şimdi, ince bir elektrik titreşimi tavandan aşağı sızıyor, beton duvarlara çarpıp geri dönüyordu. bir süre kimse konuşmadı.
nefesini fark etti; çok hızlı alıp veriyordu. göğsü sıkışmış gibiydi. az önce gördüğü şey zihninin bir oyunu olmalıydı, başka bir açıklaması yoktu. ama içten içe bunun bir halüsinasyon olmadığını biliyordu, çünkü o sokak kokusunu hala duyabiliyordu. kapının arkasından gelen o keskin asfalt ve nem kokusu hala havadaydı. yavaşça kapıya doğru bir adım attı. kapı aralık duruyordu. içerideki sokak artık görünmüyordu; karanlık yeniden yoğunlaşmıştı, sanki az önce gördüğü görüntü geri çekilmişti.
yanındaki adama baktı. adam duvara yaslanmıştı ve kapılara bakıyordu; sanki bu sahne onun için yeni değildi. “az önce gördüğüm şey…” dedi.
adam başını hafifçe eğdi. “evet.”
“o bendim.”
“evet.”
“bu nasıl mümkün olabilir?”
adam kısa bir süre düşündü, sonra cevap verdi. “şehir bazen zamanı bükmeyi sever.”
bu cümle depodaki karanlıkta ağır bir şekilde asılı kaldı. “bu bir rüya mı?” adam başını iki yana salladı. “hayır.”
“halüsinasyon?”
“hayır.”
“öyleyse ne?” adam gözlerini kapılardan ayırmadan konuştu. “bir kesit.”
bu cevap hiçbir şeyi açıklamıyordu. tam o anda depoda başka bir ses duyuldu. tık.
ama bu sefer ses başka bir kapıdan gelmişti. başını çevirdi. duvarın öte tarafında duran gri metal kapı hafifçe titremişti. kapının altından ince bir karanlık çizgisi sızıyordu. birkaç saniye sonra o çizgi biraz daha genişledi. kapı yavaşça açılıyordu. kalbi hızlandı.
“onu gördün mü?” dedi.
adam başını salladı. “evet.”
“bu kapıyı kim açıyor?”
adam omuz silkti. “bazen içeriden açılır.”
bu cümle omurgasında soğuk bir ürperti yarattı. kapı birkaç santim daha açıldı. içerisi görünmüyordu ama kapının arkasından bir ses geliyordu. ayak sesi. yavaş bir adım. sonra bir tane daha.
depodaki beton zeminde yankılanmıyordu; bu ayak sesleri kapının içinden geliyordu ama yankısı depoya ulaşıyordu. bu da kapının ardındaki yerin kapalı bir oda olmadığını gösteriyordu. bir sokak ya da uzun bir koridor olmalıydı. nefesini tuttu.
ayak sesleri kapıya yaklaşıyordu.
tak. tak. tak.
her adım biraz daha netleşiyordu. kapının arkasında biri yürüyordu ama kapıdan kimse çıkmadı. ayak sesleri kapının hemen arkasında durdu. depo tamamen sessizleşti. sadece floresan lambanın titrek uğultusu duyuluyordu.
“birisi orada,” diye fısıldadı.
adam başını hafifçe eğdi. “evet.”
“çıkacak mı?”
adam birkaç saniye sustu. “bilmiyorum.”
bu cevap beklediğinden daha ürkütücüydü. kapının altındaki karanlık çizgi hareket etti, sanki içeride biri kapının hemen önünde durmuştu. sonra yavaş bir sürtünme sesi geldi. bir el kapının kenarına dokundu ama bu sefer el dışarı çıkmadı; sadece kapının gölgesi değişti ve bir insan silueti oluştu. siluet kapının arkasında duruyordu. kıpırdamıyordu. sadece oradaydı. gözlerini ayıramıyordu. bir süre sonra siluet hareket etti ama dışarı çıkmak yerine geri çekildi. ayak sesleri tekrar başladı.
tak. tak. tak.
ses uzaklaştı. kapı ağır bir sürtünmeyle tekrar kapanmaya başladı. bir dakika önce açılan kapı şimdi yeniden duvara yaslandı. depo tekrar sessizleşti. boğazını temizledi. “bu neydi?”
adam cevap vermedi. bir süre kapıya baktı, sonra depodaki diğer kapılara gözleri kaydı ve o anda fark etti: depodaki kapıların birkaçı daha hafifçe aralanmıştı. az önce kapalı olan kapılar şimdi birkaç santim açıktı. içlerinden karanlık akıyordu. yavaşça yanındaki adama döndü.
“onlar da açılıyor.”
adam başını kaldırdı, kapılara baktı ve çok sakin bir sesle konuştu. “şehir seni fark etti.” bir süre sessizlik oldu, sonra ekledi: “ve artık seni izliyor...”
anahtar avucunda ağır duruyordu. küçük görünmesine rağmen garip bir yoğunluğu vardı; sanki metalin içine başka bir şey karışmış gibiydi. üzerindeki sembolü sokak lambasının altında tekrar inceledi. dairesel bir çizginin içinde merkeze doğru kıvrılan üç ince hat vardı; ilk bakışta basit görünüyordu ama gözünü biraz daha üzerinde tutunca çizgilerin sanki hareket ediyormuş gibi göründüğünü fark etti. bu sadece ışığın oyunu olmalıydı, ama yine de içini huzursuz eden bir şey vardı. anahtarı parmaklarının arasında çevirirken yanında yürüyen adama baktı. adam sakin görünüyordu; sanki bütün bu garipliğin ortasında bulunan tek normal kişi oydu.
"bu sembol ne?" diye sordu sonunda.
adam birkaç saniye boyunca anahtara baktı. yüzünde alışılmış o yarım gülümseme vardı. "insanlar buna farklı isimler verir," dedi.
"ne gibi?"
adam yürümeye devam etti. meydandan çıkan dar bir sokağa girmişlerdi ve sokak, gece ilerledikçe daha karanlık görünüyordu. binalar birbirine çok yakındı. yukarı baktığında gökyüzü ince bir şerit gibi görünüyordu; iki duvarın arasında sıkışmış bir karanlık parçası. pencerelerin çoğu kapalıydı. bazılarının arkasında soluk ışıklar vardı ama o ışıklar bile sanki yaşanan bir hayatın değil, unutulmuş bir odanın izleri gibiydi.
"kapı işareti," dedi adam sonunda.
"kapı mı?"
"evet."
sokağın zemini eski taş döşemelerden oluşuyordu. bazı taşlar kırılmış, bazıları çökmüştü. aralarında ince su birikintileri vardı ve sokak lambasının ışığı o küçük gölcüklerde kırılarak titrek yansımalar oluşturuyordu. rüzgar sokaktan geçerken eski metal tabelaları sallıyor, uzaktan gelen ince bir uğultu gibi bir ses çıkarıyordu. bu sesin rüzgardan mı yoksa daha derinden gelen başka bir şeyden mi kaynaklandığını anlamak zordu.
"bu anahtar bir kapıyı açıyor dedin," dedi yürürken.
"evet."
"ne kapısı?"
adam cevap vermedi.
sokağın sonuna geldiklerinde büyük bir demir kapı gördü. kapı bir depo girişine benziyordu; kalın metal plakalarla yapılmıştı ve yüzeyi yılların pasıyla kabarmıştı. üzerindeki boya çoktan dökülmüş, yer yer kahverengi metal ortaya çıkmıştı. kapının yanındaki duvarda eski bir tabela asılıydı ama yazıları neredeyse okunamayacak kadar solmuştu. kapının etrafındaki duvarlar grafitilerle doluydu. bazıları yeni görünüyordu ama bazıları yıllar önce yapılmış ve yağmurla akıp gitmiş gibiydi.
adam kapının önünde durdu. "işte," dedi.
"ne işte?"
"bir kapı."
anahtara baktı, sonra tekrar kapıya. "bu bir depo," dedi.
adam başını hafifçe salladı. "gündüz."
"gece ne?"
adam cevap vermedi.
kapının ortasında küçük bir kilit vardı. anahtarı yavaşça kilide soktu. metal metale sürtündü ve kuru bir ses çıkardı. sonra anahtarı çevirdi. kilit ağır bir klik sesiyle döndü. kapı yavaşça aralandı. menteşeler uzun zamandır hareket etmemiş gibi gıcırdadı.
içeriden soğuk bir hava geldi. bir an durdu. sonra içeri adım attılar.
depo genişti ama neredeyse tamamen karanlıktı. tavandan sarkan birkaç floresan lamba vardı; bazıları kırılmış, bazıları ise zayıf bir ışıkla titriyordu. beton zemin tozla kaplıydı. yer yer eski lastik izleri ve yağ lekeleri görünüyordu. tavandaki kablolar gevşek şekilde sarkıyor ve rüzgar içeri girdiğinde hafifçe sallanıyordu.
ama depo boş değildi. duvarlarda kapılar vardı. bir sürü kapı.
farklı boyutlarda, farklı renklerde, farklı malzemelerden yapılmış kapılar. bazıları eski bir apartman dairesinin kapısına benziyordu, bazıları ince metal kapılardı, bazıları ise sanki eski bir okuldan sökülmüş gibi görünüyordu. kapıların hiçbirinin ardında oda yoktu. hepsi doğrudan beton duvarın üzerine yerleştirilmişti.
bir süre konuşamadı. "bu ne?" dedi sonunda.
adam kapılara bakıyordu. yüzünde garip bir ciddiyet vardı. "yollar," dedi.
"ne yolları?"
adam depoyu işaret etti. "şehrin."
sözleri havada asılı kaldı.
en yakın kapıya yaklaştı. kapı eskiydi. üzerindeki boya kabarmıştı ve metal tokmağı paslanmıştı. kapının üzerinde küçük bir plaka vardı. üzerinde bir numara yazıyordu. "bu numaralar ne?" diye sordu.
adam cevap verdi. "sokaklar."
bir süre kapıya baktı. "şaka yapıyorsun."
adam başını iki yana salladı. "hayır."
kapıya dokundu. ahşap soğuktu. soğukluk tuhaf şekilde canlıymış gibi hissediliyordu; sanki kapının ardında başka bir hava dolaşıyormuş gibi.
"her kapı bir yere açılır," dedi adam.
"nereye?"
adam kapıya baktı. "şehrin başka bir yerine." bu cümle depodaki karanlıkta daha ağır duyuldu.
bir süre sessizlik oldu. sonra bir şey fark etti. bazı kapılar hafifçe aralıktı. içlerinden zifiri bir karanlık görünüyordu. sanki kapıların ardında ışığın girmediği başka bir dünya vardı. tam o sırada bir ses duyuldu.
tık. ses küçük ama çok netti. başını çevirdi. depodaki kapılardan biri hafifçe titremişti.
kalbi hızlandı. "onu gördün mü?" dedi.
adam başını salladı. "evet."
"birisi var." adam sakin bir şekilde cevap verdi. "her zaman."
6. bölüm
kapıdan çıkan el ortada birkaç saniye asılı kaldı. solgundu, uzun parmaklıydı ve tırnaklarının kenarında kararmış kir birikmişti; ama en tuhaf olan şey hareket etmemesiydi. sanki karanlığın içinden dışarı uzatılmış ama sahibinin devam etmeyi unutmuş olduğu bir uzuv gibiydi.
depodaki floresan lamba o anda titredi ve kısa bir an için ışık tamamen söndü. karanlık bir saniyeliğine her şeyi yuttu. o bir saniyede depodaki sessizlik bozuldu; duvarların içinden ince sürtünme sesleri geldi, uzak bir yerde metal bir şey devrilmiş gibi yankılandı ve en korkuncu, kapıların arkasından gelen çok hafif bir fısıltı duyuldu.
sonra ışık tekrar geldi. el hâlâ oradaydı. ama bu sefer parmakları biraz daha dışarı çıkmıştı. nefesini tutmuş olduğunu fark etti. yanındaki adama baktı ama adamın yüzünde korku yoktu; aksine beklediği bir sahneyi izleyen biri gibi sakin görünüyordu. “bu normal değil,” dedi.
adam başını hafifçe eğdi. “normal kelimesini bırakman gerekiyor.”
el birden kapının kenarına tutundu ve kapı ağır bir sürtünmeyle biraz daha açıldı. içeride hala hiçbir şey görünmüyordu. ama bu karanlık sıradan değildi. depodaki zayıf ışık kapının eşiğinde kesiliyor, içerideki boşluk ışığı geri yansıtmak yerine içine çekiyor gibiydi. sanki kapının ardında bir oda değil, ışığın ulaşamadığı başka bir hacim vardı. geri çekilmek istedi ama ayakları hareket etmedi. bunun korkudan mı yoksa meraktan mı olduğunu anlayamıyordu. kapı birkaç santim daha açıldı ve o an bir şey fark etti: içerideki karanlık sabit değildi. hafifçe dalgalanıyordu.
tıpkı çok derin bir suyun yüzeyi gibi. yanındaki adam nihayet konuştu. “bak,” dedi. “dikkatli bak.”
istemeden tekrar kapının içine odaklandı. birkaç saniye hiçbir şey görmedi. sonra karanlığın içinde bir çizgi belirdi. ince, gri bir çizgi. gözlerini kısınca bunun bir kaldırım kenarı olduğunu fark etti. kalbi sertçe çarptı. bir kaldırım. karanlığın içinde bir sokak vardı. bir sokak lambasının soluk ışığı uzaktan içeri sızıyor ve kapının eşiğinde kırılıyordu. bu bir oda değildi. bu bir sokaktı. “bu…” diye fısıldadı.
adam cümleyi tamamladı. “evet.” “bu başka bir yer.” adam başını salladı. “başka bir sokak.”
bir adım geri çekildi. “bu mümkün değil.”
adam hafifçe güldü. “şehir düz değildir demiştim.”
kapının içinden gelen hava değişmişti. depodaki nemli beton kokusunun yerine dışarının kokusu geliyordu; soğuk asfalt, ıslak taş ve uzakta çalışan bir motorun metalik kokusu. bir sokak kokusu. kapının arkasındaki kaldırım şimdi daha net görünüyordu. bir sokak lambası. bir çöp konteyneri. bir duvarın üzerine asılmış eski bir reklam tabelası. hepsi gerçekti. ama aynı zamanda imkansızdı.
“bu hangi sokak?” dedi. adam omuz silkti. “şehrin herhangi bir yeri olabilir.” “ama burası depo.” “evet.”
adam duvardaki diğer kapıları işaret etti. “ve bunlar şehrin geri kalanı.”
gözleri duvar boyunca dizilmiş kapılara kaydı. o anda hepsinin farklı kapılar olmadığını fark etti. hepsi farklı girişlerdi. şehrin içine açılan girişler. bir an için midesi boşluğa düşmüş gibi oldu. çünkü bu düşünce beraberinde başka bir şeyi getiriyordu: eğer bu kapılar şehre açılıyorsa, o zaman şehir de bu kapılardan içeri bakıyor olabilirdi.
tam o anda kapının içindeki sokakta bir hareket oldu. bir gölge geçti. sokaktan biri yürüyordu. bir adam. yavaş adımlarla. sokak lambasının altından geçti. adamın yüzü kısa bir an için aydınlandı. nefesi kesildi. çünkü gördüğü yüz tanıdıktı. çok tanıdıktı. kapının içindeki sokakta yürüyen kişi kendisiydi. birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. sadece bakabildi. kapının içindeki o adam yürümeye devam etti, sokağın sonuna geldi ve karanlığın içine girdi. sonra görüntü kayboldu. kapının ardındaki sokak tekrar boş kaldı. depoda sadece floresan lambanın uğultusu vardı.
yavaşça başını yanındaki adama çevirdi. “bu…” dedi.
sesinin titrediğini fark etti. “bu neydi?”
adam ona baktı. gözlerinde ilk defa ciddi bir gölge vardı. sonra çok sakin bir sesle şunu söyledi: “bu şehrin seni hatırladığı yer.”
7. bölüm
kapının ardındaki sokak karanlığa gömüldükten sonra depo tekrar sessizliğe büründü ama bu artık eski sessizlik değildi; bu, içinde bir şey saklayan bir sessizlikti. floresan lambanın uğultusu daha belirgin duyuluyordu şimdi, ince bir elektrik titreşimi tavandan aşağı sızıyor, beton duvarlara çarpıp geri dönüyordu. bir süre kimse konuşmadı.
nefesini fark etti; çok hızlı alıp veriyordu. göğsü sıkışmış gibiydi. az önce gördüğü şey zihninin bir oyunu olmalıydı, başka bir açıklaması yoktu. ama içten içe bunun bir halüsinasyon olmadığını biliyordu, çünkü o sokak kokusunu hala duyabiliyordu. kapının arkasından gelen o keskin asfalt ve nem kokusu hala havadaydı. yavaşça kapıya doğru bir adım attı. kapı aralık duruyordu. içerideki sokak artık görünmüyordu; karanlık yeniden yoğunlaşmıştı, sanki az önce gördüğü görüntü geri çekilmişti.
yanındaki adama baktı. adam duvara yaslanmıştı ve kapılara bakıyordu; sanki bu sahne onun için yeni değildi. “az önce gördüğüm şey…” dedi.
adam başını hafifçe eğdi. “evet.”
“o bendim.”
“evet.”
“bu nasıl mümkün olabilir?”
adam kısa bir süre düşündü, sonra cevap verdi. “şehir bazen zamanı bükmeyi sever.”
bu cümle depodaki karanlıkta ağır bir şekilde asılı kaldı. “bu bir rüya mı?” adam başını iki yana salladı. “hayır.”
“halüsinasyon?”
“hayır.”
“öyleyse ne?” adam gözlerini kapılardan ayırmadan konuştu. “bir kesit.”
bu cevap hiçbir şeyi açıklamıyordu. tam o anda depoda başka bir ses duyuldu. tık.
ama bu sefer ses başka bir kapıdan gelmişti. başını çevirdi. duvarın öte tarafında duran gri metal kapı hafifçe titremişti. kapının altından ince bir karanlık çizgisi sızıyordu. birkaç saniye sonra o çizgi biraz daha genişledi. kapı yavaşça açılıyordu. kalbi hızlandı.
“onu gördün mü?” dedi.
adam başını salladı. “evet.”
“bu kapıyı kim açıyor?”
adam omuz silkti. “bazen içeriden açılır.”
bu cümle omurgasında soğuk bir ürperti yarattı. kapı birkaç santim daha açıldı. içerisi görünmüyordu ama kapının arkasından bir ses geliyordu. ayak sesi. yavaş bir adım. sonra bir tane daha.
depodaki beton zeminde yankılanmıyordu; bu ayak sesleri kapının içinden geliyordu ama yankısı depoya ulaşıyordu. bu da kapının ardındaki yerin kapalı bir oda olmadığını gösteriyordu. bir sokak ya da uzun bir koridor olmalıydı. nefesini tuttu.
ayak sesleri kapıya yaklaşıyordu.
tak. tak. tak.
her adım biraz daha netleşiyordu. kapının arkasında biri yürüyordu ama kapıdan kimse çıkmadı. ayak sesleri kapının hemen arkasında durdu. depo tamamen sessizleşti. sadece floresan lambanın titrek uğultusu duyuluyordu.
“birisi orada,” diye fısıldadı.
adam başını hafifçe eğdi. “evet.”
“çıkacak mı?”
adam birkaç saniye sustu. “bilmiyorum.”
bu cevap beklediğinden daha ürkütücüydü. kapının altındaki karanlık çizgi hareket etti, sanki içeride biri kapının hemen önünde durmuştu. sonra yavaş bir sürtünme sesi geldi. bir el kapının kenarına dokundu ama bu sefer el dışarı çıkmadı; sadece kapının gölgesi değişti ve bir insan silueti oluştu. siluet kapının arkasında duruyordu. kıpırdamıyordu. sadece oradaydı. gözlerini ayıramıyordu. bir süre sonra siluet hareket etti ama dışarı çıkmak yerine geri çekildi. ayak sesleri tekrar başladı.
tak. tak. tak.
ses uzaklaştı. kapı ağır bir sürtünmeyle tekrar kapanmaya başladı. bir dakika önce açılan kapı şimdi yeniden duvara yaslandı. depo tekrar sessizleşti. boğazını temizledi. “bu neydi?”
adam cevap vermedi. bir süre kapıya baktı, sonra depodaki diğer kapılara gözleri kaydı ve o anda fark etti: depodaki kapıların birkaçı daha hafifçe aralanmıştı. az önce kapalı olan kapılar şimdi birkaç santim açıktı. içlerinden karanlık akıyordu. yavaşça yanındaki adama döndü.
“onlar da açılıyor.”
adam başını kaldırdı, kapılara baktı ve çok sakin bir sesle konuştu. “şehir seni fark etti.” bir süre sessizlik oldu, sonra ekledi: “ve artık seni izliyor...”
devamını gör...
9.
8. bölüm
depoda bir şey değişmişti. az önceki sessizlik artık boş bir sessizlik değildi; sanki beton duvarların içinde bir şey uyanmıştı. floresan lambanın titrek ışığı depo boyunca zayıf beyaz bir tabaka gibi yayılıyor, duvarlara gömülü kapıların yüzeylerinde cansız parıltılar oluşturuyordu. kapıların gölgeleri yerde uzayıp birbirine karışıyordu; uzun, eğri, insana benzeyen şekiller… ilk bakışta bunun sadece ışığın oyunu olduğu düşünülebilirdi ama biraz daha dikkatle bakınca gölgelerin sabit durmadığını fark ediyordu insan. çok hafif bir hareket vardı; sanki ışık değil, gölgeler yer değiştiriyordu. hava daha soğuktu artık. beton zeminden yükselen nem ayakkabılarının tabanına işliyor, ince bir rutubet kokusu genzini yakıyordu. deponun tavanındaki kablolar çok hafif sallanıyordu; rüzgar yoktu ama yine de hareket ediyorlardı. bu küçük hareketler bütün mekâna tedirgin edici bir canlılık veriyordu. duvar boyunca uzanan kapılara baktı. birkaç dakika önce yalnızca biri açılmıştı; şimdi en az dört kapı aralıktı. bazılarının aralığı çok küçüktü, sadece ince bir karanlık çizgisi görünüyordu ama bazıları daha fazla açılmıştı ve o karanlığın içinde bir derinlik vardı. o karanlık düz bir yüzey değildi; içeri doğru uzanan bir boşluktu. "onlar az önce böyle değildi." dedi. yanındaki adam cevap vermeden önce depoyu uzun uzun süzdü. "evet." dedi sonunda. "ne demek evet?" "şehir uyandı." bu cümle depo boyunca ağır bir şekilde yayıldı. "uyandı mı?" adam başını hafifçe eğdi. "evet." "şehir uyur mu?" adam kapılardan birine yaklaştı. kapının üzerinde solmuş bir numara plakası vardı. "çoğu insan bunu fark etmez." dedi. "ama şehirler geceleri değişir." "nasıl değişir?" adam kapının kenarındaki karanlığa baktı. "insanlar evlerine kapanınca sokaklar yalnız kalır." "bunu biliyorum." "hayır." dedi adam. "yalnız kalmaz." depoda kısa bir sessizlik oldu. "ne demek istiyorsun?" adam yavaşça kapıya dokundu. "şehirler boşluk sevmez." bu cümle tuhaf bir ağırlık taşıyordu. tam o anda depoda çok hafif bir sürtünme sesi duyuldu. başını çevirdi. duvarın diğer tarafındaki metal kapı biraz daha açılmıştı. kapının arkasındaki karanlık daha derin görünüyordu ve içeriden çok hafif bir ses geliyordu; sanki biri ayakkabısını yerde sürüyordu. "birisi daha var." dedi. adam başını salladı. "evet." "kaç kişi?" adam birkaç saniye sustu. "bilmiyorum." depo eskisinden daha büyük görünmeye başlamıştı. az önce girdikleri kapı arkalarında duruyordu ama mesafe değişmiş gibiydi. "depo büyüdü mü?" adam ona baktı. "görmeye başladın." "ne görmeye başladım?" adam duvardaki kapıları işaret etti. "bu kapılar sabit değildir." "yani?" adam hafifçe gülümsedi. "şehir hareket eder." tam o anda sağındaki kapı gıcırdadı ve ağır ağır açılmaya başladı. içerideki karanlık dışarı taşmış gibiydi. bir an için karanlığın içinde bir yüz gördü. gözler. onu izliyordu. bir adım geri çekildi. "orada biri var." adam sakin bir şekilde başını salladı. "evet." "çıkacak mı?" adam kapıya baktı. "bazen çıkarlar." "ne zaman?" adam birkaç saniye düşündü. "sen hazır olduğunda." tam o anda arkalarındaki metal kapı ağır ağır kapanmaya başladı ve birkaç saniye sonra kilit içerden kendi kendine döndü. depoda yankılanan klik sesiyle tek çıkış ortadan kalktı. "bu iyi değil." dedi. adam kapılara baktı ve sakin bir sesle cevap verdi. "artık gerçekten başladık."
9. bölüm
metal kapının kapanma sesi deponun içinde uzun süre yankılandı. ses duvarlara çarpıp geri döndü, sonra incelerek floresan lambanın uğultusuna karıştı ve sonunda kayboldu. ama o an depo gerçekten değişmişti; önceden yalnızca tuhaf görünen bu yer şimdi kapalı bir mekân gibi hissettiriyordu, beton duvarlar daha kalın, hava daha ağır, ışık daha zayıf görünüyordu. dış dünyayla bağları kesilmiş bir yerdi artık burası. kapının kapandığı noktaya baktı; metal yüzey hareketsizdi. kolu çevirmeyi düşündü ama içinden garip bir his yükseldi, bu kapı artık açılmayacakmış gibi geliyordu. "şimdi ne olacak?" dedi. yanındaki adam duvar boyunca dizilmiş kapılara bakıyordu, sanki o sorunun cevabı çoktan verilmiş gibi sakindi. "şimdi dinleyeceğiz." "ne dinleyeceğiz?" adam başını hafifçe kaldırdı; floresan lambanın titrek ışığı gözlerinin altında derin gölgeler oluşturuyordu. "şehri." bu cevap deponun soğuk havasında ağır bir şekilde asılı kaldı. bir süre hiçbir şey olmadı; sadece lambanın uğultusu ve beton zeminden yükselen nem kokusu vardı. ama sonra başka bir ses duyuldu, çok zayıf bir ses, sanki çok uzak bir yerde bir kapı kapanmıştı. ardından başka bir ses, bu sefer daha yakından: gıcırdayan bir menteşe. başını yavaşça çevirdi; duvarın diğer tarafındaki eski kahverengi kapı birkaç santim daha açılmıştı. kapının arkasındaki karanlık daha yoğun görünüyordu, ışık kapının eşiğinde kesiliyor, içerideki boşluk sanki ışığı geri itiyordu. "bu kapılar..." adam sakin bir sesle cevap verdi: "onlar seni duyuyor." "ne demek duyuyor?" adam doğrudan cevap vermedi. "şehir canlıdır." bu cümle depoda yankılandı. "şehir bina değildir, sokak değildir, harita değildir." adam kapıların bulunduğu duvarı işaret etti. "şehir hatırlayan bir şeydir." boğazı kurudu. "ve şu anda seni hatırlıyor." tam o anda başka bir kapı daha gıcırdadı, sonra bir tane daha; duvar boyunca birkaç kapı aynı anda milim milim açılmaya başlamıştı. menteşelerin sürtünme sesi depo içinde ince ve sinir bozucu bir tını yaratıyordu, sanki eski kemikler birbirine sürtüyordu. adımlarını geri çekti. kapılardan gelen karanlık artık düz bir karanlık değildi; içinde hareket vardı. bir kapının içinden sokak lambasının soluk ışığı görünüyordu, başka bir kapının içinden dar bir merdiven, bir başkasının içinden sisli bir sokak. ama bunlar sabit değildi; görüntüler dalgalanıyordu. bir an için hepsinin içinden bir şey geçtiğini gördü, bir gölge, sonra başka bir gölge. "onlar kim?" adam bu sefer biraz daha sessiz konuştu: "bilmiyorum." bu cevap içini daha çok gerdi. "bu şehirde kaybolan insanlar vardır." adamın sesi çok sakindi ama kelimeleri ağırdı. "kaybolan mı?" "evet." adam kapılara bakıyordu. "bazıları sokaklarda kaybolur." bir kapının içinden karanlık bir geçit görünüyordu. "bazıları ise şehirde." depoda bir rüzgar dolaştı ama kapılar kapalıydı; buna rağmen hava hareket etmişti. bir kapı aniden biraz daha açıldı. içeriden bir ayak sesi geldi. tak. sonra bir tane daha. tak. ses bu sefer netti. birisi yürüyordu ama kapının içinden çıkmadı; sanki kapının arkasındaki yerde yürüyordu ama çok yakındı, çok. kalbi hızlandı. "buraya gelebilir mi?" adam birkaç saniye sessiz kaldı, sonra yavaşça konuştu: "bazen gelirler." "kim?" adam kapılara bakmaya devam ediyordu. "şehri terk edemeyenler." bu cümle depodaki havayı daha da ağırlaştırdı. tam o anda sağ taraftaki kapılardan biri sert bir şekilde açıldı. menteşe keskin bir çığlık attı. kapı tamamen açıldı. içerisi zifiri karanlıktı ama o karanlığın içinde bir hareket vardı; bir siluet, insan şeklinde ama garipti, çünkü o siluet sabit durmuyordu, sanki karanlığın içinden yavaş yavaş ayrılıyordu. bir adım attı, sonra bir adım daha. gözleri karanlığa alışmaya çalıştı. siluet kapıya yaklaşıyordu. nefesini tuttu. siluet kapının eşiğinde durdu ve o anda floresan lamba bir kez daha titredi. ışık bir anlığına güçlendi ve siluetin yüzü göründü. donakaldı, çünkü o yüz tanıdıktı, çok tanıdıktı. yanındaki adama baktı, sonra tekrar kapıya. boğazından zor bir ses çıktı. "bu..." adam başını yavaşça salladı ve çok sakin bir sesle konuştu: "o sensin."
10. bölüm
depoda bir süre kimse konuşmadı. floresan lambanın zayıf uğultusu havada asılı kaldı. kapının eşiğinde duran siluet kıpırdamıyordu. onu izliyordu. bu hissi kelimelerle açıklamak zordu ama gözlerinin üzerindeki ağırlık gerçekte vardı; bir bakışın ağırlığı gibi. siluet kapının içinde duruyordu ama o mesafe gerçek bir mesafe gibi gelmiyordu. sanki aralarında sadece birkaç adım değil, başka bir şey vardı. bir katman. bir perde.
boğazını temizledi ama sesi çıkmadı. sonunda konuşmayı başardı. "bu mümkün değil." yanındaki adam siluete bakmaya devam ediyordu. yüzünde korku yoktu. yalnızca tuhaf bir dikkat vardı. "mümkün," dedi yavaşça. "şehir bunu yapar." bu cümle depodaki soğuk havanın içinde ağır bir şekilde yayıldı. siluet kapının içinde hafifçe hareket etti. omuzları karanlığın içinden ayrıldı, sonra başı biraz eğildi. hareketleri tanıdıktı. fazla tanıdık. çünkü o hareketleri kendisi yapıyordu.
bir adım geri çekildi. beton zemin ayakkabısının altında hafifçe gıcırdadı. "bu bir ayna mı?" dedi. "bir tür yansıma mı?" adam başını iki yana salladı. "hayır." "o zaman ne?" adam cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. depodaki kapılara baktı. duvar boyunca açılmış karanlık boşluklar şimdi daha derin görünüyordu. sanki hepsi izliyordu. "bu bir yankı," dedi sonunda. "ne yankısı?" adam gözlerini siluetten ayırmadı. "senin."
bu cevap zihninde tuhaf bir yankı yarattı. "benim mi?" adam başını salladı. "şehir insanları yalnızca barındırmaz. onları hatırlar." siluet o anda bir adım daha attı. kapının eşiğine geldi. floresan ışığı yüzünün yarısını aydınlattı. ve yüzü netleşti. kalbi bir an duracak gibi oldu. çünkü gerçekten oydu. aynı yüz. aynı gözler. aynı ifade. ama bir şey farklıydı. gözlerinde bir boşluk vardı. sanki çok uzun zamandır uyumayan birinin gözleri gibi karanlık ve donuktu.
"neden bana bakıyor?" dedi. adamın cevabı gecikmedi. "çünkü sen buradasın." bu cevap sinirlerini daha çok gerdi. "bu bir anlam ifade etmiyor." adam omuz silkti. "şehir için ediyor." siluet kapının içinde durmaya devam ediyordu. ama şimdi yalnız değildi. arka taraftaki karanlıkta başka hareketler de vardı. çok hafif. ama fark ediliyordu. sanki karanlığın içinde başka şekiller vardı.
gözlerini kısmak zorunda kaldı. "orada başka bir şey daha var." adam başını eğdi. "evet." "kaç tane?" adam cevap vermedi. depodaki havayı dinliyordu. birkaç saniye geçti. sonra başka bir kapı daha gıcırdadı. bu sefer sol tarafta. sonra bir tane daha. ardından bir tane daha. kapılar tek tek açılmaya başlıyordu. depo artık kapalı bir oda gibi görünmüyordu. daha çok karanlık bir koridor ağına benziyordu. her kapı başka bir karanlığa açılıyordu. ve o karanlıkların içinde bir şeyler vardı. "onlar ne?" diye fısıldadı. adam bu sefer daha ağır konuştu. "insanlar." "hangi insanlar?" adam duvar boyunca dizilmiş kapıları işaret etti. "kaybolanlar." bir an için depo daha da sessizleşti. bu kelime havada asılı kaldı. kaybolanlar. siluet kapının içinde tekrar hareket etti. başını biraz daha eğdi. sanki onları daha iyi görmek istiyordu. "neden benim yüzüm var?" diye sordu. adam bu soruya hemen cevap vermedi. sonra yavaşça konuştu. "çünkü şehir seni çoğaltıyor." bu cümle içini buz gibi yaptı. "ne demek çoğaltıyor?" adam kapılara baktı. "her sokakta yürüyen bir insan tek değildir." "saçmalıyorsun." adam hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme soğuktu. "bir insanın bütün ihtimalleri vardır." silueti işaret etti. "onlardan biri." sonra diğer kapıları gösterdi. "ve diğerleri."
tam o anda depodaki floresan lamba tekrar titredi. ışık birkaç saniye boyunca güçsüzleşti. o an depodaki bütün kapılardan bir şeylerin hareket ettiğini gördü. siluetler. bir sürü. her kapının içinde bir insan şekli vardı. ve hepsi aynı yöne bakıyordu. ona. nefesi kesildi. "onlar..."
adam cümleyi tamamladı. "seni bekliyorlar."
bir süre kimse konuşmadı. sonra çok yavaş bir şekilde sordu. "neyi bekliyorlar?" adamın sesi bu sefer neredeyse fısıltıydı. "hangisinin gerçek olduğuna karar vermeni."
11. bölüm
depoda zamanın akışı değişmiş gibiydi. floresan lambanın titrek ışığı artık yalnızca bir aydınlatma değil, sanki mekanın nabzıydı; her titrediğinde gölgeler büyüyor, duvarlar biraz daha uzaklaşıyor, kapıların içindeki karanlık biraz daha derinleşiyordu. kapıların eşiğinde duran siluetler hareket etmiyordu ama hareketsizliğin içinde bir gerilim vardı, tıpkı bir hayvanın sıçramadan önce durması gibi. o siluetlerin hepsi aynı yöne bakıyordu, ona. bir adım geri çekildi ama beton zemin beklediği gibi sert gelmedi; ayakkabısının altındaki yüzey hafifçe yumuşamış gibiydi, sanki betonun altında başka bir katman vardı. başını eğip zemine baktı. toz hâlâ oradaydı ama tozun üzerinde ince çizgiler oluşmuştu, dairesel çizgiler, anahtarın üzerindeki sembole benzeyen çizgiler. kalbi bir an daha hızlı atmaya başladı. yanındaki adama baktı ve "zemin değişiyor." dedi. adam cevap vermeden önce kısa bir süre yere baktı, sonra sakin bir sesle "değişmiyor." dedi, "sen fark ediyorsun." bu cümle zihninde ağır bir yankı yarattı. "ne fark ediyorum?" diye sordu. adam başını kaldırdı ve kapılara baktı. "şehrin iç katmanlarını." dedi. bu kelimeler depodaki havayı daha da yoğunlaştırdı. kapıların içindeki siluetlerden biri o anda hafifçe hareket etti; önce omzu karanlıktan ayrıldı, sonra başı ve bir adım attı. kapının eşiğine daha da yaklaştı. floresan ışığı yüzünün üstüne düştü. yüz yine aynıydı, kendi yüzü ama bu sefer farklı bir ifade vardı; gözleri daha keskin görünüyordu, daha kararlı. "neden hepsi benim yüzüm?" dedi. adam yavaşça cevap verdi. "çünkü hepsi sensin." "bu bir anlam ifade etmiyor." dedi. adam duvar boyunca dizilmiş kapıları işaret etti. "bir insan yalnızca bir hayat yaşamaz." "ne demek bu?" "her seçim bir yol açar." dedi adam ve kapılara baktı. "ve her yol bir versiyon." bu kelime zihninde garip bir boşluk yarattı. "versiyon mu?" adam başını salladı. "evet." siluetlerden biri daha hareket etti, bu sefer başka bir kapının içinden; o da bir adım attı, sonra durdu. depoda artık iki tane vardı. sonra üçüncü bir kapı gıcırdadı ve bir siluet daha ortaya çıktı. floresan lambanın ışığı tekrar titredi. birkaç saniye boyunca depo yarı karanlığa gömüldü ve o kısa an içinde kapıların sayısı artmış gibi göründü; duvar daha uzun görünüyordu, daha fazla kapı vardı, daha fazla karanlık. "neden şimdi?" diye fısıldadı. adam cevap verdi. "çünkü sen geldin." "buraya gelmeseydim?" adam omuz silkti. "o zaman başka bir yerde olurdun." bu cevap içini daha çok gerdi. "bu şehir neden bunu yapıyor?" diye sordu. adam bir süre sustu, depodaki kapıları inceliyordu. "şehir seçimleri toplar." dedi sonunda. "seçimleri mi?" "evet." adam yavaşça yürümeye başladı ve kapılardan birine yaklaştı, kapının üzerindeki numaraya dokundu. "her insan bir olasılıktır." dedi. sonra kapıyı gösterdi. "ve şehir bu olasılıkları saklar." bu cümle depodaki bütün kapıların anlamını değiştirdi. bir anda kapılara farklı gözle bakmaya başladı; her biri bir geçit değildi artık, her biri bir ihtimaldi. tam o anda en yakın kapının içindeki siluet konuştu. sesi derindi ama tanıdıktı. "korkuyorsun." donakaldı çünkü bu kendi sesiydi ama aynı zamanda değildi. siluetin dudakları hareket etti. "ben korkmadım." yanındaki adama baktı ve "onlar konuşabiliyor mu?" diye sordu. adam başını hafifçe eğdi. "bazen." dedi. "bu ne anlama geliyor?" adam gözlerini siluetten ayırmadan cevap verdi. "bu, karar zamanının yaklaştığı anlamına geliyor." bu cümle havada ağır bir şekilde kaldı. "ne kararı?" diye sordu. adam derin bir nefes aldı ve çok yavaş konuştu. "hangi hayatın gerçek olduğuna."
depoda bir şey değişmişti. az önceki sessizlik artık boş bir sessizlik değildi; sanki beton duvarların içinde bir şey uyanmıştı. floresan lambanın titrek ışığı depo boyunca zayıf beyaz bir tabaka gibi yayılıyor, duvarlara gömülü kapıların yüzeylerinde cansız parıltılar oluşturuyordu. kapıların gölgeleri yerde uzayıp birbirine karışıyordu; uzun, eğri, insana benzeyen şekiller… ilk bakışta bunun sadece ışığın oyunu olduğu düşünülebilirdi ama biraz daha dikkatle bakınca gölgelerin sabit durmadığını fark ediyordu insan. çok hafif bir hareket vardı; sanki ışık değil, gölgeler yer değiştiriyordu. hava daha soğuktu artık. beton zeminden yükselen nem ayakkabılarının tabanına işliyor, ince bir rutubet kokusu genzini yakıyordu. deponun tavanındaki kablolar çok hafif sallanıyordu; rüzgar yoktu ama yine de hareket ediyorlardı. bu küçük hareketler bütün mekâna tedirgin edici bir canlılık veriyordu. duvar boyunca uzanan kapılara baktı. birkaç dakika önce yalnızca biri açılmıştı; şimdi en az dört kapı aralıktı. bazılarının aralığı çok küçüktü, sadece ince bir karanlık çizgisi görünüyordu ama bazıları daha fazla açılmıştı ve o karanlığın içinde bir derinlik vardı. o karanlık düz bir yüzey değildi; içeri doğru uzanan bir boşluktu. "onlar az önce böyle değildi." dedi. yanındaki adam cevap vermeden önce depoyu uzun uzun süzdü. "evet." dedi sonunda. "ne demek evet?" "şehir uyandı." bu cümle depo boyunca ağır bir şekilde yayıldı. "uyandı mı?" adam başını hafifçe eğdi. "evet." "şehir uyur mu?" adam kapılardan birine yaklaştı. kapının üzerinde solmuş bir numara plakası vardı. "çoğu insan bunu fark etmez." dedi. "ama şehirler geceleri değişir." "nasıl değişir?" adam kapının kenarındaki karanlığa baktı. "insanlar evlerine kapanınca sokaklar yalnız kalır." "bunu biliyorum." "hayır." dedi adam. "yalnız kalmaz." depoda kısa bir sessizlik oldu. "ne demek istiyorsun?" adam yavaşça kapıya dokundu. "şehirler boşluk sevmez." bu cümle tuhaf bir ağırlık taşıyordu. tam o anda depoda çok hafif bir sürtünme sesi duyuldu. başını çevirdi. duvarın diğer tarafındaki metal kapı biraz daha açılmıştı. kapının arkasındaki karanlık daha derin görünüyordu ve içeriden çok hafif bir ses geliyordu; sanki biri ayakkabısını yerde sürüyordu. "birisi daha var." dedi. adam başını salladı. "evet." "kaç kişi?" adam birkaç saniye sustu. "bilmiyorum." depo eskisinden daha büyük görünmeye başlamıştı. az önce girdikleri kapı arkalarında duruyordu ama mesafe değişmiş gibiydi. "depo büyüdü mü?" adam ona baktı. "görmeye başladın." "ne görmeye başladım?" adam duvardaki kapıları işaret etti. "bu kapılar sabit değildir." "yani?" adam hafifçe gülümsedi. "şehir hareket eder." tam o anda sağındaki kapı gıcırdadı ve ağır ağır açılmaya başladı. içerideki karanlık dışarı taşmış gibiydi. bir an için karanlığın içinde bir yüz gördü. gözler. onu izliyordu. bir adım geri çekildi. "orada biri var." adam sakin bir şekilde başını salladı. "evet." "çıkacak mı?" adam kapıya baktı. "bazen çıkarlar." "ne zaman?" adam birkaç saniye düşündü. "sen hazır olduğunda." tam o anda arkalarındaki metal kapı ağır ağır kapanmaya başladı ve birkaç saniye sonra kilit içerden kendi kendine döndü. depoda yankılanan klik sesiyle tek çıkış ortadan kalktı. "bu iyi değil." dedi. adam kapılara baktı ve sakin bir sesle cevap verdi. "artık gerçekten başladık."
9. bölüm
metal kapının kapanma sesi deponun içinde uzun süre yankılandı. ses duvarlara çarpıp geri döndü, sonra incelerek floresan lambanın uğultusuna karıştı ve sonunda kayboldu. ama o an depo gerçekten değişmişti; önceden yalnızca tuhaf görünen bu yer şimdi kapalı bir mekân gibi hissettiriyordu, beton duvarlar daha kalın, hava daha ağır, ışık daha zayıf görünüyordu. dış dünyayla bağları kesilmiş bir yerdi artık burası. kapının kapandığı noktaya baktı; metal yüzey hareketsizdi. kolu çevirmeyi düşündü ama içinden garip bir his yükseldi, bu kapı artık açılmayacakmış gibi geliyordu. "şimdi ne olacak?" dedi. yanındaki adam duvar boyunca dizilmiş kapılara bakıyordu, sanki o sorunun cevabı çoktan verilmiş gibi sakindi. "şimdi dinleyeceğiz." "ne dinleyeceğiz?" adam başını hafifçe kaldırdı; floresan lambanın titrek ışığı gözlerinin altında derin gölgeler oluşturuyordu. "şehri." bu cevap deponun soğuk havasında ağır bir şekilde asılı kaldı. bir süre hiçbir şey olmadı; sadece lambanın uğultusu ve beton zeminden yükselen nem kokusu vardı. ama sonra başka bir ses duyuldu, çok zayıf bir ses, sanki çok uzak bir yerde bir kapı kapanmıştı. ardından başka bir ses, bu sefer daha yakından: gıcırdayan bir menteşe. başını yavaşça çevirdi; duvarın diğer tarafındaki eski kahverengi kapı birkaç santim daha açılmıştı. kapının arkasındaki karanlık daha yoğun görünüyordu, ışık kapının eşiğinde kesiliyor, içerideki boşluk sanki ışığı geri itiyordu. "bu kapılar..." adam sakin bir sesle cevap verdi: "onlar seni duyuyor." "ne demek duyuyor?" adam doğrudan cevap vermedi. "şehir canlıdır." bu cümle depoda yankılandı. "şehir bina değildir, sokak değildir, harita değildir." adam kapıların bulunduğu duvarı işaret etti. "şehir hatırlayan bir şeydir." boğazı kurudu. "ve şu anda seni hatırlıyor." tam o anda başka bir kapı daha gıcırdadı, sonra bir tane daha; duvar boyunca birkaç kapı aynı anda milim milim açılmaya başlamıştı. menteşelerin sürtünme sesi depo içinde ince ve sinir bozucu bir tını yaratıyordu, sanki eski kemikler birbirine sürtüyordu. adımlarını geri çekti. kapılardan gelen karanlık artık düz bir karanlık değildi; içinde hareket vardı. bir kapının içinden sokak lambasının soluk ışığı görünüyordu, başka bir kapının içinden dar bir merdiven, bir başkasının içinden sisli bir sokak. ama bunlar sabit değildi; görüntüler dalgalanıyordu. bir an için hepsinin içinden bir şey geçtiğini gördü, bir gölge, sonra başka bir gölge. "onlar kim?" adam bu sefer biraz daha sessiz konuştu: "bilmiyorum." bu cevap içini daha çok gerdi. "bu şehirde kaybolan insanlar vardır." adamın sesi çok sakindi ama kelimeleri ağırdı. "kaybolan mı?" "evet." adam kapılara bakıyordu. "bazıları sokaklarda kaybolur." bir kapının içinden karanlık bir geçit görünüyordu. "bazıları ise şehirde." depoda bir rüzgar dolaştı ama kapılar kapalıydı; buna rağmen hava hareket etmişti. bir kapı aniden biraz daha açıldı. içeriden bir ayak sesi geldi. tak. sonra bir tane daha. tak. ses bu sefer netti. birisi yürüyordu ama kapının içinden çıkmadı; sanki kapının arkasındaki yerde yürüyordu ama çok yakındı, çok. kalbi hızlandı. "buraya gelebilir mi?" adam birkaç saniye sessiz kaldı, sonra yavaşça konuştu: "bazen gelirler." "kim?" adam kapılara bakmaya devam ediyordu. "şehri terk edemeyenler." bu cümle depodaki havayı daha da ağırlaştırdı. tam o anda sağ taraftaki kapılardan biri sert bir şekilde açıldı. menteşe keskin bir çığlık attı. kapı tamamen açıldı. içerisi zifiri karanlıktı ama o karanlığın içinde bir hareket vardı; bir siluet, insan şeklinde ama garipti, çünkü o siluet sabit durmuyordu, sanki karanlığın içinden yavaş yavaş ayrılıyordu. bir adım attı, sonra bir adım daha. gözleri karanlığa alışmaya çalıştı. siluet kapıya yaklaşıyordu. nefesini tuttu. siluet kapının eşiğinde durdu ve o anda floresan lamba bir kez daha titredi. ışık bir anlığına güçlendi ve siluetin yüzü göründü. donakaldı, çünkü o yüz tanıdıktı, çok tanıdıktı. yanındaki adama baktı, sonra tekrar kapıya. boğazından zor bir ses çıktı. "bu..." adam başını yavaşça salladı ve çok sakin bir sesle konuştu: "o sensin."
10. bölüm
depoda bir süre kimse konuşmadı. floresan lambanın zayıf uğultusu havada asılı kaldı. kapının eşiğinde duran siluet kıpırdamıyordu. onu izliyordu. bu hissi kelimelerle açıklamak zordu ama gözlerinin üzerindeki ağırlık gerçekte vardı; bir bakışın ağırlığı gibi. siluet kapının içinde duruyordu ama o mesafe gerçek bir mesafe gibi gelmiyordu. sanki aralarında sadece birkaç adım değil, başka bir şey vardı. bir katman. bir perde.
boğazını temizledi ama sesi çıkmadı. sonunda konuşmayı başardı. "bu mümkün değil." yanındaki adam siluete bakmaya devam ediyordu. yüzünde korku yoktu. yalnızca tuhaf bir dikkat vardı. "mümkün," dedi yavaşça. "şehir bunu yapar." bu cümle depodaki soğuk havanın içinde ağır bir şekilde yayıldı. siluet kapının içinde hafifçe hareket etti. omuzları karanlığın içinden ayrıldı, sonra başı biraz eğildi. hareketleri tanıdıktı. fazla tanıdık. çünkü o hareketleri kendisi yapıyordu.
bir adım geri çekildi. beton zemin ayakkabısının altında hafifçe gıcırdadı. "bu bir ayna mı?" dedi. "bir tür yansıma mı?" adam başını iki yana salladı. "hayır." "o zaman ne?" adam cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. depodaki kapılara baktı. duvar boyunca açılmış karanlık boşluklar şimdi daha derin görünüyordu. sanki hepsi izliyordu. "bu bir yankı," dedi sonunda. "ne yankısı?" adam gözlerini siluetten ayırmadı. "senin."
bu cevap zihninde tuhaf bir yankı yarattı. "benim mi?" adam başını salladı. "şehir insanları yalnızca barındırmaz. onları hatırlar." siluet o anda bir adım daha attı. kapının eşiğine geldi. floresan ışığı yüzünün yarısını aydınlattı. ve yüzü netleşti. kalbi bir an duracak gibi oldu. çünkü gerçekten oydu. aynı yüz. aynı gözler. aynı ifade. ama bir şey farklıydı. gözlerinde bir boşluk vardı. sanki çok uzun zamandır uyumayan birinin gözleri gibi karanlık ve donuktu.
"neden bana bakıyor?" dedi. adamın cevabı gecikmedi. "çünkü sen buradasın." bu cevap sinirlerini daha çok gerdi. "bu bir anlam ifade etmiyor." adam omuz silkti. "şehir için ediyor." siluet kapının içinde durmaya devam ediyordu. ama şimdi yalnız değildi. arka taraftaki karanlıkta başka hareketler de vardı. çok hafif. ama fark ediliyordu. sanki karanlığın içinde başka şekiller vardı.
gözlerini kısmak zorunda kaldı. "orada başka bir şey daha var." adam başını eğdi. "evet." "kaç tane?" adam cevap vermedi. depodaki havayı dinliyordu. birkaç saniye geçti. sonra başka bir kapı daha gıcırdadı. bu sefer sol tarafta. sonra bir tane daha. ardından bir tane daha. kapılar tek tek açılmaya başlıyordu. depo artık kapalı bir oda gibi görünmüyordu. daha çok karanlık bir koridor ağına benziyordu. her kapı başka bir karanlığa açılıyordu. ve o karanlıkların içinde bir şeyler vardı. "onlar ne?" diye fısıldadı. adam bu sefer daha ağır konuştu. "insanlar." "hangi insanlar?" adam duvar boyunca dizilmiş kapıları işaret etti. "kaybolanlar." bir an için depo daha da sessizleşti. bu kelime havada asılı kaldı. kaybolanlar. siluet kapının içinde tekrar hareket etti. başını biraz daha eğdi. sanki onları daha iyi görmek istiyordu. "neden benim yüzüm var?" diye sordu. adam bu soruya hemen cevap vermedi. sonra yavaşça konuştu. "çünkü şehir seni çoğaltıyor." bu cümle içini buz gibi yaptı. "ne demek çoğaltıyor?" adam kapılara baktı. "her sokakta yürüyen bir insan tek değildir." "saçmalıyorsun." adam hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme soğuktu. "bir insanın bütün ihtimalleri vardır." silueti işaret etti. "onlardan biri." sonra diğer kapıları gösterdi. "ve diğerleri."
tam o anda depodaki floresan lamba tekrar titredi. ışık birkaç saniye boyunca güçsüzleşti. o an depodaki bütün kapılardan bir şeylerin hareket ettiğini gördü. siluetler. bir sürü. her kapının içinde bir insan şekli vardı. ve hepsi aynı yöne bakıyordu. ona. nefesi kesildi. "onlar..."
adam cümleyi tamamladı. "seni bekliyorlar."
bir süre kimse konuşmadı. sonra çok yavaş bir şekilde sordu. "neyi bekliyorlar?" adamın sesi bu sefer neredeyse fısıltıydı. "hangisinin gerçek olduğuna karar vermeni."
11. bölüm
depoda zamanın akışı değişmiş gibiydi. floresan lambanın titrek ışığı artık yalnızca bir aydınlatma değil, sanki mekanın nabzıydı; her titrediğinde gölgeler büyüyor, duvarlar biraz daha uzaklaşıyor, kapıların içindeki karanlık biraz daha derinleşiyordu. kapıların eşiğinde duran siluetler hareket etmiyordu ama hareketsizliğin içinde bir gerilim vardı, tıpkı bir hayvanın sıçramadan önce durması gibi. o siluetlerin hepsi aynı yöne bakıyordu, ona. bir adım geri çekildi ama beton zemin beklediği gibi sert gelmedi; ayakkabısının altındaki yüzey hafifçe yumuşamış gibiydi, sanki betonun altında başka bir katman vardı. başını eğip zemine baktı. toz hâlâ oradaydı ama tozun üzerinde ince çizgiler oluşmuştu, dairesel çizgiler, anahtarın üzerindeki sembole benzeyen çizgiler. kalbi bir an daha hızlı atmaya başladı. yanındaki adama baktı ve "zemin değişiyor." dedi. adam cevap vermeden önce kısa bir süre yere baktı, sonra sakin bir sesle "değişmiyor." dedi, "sen fark ediyorsun." bu cümle zihninde ağır bir yankı yarattı. "ne fark ediyorum?" diye sordu. adam başını kaldırdı ve kapılara baktı. "şehrin iç katmanlarını." dedi. bu kelimeler depodaki havayı daha da yoğunlaştırdı. kapıların içindeki siluetlerden biri o anda hafifçe hareket etti; önce omzu karanlıktan ayrıldı, sonra başı ve bir adım attı. kapının eşiğine daha da yaklaştı. floresan ışığı yüzünün üstüne düştü. yüz yine aynıydı, kendi yüzü ama bu sefer farklı bir ifade vardı; gözleri daha keskin görünüyordu, daha kararlı. "neden hepsi benim yüzüm?" dedi. adam yavaşça cevap verdi. "çünkü hepsi sensin." "bu bir anlam ifade etmiyor." dedi. adam duvar boyunca dizilmiş kapıları işaret etti. "bir insan yalnızca bir hayat yaşamaz." "ne demek bu?" "her seçim bir yol açar." dedi adam ve kapılara baktı. "ve her yol bir versiyon." bu kelime zihninde garip bir boşluk yarattı. "versiyon mu?" adam başını salladı. "evet." siluetlerden biri daha hareket etti, bu sefer başka bir kapının içinden; o da bir adım attı, sonra durdu. depoda artık iki tane vardı. sonra üçüncü bir kapı gıcırdadı ve bir siluet daha ortaya çıktı. floresan lambanın ışığı tekrar titredi. birkaç saniye boyunca depo yarı karanlığa gömüldü ve o kısa an içinde kapıların sayısı artmış gibi göründü; duvar daha uzun görünüyordu, daha fazla kapı vardı, daha fazla karanlık. "neden şimdi?" diye fısıldadı. adam cevap verdi. "çünkü sen geldin." "buraya gelmeseydim?" adam omuz silkti. "o zaman başka bir yerde olurdun." bu cevap içini daha çok gerdi. "bu şehir neden bunu yapıyor?" diye sordu. adam bir süre sustu, depodaki kapıları inceliyordu. "şehir seçimleri toplar." dedi sonunda. "seçimleri mi?" "evet." adam yavaşça yürümeye başladı ve kapılardan birine yaklaştı, kapının üzerindeki numaraya dokundu. "her insan bir olasılıktır." dedi. sonra kapıyı gösterdi. "ve şehir bu olasılıkları saklar." bu cümle depodaki bütün kapıların anlamını değiştirdi. bir anda kapılara farklı gözle bakmaya başladı; her biri bir geçit değildi artık, her biri bir ihtimaldi. tam o anda en yakın kapının içindeki siluet konuştu. sesi derindi ama tanıdıktı. "korkuyorsun." donakaldı çünkü bu kendi sesiydi ama aynı zamanda değildi. siluetin dudakları hareket etti. "ben korkmadım." yanındaki adama baktı ve "onlar konuşabiliyor mu?" diye sordu. adam başını hafifçe eğdi. "bazen." dedi. "bu ne anlama geliyor?" adam gözlerini siluetten ayırmadan cevap verdi. "bu, karar zamanının yaklaştığı anlamına geliyor." bu cümle havada ağır bir şekilde kaldı. "ne kararı?" diye sordu. adam derin bir nefes aldı ve çok yavaş konuştu. "hangi hayatın gerçek olduğuna."
devamını gör...
10.
12. bölüm
depoda hava daha ağır hale gelmişti. floresan lambanın titrek ışığı tavandan aşağı dökülüyor ama karanlığı gerçekten aydınlatamıyordu; yalnızca onu görünür kılıyordu. kapıların içindeki siluetler artık daha net seçiliyordu. her biri kapının eşiğinde durmuş, başını hafifçe eğmiş, aynı gözlerle bakıyordu. aynı yüz, aynı çene hattı, aynı kaş çizgisi… onun yüzü. ama her birinin duruşu farklıydı. birinin omuzları daha düşüktü, birinin bakışı daha sertti, birinin gözlerinde yorgunluk vardı, diğerinde ise tuhaf bir kararlılık. kalbi yavaş ama ağır atıyordu; her nabız vuruşu sanki depo duvarlarında yankılanıyordu. bir an için kapıların gerçekten hareket ettiğini düşündü ama sonra bunun kendi nefesi olduğunu fark etti. "kaç taneyiz?" diye sordu. yanındaki adam kapılara bakmaya devam ediyordu. "bunu sen söyleyeceksin." "ben mi?" "evet." adam yavaşça yürümeye başladı. beton zeminde ayak sesleri donuk bir şekilde yankılandı. kapılardan birinin önünde durdu. kapının üstünde soluk bir numara vardı: 3. "her kapı bir ihtimal." dedi. sonra başka bir kapıyı işaret etti. "her ihtimal bir hayat." bir an sessizlik oldu. "ve her hayat bir seçim." siluetlerden biri o anda kapıdan bir adım daha çıktı. artık kapının eşiğinde değildi; deponun içindeydi. ayakkabısının tabanı betona değdiğinde çıkan ses netti. tak. bu ses depoda tuhaf bir şekilde büyüdü. siluet başını kaldırdı ve gözleri doğrudan ona kilitlendi. "ben o yolu seçtim." dedi. sesi onun sesiyle aynıydı ama daha sertti, daha keskin. bir adım daha attı. "sen seçmedin." boğazı kurudu. "bu... ne demek?" yanındaki adam konuşmadı. başka bir kapı daha gıcırdadı. ikinci bir siluet dışarı çıktı. bu olanı ilkine hiç benzemiyordu; omuzları daha çökmüştü, yüzünde yorgun bir ifade vardı. o da konuştu. "ben de seçmedim." sesinde yorgunluk vardı. "ve şimdi burada kaldım." depoda artık iki taneydiler. sonra üçüncü kapı açıldı. bir başka siluet daha çıktı. bu olanın gözleri daha karanlıktı. hiç konuşmadı, sadece baktı. adam derin bir nefes aldı. "şimdi anlıyor musun?" dedi. "hayır." "şehir seçimleri saklar." kapıları işaret etti. "ve bazen onları geri getirir." bu cümle zihninde ağır bir şekilde yerleşti. siluetlerden biri yaklaşmaya başladı. adımları ağırdı ama kararlıydı. tak. tak. tak. her adımda depo biraz daha daralıyormuş gibi hissediyordu. "hangisi gerçek?" diye sordu. adam cevap vermedi. siluetler durdu. hepsi aynı anda ona bakıyordu. sonra ilk konuşan siluet tekrar konuştu. "gerçek olan yok." depoda floresan lamba bir kez daha titredi. ışık zayıfladı. gölgeler büyüdü. ve o anda fark etti. kapıların sayısı artmıştı. duvar daha uzundu. daha fazla kapı vardı. ve her kapının içinde başka bir kendisi duruyordu. onlarca. belki yüzlerce. hepsi aynı anda nefes alıyordu. sonra hepsi aynı anda bir adım attı.
13. bölüm
depodaki hava artık yalnızca ağır değildi; nefes almak sanki suyun altında kalmak gibi bir his bırakıyordu. nem kokusu daha keskin hale gelmişti, pas ve betonun karıştığı o eski depo kokusu boğazına yapışıyordu. floresan lamba tavanda ince bir titreme ile yanıp sönüyor ve her titrediğinde depo birkaç saniyeliğine daha karanlık hale geliyor, gölgeler daha uzun ve daha bozuk şekillere dönüşüyordu. duvar boyunca uzanan kapılar artık ilk gördüğü kapılar değildi; sanki depo genişlemiş, duvar uzamış, kapıların sayısı çoğalmıştı. her kapının içinde duran o yüzler, o tanıdık yüzler, hareketsiz durmalarına rağmen varlıklarını ağır bir şekilde hissettiriyordu. onların nefes alışlarını gerçekten duyabiliyordu; yüzlerce farklı boğazdan çıkan çok hafif nefes sesleri depoda rüzgâr gibi dolaşıyordu. siluetler bir adım daha attı ve hepsi aynı anda beton zemine bastı. tak. ses depoda büyüdü, duvarlara çarptı, kapıların içinden geri döndü ve sonunda bütün mekânı dolduran donuk bir yankıya dönüştü. bir adım geri çekildi ama nereye çekildiğini anlamakta zorlandı çünkü depo artık eskisi gibi görünmüyordu. kapılar daha yakındı, karanlık daha derindi, duvarlar sanki içeri doğru eğiliyordu. floresan lambanın titrek ışığı siluetlerin yüzlerini kısa anlar için aydınlatıyor sonra tekrar karanlığa bırakıyordu. "durun." dedi ama sesi depoda zayıf kaldı. siluetler durmadı. bir adım daha attılar. tak. bu sefer ses daha yakındı. onların yüzlerini daha net görebiliyordu artık. her biri kendisiydi ama aynı zamanda değildi; birinin gözleri daha sertti, birinin yüzünde ince bir yara izi vardı, birinin saçları biraz daha uzundu ama hepsinin bakışında ortak bir şey vardı: tanıma. hepsi onu tanıyordu. yanındaki adama baktı. "onlar yaklaşıyor." adam hala sakindi, neredeyse ürkütücü bir sakinlikti bu. "biliyorum." dedi. "bir şey yapmayacak mısın?" adam başını hafifçe eğdi. "bu kısmı senin." bu cevap içini daha da soğuttu. siluetlerden biri birkaç adım öne çıktı. bu olan diğerlerinden biraz daha dik duruyordu. gözlerinde keskin bir ışık vardı. "hatırlıyor musun?" dedi. ses yine onun sesiydi ama daha ağırdı. bir an cevap veremedi. "ne hatırlamam gerekiyor?" siluet başını hafifçe yana eğdi. "kapıyı." bu kelime depodaki bütün kapıları bir anda daha karanlık hale getirmiş gibiydi. yanındaki adama döndü. "ne kapısı?" adam bu sefer ilk defa kapılardan birine doğru işaret etti. duvarın ortasında duran eski bir kapı. diğerlerinden farklıydı. kapı siyaha yakın koyu bir renkteydi ve üzerinde hiçbir numara yoktu. "ilk kapı." dedi adam. "ilk mi?" adam başını salladı. "evet." "ne demek bu?" adam yavaşça cevap verdi. "şehirde herkesin bir ilk kapısı vardır." siluetler bir adım daha attı. tak. artık çok yakındılar. yüzlerini net görebiliyordu. birinin dudakları hafifçe kıvrıldı. "hatırlamıyor." dedi. başka bir siluet konuştu. "o yüzden buradayız." göğsü sıkıştı. "buraya neden geldim?" adam birkaç saniye sustu, sonra çok sakin bir şekilde konuştu. "çünkü o kapıyı sen açtın." bu cümle zihninde yankılandı. "ben açmadım." adam ona baktı. "hatırlamıyorsun." depoda o anda başka bir ses duyuldu, çok derinden gelen bir ses, sanki depo duvarlarının arkasından geliyordu; bir sürtünme, sonra ağır bir gıcırtı. siluetler durdu. hepsi aynı anda başını çevirdi. duvarın ortasındaki siyah kapı yavaşça hareket ediyordu. menteşelerden çıkan ses diğer kapıların sesine benzemiyordu; daha derindi, daha yaşlıydı. kapı birkaç santim aralandı. içeriden ışık gelmedi, karanlık gelmedi; başka bir şey geldi: soğuk. bir mezarın kapağı açıldığında çıkan o eski, ağır soğuk. depodaki bütün siluetler bir adım geri çekildi, hepsi aynı anda. ve ilk defa korku onların yüzünde belirdi. yanındaki adam kapıya baktı, sonra çok yavaş konuştu. "işte." boğazı kurudu. "bu ne?" adamın sesi bu sefer neredeyse fısıltıydı. "şehrin seni ilk gördüğü yer."
14. bölüm
siyah kapı birkaç santim aralandığında depo gerçekten değişti. bu değişim yalnızca gözle görülen bir şey değildi; havanın dokusu değişmişti. soğuk artık sadece soğuk değildi, ağırdı, sanki kapının içinden gelen şey yalnızca hava değil de çok eski bir boşluktu ve o boşluk depoya doğru yavaşça akıyordu. floresan lamba bir kez daha titredi ve ışık birkaç saniye boyunca zayıfladı; o kısa an içinde kapıların içindeki bütün siluetlerin yüzünde aynı ifadeyi gördü: korku. bu ilk defa oluyordu. az önce ona doğru yürüyen yüzler şimdi birkaç adım geri çekilmişti ve hepsi aynı anda siyah kapıya bakıyordu. gözlerindeki o kararlılık kaybolmuştu; yerini bekleyen, geri çekilen bir tedirginlik almıştı. yanındaki adam kapıya doğru bakıyordu ama bu sefer yüzündeki sakinlik hafifçe kırılmıştı, çok az ama fark ediliyordu. "hatırlamaya başlıyorsun." dedi. sesi eskisinden daha düşüktü. "ben hiçbir şey hatırlamıyorum." dedi. adam başını hafifçe salladı. "hatıralar bazen kapı açılınca gelir." bu cümle daha bitmeden kapı biraz daha aralandı. menteşelerden çıkan ses metalin sesi gibi değildi; daha çok kemiklerin birbirine sürtünmesi gibi derin, eski ve rahatsız edici bir gıcırtıydı. kapı biraz daha açıldığında içerideki karanlık görünür hale geldi ama bu karanlık diğer kapıların içindeki karanlığa benzemiyordu. bu karanlık boşluk gibi değildi; yoğundu, neredeyse bir şeydi, bir varlık gibi ağır ve canlı duruyordu. bir an için gözlerini kısmak zorunda kaldı çünkü karanlığın içinde bir hareket gördüğünü sandı ama emin olamadı. "orada bir şey var." dedi. adam cevap vermedi. depoda başka bir ses duyuldu. nefes. ama bu siluetlerin nefesi değildi; daha derinden geliyordu, kapının içinden. sanki çok büyük bir göğüs yavaşça hava alıp veriyordu. siluetlerden biri fısıldadı: "geliyor." bu kelime depoda yankılandı. başka bir siluet konuştu: "her seferinde böyle olur." kalbi hızlandı. "ne geliyor?" diye sordu. bu sefer yanındaki adam cevap verdi: "hatıra." bu cevap hiçbir şeyi açıklamıyordu ama havadaki ağırlığı artırıyordu. kapı biraz daha açıldı. artık aralık o kadar genişti ki içerideki karanlığın içinde bir şekil seçilebiliyordu. önce yalnızca bir gölge gibi görünüyordu, sonra biraz daha belirginleşti; bir omuz, sonra bir baş. ama başın şekli tuhaftı. insan başına benziyordu ama oranları yanlış gibiydi, sanki biri insan yüzünü hatırlamaya çalışmış ama doğru şekilde çizememişti. siluetler geri çekildi, bir adım, sonra bir adım daha, hepsi aynı anda. depodaki floresan lamba bir kez daha titredi ve ışık kısa bir an için tamamen söndü. karanlık depo boyunca yayıldı. o birkaç saniyede başka bir şey duydu: bir sürtünme, beton üzerinde ağır bir şeyin sürünmesi gibi. sonra ışık tekrar geldi. kapı biraz daha açıktı ve bu sefer içerideki şey daha net görünüyordu. bir yüz. ama bu yüz diğerleri gibi değildi. bu onun yüzü değildi. bu yüz çok eski görünüyordu. derisi griydi, gözleri boştu ama o boş gözler doğrudan ona bakıyordu. boğazı kurudu. "bu ne?" diye fısıldadı. yanındaki adam çok yavaş cevap verdi: "ilk sen." bu iki kelime depoda ağır bir şekilde asılı kaldı. "ne demek o?" adam gözlerini kapıdan ayırmadı. "şehrin seni ilk gördüğü an." kapının içindeki varlık bir adım attı. ayak sesi duyulmadı ama beton zeminde ince bir çatlak oluştu. siluetlerden biri korkuyla fısıldadı: "bu iyi değil." başka bir siluet cevap verdi: "hiçbir zaman iyi olmadı." kalbi hızla atıyordu. kapının içindeki o şey bir adım daha attı ve o anda anladı: siluetlerin hepsi onun ihtimalleriydi ama bu şey onların hiçbiri değildi. bu daha eskiydi, daha derindi. yanındaki adam nihayet başını ona çevirdi ve ilk defa yüzünde gerçek bir ciddiyet vardı. "şimdi dikkatli ol." dedi. "çünkü eğer bu kapı tamamen açılırsa…" bir an durdu, sonra çok yavaş konuştu. "şehir seni geri alır."
depoda hava daha ağır hale gelmişti. floresan lambanın titrek ışığı tavandan aşağı dökülüyor ama karanlığı gerçekten aydınlatamıyordu; yalnızca onu görünür kılıyordu. kapıların içindeki siluetler artık daha net seçiliyordu. her biri kapının eşiğinde durmuş, başını hafifçe eğmiş, aynı gözlerle bakıyordu. aynı yüz, aynı çene hattı, aynı kaş çizgisi… onun yüzü. ama her birinin duruşu farklıydı. birinin omuzları daha düşüktü, birinin bakışı daha sertti, birinin gözlerinde yorgunluk vardı, diğerinde ise tuhaf bir kararlılık. kalbi yavaş ama ağır atıyordu; her nabız vuruşu sanki depo duvarlarında yankılanıyordu. bir an için kapıların gerçekten hareket ettiğini düşündü ama sonra bunun kendi nefesi olduğunu fark etti. "kaç taneyiz?" diye sordu. yanındaki adam kapılara bakmaya devam ediyordu. "bunu sen söyleyeceksin." "ben mi?" "evet." adam yavaşça yürümeye başladı. beton zeminde ayak sesleri donuk bir şekilde yankılandı. kapılardan birinin önünde durdu. kapının üstünde soluk bir numara vardı: 3. "her kapı bir ihtimal." dedi. sonra başka bir kapıyı işaret etti. "her ihtimal bir hayat." bir an sessizlik oldu. "ve her hayat bir seçim." siluetlerden biri o anda kapıdan bir adım daha çıktı. artık kapının eşiğinde değildi; deponun içindeydi. ayakkabısının tabanı betona değdiğinde çıkan ses netti. tak. bu ses depoda tuhaf bir şekilde büyüdü. siluet başını kaldırdı ve gözleri doğrudan ona kilitlendi. "ben o yolu seçtim." dedi. sesi onun sesiyle aynıydı ama daha sertti, daha keskin. bir adım daha attı. "sen seçmedin." boğazı kurudu. "bu... ne demek?" yanındaki adam konuşmadı. başka bir kapı daha gıcırdadı. ikinci bir siluet dışarı çıktı. bu olanı ilkine hiç benzemiyordu; omuzları daha çökmüştü, yüzünde yorgun bir ifade vardı. o da konuştu. "ben de seçmedim." sesinde yorgunluk vardı. "ve şimdi burada kaldım." depoda artık iki taneydiler. sonra üçüncü kapı açıldı. bir başka siluet daha çıktı. bu olanın gözleri daha karanlıktı. hiç konuşmadı, sadece baktı. adam derin bir nefes aldı. "şimdi anlıyor musun?" dedi. "hayır." "şehir seçimleri saklar." kapıları işaret etti. "ve bazen onları geri getirir." bu cümle zihninde ağır bir şekilde yerleşti. siluetlerden biri yaklaşmaya başladı. adımları ağırdı ama kararlıydı. tak. tak. tak. her adımda depo biraz daha daralıyormuş gibi hissediyordu. "hangisi gerçek?" diye sordu. adam cevap vermedi. siluetler durdu. hepsi aynı anda ona bakıyordu. sonra ilk konuşan siluet tekrar konuştu. "gerçek olan yok." depoda floresan lamba bir kez daha titredi. ışık zayıfladı. gölgeler büyüdü. ve o anda fark etti. kapıların sayısı artmıştı. duvar daha uzundu. daha fazla kapı vardı. ve her kapının içinde başka bir kendisi duruyordu. onlarca. belki yüzlerce. hepsi aynı anda nefes alıyordu. sonra hepsi aynı anda bir adım attı.
13. bölüm
depodaki hava artık yalnızca ağır değildi; nefes almak sanki suyun altında kalmak gibi bir his bırakıyordu. nem kokusu daha keskin hale gelmişti, pas ve betonun karıştığı o eski depo kokusu boğazına yapışıyordu. floresan lamba tavanda ince bir titreme ile yanıp sönüyor ve her titrediğinde depo birkaç saniyeliğine daha karanlık hale geliyor, gölgeler daha uzun ve daha bozuk şekillere dönüşüyordu. duvar boyunca uzanan kapılar artık ilk gördüğü kapılar değildi; sanki depo genişlemiş, duvar uzamış, kapıların sayısı çoğalmıştı. her kapının içinde duran o yüzler, o tanıdık yüzler, hareketsiz durmalarına rağmen varlıklarını ağır bir şekilde hissettiriyordu. onların nefes alışlarını gerçekten duyabiliyordu; yüzlerce farklı boğazdan çıkan çok hafif nefes sesleri depoda rüzgâr gibi dolaşıyordu. siluetler bir adım daha attı ve hepsi aynı anda beton zemine bastı. tak. ses depoda büyüdü, duvarlara çarptı, kapıların içinden geri döndü ve sonunda bütün mekânı dolduran donuk bir yankıya dönüştü. bir adım geri çekildi ama nereye çekildiğini anlamakta zorlandı çünkü depo artık eskisi gibi görünmüyordu. kapılar daha yakındı, karanlık daha derindi, duvarlar sanki içeri doğru eğiliyordu. floresan lambanın titrek ışığı siluetlerin yüzlerini kısa anlar için aydınlatıyor sonra tekrar karanlığa bırakıyordu. "durun." dedi ama sesi depoda zayıf kaldı. siluetler durmadı. bir adım daha attılar. tak. bu sefer ses daha yakındı. onların yüzlerini daha net görebiliyordu artık. her biri kendisiydi ama aynı zamanda değildi; birinin gözleri daha sertti, birinin yüzünde ince bir yara izi vardı, birinin saçları biraz daha uzundu ama hepsinin bakışında ortak bir şey vardı: tanıma. hepsi onu tanıyordu. yanındaki adama baktı. "onlar yaklaşıyor." adam hala sakindi, neredeyse ürkütücü bir sakinlikti bu. "biliyorum." dedi. "bir şey yapmayacak mısın?" adam başını hafifçe eğdi. "bu kısmı senin." bu cevap içini daha da soğuttu. siluetlerden biri birkaç adım öne çıktı. bu olan diğerlerinden biraz daha dik duruyordu. gözlerinde keskin bir ışık vardı. "hatırlıyor musun?" dedi. ses yine onun sesiydi ama daha ağırdı. bir an cevap veremedi. "ne hatırlamam gerekiyor?" siluet başını hafifçe yana eğdi. "kapıyı." bu kelime depodaki bütün kapıları bir anda daha karanlık hale getirmiş gibiydi. yanındaki adama döndü. "ne kapısı?" adam bu sefer ilk defa kapılardan birine doğru işaret etti. duvarın ortasında duran eski bir kapı. diğerlerinden farklıydı. kapı siyaha yakın koyu bir renkteydi ve üzerinde hiçbir numara yoktu. "ilk kapı." dedi adam. "ilk mi?" adam başını salladı. "evet." "ne demek bu?" adam yavaşça cevap verdi. "şehirde herkesin bir ilk kapısı vardır." siluetler bir adım daha attı. tak. artık çok yakındılar. yüzlerini net görebiliyordu. birinin dudakları hafifçe kıvrıldı. "hatırlamıyor." dedi. başka bir siluet konuştu. "o yüzden buradayız." göğsü sıkıştı. "buraya neden geldim?" adam birkaç saniye sustu, sonra çok sakin bir şekilde konuştu. "çünkü o kapıyı sen açtın." bu cümle zihninde yankılandı. "ben açmadım." adam ona baktı. "hatırlamıyorsun." depoda o anda başka bir ses duyuldu, çok derinden gelen bir ses, sanki depo duvarlarının arkasından geliyordu; bir sürtünme, sonra ağır bir gıcırtı. siluetler durdu. hepsi aynı anda başını çevirdi. duvarın ortasındaki siyah kapı yavaşça hareket ediyordu. menteşelerden çıkan ses diğer kapıların sesine benzemiyordu; daha derindi, daha yaşlıydı. kapı birkaç santim aralandı. içeriden ışık gelmedi, karanlık gelmedi; başka bir şey geldi: soğuk. bir mezarın kapağı açıldığında çıkan o eski, ağır soğuk. depodaki bütün siluetler bir adım geri çekildi, hepsi aynı anda. ve ilk defa korku onların yüzünde belirdi. yanındaki adam kapıya baktı, sonra çok yavaş konuştu. "işte." boğazı kurudu. "bu ne?" adamın sesi bu sefer neredeyse fısıltıydı. "şehrin seni ilk gördüğü yer."
14. bölüm
siyah kapı birkaç santim aralandığında depo gerçekten değişti. bu değişim yalnızca gözle görülen bir şey değildi; havanın dokusu değişmişti. soğuk artık sadece soğuk değildi, ağırdı, sanki kapının içinden gelen şey yalnızca hava değil de çok eski bir boşluktu ve o boşluk depoya doğru yavaşça akıyordu. floresan lamba bir kez daha titredi ve ışık birkaç saniye boyunca zayıfladı; o kısa an içinde kapıların içindeki bütün siluetlerin yüzünde aynı ifadeyi gördü: korku. bu ilk defa oluyordu. az önce ona doğru yürüyen yüzler şimdi birkaç adım geri çekilmişti ve hepsi aynı anda siyah kapıya bakıyordu. gözlerindeki o kararlılık kaybolmuştu; yerini bekleyen, geri çekilen bir tedirginlik almıştı. yanındaki adam kapıya doğru bakıyordu ama bu sefer yüzündeki sakinlik hafifçe kırılmıştı, çok az ama fark ediliyordu. "hatırlamaya başlıyorsun." dedi. sesi eskisinden daha düşüktü. "ben hiçbir şey hatırlamıyorum." dedi. adam başını hafifçe salladı. "hatıralar bazen kapı açılınca gelir." bu cümle daha bitmeden kapı biraz daha aralandı. menteşelerden çıkan ses metalin sesi gibi değildi; daha çok kemiklerin birbirine sürtünmesi gibi derin, eski ve rahatsız edici bir gıcırtıydı. kapı biraz daha açıldığında içerideki karanlık görünür hale geldi ama bu karanlık diğer kapıların içindeki karanlığa benzemiyordu. bu karanlık boşluk gibi değildi; yoğundu, neredeyse bir şeydi, bir varlık gibi ağır ve canlı duruyordu. bir an için gözlerini kısmak zorunda kaldı çünkü karanlığın içinde bir hareket gördüğünü sandı ama emin olamadı. "orada bir şey var." dedi. adam cevap vermedi. depoda başka bir ses duyuldu. nefes. ama bu siluetlerin nefesi değildi; daha derinden geliyordu, kapının içinden. sanki çok büyük bir göğüs yavaşça hava alıp veriyordu. siluetlerden biri fısıldadı: "geliyor." bu kelime depoda yankılandı. başka bir siluet konuştu: "her seferinde böyle olur." kalbi hızlandı. "ne geliyor?" diye sordu. bu sefer yanındaki adam cevap verdi: "hatıra." bu cevap hiçbir şeyi açıklamıyordu ama havadaki ağırlığı artırıyordu. kapı biraz daha açıldı. artık aralık o kadar genişti ki içerideki karanlığın içinde bir şekil seçilebiliyordu. önce yalnızca bir gölge gibi görünüyordu, sonra biraz daha belirginleşti; bir omuz, sonra bir baş. ama başın şekli tuhaftı. insan başına benziyordu ama oranları yanlış gibiydi, sanki biri insan yüzünü hatırlamaya çalışmış ama doğru şekilde çizememişti. siluetler geri çekildi, bir adım, sonra bir adım daha, hepsi aynı anda. depodaki floresan lamba bir kez daha titredi ve ışık kısa bir an için tamamen söndü. karanlık depo boyunca yayıldı. o birkaç saniyede başka bir şey duydu: bir sürtünme, beton üzerinde ağır bir şeyin sürünmesi gibi. sonra ışık tekrar geldi. kapı biraz daha açıktı ve bu sefer içerideki şey daha net görünüyordu. bir yüz. ama bu yüz diğerleri gibi değildi. bu onun yüzü değildi. bu yüz çok eski görünüyordu. derisi griydi, gözleri boştu ama o boş gözler doğrudan ona bakıyordu. boğazı kurudu. "bu ne?" diye fısıldadı. yanındaki adam çok yavaş cevap verdi: "ilk sen." bu iki kelime depoda ağır bir şekilde asılı kaldı. "ne demek o?" adam gözlerini kapıdan ayırmadı. "şehrin seni ilk gördüğü an." kapının içindeki varlık bir adım attı. ayak sesi duyulmadı ama beton zeminde ince bir çatlak oluştu. siluetlerden biri korkuyla fısıldadı: "bu iyi değil." başka bir siluet cevap verdi: "hiçbir zaman iyi olmadı." kalbi hızla atıyordu. kapının içindeki o şey bir adım daha attı ve o anda anladı: siluetlerin hepsi onun ihtimalleriydi ama bu şey onların hiçbiri değildi. bu daha eskiydi, daha derindi. yanındaki adam nihayet başını ona çevirdi ve ilk defa yüzünde gerçek bir ciddiyet vardı. "şimdi dikkatli ol." dedi. "çünkü eğer bu kapı tamamen açılırsa…" bir an durdu, sonra çok yavaş konuştu. "şehir seni geri alır."
devamını gör...
11.
sözlüğümüzde bolca bulunurlar.
devamını gör...
12.
son parti gelince toplu okucam #rez
devamını gör...
13.
"yürümek" derken ?
devamını gör...
14.
15. bölüm
depoya ağır bir sessizlik hakimdi. sanki yüzyıldan beri oradalar gibi hissediyordu. sessizliği yüzündeki ciddiyetle yanındaki adam bozdu. "şehir seni geri alır." cevap vermedi. aklı hala en başından beri adamın yanına gelişinde, beraber karanlık sokaklarda yürüyüşünde, defalarca gördüğü arabada, sokakta gördüğü adamda, depoda, kapılarda ve adamın söylediklerindeydi. verecek bir cevabı da yoktu. sormayı tercih etti. "şehir beni geri alırsa ne olur." o sırada kapı iyice aralanmıştı. adam biraz duraksadı ve ekledi "bunu daha bilmiyoruz." floresan lamba bir kez daha titredi. kapı açılmaya devam ediyordu. artık anlamıştı ne yapacağını. "ya kapıdan girersem ne olur" dedi ve kapıdan içeri girdi.
16. bölüm
böyle birşey yapacağını kendisi bile tahmin etmemişti. deponun karanlığının aksine içeride inanılmaz bir aydınlık ve ışık vardı. gözleri kamaşıyordu. artık ne depo ne de adam umurundaydı. sadece kendisi değil ruhu da karanlıktan aydınlığa geçmiş kadar rahatladı. gözleri yavaş yavaş alışınca uzun bir sokakta olduğunu anladı. sokağın ortasında bir masa. yanında yine aynı araba. ve sokağın sonunda bir kapı. başka hiç birşey yoktu. kapıyı açtı bir kez daha, içeri girdi.
içeri girdiğinde adam memelerini sıvazlıyordu*
depoya ağır bir sessizlik hakimdi. sanki yüzyıldan beri oradalar gibi hissediyordu. sessizliği yüzündeki ciddiyetle yanındaki adam bozdu. "şehir seni geri alır." cevap vermedi. aklı hala en başından beri adamın yanına gelişinde, beraber karanlık sokaklarda yürüyüşünde, defalarca gördüğü arabada, sokakta gördüğü adamda, depoda, kapılarda ve adamın söylediklerindeydi. verecek bir cevabı da yoktu. sormayı tercih etti. "şehir beni geri alırsa ne olur." o sırada kapı iyice aralanmıştı. adam biraz duraksadı ve ekledi "bunu daha bilmiyoruz." floresan lamba bir kez daha titredi. kapı açılmaya devam ediyordu. artık anlamıştı ne yapacağını. "ya kapıdan girersem ne olur" dedi ve kapıdan içeri girdi.
16. bölüm
böyle birşey yapacağını kendisi bile tahmin etmemişti. deponun karanlığının aksine içeride inanılmaz bir aydınlık ve ışık vardı. gözleri kamaşıyordu. artık ne depo ne de adam umurundaydı. sadece kendisi değil ruhu da karanlıktan aydınlığa geçmiş kadar rahatladı. gözleri yavaş yavaş alışınca uzun bir sokakta olduğunu anladı. sokağın ortasında bir masa. yanında yine aynı araba. ve sokağın sonunda bir kapı. başka hiç birşey yoktu. kapıyı açtı bir kez daha, içeri girdi.
içeri girdiğinde adam memelerini sıvazlıyordu*
devamını gör...
15.
#3922808
bu bölümdeki atmosferi gerçekten güçlü buldum. depodaki kapılar ve her kapıda duran başka ihtimaller fikri bence hikayenin en iyi tarafı.. insanın kendi seçimleriyle yüzleşmesi gibi bir his veriyor. özellikle siyah kapının açılmasıyla gelen soğukluk ve diğer siluetlerin korkması sahnenin gerilimini bayağı artırmış. okurken mekanın daraldığını ben de hissediyorum. sadece diyalogların bazı yerlerde biraz fazla açıklayıcı olduğunu düşündüm ama genel olarak gizemi merak ettiren, karanlık ve etkileyici bir bölüm olmuş. kaleminize sağlık.
t: bir sözlük hikayesi..
bu bölümdeki atmosferi gerçekten güçlü buldum. depodaki kapılar ve her kapıda duran başka ihtimaller fikri bence hikayenin en iyi tarafı.. insanın kendi seçimleriyle yüzleşmesi gibi bir his veriyor. özellikle siyah kapının açılmasıyla gelen soğukluk ve diğer siluetlerin korkması sahnenin gerilimini bayağı artırmış. okurken mekanın daraldığını ben de hissediyorum. sadece diyalogların bazı yerlerde biraz fazla açıklayıcı olduğunu düşündüm ama genel olarak gizemi merak ettiren, karanlık ve etkileyici bir bölüm olmuş. kaleminize sağlık.
t: bir sözlük hikayesi..
devamını gör...
16.
15. bölüm
depoda artık hiçbir şey sabit değildi; floresan lambanın ışığı yalnızca titremiyor, gecikmeli yanıyordu, ışık geldikten sonra gölgeler birkaç saniye daha hareket ediyor, duvarlar geç tepki veriyor, sanki mekan bile olan biteni anında değil sonradan algılıyordu. siyah kapı aralık duruyordu ve içinden yayılan soğuk artık sadece hissedilmiyor, görülüyordu; ince, gri bir buğu gibi zemine akıyor, betonun üzerindeki tozla birleşip spiral şekiller oluşturuyor ve bu spiraller anahtarın üzerindeki sembolle birebir örtüşüyordu. kapının içindeki varlık hareket etti, çok yavaş ama bu yavaşlık tereddüt değildi; daha çok zamanın ona göre farklı işlemesi gibiydi. bir adım attı ve bu sefer zeminde ince bir çatlak oluştu, çatlak ilerledi, yayıldı ve kapıların altına kadar uzandı, sanki depo onu taşımakta zorlanıyordu. siluetler bir adım geri çekildi, hepsi aynı anda ve ilk defa düzensiz görünüyorlardı; bazıları kapılara bakıyor, bazıları ona bakıyor ama hiçbirinin bakışı eskisi gibi sabit değildi, içlerinde açık bir kaçınma vardı. "bu… onları da korkutuyor." dedi. yanındaki adam gözlerini kapıdan ayırmadan "evet." dedi. "onlar benden korkmuyordu." dedi. adam bu sefer ona baktı, gözlerinde kısa bir ciddiyet parladı, "çünkü onlar senden ibaret." dedi, sonra tekrar kapıya döndü, "ama o… değil." kapının içindeki varlık bir adım daha attı ve bu sefer bir ses duyuldu; bu bir adım sesi değildi, daha çok bir şeyin yerinden kopması gibi ıslak ve ağır bir sesti. o sesle birlikte depoda başka bir şey oldu. kapıların içindeki görüntüler titremeye başladı; sokaklar, merdivenler, geçitler bulanıklaştı, sanki o varlık yaklaştıkça ihtimaller çözülüyordu. bir siluet aniden bozuldu, olduğu yerde titredi, yüzü dağıldı ve bir anda yok oldu. nefesi kesildi. "onu gördün mü?" dedi. adam başını hafifçe salladı. "evet." dedi. "ne oldu ona?" diye sordu. adam bu sefer daha yavaş konuştu. "silinmedi." dedi. bir an durdu. "çağrıldı." bu kelime havada asılı kaldı. başka bir siluet de titremeye başladı, bu sefer daha yavaş, yüzü erir gibi bozuldu ve o da kayboldu. depodaki karanlık daha yoğun hale geldi. "bu şey… onları yok ediyor." dedi. adam başını hafifçe salladı. "hayır." dedi. "hayır mı?" dedi. adam gözlerini kapıdan ayırmadan konuştu. "onları geri alıyor." dedi. "kim?" dedi. adam hiç tereddüt etmedi. "şehir." dedi. kapının içindeki varlık başını kaldırdı. bu sefer yüzü daha netti ama hala doğru değildi; sanki bir yüz hatırlanmaya çalışılmış ama eksik bırakılmıştı. gözleri boştu ama bakıyordu, doğrudan ona. bir adım daha attı. depoda alan daraldı; duvarlar içeri eğildi, kapılar birbirine yaklaştı, siluetler sıkıştı, bazıları geri kaçmaya çalıştı ama kaçacak yer yoktu. bir tanesi kapıya yöneldi ama içeri giremedi; karanlık onu geri itti. "onlar kaçamıyor." dedi. adam yavaşça başını salladı. "çünkü hepsi buraya ait." dedi. bu cümle zihnine ağır bir şekilde oturdu. kapının içindeki varlık bir adım daha attı ve o anda bir şey fark etti; o şeyin hareketi tanıdıktı, çok tanıdık. kalbi bir an duracak gibi oldu. "bu… ben miyim?" dedi. adam bu sefer hemen cevap vermedi, sadece baktı, sonra çok yavaş konuştu: "hayır." bir an durdu. "bu senden önceki."
16. bölüm
depo artık bir mekan olmaktan çıkmıştı; sınırları vardı ama anlamı yoktu, floresan lamba titremiyor, sanki boğuluyordu, ışık kesiliyor, geri geliyor, sonra tekrar kayboluyor, her seferinde karanlık biraz daha uzun sürüyordu, duvarlar düz değildi artık, içeri doğru eğiliyor, nefes alıp veriyormuş gibi genişleyip daralıyor, betonun yüzeyi yer yer kabarıp çöküyordu, siyah kapı aralıktı ama o aralık sabit değildi, fark edilmeden genişliyor, sonra tekrar daralıyor, sanki kendi iradesi vardı, içinden gelen soğuk artık derine inmişti, yalnızca derisine değil düşüncelerine temas ediyordu, zihninin içinde ince bir üşüme vardı, hatıralarının arasına giren bir boşluk gibi. kapının içindeki varlık bir adım daha attı, bu sefer zemin yalnızca çatlamadı, ince bir sesle ayrıldı, sanki beton değil de kurumuş bir kabuktu ve altında başka bir şey vardı, o şey görünmedi ama hissedildi, siluetler geri çekildi, daha hızlı bu sefer, düzensiz, panik halinde, bazıları kapılara doğru yöneldi ama kapılar artık kapı gibi değildi, içlerindeki görüntüler kararmıştı, sokaklar silinmişti, merdivenler yok olmuştu, kaçacak yer kalmamıştı. "bu… yanlış." dedi, sesi kendisine ait değilmiş gibi çıktı. yanındaki adam cevap vermedi. kapının içindeki varlık başını kaldırdı, bu sefer yüzü daha yakındı, o yanlış oranlar, o eksik hatlar, o çürümüş ifade artık daha netti ama en rahatsız edici olan bu değildi, gülümsüyordu ama bu bir gülümseme değildi, bir hatırlama hatasıydı. "bak." dedi varlık ve sesi depo boyunca yankılanmadı, doğrudan kafasının içinde duyuldu, bir anda dizleri titredi. "sen…" dedi ama cümleyi tamamlayamadı. varlık bir adım daha attı, bu sefer aralarındaki mesafe neredeyse yoktu ve o anda bir şey oldu, depo kaydı, bir anlığına, sonra geri geldi ama hiçbir şey aynı değildi, yanındaki adam yoktu, bir anda, hiçbir geçiş olmadan, sanki hiç var olmamış gibi, etrafında yalnızca siluetler ve o şey vardı. "onu nereye götürdün?" dedi, sesi titriyordu. varlık başını hafifçe eğdi. "kim?" bu tek kelime zihninde yankılandı. bir an dondu. "yanımdaki adam." dedi. varlık birkaç saniye sustu, sonra konuştu. "hiç yoktu." bu cümle bir darbe gibi indi, hafızasına baktı, onunla yürüdüğünü hatırlıyordu, konuştuğunu, kapıyı açtığını ama detaylar eksikti, boşluklar vardı, hatırladığını sandığı şeyler tam değildi. "hayır… vardı." dedi ama sesi zayıftı, ikna edici değildi. varlık bir adım daha attı, artık neredeyse iç içeydiler, soğuk artık dışarıdan gelmiyordu, içindeydi. "sen hatırlamak istemediğin şeyleri şekle sokarsın." dedi varlık, "insanlar… en kolay yalan söyledikleri şeydir." kalbi hızlandı. "neden benimle konuşuyorsun?" dedi. varlık cevap verdi. "çünkü sen açtın." "ne açtım?" varlığın yüzü bozuldu, bir an için daha net oldu, sonra tekrar dağıldı. "kapıyı." bu kelime geldiği anda başının içinde bir görüntü patladı, bir gece, yine yürüyordu, aynı sokak, aynı sessizlik ama bu sefer yalnız değildi, bir kapı görmüştü, gerçek bir kapı, sokakta, hiç olmaması gereken bir yerde ve durmuştu ve dokunmuştu. geri çekildi, nefesi kesildi. "hayır…" dedi, "ben…" varlık yaklaştı. "hatırladın." bu kelimeyle birlikte siluetlerden biri çığlık attı, insan sesi değildi, bozulmuştu, sonra o siluet parçalandı ama yok olmadı, dağıldı ve zemine aktı, siyah kapıya doğru sürüklendi, emildi. "onlar…" dedi, "onlar ne?" varlık cevap verdi. "senin reddettiklerin." bu cümleyle birlikte başka bir siluet çözüldü, sonra bir tane daha, depo artık dolu değildi, boşalıyordu ama bu boşalma rahatlatıcı değildi, daha kötüydü, daha daraltıcıydı, sanki her kaybolan şeyle birlikte yalnız kalıyordu, gerçekten yalnız. "dur!" diye bağırdı ama sesi yankılanmadı, yutuldu. varlık eğildi, yüzü neredeyse onun yüzüne değiyordu ve fısıldadı. "şimdi sıra sende." kalbi duracak gibi oldu. "geri dönmek istiyorum." dedi ama bu cümle ağzından değil içinden çıktı. varlık bir an durdu, sonra çok yavaş konuştu. "geri diye bir yer yok." depo tekrar kaydı, bu sefer daha uzun, daha derin ve geri geldiğinde kapı tamamen açıktı.
17. bölüm
kapı artık tamamen açıktı ve açıldığı anda depo bir sınır olmaktan çıktı; içeriyle dışarının ayrımı silindi, çizgi kayboldu, yön kavramı çözüldü. siyah kapının ardında görünen şey bir boşluk değildi ama dolu da değildi; bakıldıkça şekil değiştiriyor, odaklandıkça dağılıyor, gözünü kaçırdığında yeniden kuruluyordu. içeride bir mekan yoktu ama yine de bir derinlik hissi vardı, sanki içine bakmak değil içine düşmek gerekiyordu. zemindeki çatlaklar artık kapıya doğru değil kapının içinden dışarı doğru ilerliyordu, ince damarlar gibi yayılıyor, betonun üzerinde değil onun altında ilerliyormuş gibi görünüyordu. hava donmuş gibiydi ama aynı anda hareket ediyordu; nefes almak mümkündü ama anlamsızdı, çünkü alınan hava ciğerlere değil düşüncelere doluyordu. siluetlerin sayısı azalmıştı, kalanlar duvarlara yapışmış gibi duruyor, bazıları yüzünü kapatıyor, bazıları başını eğiyordu ve hiçbiri artık ona bakmıyordu, çünkü bakmak istemiyorlardı. kapının içindeki varlık geri çekilmedi, aksine bir adım daha attı ve bu sefer depo ile kapı arasındaki mesafe ortadan kalktı; varlık artık içeriden gelmiyor, her yerden geliyordu. "bak." dedi ve sesi yine dışarıdan gelmedi, doğrudan zihninin içinde açıldı, bir kapı gibi. gözlerini kapamak istedi ama kapatamadı, çünkü gördüğü şey gözle ilgili değildi. bir anda görüntüler başladı; sokak, gece, aynı yürüyüş ama bu sefer detaylar keskin ve rahatsız edici derecede netti, ayaklarının sesi, asfaltın pütürleri, lambanın altında oluşan gölgesinin şekli… ve sonra o kapı, sokakta olmaması gereken yerde duran kapı, siyah, düz, sessiz. o gece gerçekten durmuştu, gerçekten bakmıştı ve o an bir şey onu çağırmıştı. "dokundun." dedi varlık. eli titredi, o anı hatırlıyordu, parmağının ucuyla kapının yüzeyine değdiği o anı, soğuktu ama sıradan bir soğuk değildi, tanıdık bir soğuktu. "bu yüzden buradasın." başını salladı, "hayır." dedi ama bu kelime bir savunma değildi, bir refleks gibiydi, içi boştu. görüntü değişti, kapıya dokunduğu an tekrarlandı ama bu sefer farklıydı, elini çekmemişti, kapıyı itmişti, aralamıştı ve içeri bakmıştı, o anı daha önce hatırlamıyordu, şimdi hatırlıyordu. nefesi kesildi. "ben… içeri baktım." varlık çok hafif başını eğdi. "sadece bakmadın." dedi. görüntü yeniden değişti, bu sefer kendini gördü, dışarıdan, sokakta duran birini, kendi bedenini, kapının önünde duran halini ve o beden içeri doğru eğiliyordu, bir adım atmıştı. geri çekildi. "hayır." dedi, sesi çatladı, "ben girmedim." varlık yaklaşmadı ama uzaklaşmadı da çünkü mesafe artık anlamsızdı. "girdin." dedi. bu kelimeyle birlikte görüntü parçalandı ve depo geri geldi ama aynı depo değildi, kapılar yoktu artık, duvarlar yoktu, sadece siyah kapı ve onun içi vardı ve o iç artık dışarı taşmıştı, ayaklarının altındaki zemin bile sabit değildi, adım atsa düşecekmiş gibi hissediyordu ama nereye düşeceğini bilmiyordu. "bu… ne?" dedi. varlık cevap verdi, "burası." "neresi?" dedi. "senin bıraktığın yer." bu cümle zihninde yankılandı. "ben hiçbir şey bırakmadım." dedi. varlığın yüzü bir an için daha net oldu, sonra tekrar bozuldu. "bıraktın." dedi. bir sessizlik oldu ama bu sessizlik boş değildi, doluydu, baskı yapıyordu. sonra başka bir ses duyuldu, çok uzaktan ama aynı zamanda çok yakından, kendi sesi. "burada kal." dondu, bu sesi tanıyordu ama o söylememişti. "bu da ne?" dedi. varlık cevap vermedi. ses tekrar geldi. "gitme." bu sefer daha yakındı ve sonra gördü, kapının içinde bir siluet ama bu diğerleri gibi değildi, bu sabitti, bu kaçmıyordu, bu dağılmıyordu ve bu ona bakıyordu. "bu sensin." dedi varlık. kalbi sıkıştı. "hangisi?" dedi. varlık cevap verdi. "içeride kalan." o siluet bir adım attı ama dışarı çıkmadı, sınırda durdu, sanki görünmeyen bir şey onu tutuyordu, elini kaldırdı ve camın arkasından dokunur gibi kapının iç yüzeyine bastı, aynı hareketi o da yaptı, farkında olmadan, eli havada durdu ve ikisi de aynı noktaya dokundu, o anda soğuk bir anda sıcak oldu, başının içinde bir şey kırıldı, bir ses, bir kilit, bir sınır. "seç." dedi varlık. bu kelime artık bir teklif değildi, bir zorlamaydı. "ne seçeceğim?" dedi. varlığın sesi ilk defa değişti, daha derin, daha ağır. "dışarıda kalan mı…" dedi, bir an durdu, "yoksa içeride kalan mı?" kalbi hızlandı, gözlerini kapatamadı, kaçamadı ve ilk defa gerçekten anladı, bu bir kapı değildi, bu bir ayrım noktasıydı ve şimdi iki tarafta da kendisi vardı...
depoda artık hiçbir şey sabit değildi; floresan lambanın ışığı yalnızca titremiyor, gecikmeli yanıyordu, ışık geldikten sonra gölgeler birkaç saniye daha hareket ediyor, duvarlar geç tepki veriyor, sanki mekan bile olan biteni anında değil sonradan algılıyordu. siyah kapı aralık duruyordu ve içinden yayılan soğuk artık sadece hissedilmiyor, görülüyordu; ince, gri bir buğu gibi zemine akıyor, betonun üzerindeki tozla birleşip spiral şekiller oluşturuyor ve bu spiraller anahtarın üzerindeki sembolle birebir örtüşüyordu. kapının içindeki varlık hareket etti, çok yavaş ama bu yavaşlık tereddüt değildi; daha çok zamanın ona göre farklı işlemesi gibiydi. bir adım attı ve bu sefer zeminde ince bir çatlak oluştu, çatlak ilerledi, yayıldı ve kapıların altına kadar uzandı, sanki depo onu taşımakta zorlanıyordu. siluetler bir adım geri çekildi, hepsi aynı anda ve ilk defa düzensiz görünüyorlardı; bazıları kapılara bakıyor, bazıları ona bakıyor ama hiçbirinin bakışı eskisi gibi sabit değildi, içlerinde açık bir kaçınma vardı. "bu… onları da korkutuyor." dedi. yanındaki adam gözlerini kapıdan ayırmadan "evet." dedi. "onlar benden korkmuyordu." dedi. adam bu sefer ona baktı, gözlerinde kısa bir ciddiyet parladı, "çünkü onlar senden ibaret." dedi, sonra tekrar kapıya döndü, "ama o… değil." kapının içindeki varlık bir adım daha attı ve bu sefer bir ses duyuldu; bu bir adım sesi değildi, daha çok bir şeyin yerinden kopması gibi ıslak ve ağır bir sesti. o sesle birlikte depoda başka bir şey oldu. kapıların içindeki görüntüler titremeye başladı; sokaklar, merdivenler, geçitler bulanıklaştı, sanki o varlık yaklaştıkça ihtimaller çözülüyordu. bir siluet aniden bozuldu, olduğu yerde titredi, yüzü dağıldı ve bir anda yok oldu. nefesi kesildi. "onu gördün mü?" dedi. adam başını hafifçe salladı. "evet." dedi. "ne oldu ona?" diye sordu. adam bu sefer daha yavaş konuştu. "silinmedi." dedi. bir an durdu. "çağrıldı." bu kelime havada asılı kaldı. başka bir siluet de titremeye başladı, bu sefer daha yavaş, yüzü erir gibi bozuldu ve o da kayboldu. depodaki karanlık daha yoğun hale geldi. "bu şey… onları yok ediyor." dedi. adam başını hafifçe salladı. "hayır." dedi. "hayır mı?" dedi. adam gözlerini kapıdan ayırmadan konuştu. "onları geri alıyor." dedi. "kim?" dedi. adam hiç tereddüt etmedi. "şehir." dedi. kapının içindeki varlık başını kaldırdı. bu sefer yüzü daha netti ama hala doğru değildi; sanki bir yüz hatırlanmaya çalışılmış ama eksik bırakılmıştı. gözleri boştu ama bakıyordu, doğrudan ona. bir adım daha attı. depoda alan daraldı; duvarlar içeri eğildi, kapılar birbirine yaklaştı, siluetler sıkıştı, bazıları geri kaçmaya çalıştı ama kaçacak yer yoktu. bir tanesi kapıya yöneldi ama içeri giremedi; karanlık onu geri itti. "onlar kaçamıyor." dedi. adam yavaşça başını salladı. "çünkü hepsi buraya ait." dedi. bu cümle zihnine ağır bir şekilde oturdu. kapının içindeki varlık bir adım daha attı ve o anda bir şey fark etti; o şeyin hareketi tanıdıktı, çok tanıdık. kalbi bir an duracak gibi oldu. "bu… ben miyim?" dedi. adam bu sefer hemen cevap vermedi, sadece baktı, sonra çok yavaş konuştu: "hayır." bir an durdu. "bu senden önceki."
16. bölüm
depo artık bir mekan olmaktan çıkmıştı; sınırları vardı ama anlamı yoktu, floresan lamba titremiyor, sanki boğuluyordu, ışık kesiliyor, geri geliyor, sonra tekrar kayboluyor, her seferinde karanlık biraz daha uzun sürüyordu, duvarlar düz değildi artık, içeri doğru eğiliyor, nefes alıp veriyormuş gibi genişleyip daralıyor, betonun yüzeyi yer yer kabarıp çöküyordu, siyah kapı aralıktı ama o aralık sabit değildi, fark edilmeden genişliyor, sonra tekrar daralıyor, sanki kendi iradesi vardı, içinden gelen soğuk artık derine inmişti, yalnızca derisine değil düşüncelerine temas ediyordu, zihninin içinde ince bir üşüme vardı, hatıralarının arasına giren bir boşluk gibi. kapının içindeki varlık bir adım daha attı, bu sefer zemin yalnızca çatlamadı, ince bir sesle ayrıldı, sanki beton değil de kurumuş bir kabuktu ve altında başka bir şey vardı, o şey görünmedi ama hissedildi, siluetler geri çekildi, daha hızlı bu sefer, düzensiz, panik halinde, bazıları kapılara doğru yöneldi ama kapılar artık kapı gibi değildi, içlerindeki görüntüler kararmıştı, sokaklar silinmişti, merdivenler yok olmuştu, kaçacak yer kalmamıştı. "bu… yanlış." dedi, sesi kendisine ait değilmiş gibi çıktı. yanındaki adam cevap vermedi. kapının içindeki varlık başını kaldırdı, bu sefer yüzü daha yakındı, o yanlış oranlar, o eksik hatlar, o çürümüş ifade artık daha netti ama en rahatsız edici olan bu değildi, gülümsüyordu ama bu bir gülümseme değildi, bir hatırlama hatasıydı. "bak." dedi varlık ve sesi depo boyunca yankılanmadı, doğrudan kafasının içinde duyuldu, bir anda dizleri titredi. "sen…" dedi ama cümleyi tamamlayamadı. varlık bir adım daha attı, bu sefer aralarındaki mesafe neredeyse yoktu ve o anda bir şey oldu, depo kaydı, bir anlığına, sonra geri geldi ama hiçbir şey aynı değildi, yanındaki adam yoktu, bir anda, hiçbir geçiş olmadan, sanki hiç var olmamış gibi, etrafında yalnızca siluetler ve o şey vardı. "onu nereye götürdün?" dedi, sesi titriyordu. varlık başını hafifçe eğdi. "kim?" bu tek kelime zihninde yankılandı. bir an dondu. "yanımdaki adam." dedi. varlık birkaç saniye sustu, sonra konuştu. "hiç yoktu." bu cümle bir darbe gibi indi, hafızasına baktı, onunla yürüdüğünü hatırlıyordu, konuştuğunu, kapıyı açtığını ama detaylar eksikti, boşluklar vardı, hatırladığını sandığı şeyler tam değildi. "hayır… vardı." dedi ama sesi zayıftı, ikna edici değildi. varlık bir adım daha attı, artık neredeyse iç içeydiler, soğuk artık dışarıdan gelmiyordu, içindeydi. "sen hatırlamak istemediğin şeyleri şekle sokarsın." dedi varlık, "insanlar… en kolay yalan söyledikleri şeydir." kalbi hızlandı. "neden benimle konuşuyorsun?" dedi. varlık cevap verdi. "çünkü sen açtın." "ne açtım?" varlığın yüzü bozuldu, bir an için daha net oldu, sonra tekrar dağıldı. "kapıyı." bu kelime geldiği anda başının içinde bir görüntü patladı, bir gece, yine yürüyordu, aynı sokak, aynı sessizlik ama bu sefer yalnız değildi, bir kapı görmüştü, gerçek bir kapı, sokakta, hiç olmaması gereken bir yerde ve durmuştu ve dokunmuştu. geri çekildi, nefesi kesildi. "hayır…" dedi, "ben…" varlık yaklaştı. "hatırladın." bu kelimeyle birlikte siluetlerden biri çığlık attı, insan sesi değildi, bozulmuştu, sonra o siluet parçalandı ama yok olmadı, dağıldı ve zemine aktı, siyah kapıya doğru sürüklendi, emildi. "onlar…" dedi, "onlar ne?" varlık cevap verdi. "senin reddettiklerin." bu cümleyle birlikte başka bir siluet çözüldü, sonra bir tane daha, depo artık dolu değildi, boşalıyordu ama bu boşalma rahatlatıcı değildi, daha kötüydü, daha daraltıcıydı, sanki her kaybolan şeyle birlikte yalnız kalıyordu, gerçekten yalnız. "dur!" diye bağırdı ama sesi yankılanmadı, yutuldu. varlık eğildi, yüzü neredeyse onun yüzüne değiyordu ve fısıldadı. "şimdi sıra sende." kalbi duracak gibi oldu. "geri dönmek istiyorum." dedi ama bu cümle ağzından değil içinden çıktı. varlık bir an durdu, sonra çok yavaş konuştu. "geri diye bir yer yok." depo tekrar kaydı, bu sefer daha uzun, daha derin ve geri geldiğinde kapı tamamen açıktı.
17. bölüm
kapı artık tamamen açıktı ve açıldığı anda depo bir sınır olmaktan çıktı; içeriyle dışarının ayrımı silindi, çizgi kayboldu, yön kavramı çözüldü. siyah kapının ardında görünen şey bir boşluk değildi ama dolu da değildi; bakıldıkça şekil değiştiriyor, odaklandıkça dağılıyor, gözünü kaçırdığında yeniden kuruluyordu. içeride bir mekan yoktu ama yine de bir derinlik hissi vardı, sanki içine bakmak değil içine düşmek gerekiyordu. zemindeki çatlaklar artık kapıya doğru değil kapının içinden dışarı doğru ilerliyordu, ince damarlar gibi yayılıyor, betonun üzerinde değil onun altında ilerliyormuş gibi görünüyordu. hava donmuş gibiydi ama aynı anda hareket ediyordu; nefes almak mümkündü ama anlamsızdı, çünkü alınan hava ciğerlere değil düşüncelere doluyordu. siluetlerin sayısı azalmıştı, kalanlar duvarlara yapışmış gibi duruyor, bazıları yüzünü kapatıyor, bazıları başını eğiyordu ve hiçbiri artık ona bakmıyordu, çünkü bakmak istemiyorlardı. kapının içindeki varlık geri çekilmedi, aksine bir adım daha attı ve bu sefer depo ile kapı arasındaki mesafe ortadan kalktı; varlık artık içeriden gelmiyor, her yerden geliyordu. "bak." dedi ve sesi yine dışarıdan gelmedi, doğrudan zihninin içinde açıldı, bir kapı gibi. gözlerini kapamak istedi ama kapatamadı, çünkü gördüğü şey gözle ilgili değildi. bir anda görüntüler başladı; sokak, gece, aynı yürüyüş ama bu sefer detaylar keskin ve rahatsız edici derecede netti, ayaklarının sesi, asfaltın pütürleri, lambanın altında oluşan gölgesinin şekli… ve sonra o kapı, sokakta olmaması gereken yerde duran kapı, siyah, düz, sessiz. o gece gerçekten durmuştu, gerçekten bakmıştı ve o an bir şey onu çağırmıştı. "dokundun." dedi varlık. eli titredi, o anı hatırlıyordu, parmağının ucuyla kapının yüzeyine değdiği o anı, soğuktu ama sıradan bir soğuk değildi, tanıdık bir soğuktu. "bu yüzden buradasın." başını salladı, "hayır." dedi ama bu kelime bir savunma değildi, bir refleks gibiydi, içi boştu. görüntü değişti, kapıya dokunduğu an tekrarlandı ama bu sefer farklıydı, elini çekmemişti, kapıyı itmişti, aralamıştı ve içeri bakmıştı, o anı daha önce hatırlamıyordu, şimdi hatırlıyordu. nefesi kesildi. "ben… içeri baktım." varlık çok hafif başını eğdi. "sadece bakmadın." dedi. görüntü yeniden değişti, bu sefer kendini gördü, dışarıdan, sokakta duran birini, kendi bedenini, kapının önünde duran halini ve o beden içeri doğru eğiliyordu, bir adım atmıştı. geri çekildi. "hayır." dedi, sesi çatladı, "ben girmedim." varlık yaklaşmadı ama uzaklaşmadı da çünkü mesafe artık anlamsızdı. "girdin." dedi. bu kelimeyle birlikte görüntü parçalandı ve depo geri geldi ama aynı depo değildi, kapılar yoktu artık, duvarlar yoktu, sadece siyah kapı ve onun içi vardı ve o iç artık dışarı taşmıştı, ayaklarının altındaki zemin bile sabit değildi, adım atsa düşecekmiş gibi hissediyordu ama nereye düşeceğini bilmiyordu. "bu… ne?" dedi. varlık cevap verdi, "burası." "neresi?" dedi. "senin bıraktığın yer." bu cümle zihninde yankılandı. "ben hiçbir şey bırakmadım." dedi. varlığın yüzü bir an için daha net oldu, sonra tekrar bozuldu. "bıraktın." dedi. bir sessizlik oldu ama bu sessizlik boş değildi, doluydu, baskı yapıyordu. sonra başka bir ses duyuldu, çok uzaktan ama aynı zamanda çok yakından, kendi sesi. "burada kal." dondu, bu sesi tanıyordu ama o söylememişti. "bu da ne?" dedi. varlık cevap vermedi. ses tekrar geldi. "gitme." bu sefer daha yakındı ve sonra gördü, kapının içinde bir siluet ama bu diğerleri gibi değildi, bu sabitti, bu kaçmıyordu, bu dağılmıyordu ve bu ona bakıyordu. "bu sensin." dedi varlık. kalbi sıkıştı. "hangisi?" dedi. varlık cevap verdi. "içeride kalan." o siluet bir adım attı ama dışarı çıkmadı, sınırda durdu, sanki görünmeyen bir şey onu tutuyordu, elini kaldırdı ve camın arkasından dokunur gibi kapının iç yüzeyine bastı, aynı hareketi o da yaptı, farkında olmadan, eli havada durdu ve ikisi de aynı noktaya dokundu, o anda soğuk bir anda sıcak oldu, başının içinde bir şey kırıldı, bir ses, bir kilit, bir sınır. "seç." dedi varlık. bu kelime artık bir teklif değildi, bir zorlamaydı. "ne seçeceğim?" dedi. varlığın sesi ilk defa değişti, daha derin, daha ağır. "dışarıda kalan mı…" dedi, bir an durdu, "yoksa içeride kalan mı?" kalbi hızlandı, gözlerini kapatamadı, kaçamadı ve ilk defa gerçekten anladı, bu bir kapı değildi, bu bir ayrım noktasıydı ve şimdi iki tarafta da kendisi vardı...
devamını gör...
17.
#3927928 seçim seçildiğinde... kalemine sağlık.
devamını gör...
18.
(bkz: aşk gezenler) ya da orc lar. uruk hai olsa duramazsın, onlar hep gezer.
devamını gör...