topraklama
bir elektrik devresini toprağa bağlamak. toprak hattı denilen kablo sistemiyle gerçekleştirilir.
biliyoruz ki pozitif ve negatif yükler birbirini çeker. pozitif yük veya negatif yük fazlalığı olan 2 bölgenin birinden diğerine (negatif olandan pozitif olana) yük geçişi, ortam nötr, yani yüksüz olana kadar devam eder.
insan vücudu iletkendir ve elektrik akımı vücudumuz üzerinden akabilir. bu nedenle yapılarda kullanılan elektrik hatlarından kaçak olması ihtimaline karşın topraklama yapılarak tedbir alınabilir.
pozitif yüklü bir iletkeni toprağa bağlarsak, topraktaki negatif yükler, yani elektronlar cismimize geçiş yapar. negatif yüklü bir iletkeni toprağa bağlarsak, cisimdeki elektronlar toprağa geçiş yapar. bu iki durum da, cisim nötr olana kadar sürer. eğer evdeki bir prize topraklama yaparsak ve sistemde bir elektrik kaçağı olursa, elektrik akımı insan vücudu yerine, daha düşük dirençli olan toprağa akmayı seçer ve böylece çarpılma olaylarının önüne geçilmiş olunur.
bu iş için ufak bir mekanizma da kullanılabilir. ancak toprak, bir başka deyişle dünyanın tamamı, üzerindeki bütün elektrik sistemlerini nötrlemeye yetecek kadar büyük kapasiteye sahip bir sistemdir. bu nedenle başka bir mekanizma/elektrik devresi kullanmak yerine doğrudan dünyayı kullanmayı tercih ediyoruz.
biliyoruz ki pozitif ve negatif yükler birbirini çeker. pozitif yük veya negatif yük fazlalığı olan 2 bölgenin birinden diğerine (negatif olandan pozitif olana) yük geçişi, ortam nötr, yani yüksüz olana kadar devam eder.
insan vücudu iletkendir ve elektrik akımı vücudumuz üzerinden akabilir. bu nedenle yapılarda kullanılan elektrik hatlarından kaçak olması ihtimaline karşın topraklama yapılarak tedbir alınabilir.
pozitif yüklü bir iletkeni toprağa bağlarsak, topraktaki negatif yükler, yani elektronlar cismimize geçiş yapar. negatif yüklü bir iletkeni toprağa bağlarsak, cisimdeki elektronlar toprağa geçiş yapar. bu iki durum da, cisim nötr olana kadar sürer. eğer evdeki bir prize topraklama yaparsak ve sistemde bir elektrik kaçağı olursa, elektrik akımı insan vücudu yerine, daha düşük dirençli olan toprağa akmayı seçer ve böylece çarpılma olaylarının önüne geçilmiş olunur.
bu iş için ufak bir mekanizma da kullanılabilir. ancak toprak, bir başka deyişle dünyanın tamamı, üzerindeki bütün elektrik sistemlerini nötrlemeye yetecek kadar büyük kapasiteye sahip bir sistemdir. bu nedenle başka bir mekanizma/elektrik devresi kullanmak yerine doğrudan dünyayı kullanmayı tercih ediyoruz.
devamını gör...
mulholland drive
dopdolu bir sanat eseri.
filmi izlemeden önce david lynch'in sinema anlayışı hakkında bilgi edinmenizi öneriyorum. aksi takdirde bu filmi tam anlamıyla anlamak ve hissetmek zorlaşacaktır.
edit: imdb puanını öğrendim az önce.. inanılmaz derecede hak ettiğinin çok altında değer görmüş bir filmmiş. fikrimce 8-9 puan aralığındaki filmlerin yüzde doksanını cebinden çıkaracak türden..
filmi izlemeden önce david lynch'in sinema anlayışı hakkında bilgi edinmenizi öneriyorum. aksi takdirde bu filmi tam anlamıyla anlamak ve hissetmek zorlaşacaktır.
edit: imdb puanını öğrendim az önce.. inanılmaz derecede hak ettiğinin çok altında değer görmüş bir filmmiş. fikrimce 8-9 puan aralığındaki filmlerin yüzde doksanını cebinden çıkaracak türden..
devamını gör...
makinist ile son istasyon radyo yayını
amy winehouse'un en sevdiğim şarkısıdır, sen ağlama.* özlediğimiz yayınlar geldi, radyo yenilendi, devrimleri severiz, mayıslar bizim*......
devamını gör...
all quiet on the western front
yönetmen lewis milestone’un, erich maria remarque’ nin aynı adlı romanından uyarladığı türkçesi batı cephesinde yeni bir şey yok adlı romanından uyarlanmıştır. almanca orjinal adı im westen nichts neues dır.
kitabı çok güzel, filmi bir başka güzeldir.çekildiği 1930 yılına göre gerek anlatım, gerekse gerçekçi savaş sahneleri nedeniyle klasik kabul edilir.
kitap ve filmi birlikte anlatmaya çalışacağım, film olarak şimdiye kadar yapılmış hem en iyi savaş filmlerinden, konusu olarakta aynı zamanda yapılmış en iyi savaş karşıtı filmlerdendir. bu iki özelliği aynı anda vermesi nedeniyle ne kadar militarist olarak yaklaşırsanız o kadar anti-militarist olarak kendinizi yargılamak zorunda kalırsınız.(tabii sırf bir tarafı körü körüne tutmuyorsanız)
yazarı erich maria remarque olan bu eserde yazar, gerçekten anlattığı çocukların yaşında iken (henüz 16 yaşında) yaşı büyütülerek kuzey fransa’da cepheye gönderilir 1917’de yaralanır.
filmin yönetmeni lewis milestone ise abd ordusu ile 1. dünya savaşına katılmış, ve abd ordusu askerleri için eğitim filmleri çekmiştir. yazar ve yönetmenin aynı savaşta yolları kesişmese bile bu şekilde birlikte bulunmaları ilginç bir rastlantıdır.
film aslında sessiz çekilmesine karşın sonradan diyalogların ve efektlerin eklenmesiyle sesli hale getirilmiştir.
romanda ve filmde düşman; aslında fransızlar ve almanlar değil, doğrudan bu masum gençleri savaş alanına süren yöneticiler ve buna çanak tutan halktır. bu halk milliyetçilik ve vatan sevgisi kavramı ile bu gençleri yanlış yönlendirerek onları savaş alanına sürmektedirler. savaş zaten genelde bu değil midir?
yazıldığı ve çekildiği dönemi dikkate alacak olursak ( ki ilk yayınlanması almanya da ocak 1929 ,filmin çekimi ise 1930 yılıdır ) naziler almanyada yavaş yavaş güçlenmekte ve terör estirmektedirler. filmin gösterildiği salonlara bizzat , joseph goebbels’ in emriyle koku bombaları ve fareler bırakılmış, seyircilere bu şekilde korku salınmaya çalışılmıştır.
film, almanya’da almanları “korkak” gösterdiği gerekçesiyle sansürlenirken polonya’da ise “alman yanlısı” olduğu gerekçesiyle yasaklanır. naziler iktidara gelince de kitap yakılır, film yasaklanır. faşist ve militarist bir devletin böylesi alttan alta anti-militarist düşünceyi yayan bir filme ve kitaba müsaade etmesi düşünülemez bile.
aslında film olarak iki ayrı filmi vardır ,benim bahsettiğim 1930 tarihli olan lewis milestone’un yönettiği şu film:
bir de şu var ama ilkinin yanında daha kalitesiz bir remake olarak durmaktadır.
kitabı çok güzel, filmi bir başka güzeldir.çekildiği 1930 yılına göre gerek anlatım, gerekse gerçekçi savaş sahneleri nedeniyle klasik kabul edilir.
kitap ve filmi birlikte anlatmaya çalışacağım, film olarak şimdiye kadar yapılmış hem en iyi savaş filmlerinden, konusu olarakta aynı zamanda yapılmış en iyi savaş karşıtı filmlerdendir. bu iki özelliği aynı anda vermesi nedeniyle ne kadar militarist olarak yaklaşırsanız o kadar anti-militarist olarak kendinizi yargılamak zorunda kalırsınız.(tabii sırf bir tarafı körü körüne tutmuyorsanız)
yazarı erich maria remarque olan bu eserde yazar, gerçekten anlattığı çocukların yaşında iken (henüz 16 yaşında) yaşı büyütülerek kuzey fransa’da cepheye gönderilir 1917’de yaralanır.
filmin yönetmeni lewis milestone ise abd ordusu ile 1. dünya savaşına katılmış, ve abd ordusu askerleri için eğitim filmleri çekmiştir. yazar ve yönetmenin aynı savaşta yolları kesişmese bile bu şekilde birlikte bulunmaları ilginç bir rastlantıdır.
film aslında sessiz çekilmesine karşın sonradan diyalogların ve efektlerin eklenmesiyle sesli hale getirilmiştir.
romanda ve filmde düşman; aslında fransızlar ve almanlar değil, doğrudan bu masum gençleri savaş alanına süren yöneticiler ve buna çanak tutan halktır. bu halk milliyetçilik ve vatan sevgisi kavramı ile bu gençleri yanlış yönlendirerek onları savaş alanına sürmektedirler. savaş zaten genelde bu değil midir?
yazıldığı ve çekildiği dönemi dikkate alacak olursak ( ki ilk yayınlanması almanya da ocak 1929 ,filmin çekimi ise 1930 yılıdır ) naziler almanyada yavaş yavaş güçlenmekte ve terör estirmektedirler. filmin gösterildiği salonlara bizzat , joseph goebbels’ in emriyle koku bombaları ve fareler bırakılmış, seyircilere bu şekilde korku salınmaya çalışılmıştır.
film, almanya’da almanları “korkak” gösterdiği gerekçesiyle sansürlenirken polonya’da ise “alman yanlısı” olduğu gerekçesiyle yasaklanır. naziler iktidara gelince de kitap yakılır, film yasaklanır. faşist ve militarist bir devletin böylesi alttan alta anti-militarist düşünceyi yayan bir filme ve kitaba müsaade etmesi düşünülemez bile.
aslında film olarak iki ayrı filmi vardır ,benim bahsettiğim 1930 tarihli olan lewis milestone’un yönettiği şu film:
bir de şu var ama ilkinin yanında daha kalitesiz bir remake olarak durmaktadır.
devamını gör...
alt yazılı film vs dublaj film
ben her zaman orijinal dilde izleyip eğer bilmediğim bir dil ise altyazı tercih eder iken, beraber film izleyeceğim insanın dublajlı halini tercih etmesi ile dumur olmaktayım. o da haklı belki alt yazı okumak istemiyor ama ben dublajlı filme konsantre olamıyorum. hata arıyorum sürekli
devamını gör...
sözlük yazarlarının sosyal hayatları
devamını gör...
fleabag
kara mizah ve "mockumentary" severlerin kaçırmaması gerektiğini düşündüğüm, kendisini bir çırpıda izleten, adeta şeytan tüyüne sahip dizi.
künyesini pas geçiyorum. ne hakkında olduğuna dair sağda solda bir şeyler okumadan, direkt olarak balıklama dalınması gereken bir dizi bence fleabag. bunun birkaç sebebi var. ilki, derdini daha ilk birkaç dakikadan anlatabiliyor. olayların ve diyalogların akıcılığı kadar, izleyici olarak bizleri de birer karakter haline getirmesinden kaynaklı bence bu. dizi boyunca gerçek adını asla duymadığımız fleabag, kendisini sürekli takip eden izleyiciye olanı biteni anlatmak, kameraya ara sıra haylaz bakışlar atmak ya da hiçbir kelimesine gerek kalmadan ne hissettiğini anlamamızı sağlayacak şekilde mimikler kullanmak suretiyle bizi dizinin içine çekiyor. adeta orada olan ama fleabag hariç kimsenin bunu bilmediği bir avatar gibi dolanıyoruz etrafta.
ikinci sebep ise, sadece bir ya da birkaç konuya saplanıp kalmaması yahut gerçek hayata bir ya da birkaç konuyla özetlenemeyecek kadar fazla kökle bağlanmış olması. 12 bölüm boyunca kendimizi aşkı, seksi, aileyi, sanatı, kariyeri, dini, felsefeyi, sosyolojiyi, ekonomiyi, psikolojiyi aynı zaman parçacıklarında anlamlandırmaya, bunlara dair zincirleme sorgular yapmaya dalmışken buluyoruz. her bir karakter o kadar incelikli ve duyarlı yazılmış ki, sahnelerin birçoğu en az iki karakterin herhangi bir sebeple kutuplaşması üzerine kurulu olsa da, bir haklı ya da haksız atayamıyoruz çünkü her iki tarafı da anlayabiliyor, özümseyebiliyoruz. dizinin kurgusu ve mimarisi buna izin veriyor. başarılması çok zor bir şey bu: bir kurgu içinde gerçek hayatı, gerçek hayatı yaşayan birilerine anlatmak. hissetmesini, merak etmesini, düşünmesini, sorgulamasını, empati yapmasını sağlamak. özellikle bir mini dizi için, harikulade bir başarı.
birçok detay var hoşuma giden ama, fleabag ve claire arasındaki abla-kardeş ilişkisinde her iki tarafın da kendilerinden en beklenmedik anlarda özverili davranabilmesi, dizi boyunca herkesin elinden geçen heykelin fleabag'in karakter gelişimini yansıtır şekilde oradan oraya savrulması ve aslında fleabag'in annesinden esinlenilmesi, fleabag'in bizimle konuştuğunu bir tek aşık olduğu rahibin duyması çünkü fleabag'i gerçekten can kulağıyla dinleyen tek karakterin o olması, kredi başvurusu için mülakata girdiği bankacıyla sürdürdükleri sessiz sakin ama samimi dostluk sanırım hafızamda kalıcı yer edinenlerden.
künyesini pas geçiyorum. ne hakkında olduğuna dair sağda solda bir şeyler okumadan, direkt olarak balıklama dalınması gereken bir dizi bence fleabag. bunun birkaç sebebi var. ilki, derdini daha ilk birkaç dakikadan anlatabiliyor. olayların ve diyalogların akıcılığı kadar, izleyici olarak bizleri de birer karakter haline getirmesinden kaynaklı bence bu. dizi boyunca gerçek adını asla duymadığımız fleabag, kendisini sürekli takip eden izleyiciye olanı biteni anlatmak, kameraya ara sıra haylaz bakışlar atmak ya da hiçbir kelimesine gerek kalmadan ne hissettiğini anlamamızı sağlayacak şekilde mimikler kullanmak suretiyle bizi dizinin içine çekiyor. adeta orada olan ama fleabag hariç kimsenin bunu bilmediği bir avatar gibi dolanıyoruz etrafta.
ikinci sebep ise, sadece bir ya da birkaç konuya saplanıp kalmaması yahut gerçek hayata bir ya da birkaç konuyla özetlenemeyecek kadar fazla kökle bağlanmış olması. 12 bölüm boyunca kendimizi aşkı, seksi, aileyi, sanatı, kariyeri, dini, felsefeyi, sosyolojiyi, ekonomiyi, psikolojiyi aynı zaman parçacıklarında anlamlandırmaya, bunlara dair zincirleme sorgular yapmaya dalmışken buluyoruz. her bir karakter o kadar incelikli ve duyarlı yazılmış ki, sahnelerin birçoğu en az iki karakterin herhangi bir sebeple kutuplaşması üzerine kurulu olsa da, bir haklı ya da haksız atayamıyoruz çünkü her iki tarafı da anlayabiliyor, özümseyebiliyoruz. dizinin kurgusu ve mimarisi buna izin veriyor. başarılması çok zor bir şey bu: bir kurgu içinde gerçek hayatı, gerçek hayatı yaşayan birilerine anlatmak. hissetmesini, merak etmesini, düşünmesini, sorgulamasını, empati yapmasını sağlamak. özellikle bir mini dizi için, harikulade bir başarı.
birçok detay var hoşuma giden ama, fleabag ve claire arasındaki abla-kardeş ilişkisinde her iki tarafın da kendilerinden en beklenmedik anlarda özverili davranabilmesi, dizi boyunca herkesin elinden geçen heykelin fleabag'in karakter gelişimini yansıtır şekilde oradan oraya savrulması ve aslında fleabag'in annesinden esinlenilmesi, fleabag'in bizimle konuştuğunu bir tek aşık olduğu rahibin duyması çünkü fleabag'i gerçekten can kulağıyla dinleyen tek karakterin o olması, kredi başvurusu için mülakata girdiği bankacıyla sürdürdükleri sessiz sakin ama samimi dostluk sanırım hafızamda kalıcı yer edinenlerden.
devamını gör...
duymaya tahammül edilemeyen sesler
horlama sesi, uykuda hızlı nefes alıp veren insan sesi. uyurken ölüm sessizliği olmalı, tahammül edemiyorum.
devamını gör...
yeşilçam filmlerindeki unutulmaz sahneler
neşeli günler-aslan avı.
devamını gör...
dünya tarihinin en ünlü orta parmağı
teleskop cihazının mucidi olan ve kiliseye,engizasyon mahkemesine başkaldırıp dönemindeki tabuları yerle yeksan eden galileo galileinin cesedi 1773 yılında başka bir mezara aktarılırken yere düşen baş ve orta parmağı bu mucidin tılsımını taşımak isteyen kişiler tarafından çalınmasıyla dönemin ünlü kütüphanecisi angelo bandinin eline geçip altın bir fanus içinde halka sergilenmesi bir oldu. günümüzde hâlâ halka açık biçimde floransa bilim tarihi müzesinin galileo sergisinde varlığını sürdürmekte ve dünya tarihinin en ünlü orta parmağı olarak bilinmektedir.
ilgili fotoğraf
ilgili fotoğraf
devamını gör...
seni seviyorum ile seviyorum seni arasındaki fark
ikiside çok güzel değilmi ya.
belki farkı yok ama, sevgili olarak pek kullanılmasa da, ben ikincisini tercih ederim, hep de ikincisini kullanmışım şimdi farkettim, mesela "seviyorum bu huyunu, seviyorum bu elemanı" vs.
belki farkı yok ama, sevgili olarak pek kullanılmasa da, ben ikincisini tercih ederim, hep de ikincisini kullanmışım şimdi farkettim, mesela "seviyorum bu huyunu, seviyorum bu elemanı" vs.
devamını gör...
çat
sözlükte "katı, sert bir nesneden kırılırken çıkan ses ya da böyle iki nesne birbirine çarptığında çıkan ses." anlamına gelen sözcüktür.
devamını gör...
huzursuzluk
zülfü livaneli'nin romanıdır. çocukluğu mardin'de geçen ve şimdi istanbul'da yaşayan gazetecinin çocukluk arkadaşının başına gelenleri araştırmak için mardin'e gitmesini ve sır perdelerini aralamasını anlatan bir romandır. zülfü livaneli'nin yine kalemini konuşturdu çok iyi bir romandır.
devamını gör...
yazarların kitaplıklarının fotoğrafları
kitaplığım yok şu an. koltukların altlarını, kartonları ve valizleri çekip atmayacağım.
devamını gör...
yazarların unutamadığı film replikleri
gülmüş ve gülmüştük, beraber ve ayrı ayrı, yüksek sesle ve sessiz, görmezden gelinmesi gerekli ne varsa görmezden gelmeye, dünyamızdan kurtarılacak hiçbir şey yoksa hiçbir şeyden yeni bir dünya kurmaya kararlıydık.....
o gün...
hayatımın en güzel günlerinden biriydi, hayatımı yaşadığım ve hayatım hakkında hiç düşünmediğim bir gündü...
jonathan safran foer - extremely loud and ıncredibly close
o gün...
hayatımın en güzel günlerinden biriydi, hayatımı yaşadığım ve hayatım hakkında hiç düşünmediğim bir gündü...
jonathan safran foer - extremely loud and ıncredibly close
devamını gör...
seni düşünmek güzel şey
bir nazım hikmet ran şiiridir.
seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum...
seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...
fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum...
devamını gör...
mansur yavaş'ın selam chat tweeti
"tamam da niye ordasın?" kısmı ile güldüren tweet.
yeniliklere açık insanları seviyorum.
yeniliklere açık insanları seviyorum.
devamını gör...
birden fazla kitabı beraber okumak
hep yaptığım iş.
bir tanesi roman, bir tanesi şiir, bir tanesi pisikoloji kitabı olan 3 kitabı birden okuyorum.
gayet keyifli, bazen bunlar 3'ten fazla da olabiliyor.
ben yemekleri bile aynı tabakta görerek yemeyi seviyorum, haliyle birden fazla kitap okumam lazım.
bir tanesi roman, bir tanesi şiir, bir tanesi pisikoloji kitabı olan 3 kitabı birden okuyorum.
gayet keyifli, bazen bunlar 3'ten fazla da olabiliyor.
ben yemekleri bile aynı tabakta görerek yemeyi seviyorum, haliyle birden fazla kitap okumam lazım.
devamını gör...
exit through the gift shop
oscar ödülü adaylığı bulunan bir banksy belgeselidir.
zaman içinde ününe ün katan ancak bunu yapmak için sadece yaratıcı zekasını ve sanatsal yeteneklerini ve de gözü pekliğini kullanan grafiti sanatının krallarından biri olan banksy’nin çekmek zorunda kaldığı bu belgesel izleyenlere grafiti alemine derin bir bakış sağlıyor.

kendi işine bakmakta olan banksy bir gün thierry guetta diğer bir fransız’ın kapısını çalmasıyla geri dönülmez bir maceranın içinde bulur kendini. bu fransız hayatının neredeyse her saniyesini yıllardır filme almaktadır. bu takıntısı onda sokak sanatçıları ile ilgili bir belgesel çekme fikri uyandırır. ama bu konuda sandığı kadar yetenekli olmadığı ortaya çıkar.

filmde içeriden bir gözle sokak sanatçılarının sanatlarını icra etmek için verdikleri savaşı, sanatları ile anlatmak istedikleri, grafitinin ne olup ne olmadığı konularında bir gözlem imkanı buluyoruz.
filmde birçok sokak sanatçısı kendisi olarak görünse de banksy her zamanki gizemini koruyarak gözümüzdeki puslu kahraman imajını devam ettiriyor.

peki filmi banksy çektiyse thierry guetta ne yaptı? onu da filmde göreceksiniz.
zaman içinde ününe ün katan ancak bunu yapmak için sadece yaratıcı zekasını ve sanatsal yeteneklerini ve de gözü pekliğini kullanan grafiti sanatının krallarından biri olan banksy’nin çekmek zorunda kaldığı bu belgesel izleyenlere grafiti alemine derin bir bakış sağlıyor.

kendi işine bakmakta olan banksy bir gün thierry guetta diğer bir fransız’ın kapısını çalmasıyla geri dönülmez bir maceranın içinde bulur kendini. bu fransız hayatının neredeyse her saniyesini yıllardır filme almaktadır. bu takıntısı onda sokak sanatçıları ile ilgili bir belgesel çekme fikri uyandırır. ama bu konuda sandığı kadar yetenekli olmadığı ortaya çıkar.

filmde içeriden bir gözle sokak sanatçılarının sanatlarını icra etmek için verdikleri savaşı, sanatları ile anlatmak istedikleri, grafitinin ne olup ne olmadığı konularında bir gözlem imkanı buluyoruz.
filmde birçok sokak sanatçısı kendisi olarak görünse de banksy her zamanki gizemini koruyarak gözümüzdeki puslu kahraman imajını devam ettiriyor.

peki filmi banksy çektiyse thierry guetta ne yaptı? onu da filmde göreceksiniz.
devamını gör...
yazarların gününü özetleyen kelime
büyüdüm. *
devamını gör...