ayrı evlerde yaşanan evlilik
ece-fazıl say çiftinin evlilikleri üzerinden tartışılan konu bugünlerde.
bana aşırı mantıklı geldi. herkes evinde yaşıyor eşinin evine misafir oluyor. böylelikle kimse düzeninden vazgeçmiyor ve alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kalmıyor.
ayşe arman da bir dönem bu tarz evliliği çok savunmuştu diye hatırlıyorum.
karı-koca olunca ille de aynı evde yaşamak gerekmiyor ama çocuk olunca bu sistem zorlaşır sanki. o zaman bu şekilde başlayıp aynı evde yaşanabileceğine emin olunca da çocuk sahibi olunabilir.
bana aşırı mantıklı geldi. herkes evinde yaşıyor eşinin evine misafir oluyor. böylelikle kimse düzeninden vazgeçmiyor ve alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kalmıyor.
ayşe arman da bir dönem bu tarz evliliği çok savunmuştu diye hatırlıyorum.
karı-koca olunca ille de aynı evde yaşamak gerekmiyor ama çocuk olunca bu sistem zorlaşır sanki. o zaman bu şekilde başlayıp aynı evde yaşanabileceğine emin olunca da çocuk sahibi olunabilir.
devamını gör...
aşk ve gurur
1813 yılında yayımlanan kitap bir aşk romanı olmasının yanısıra dönemin izlerini ve ingiltere'deki sosyal sınıf farkını, kadının yerini ve miras düzenlemelerindeki adeletsizlikleri de göz önüne seren bir kitaptır.
kadınlar hakkındaki yorumlar yer yer insana rahatsızlık verse de kadının toplumdaki yerini çıplak bir gerçeklik ile görmemize ve gelişimine de tanıklık etmemizi sağlıyor.
romanın belirli kısımlarında anlatıcı formatının dışına çıkılması ve okur için kaleme alındığını belli eden cümleler ile teknik açıdan kusurlu bir kurgu olmasını ise roman türünün yeni yeni geliştiği bir dönemde yazılmış olmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. bunun yanında kitap oldukça akıcı ve okuru sıkmayan bir üslupla kaleme alınmıştır.
entelektüellik, ahlak, dürüstlük, adalet gibi kavramlar satır aralarında okura verilmek istenmiş; 'doğru ve yanlış' karakterler üzerinden aktarılmıştır.
iki yüz yıllık bir geçmişe sahip olan kitap defalarca basılmış, dizi ve filmi de birçok kez çekilmiştir.
kitapta gözüme tarazlı gelen bir bölümü de aşağıya bırakıyorum.
burada size derbyshire beldesini anlatacak
ve yolcularımızın gördüğü oxford, blenheim,
birmingham, warwick, kenelworth gibi ünlü
yerleri ince ince sayıp dökecek değiliz. bizi
şimdilik tek ilgilendiren yer derbyshire’ın ufak
bir köşesidir. yolcularımız, görüp gezilecek
bütün önemli yerleri gezdikten sonra, bayan
gardiner’ın bir zamanlar oturmuş olduğu
küçük lambton kentine yollandılar. ve
elizabeth, pemberley malikânesi’nin de
lambton’dan altı yedi kilometre uzakta
olduğunu yengesinden öğrendi. pemberley,
yollarının üzerinde olmamakla birlikte pek de
sapa sayılmazmış. o akşam, ertesi günlerini
tasarlarlarken bayan gardiner, pemberley’yi
gene görmek istediğini söyledi. bay gardiner de
buna razı olduğunu bildirince elizabeth’e
başvurdular. yengesi, “adını bu kadar
duyduğun bir yeri görmek istemez misin,
güzelim?” diye sordu. “hele birçok tanıdığının
yakından bildiği bir yeri. dostumuz wickham
orada büyümüş, biliyorsun.”
kadınlar hakkındaki yorumlar yer yer insana rahatsızlık verse de kadının toplumdaki yerini çıplak bir gerçeklik ile görmemize ve gelişimine de tanıklık etmemizi sağlıyor.
romanın belirli kısımlarında anlatıcı formatının dışına çıkılması ve okur için kaleme alındığını belli eden cümleler ile teknik açıdan kusurlu bir kurgu olmasını ise roman türünün yeni yeni geliştiği bir dönemde yazılmış olmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. bunun yanında kitap oldukça akıcı ve okuru sıkmayan bir üslupla kaleme alınmıştır.
entelektüellik, ahlak, dürüstlük, adalet gibi kavramlar satır aralarında okura verilmek istenmiş; 'doğru ve yanlış' karakterler üzerinden aktarılmıştır.
iki yüz yıllık bir geçmişe sahip olan kitap defalarca basılmış, dizi ve filmi de birçok kez çekilmiştir.
kitapta gözüme tarazlı gelen bir bölümü de aşağıya bırakıyorum.
burada size derbyshire beldesini anlatacak
ve yolcularımızın gördüğü oxford, blenheim,
birmingham, warwick, kenelworth gibi ünlü
yerleri ince ince sayıp dökecek değiliz. bizi
şimdilik tek ilgilendiren yer derbyshire’ın ufak
bir köşesidir. yolcularımız, görüp gezilecek
bütün önemli yerleri gezdikten sonra, bayan
gardiner’ın bir zamanlar oturmuş olduğu
küçük lambton kentine yollandılar. ve
elizabeth, pemberley malikânesi’nin de
lambton’dan altı yedi kilometre uzakta
olduğunu yengesinden öğrendi. pemberley,
yollarının üzerinde olmamakla birlikte pek de
sapa sayılmazmış. o akşam, ertesi günlerini
tasarlarlarken bayan gardiner, pemberley’yi
gene görmek istediğini söyledi. bay gardiner de
buna razı olduğunu bildirince elizabeth’e
başvurdular. yengesi, “adını bu kadar
duyduğun bir yeri görmek istemez misin,
güzelim?” diye sordu. “hele birçok tanıdığının
yakından bildiği bir yeri. dostumuz wickham
orada büyümüş, biliyorsun.”
devamını gör...
telefonların zihin okuması
ortam dinlemesidir o, zihin olsa yerinde duramazsın.
devamını gör...
gereğinden fazla rüya görmek
sigarayı yeni bırakan kişilerde sıklıkla karşılaşılan bir durum. bende şahsen olmuştu her gece üç dört farklı fantastik rüya görüyordum.
devamını gör...
türkiye'deki akılalmaz gürültü kirliliği
insanı tımarhanelik edecek sorun.
her yerdeler, yemin ederim her yerdeler. kimler? gürültüyü namus bilenler... inşaat sesleri, korna sesleri, sirenler, işportacılar, pazarcılar, bağıra bağıra konuşanlar, toplu taşımada susmayalar, allah'ını kaybetmişçesine zırlayan veletler...
delirmemek elde değil. sanki toplu tecavüz ediyorlar beynime. hiç mi sessizliğin, sakinliğin tadını çıkaramayacağız biz?
her yerdeler, yemin ederim her yerdeler. kimler? gürültüyü namus bilenler... inşaat sesleri, korna sesleri, sirenler, işportacılar, pazarcılar, bağıra bağıra konuşanlar, toplu taşımada susmayalar, allah'ını kaybetmişçesine zırlayan veletler...
delirmemek elde değil. sanki toplu tecavüz ediyorlar beynime. hiç mi sessizliğin, sakinliğin tadını çıkaramayacağız biz?
devamını gör...
elektrikler gidince hep bir ağızdan aaağğ demek
ışığın yokluğunda bir anlık panikle çıkardığımız sestir. ben de karanlıkta hiçbir şey yapamadığım için bu tepkiyi verip evdekileri bulmaya yöneliyorum. e tabii kimin şarjı fazlaysa o flaşı açarak bizim kurtarıcımız oluyor. *
devamını gör...
yazarların kendilerine söylemek istedikleri
kendi önünden çekil.
devamını gör...
1 mayıs işçi ve emekçi bayramı
alın terinin bayramı kutlu olsun.
devamını gör...
lila
renk, adını leylak* çiçeğinden -uçlarında hafif pembemsi bir renk tonu olan açık mor çiçek- alır.

on dokuzuncu yüzyılda avrupa'da, yasın son aşamalarını belirtmek için giysilerde soluk lila kullanılırdı. yasın başlangıç aşamaları elbette siyah renkle belirtiliyordu. bir yıl sonra, beyaz, lila ve lavanta rengi elbiseler, yas tutanlar için kabul edilebilir kıyafetler haline geldi.
aşk dilinde leylaklar, sevginin ilk heyecanlarını simgeler ve genelde flörtün başında verilir. leylakların çiçek açması genellikle ilkbaharı başlattığından, sevgilinize leylak çiçekleri vermek, duygularınızın da adeta çiçekler gibi filizlendiğini gösterir.
lila, açık bir mor tonu olarak kategorize edilir. ancak farklı tonları bulunmaktadır.
zengin, soluk ve derin, lila renginin üç alt kategorisidir. soluk lila neredeyse beyazdır, derin lila ise saf mora daha yakındır.
lila genellikle şefkat, duygusallık ve besleyici olmak gibi kadınsı niteliklerle güçlü bağlantılara sahiptir. bu kadınlık, başkalarının ihtiyaçlarını kendilerinin önüne koyma, yardımseverlik ve çatışmalardan kaçınma şeklinde kendini gösterir.
leylakların uçlarındaki hafif pembemsi renk, olgunlaşmamışlığı ve kararsızlığı temsil eder.
ters bir bakımdan ise, rengin benzersizliği, öne çıkma ve kalabalığa karşı çıkma isteği anlamına gelir. duyguların veya kişiliğin ifadesi insanların fikirlerinden daha önemlidir.
kişinin duygularını ön plana çıkarması bazen duygusal kontrol kaybına neden olabilir ve bu da olgunlaşmamışlığa kadar uzanır.
renk psikolojisine göre, lila rengi genellikle dostluk, açık fikirlilik, olgunlaşmamışlık ve dışa dönüklük gibi niteliklerle ilişkilendirilir. rengin, duygusal ifadeyi teşvik ederek antisosyal davranışı ve saldırganlığı azaltmaya yardımcı olduğu söylenmektedir.
lila rengi, anı yaşamak, girişken olmak ve farklı düşünme biçimlerine açık olmak anlamına gelir. pek çok farklı bakış açısına ve öneriye açık olmak bazen kararsızlığa yol açabilir.
en sevdiğiniz renk lila ise:
* duygusal
* dışa dönük
* alışılmadık
* olgunlaşmamış ve
* dışa yönelik düşünen birisi olabilirsiniz.
mavi ve kırmızıların olduğu bir dünyada lila nadirdir ve zor bulunur. belki de bu, yılda sadece bir kez kısa bir süre çiçek açan leylak ağaçlarına olan hayranlığımızın nedeninin ta kendisidir.
kaynak

on dokuzuncu yüzyılda avrupa'da, yasın son aşamalarını belirtmek için giysilerde soluk lila kullanılırdı. yasın başlangıç aşamaları elbette siyah renkle belirtiliyordu. bir yıl sonra, beyaz, lila ve lavanta rengi elbiseler, yas tutanlar için kabul edilebilir kıyafetler haline geldi.
aşk dilinde leylaklar, sevginin ilk heyecanlarını simgeler ve genelde flörtün başında verilir. leylakların çiçek açması genellikle ilkbaharı başlattığından, sevgilinize leylak çiçekleri vermek, duygularınızın da adeta çiçekler gibi filizlendiğini gösterir.
lila, açık bir mor tonu olarak kategorize edilir. ancak farklı tonları bulunmaktadır.
zengin, soluk ve derin, lila renginin üç alt kategorisidir. soluk lila neredeyse beyazdır, derin lila ise saf mora daha yakındır.
lila genellikle şefkat, duygusallık ve besleyici olmak gibi kadınsı niteliklerle güçlü bağlantılara sahiptir. bu kadınlık, başkalarının ihtiyaçlarını kendilerinin önüne koyma, yardımseverlik ve çatışmalardan kaçınma şeklinde kendini gösterir.
leylakların uçlarındaki hafif pembemsi renk, olgunlaşmamışlığı ve kararsızlığı temsil eder.
ters bir bakımdan ise, rengin benzersizliği, öne çıkma ve kalabalığa karşı çıkma isteği anlamına gelir. duyguların veya kişiliğin ifadesi insanların fikirlerinden daha önemlidir.
kişinin duygularını ön plana çıkarması bazen duygusal kontrol kaybına neden olabilir ve bu da olgunlaşmamışlığa kadar uzanır.
renk psikolojisine göre, lila rengi genellikle dostluk, açık fikirlilik, olgunlaşmamışlık ve dışa dönüklük gibi niteliklerle ilişkilendirilir. rengin, duygusal ifadeyi teşvik ederek antisosyal davranışı ve saldırganlığı azaltmaya yardımcı olduğu söylenmektedir.
lila rengi, anı yaşamak, girişken olmak ve farklı düşünme biçimlerine açık olmak anlamına gelir. pek çok farklı bakış açısına ve öneriye açık olmak bazen kararsızlığa yol açabilir.
en sevdiğiniz renk lila ise:
* duygusal
* dışa dönük
* alışılmadık
* olgunlaşmamış ve
* dışa yönelik düşünen birisi olabilirsiniz.
mavi ve kırmızıların olduğu bir dünyada lila nadirdir ve zor bulunur. belki de bu, yılda sadece bir kez kısa bir süre çiçek açan leylak ağaçlarına olan hayranlığımızın nedeninin ta kendisidir.
kaynak
devamını gör...
17 ocak 2021 normal sözlük güncellemeleri
tanım, beğeni ve favori bildirimlerine oy sahibinin mahlasının eklenmesi yeniliğini takdir ettim ve yapanın eline sağlık. böylelikle puan veren yazarın kim olduğuna dair alt kısma tıklama zahmetinden kurtarmış oldu.
devamını gör...
hülya avşar'ın zenginlik ile ilgili açıklaması
geçenlerde de sapyoseksüelim demişti.
devamını gör...
çürümenin kitabı
eserlerini fransızca yazan rumen yazar e.m. cioran'ın 1949 yılı çıkışlı kitabı. kitap, 1996 yılından itibaren metis yayınları tarafından ''çürümenin kitabı'' adıyla basılmaktadır. fransızca'dan başarıyla çeviren haldun bayrı, kitaba herhangi bir önsöz eklemeyi gerek görmemiş haklı olarak. metis basımının kapağında yer verilen resim micheal mathias prechti'nin portakallar adlı tablosudur.
eser cioran'ın bir kesim okura göre ''ergen aforizmalar dolu kitabı'', bir kısım okura göre ise ''başucu kitabı'' olarak nitelendirilmektedir. ilk okur kesimi genelde kitap hakkında ''yarıya kadar okuyamadım'', ''okudum ancak gereksizdi'' şeklinde yorumlar yapmakta iken; ikinci okur kesimi ''dikkate değer kişisel yargıları barındıran ve her zaman açıp okunabilecek bir kitap'' şeklinde yorumlar yapmaktadır.
esere ilk okuduğumda cioran'ın ben açıkçası nihilizmin de ötesinde durduğunu düşünmüştüm. son derece yokoluşçu yargılarla doldurmuştu kitabı*... ikinci ve üçüncü okuyuşumda hak verdim cioran'a ancak hakkında kapıldığım niçe'den daha hiç'çi düşüncesi yerini başka bir şeye bıraktı. çünkü o, sorgulamalarını değil yargılarını yazmıştı. çünkü cioran bu kitabı 1936 yılında yazmayı bitirmiş, ancak okuyup evirip çevirdikçe bazı yerlerini yeniden yazmış ve düzeltmişti. bu da eseri sadece bir ''kitap'' olmaktan öte bir noktaya koymuştur. eser, okuyucuya herhangi bir öğreticilikle gitmiyor. cioran her cümleyi son derece bencil bir içtenlikle, bireysel olarak kaleme almış. size herhangi bir fikri empoze etme amacı gütmüyor. 'bak evlat bu hayatta bunlar böyle böyledir' demiyor. buna karşılık 'bence' kelimesine de kitabın herhangi bir yerinde rastlamak mümkün değil. bazı okur kısımının hayat enerjisini elinden aldığı yönündeki söylentiler doğru olabilir çünkü anlatılar komple bir dürüstlük içinde yazılmış. bu da kişinin kendi varoluşuyla, insan türünün karakteriyle ilgili ciddi yargılar barındırmasından mütevellit yüzleşmesini sağlıyor. doğal olarak okuyucu da bu yüzleşmeden memnun kalmıyor: ''ne güzel takılıyordum kendi dalgamda'' durumunu yerle bir etmece... konforu bozmaca... rahatınızı elinizden almaca...
cioran, kitabın ''dolaylı hayvan'' bölümünde şöyle der: tabiatta bütün varlıkların kendi yerleri varken, insan, metafizik olarak başıboş dolaşan, hayatın içinde kaybolmuş, yaradılış içinde tuhaf kaçan bir yaratık olmayı sürdürmektedir.
''kurtuluş yoluyla iptal'' bölümünde ise şöyle der: bir kez selamete erdikten sonra, kendine hala canlı demeye kim cesaret edebilir?
''unsurlarla dönüş'' bölümünde felsefeye ilişkin düşündürücü bir yargı belirmiştir: sokrates-öncesi düşünürlerden beri felsefe hiçbir ilerleme kaydetmeseydi, şikayet edilecek bir durum olmazdı.
''vardım, varım, ya da olacağım; dilbilgisinin sorunudur bu, varoluşun değil.''
'' çünkü her dehanın içinde bir marsilyalı'yla* bir tanrı beraber yaşar.''
(* marsilyalılar, palavracılıklarıyla ünlüdür.)
insanın kendi ile olan yüzleşmesine farklı açılardan ve acılardan yaklaştığını söylemek mümkün. ya da cioran'ın marsilyalılığı fazla kalmış olabilir; emin değilim. esas saplantısı, kayıp nesil, oluşturduğumuz siteler (sistem), iyilik ve kötülük, felsefenin olmayışı, trajedinin koşullar, bilinç, doğanın küstahlığı, melankoli, müzik, özgürlük, metafizik hayvan, itaatsizlik, yaşamak alanındaki tüm yargılarınızı tekrar düşünmeye sevk ettiği ciddi bir gerçek.
en sevdiğim pasajlarından biri ise şudur (ne zaman kendini bir şey zanneden bir hiç ile karşılaşsam gelir aklıma) : her şeyi horgören kişi mükemmel bir asalet havası üstlenmeli, ötekileri hatta kendini bile yanıltmalıdır: sahte canlı görevini böylece daha rahat yerine getirecektir.
bu eserin başucumda durmasının sebeplerinden biri cioran'ın geçmişte nazizim ile ilişkililiği ve kitabın ''hayatın pazarları adlı bölümünde, evreni bir pazar öğleden sonrasına dönüştürmesidir -ki pasaj sonu olmayan bir sonluluğu, sonsuz olmayan bir sonluluğu çok iç gıcıklayıcı şekilde ifade etmektedir-
(bkz: bir pazar öğleden sonrasına dönüşmüş evren)
''pazar öğleden sonraları aylarca uzasaydı, ter dökmekten kurtulmuş, ilk lanetin ağırlığından sıyrılıp hafiflemiş olan insanlık nereye varırdı? yaşanmaya değer bir tecrübe olurdu bu. tek eğlencenin cinayet olacağı; sefahatın yürek temizliği, naranın melodi, sırıtmanın şefkat halinde görüneceği hayli muhtemel. zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi. şiirle dolu yüreklere şevksiz bir yamyamlık, bir sırtlan hüznü yerleştirirdi; kasap ve cellatlar bitkin düşüp tükenir, kiliseler ve genelevler iç çekişlerle dolardı. bir pazar öğleden sonrasına dönüşmüş evren... sıkıntının tasviridir bu - evrenin de sonu...''
okumadıysanız, kendinize benim gibi başucunuzda tutmama sözü vererek okuyabilirsiniz. en azından sevdiğiniz yada sevmediğiniz bir şey daha olur.
eser cioran'ın bir kesim okura göre ''ergen aforizmalar dolu kitabı'', bir kısım okura göre ise ''başucu kitabı'' olarak nitelendirilmektedir. ilk okur kesimi genelde kitap hakkında ''yarıya kadar okuyamadım'', ''okudum ancak gereksizdi'' şeklinde yorumlar yapmakta iken; ikinci okur kesimi ''dikkate değer kişisel yargıları barındıran ve her zaman açıp okunabilecek bir kitap'' şeklinde yorumlar yapmaktadır.
esere ilk okuduğumda cioran'ın ben açıkçası nihilizmin de ötesinde durduğunu düşünmüştüm. son derece yokoluşçu yargılarla doldurmuştu kitabı*... ikinci ve üçüncü okuyuşumda hak verdim cioran'a ancak hakkında kapıldığım niçe'den daha hiç'çi düşüncesi yerini başka bir şeye bıraktı. çünkü o, sorgulamalarını değil yargılarını yazmıştı. çünkü cioran bu kitabı 1936 yılında yazmayı bitirmiş, ancak okuyup evirip çevirdikçe bazı yerlerini yeniden yazmış ve düzeltmişti. bu da eseri sadece bir ''kitap'' olmaktan öte bir noktaya koymuştur. eser, okuyucuya herhangi bir öğreticilikle gitmiyor. cioran her cümleyi son derece bencil bir içtenlikle, bireysel olarak kaleme almış. size herhangi bir fikri empoze etme amacı gütmüyor. 'bak evlat bu hayatta bunlar böyle böyledir' demiyor. buna karşılık 'bence' kelimesine de kitabın herhangi bir yerinde rastlamak mümkün değil. bazı okur kısımının hayat enerjisini elinden aldığı yönündeki söylentiler doğru olabilir çünkü anlatılar komple bir dürüstlük içinde yazılmış. bu da kişinin kendi varoluşuyla, insan türünün karakteriyle ilgili ciddi yargılar barındırmasından mütevellit yüzleşmesini sağlıyor. doğal olarak okuyucu da bu yüzleşmeden memnun kalmıyor: ''ne güzel takılıyordum kendi dalgamda'' durumunu yerle bir etmece... konforu bozmaca... rahatınızı elinizden almaca...
cioran, kitabın ''dolaylı hayvan'' bölümünde şöyle der: tabiatta bütün varlıkların kendi yerleri varken, insan, metafizik olarak başıboş dolaşan, hayatın içinde kaybolmuş, yaradılış içinde tuhaf kaçan bir yaratık olmayı sürdürmektedir.
''kurtuluş yoluyla iptal'' bölümünde ise şöyle der: bir kez selamete erdikten sonra, kendine hala canlı demeye kim cesaret edebilir?
''unsurlarla dönüş'' bölümünde felsefeye ilişkin düşündürücü bir yargı belirmiştir: sokrates-öncesi düşünürlerden beri felsefe hiçbir ilerleme kaydetmeseydi, şikayet edilecek bir durum olmazdı.
''vardım, varım, ya da olacağım; dilbilgisinin sorunudur bu, varoluşun değil.''
'' çünkü her dehanın içinde bir marsilyalı'yla* bir tanrı beraber yaşar.''
(* marsilyalılar, palavracılıklarıyla ünlüdür.)
insanın kendi ile olan yüzleşmesine farklı açılardan ve acılardan yaklaştığını söylemek mümkün. ya da cioran'ın marsilyalılığı fazla kalmış olabilir; emin değilim. esas saplantısı, kayıp nesil, oluşturduğumuz siteler (sistem), iyilik ve kötülük, felsefenin olmayışı, trajedinin koşullar, bilinç, doğanın küstahlığı, melankoli, müzik, özgürlük, metafizik hayvan, itaatsizlik, yaşamak alanındaki tüm yargılarınızı tekrar düşünmeye sevk ettiği ciddi bir gerçek.
en sevdiğim pasajlarından biri ise şudur (ne zaman kendini bir şey zanneden bir hiç ile karşılaşsam gelir aklıma) : her şeyi horgören kişi mükemmel bir asalet havası üstlenmeli, ötekileri hatta kendini bile yanıltmalıdır: sahte canlı görevini böylece daha rahat yerine getirecektir.
bu eserin başucumda durmasının sebeplerinden biri cioran'ın geçmişte nazizim ile ilişkililiği ve kitabın ''hayatın pazarları adlı bölümünde, evreni bir pazar öğleden sonrasına dönüştürmesidir -ki pasaj sonu olmayan bir sonluluğu, sonsuz olmayan bir sonluluğu çok iç gıcıklayıcı şekilde ifade etmektedir-
(bkz: bir pazar öğleden sonrasına dönüşmüş evren)
''pazar öğleden sonraları aylarca uzasaydı, ter dökmekten kurtulmuş, ilk lanetin ağırlığından sıyrılıp hafiflemiş olan insanlık nereye varırdı? yaşanmaya değer bir tecrübe olurdu bu. tek eğlencenin cinayet olacağı; sefahatın yürek temizliği, naranın melodi, sırıtmanın şefkat halinde görüneceği hayli muhtemel. zamanın sınırsızlığı duygusu, her saniyeyi dayanılmaz bir azaba, darağacına çevirirdi. şiirle dolu yüreklere şevksiz bir yamyamlık, bir sırtlan hüznü yerleştirirdi; kasap ve cellatlar bitkin düşüp tükenir, kiliseler ve genelevler iç çekişlerle dolardı. bir pazar öğleden sonrasına dönüşmüş evren... sıkıntının tasviridir bu - evrenin de sonu...''
okumadıysanız, kendinize benim gibi başucunuzda tutmama sözü vererek okuyabilirsiniz. en azından sevdiğiniz yada sevmediğiniz bir şey daha olur.
devamını gör...
kuzugöbeği mantarı
(bkz: morel)
son dönemde türkiye'de yetiştiriciliği de yaygınlaşmış mantar türüdür.
kurak, nemli olmayan toprağı sevmez. bir dağın daha az güneş alan tarafında bu mantarın bulunma ihtimali de daha yüksektir. özellikle yosunları ölmemiş eski dere yataklarında, hatta direkt yosunlarla bitişik vaziyette veya su kaynağı yakınlarında bulunma ihtimali güçlüdür.
son dönemde türkiye'de yetiştiriciliği de yaygınlaşmış mantar türüdür.
kurak, nemli olmayan toprağı sevmez. bir dağın daha az güneş alan tarafında bu mantarın bulunma ihtimali de daha yüksektir. özellikle yosunları ölmemiş eski dere yataklarında, hatta direkt yosunlarla bitişik vaziyette veya su kaynağı yakınlarında bulunma ihtimali güçlüdür.
devamını gör...
şu an ne olsa mutlu olursun sorunsalı
çok eğleneceğim bir arkadaş grubuyla tatile çıkmak. evet bu.
devamını gör...
budizm
yaygın bilinenin aksine budizm bir din değildir. bir felsefe veyahut inanış biçimi olarak adlandırılması daha doğru olur. vikipedi'de bir dindir diye tanımlanmış olsa da(aynı şekilde yüzeysel bakışla google'da) bir prens olarak doğan siddhartha'nın yaşam öyküsünün sonucunda, kendisinin vardığı kanıya, hayat felsefesine yönelik yaratılmış, düşünsel olarak evrimleştirmiş olduğu sistemdir. doktrinsel kaynaklarda din olmadığı vurgulanmaktadır aynı zamanda.
ilgili olarak: (bkz: panteizm)
ilgili olarak: (bkz: panteizm)
devamını gör...
elements of pure economics
leon walras kitabıdır. bu kitabında,genel denge teorisi için basitleştirilmiş bir model oluşturma konusunda önemli ipuçları vermiştir.
devamını gör...


