lagr
açılımı learning applied to ground robots olan teknoloji. "yer/kara araçlarına uygulanan öğrenme" gibi bir anlama geldiği için başlığı bu şekilde açmak istedim.
stair başlığında farklı türde bir robottan bahsettim. stair yukarıdan aşağı öğrenme metoduyla oluşturulmuş, her şeyi başından programlanmış bir türdür. lagr ise aşağıdan yukarı öğrenme yöntemiyle, "tecrübe ederek" öğrenir. örneğin bir araziye onu bıraktığınızda, orada neye çarpmaması, neyin etrafından dolanması gerektiği hakkında bir bilgisi yoktur. engellere çarpa çarpa, onlara çarpmamaları gerektiğini öğrenir ve bir sonraki turunda, daha önce çarptığı bir engele çarpmadan onun etrafından dolaşabilir.
lagr türü bir robot gps sistemi kullanır. cisimleri tanımaları için kızılötesi sensörleri ve kameraları vardır. bir ethernet ağına bağlı olan bu robotun hafızasında, ona sandalyeleri, bankları, kapıları yahut herhangi bir nesneyi tanıtacak görüntüler yoktur. robot bunları kendisi öğrenmek durumundadır. sadece ona gideceği yer söylenir ve orada artık tamamen kendi başına hareket etmek durumundadır.
testler 3 kez tekrarlanır. lagr'dan, kendisine verilen bir koordinata doğru hızlıca gitmesi istenir. yol boyunca, önceden bilinmeyen engellerle karşılaşır. kamera ve sensörleri aracılığıyla bu engellerin görüntülerini alır ve böylece parkuru 3 kez, engelleri tanıyarak aşması hedeflenir.
bu tip çalışmalar ileride, kendi kendine trafiğe çıkabilen otomobillerin temeli olabilir. sürücülerin kalp krizi geçirmesi gibi durumlarda kazalara sık rastlanıyor dünya çapında. böyle bir teknoloji ile otomatik pilot modunda kendi kendini kullanabilen bir araba, bu tür kazalardan kaynaklanan ölümleri sonlandırabilir.
parkur testlerinden bir kare:

görselin kaynağı
stair başlığında farklı türde bir robottan bahsettim. stair yukarıdan aşağı öğrenme metoduyla oluşturulmuş, her şeyi başından programlanmış bir türdür. lagr ise aşağıdan yukarı öğrenme yöntemiyle, "tecrübe ederek" öğrenir. örneğin bir araziye onu bıraktığınızda, orada neye çarpmaması, neyin etrafından dolanması gerektiği hakkında bir bilgisi yoktur. engellere çarpa çarpa, onlara çarpmamaları gerektiğini öğrenir ve bir sonraki turunda, daha önce çarptığı bir engele çarpmadan onun etrafından dolaşabilir.
lagr türü bir robot gps sistemi kullanır. cisimleri tanımaları için kızılötesi sensörleri ve kameraları vardır. bir ethernet ağına bağlı olan bu robotun hafızasında, ona sandalyeleri, bankları, kapıları yahut herhangi bir nesneyi tanıtacak görüntüler yoktur. robot bunları kendisi öğrenmek durumundadır. sadece ona gideceği yer söylenir ve orada artık tamamen kendi başına hareket etmek durumundadır.
testler 3 kez tekrarlanır. lagr'dan, kendisine verilen bir koordinata doğru hızlıca gitmesi istenir. yol boyunca, önceden bilinmeyen engellerle karşılaşır. kamera ve sensörleri aracılığıyla bu engellerin görüntülerini alır ve böylece parkuru 3 kez, engelleri tanıyarak aşması hedeflenir.
bu tip çalışmalar ileride, kendi kendine trafiğe çıkabilen otomobillerin temeli olabilir. sürücülerin kalp krizi geçirmesi gibi durumlarda kazalara sık rastlanıyor dünya çapında. böyle bir teknoloji ile otomatik pilot modunda kendi kendini kullanabilen bir araba, bu tür kazalardan kaynaklanan ölümleri sonlandırabilir.
parkur testlerinden bir kare:

görselin kaynağı
devamını gör...
ruhsar
dün gece geç saatlerden beri aklıma takılan, sabaha karşı uyuduğum halde uykumun neredeyse her anını paylaştığım nedim dizelerinde geçen sözcük:
"haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
mey süzülmüş şîşeden ruhsar-ı âl olmuş sana"
aman tanrım, adamdaki inceliğe bakar mısınız? nezaket ki, kendisi zaten soyut bir kavramdır, işte o nezaket bile tekrar uzun uğraşlarla inceltilip sevgilinin boyu bosu oluyor, şarap da süzüle süzüle öyle bir renk alıyor ki, tam sevgilinin yanağının rengini alıyor.
sevgilinin 'ruhsar'ı, yani yanağı öyle bir renk ki, en nadide şaraplar bile sevgilinin yanağının rengiyle aşık atamaz efendim. şiirin devamında şair sevgilisini övmelere devam ededursun, başka bir şair ondan yüz küsur yıl önce yaşamış fuzuli nam büyük şair, bakalım ruhsar sözcüğünü nece kullanmış:
"gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı akar su
habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı"
ah! yine yanak ve yine renk. amma bu sefer yanak şaraba değil güle benzetilmiş. sevgilinin, gülün o tatlı pembeliği içindeki yanağına karşı, şairin de gözlerinden bu yanak rengiyle aynı renkte kanlı gözyaşları dökülüyormuş.
(bu beyitten ne edebi sanatlar bulunur, edebiyat öğretmenlerinin ne çok sevdiği bir beyittir bu, bir bilseniz.) beyitimize döner isek, şairimiz sevgilinin yanağının rengine karşın, ona ulaşamamanın ızdırabı içinde ağlamakta, gözlerinden akan kanlı gözyaşları, ilkbaharda coşkun akan ırmaklara karışmakta, ırmağın rengi bile, şairin gözyaşlarının rengiyle bulanmaktadır.
ah mine'l-aşk! sen nelere kadirsin!
-işbu girdi, sözlükte son zamanlarda 'aşk' ilen ilgili çok fazla yorumun dikkat çekmesinden kelli, rüyalara bile tasallut etmesinden mütevvellit yazılmıştır. ilgilenenlere duyurulur.
"haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
mey süzülmüş şîşeden ruhsar-ı âl olmuş sana"
aman tanrım, adamdaki inceliğe bakar mısınız? nezaket ki, kendisi zaten soyut bir kavramdır, işte o nezaket bile tekrar uzun uğraşlarla inceltilip sevgilinin boyu bosu oluyor, şarap da süzüle süzüle öyle bir renk alıyor ki, tam sevgilinin yanağının rengini alıyor.
sevgilinin 'ruhsar'ı, yani yanağı öyle bir renk ki, en nadide şaraplar bile sevgilinin yanağının rengiyle aşık atamaz efendim. şiirin devamında şair sevgilisini övmelere devam ededursun, başka bir şair ondan yüz küsur yıl önce yaşamış fuzuli nam büyük şair, bakalım ruhsar sözcüğünü nece kullanmış:
"gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı akar su
habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı"
ah! yine yanak ve yine renk. amma bu sefer yanak şaraba değil güle benzetilmiş. sevgilinin, gülün o tatlı pembeliği içindeki yanağına karşı, şairin de gözlerinden bu yanak rengiyle aynı renkte kanlı gözyaşları dökülüyormuş.
(bu beyitten ne edebi sanatlar bulunur, edebiyat öğretmenlerinin ne çok sevdiği bir beyittir bu, bir bilseniz.) beyitimize döner isek, şairimiz sevgilinin yanağının rengine karşın, ona ulaşamamanın ızdırabı içinde ağlamakta, gözlerinden akan kanlı gözyaşları, ilkbaharda coşkun akan ırmaklara karışmakta, ırmağın rengi bile, şairin gözyaşlarının rengiyle bulanmaktadır.
ah mine'l-aşk! sen nelere kadirsin!
-işbu girdi, sözlükte son zamanlarda 'aşk' ilen ilgili çok fazla yorumun dikkat çekmesinden kelli, rüyalara bile tasallut etmesinden mütevvellit yazılmıştır. ilgilenenlere duyurulur.
devamını gör...
pomodoro tekniği
bir ders çalışma tekniği. 25 dakika ders + 5 dakika mola şeklinde yapılır.
belirli başlı kuralları vardır, bu kurallara uyulduğu takdirde çok faydalı olduğu görülür.
belirli başlı kuralları vardır, bu kurallara uyulduğu takdirde çok faydalı olduğu görülür.
devamını gör...
güneş (yazar)
sözlüğe bıraktığı “karalama defteri notlarını” okurken; her defasında başka başka ufuklara yelken açmamı sağlayan, mütevazi ve sıcak, sempatik ve cana yakın sözlük yazarı. kendisi ile yaptığımız kısacık sohbette bile enerjisi kelimelerden taşan nadide insan.
devamını gör...
ayrılma klişeleri
çok yoğun bir dönem geçiriyorum,
psikolojim çok bozuk,
ailemle sorunlarım var,
sen çok iyi birisin ama ben yapamıyorum, bu günlerde kendimi çok kötü hissediyorum,
seni gerçekten seviyorum ama kendimden emin olamıyorum,
sana yetemediğimi farkettim,
seni mutlu edemiyorum,
ben öyle çok arayan soran biri değilim zaten telefonu elime almıyorum,
aslında sürekli arayıp sürekli yanına gelebilirim ama korkuyorum...
gibi devam eden cümleleri içinde barındırır. sizi seven size ilgi göstermekten ve sizinle olmaktan mutlu olandır, unutmayın.
psikolojim çok bozuk,
ailemle sorunlarım var,
sen çok iyi birisin ama ben yapamıyorum, bu günlerde kendimi çok kötü hissediyorum,
seni gerçekten seviyorum ama kendimden emin olamıyorum,
sana yetemediğimi farkettim,
seni mutlu edemiyorum,
ben öyle çok arayan soran biri değilim zaten telefonu elime almıyorum,
aslında sürekli arayıp sürekli yanına gelebilirim ama korkuyorum...
gibi devam eden cümleleri içinde barındırır. sizi seven size ilgi göstermekten ve sizinle olmaktan mutlu olandır, unutmayın.
devamını gör...
bombus arısı
bir çeşit yaban arısı.
böcek ve benzeri yaratık fobisi olanlar tıklamasın lütfen
tombalak görüntüsüyle diğer arılara kıyasla çok sevimli olan bu arılar, normalde avustralya ve yeni zelanda kökenli ve seracılık için çok yararlı bir tür. polenleri oldukça hızlı topluyorlar ve genellikle zararsızlar. kendisini tehlikede hissederse tabi ki zararlı bir canlıya dönüşür ve tırtıklı iğnesi ile birçok kez sokabilir hedefini.
böcek ve benzeri yaratık fobisi olanlar tıklamasın lütfen
tombalak görüntüsüyle diğer arılara kıyasla çok sevimli olan bu arılar, normalde avustralya ve yeni zelanda kökenli ve seracılık için çok yararlı bir tür. polenleri oldukça hızlı topluyorlar ve genellikle zararsızlar. kendisini tehlikede hissederse tabi ki zararlı bir canlıya dönüşür ve tırtıklı iğnesi ile birçok kez sokabilir hedefini.
devamını gör...
rakı ile dinlenebilecek şarkılar
devamını gör...
belediye çukuruna düşmek
başıma gelen olay. gerçekten bir şaka değil.
2011 van depremi sonrası yapılan kıyafet yardımlarına katkıda bulunmak istedim. o zamanlar itü 1. sınıf mühendislik öğrencisiyim. annemin tüm yalvarmalarıma rağmen örmekten vazgeçmediği kalın yünlü kazaklarımın hepsini güzelce paketledim. aşırı mutluyum ama, sonunda emek verdiği için atmaya kıyamadığım kazaklar çok güzel bir amaca hizmet edecek. bizim okulda bu konuda düzgün bir organizasyon yoktu. istanbul üniversitesinde okuyan arkadaşım "bizim okulda çok güzel örgütlendiler, hadi gel bizim okula verelim" dedi. laleli, acayip sevdiğim, tam otantik istanbul semti. 12 tercihinden 12 sini istanbul yazan, istanbul'a aşık bir bebeyim, istanbul'un her köşesi bana heyecan veriyor, sultangazi dahil. hele ki laleli.. tabii o zaman her yer yeni saç ektirmiş arap kaynamıyordu, laleli bile. neyse eski istanbul geyiklerini bırakıyorum, ben poşetlerimi alıp koşa koşa arkadaşımla buluştum.
iü laleli kampüsüne vardık. iü yabancı öğrencileri okula almakta sürekli sorun çıkaran bir üniversite olduğu için çok zeki arkadaşım "gel lan seni gizlice arka kapıdan sokucam ben" havalarına girdi. 2 yıldır o okulda okuyor ya, kurdu oldu sanki. o önden ben arkadan tin tin gidiyoruz. aykırı bişey yapıcam ya, bende gaza geldim "ehueehue" diye sırıta sırıta arkasından gidiyorum. yaradanın sevgili kulu arkadaşım kaldırımdan değil yoldan yürüyor, sanki doğrusu oymuş gibi. oymuş ya, bilemedim tabi. ben yürüdüğüm kaldırımdan park eden arabalar yüzünden artık inmek zorunda kaldım. ancak inmeye çalıştığım yerde ince tahta plakalar vardı. ama iki gözüm önüme aksın ki kaldırıma atılmış tahtalar gibi duruyordu. bir uyarı levhası olmasını geç, altında kuyu olduğunu belli eden hiçbir emare yok. kıllı bir durum yoktu arkadaşlar vallahi yoktu ya. 5 dakika önce tramvayda g*tümü pandiklemelerinden son anda kurtulmuşum. yani her şey aşırı olağan.
allah kahretsin ki o tahtanın tam ortasına basarak inmeye kalktım kaldırımdan. bastığım gibi sanki yerküre ikiye ayrılmış gibi beni içine çekmeye başladı. tahta kırılırken çıkan "çat" sesi hala kulaklarımda. beni içine öyle bir çekti ki, size anlatamam, vakumlanıyormuş gibi. normalde düşmek ne kadar sürer, 1-2 saniye. bu 5-6 saniye sürdü. dedim tamam, lağım çukuruna düşüyorum ben. kaderde 20 yaşında lağım çukuruna düşerek ölmek varmış. şaşkınım, ama nasıl güzel karşıladım ölmeyi görmeniz lazım. güzel değil de, okey napalım gibi. kabullendim en doğru kelime. kabullenmeyeceksin de ne yapacaksın, gidiyorsun işte el fatiha.
4-5 saniye ardından çat diye düştüm, dizlerimde ve başımda müthiş bir acı, çok ama çok soğuk bir su ve zifir karanlık. gözlerim sımsıkı kapalı, ellerim kulaklarımda. ne allaha, ne bir dine, dolayısıyla öbür dünyaya inanan bir insan olmadığım için hah diyorum, şimdi sıçtık. ölmek böyle bişey, vücudun yok oluyor ama bilinç lönk diye kalıyor böyle. aşırı eminim öldüğümden ama öldüğüm için değil, o şekilde asılı kalıcam, sıkılıcam diye korkmaya başlıyorum. ölüm ile ilgili en korktuğum şey budur işte. keşke öbür tarafa inansam, mahşer, günah&sevap point hesabı falan gene bir aksiyon. en korktuğum şey vücudun olmadan karanlık bir yerde kalmışsın gibi asılı kalmak. mal gibi böyle. düşüncelerinle ve benliğinle. uyy terledim ha.
neyse tam o sırada boğuk boğuk kendi adımı duymaya başladım. içimden "hay ananı, öbür dünya var mı lan yoksa, din kurallarına göre yargılanacaksak sıçtık, neyse ya içim temiz benim, bok temiz" gibi düşünceler geçerken anlıyorum ki öldüğüm falan yok. belediyenin açtığı genişliği 1x1, ama derinliği 3.5 - 4 metre olan beton bir çukurun içindeyim. belime kadar yağmur suyuyla dolu olduğu için bacaklarımın kırılmasından son anda kurtulmuşum. şunları yazarken diyorum hala kabus muydu lan bu gördüğün, yok vallaha kabus değil. şahitlerim olmasa bende kabus derim.
ondan sonrası tamamen saçmalık. panik içinde adımı sayıklayan arkadaşım, çevre esnafın kuyunun başına toplanması. şaşkınlıktan hiçbirşey söyleyemiyorum, ama arkadaşıma şunu dediğimi hatırlıyorum "ben çıkamıcam galiba buradan" çünkü gerçekten çıkılacak gibi değil. aşırı yüksekte kalmış insanlar, ayakları falan görünüyor en çok. dümdüz duvarları olan bir kuyu, ulan hala aklımda, neden açtınız o kuyuyu ya. ondan sonrası artık trajikomik. esnaf yukarıda "lan nasıl çıkarırız bu kızı" diye brainstorming yapıyor. ben duruyorum öyle sadece. yavaş yavaş kendime geliyorum, suyun içinde el yordamıyla telefonumu, fotoğraf makinemi falan arıyorum sanki çalışacakmış gibi. ve o halde bile o yünlü kazakları elimde sımsıkı tutuyorum. bırak artık ya, yardıma muhtaç olan sensin.
esnafın brainstormingleri ise şaka gibi. ya adamlar da ne yapsın, çare bulmaya çalışıyorlar. şimdi hatırlayınca hepsine tek tek teşekkür ediyorum buradan. ama fikirlerden biri "halat atalım" oldu. hatırlayınca hala gülüyorum, dümdüz duvardan nasıl çıkıcam lan halatla? ayrıca bacaklarım falan da sakat mı değil mi belli değil. titrek bir sesle "halat mı?" diye sordum, vazgeçtiler. şükür ya.
neyse sonra merdiven indirmeyi akıl ettiler. ancak maalesef bana uzattıkları merdiven kısa kaldı. derinliğin boyutunu oradan anlayın işte. merdivenin en ucuna çıkınca bile ellerime erişemiyorlardı. kafasını çarpmış, dizleri mahvolmuş bir şekilde o merdivenden tekrar indim, inşaat ustası edasıyla merdiveni onlara geri uzattım ve katlanabilen daha uzun bir merdiven beklemeye başladım. sonrası yalnızca ellerime ulaşabilecekleri kadar bir mesafeye çıkabildim. 3-4 adam (ve zayıf bir kadın değilim arkadaşlar) iki kolumdan asılarak beni kuyudan çıkarttılar. yaralanmam yetmez gibi bundan sonraki 3-4 gün müthiş kol ağrılarıyla geçirdim.
kuyunun içindeyken, ve çıktığımda ise aklımda tek bir şey var, haber olma korkusu. yani o zamanki kafamda hem büyük rezillik, hem de adımın ve soyadımın baş harflerinin olduğu, "20 yaşındaki üniversite öğrencisi kız, belediye çukuruna düştü" haberlerini düşündükçe annem adına korkuyorum, çünkü abartmıyorum kadın ölür korkudan, ölür yani. ben belime kadar ıslak bir şekilde kuyudan çıktım. polis gelmiş, tutanak falan tutuluyor. benim ise tek bir isteğim var. eve gitmek. ışınlanmak ama, hemen, seri.
belime kadar ıslak olduğum için polisin arabasına binmeyi reddettim, arabayı pisletmemek ve ıslatmamak için. aynı düşünceyle taksiye de binmedim. laleliden şişhaneye otobüsle, şişhaneden evime metroyla gittim. tek kelime etmeden. asla ağlamadan. arkadaşım "cnm iyi misin" falan diye soruyor, benim merak ettiğim tek şey ise kokup kokmadığım. fısıldayarak "kokuyor muyum" diye sordum. o da yalvarırcasına bana "canım yemin ediyorum kokmuyorsun, mis gibi parfüm kokuyorsun hala" falan diyor. ama gözü saçıma takılıyor. dayanamayıp saçıma elini uzatıyor ve bir yaprak çekip çıkarıyor. benim gibi temizlik hastasının düştüğü hale bak. gözyaşım ucunda. ağladım ağlıcam.
evin kapısını açtığım gibi hayatımda ağlamadığım kadar ağladım galiba. hönkürerek. korkudan, öfkeden ve şaşkınlıktan. ev arkadaşım koşa koşa gelip "ne oldu?" diye sordu. benim cevap: "belediye çukuruna düştüm mutlu musun???!!" elbette mutlu değil. hangimiz mutluyuz ki? hala hatırlayınca güldüğümüz soruyu soruyor bana: "ada çayı yapayım mı sana?" he yap. allah aşkına yap. çaresizliğin 50. tonu.
sonrası abartmıyorum 90 derece sıcaklıkla derimi yüzercesine ağlaya ağlaya alınan bir duş, elinde parfüm şişesiyle uyumaya çalışmak. hemen ertesi günü şişmiş dizler ve kafayla fizik lab dersine gidiş. ve düştüğümü kimseye belli etmeme çabası. sanki ayıp bir şey gibi. sanki bu benim ayıbım gibi.
yani arkadaşlar, bastığınız yere dikkat edin. belediye başkanımız imamoğlu olsa da dikkat edin. ben bu hikayeyi yazarken, çevreme anlatırken gülüyorum ama bu olaydan sonra 2-3 yıl hep tedirgin tedirgin yürüdüm. çok sevdiğim istanbul'un sokaklarında yürüme keyfimin içine sıçıldı yani. ama bir taraftan da komik ya. belediye çukuruna düşmek nedir ya.
2011 van depremi sonrası yapılan kıyafet yardımlarına katkıda bulunmak istedim. o zamanlar itü 1. sınıf mühendislik öğrencisiyim. annemin tüm yalvarmalarıma rağmen örmekten vazgeçmediği kalın yünlü kazaklarımın hepsini güzelce paketledim. aşırı mutluyum ama, sonunda emek verdiği için atmaya kıyamadığım kazaklar çok güzel bir amaca hizmet edecek. bizim okulda bu konuda düzgün bir organizasyon yoktu. istanbul üniversitesinde okuyan arkadaşım "bizim okulda çok güzel örgütlendiler, hadi gel bizim okula verelim" dedi. laleli, acayip sevdiğim, tam otantik istanbul semti. 12 tercihinden 12 sini istanbul yazan, istanbul'a aşık bir bebeyim, istanbul'un her köşesi bana heyecan veriyor, sultangazi dahil. hele ki laleli.. tabii o zaman her yer yeni saç ektirmiş arap kaynamıyordu, laleli bile. neyse eski istanbul geyiklerini bırakıyorum, ben poşetlerimi alıp koşa koşa arkadaşımla buluştum.
iü laleli kampüsüne vardık. iü yabancı öğrencileri okula almakta sürekli sorun çıkaran bir üniversite olduğu için çok zeki arkadaşım "gel lan seni gizlice arka kapıdan sokucam ben" havalarına girdi. 2 yıldır o okulda okuyor ya, kurdu oldu sanki. o önden ben arkadan tin tin gidiyoruz. aykırı bişey yapıcam ya, bende gaza geldim "ehueehue" diye sırıta sırıta arkasından gidiyorum. yaradanın sevgili kulu arkadaşım kaldırımdan değil yoldan yürüyor, sanki doğrusu oymuş gibi. oymuş ya, bilemedim tabi. ben yürüdüğüm kaldırımdan park eden arabalar yüzünden artık inmek zorunda kaldım. ancak inmeye çalıştığım yerde ince tahta plakalar vardı. ama iki gözüm önüme aksın ki kaldırıma atılmış tahtalar gibi duruyordu. bir uyarı levhası olmasını geç, altında kuyu olduğunu belli eden hiçbir emare yok. kıllı bir durum yoktu arkadaşlar vallahi yoktu ya. 5 dakika önce tramvayda g*tümü pandiklemelerinden son anda kurtulmuşum. yani her şey aşırı olağan.
allah kahretsin ki o tahtanın tam ortasına basarak inmeye kalktım kaldırımdan. bastığım gibi sanki yerküre ikiye ayrılmış gibi beni içine çekmeye başladı. tahta kırılırken çıkan "çat" sesi hala kulaklarımda. beni içine öyle bir çekti ki, size anlatamam, vakumlanıyormuş gibi. normalde düşmek ne kadar sürer, 1-2 saniye. bu 5-6 saniye sürdü. dedim tamam, lağım çukuruna düşüyorum ben. kaderde 20 yaşında lağım çukuruna düşerek ölmek varmış. şaşkınım, ama nasıl güzel karşıladım ölmeyi görmeniz lazım. güzel değil de, okey napalım gibi. kabullendim en doğru kelime. kabullenmeyeceksin de ne yapacaksın, gidiyorsun işte el fatiha.
4-5 saniye ardından çat diye düştüm, dizlerimde ve başımda müthiş bir acı, çok ama çok soğuk bir su ve zifir karanlık. gözlerim sımsıkı kapalı, ellerim kulaklarımda. ne allaha, ne bir dine, dolayısıyla öbür dünyaya inanan bir insan olmadığım için hah diyorum, şimdi sıçtık. ölmek böyle bişey, vücudun yok oluyor ama bilinç lönk diye kalıyor böyle. aşırı eminim öldüğümden ama öldüğüm için değil, o şekilde asılı kalıcam, sıkılıcam diye korkmaya başlıyorum. ölüm ile ilgili en korktuğum şey budur işte. keşke öbür tarafa inansam, mahşer, günah&sevap point hesabı falan gene bir aksiyon. en korktuğum şey vücudun olmadan karanlık bir yerde kalmışsın gibi asılı kalmak. mal gibi böyle. düşüncelerinle ve benliğinle. uyy terledim ha.
neyse tam o sırada boğuk boğuk kendi adımı duymaya başladım. içimden "hay ananı, öbür dünya var mı lan yoksa, din kurallarına göre yargılanacaksak sıçtık, neyse ya içim temiz benim, bok temiz" gibi düşünceler geçerken anlıyorum ki öldüğüm falan yok. belediyenin açtığı genişliği 1x1, ama derinliği 3.5 - 4 metre olan beton bir çukurun içindeyim. belime kadar yağmur suyuyla dolu olduğu için bacaklarımın kırılmasından son anda kurtulmuşum. şunları yazarken diyorum hala kabus muydu lan bu gördüğün, yok vallaha kabus değil. şahitlerim olmasa bende kabus derim.
ondan sonrası tamamen saçmalık. panik içinde adımı sayıklayan arkadaşım, çevre esnafın kuyunun başına toplanması. şaşkınlıktan hiçbirşey söyleyemiyorum, ama arkadaşıma şunu dediğimi hatırlıyorum "ben çıkamıcam galiba buradan" çünkü gerçekten çıkılacak gibi değil. aşırı yüksekte kalmış insanlar, ayakları falan görünüyor en çok. dümdüz duvarları olan bir kuyu, ulan hala aklımda, neden açtınız o kuyuyu ya. ondan sonrası artık trajikomik. esnaf yukarıda "lan nasıl çıkarırız bu kızı" diye brainstorming yapıyor. ben duruyorum öyle sadece. yavaş yavaş kendime geliyorum, suyun içinde el yordamıyla telefonumu, fotoğraf makinemi falan arıyorum sanki çalışacakmış gibi. ve o halde bile o yünlü kazakları elimde sımsıkı tutuyorum. bırak artık ya, yardıma muhtaç olan sensin.
esnafın brainstormingleri ise şaka gibi. ya adamlar da ne yapsın, çare bulmaya çalışıyorlar. şimdi hatırlayınca hepsine tek tek teşekkür ediyorum buradan. ama fikirlerden biri "halat atalım" oldu. hatırlayınca hala gülüyorum, dümdüz duvardan nasıl çıkıcam lan halatla? ayrıca bacaklarım falan da sakat mı değil mi belli değil. titrek bir sesle "halat mı?" diye sordum, vazgeçtiler. şükür ya.
neyse sonra merdiven indirmeyi akıl ettiler. ancak maalesef bana uzattıkları merdiven kısa kaldı. derinliğin boyutunu oradan anlayın işte. merdivenin en ucuna çıkınca bile ellerime erişemiyorlardı. kafasını çarpmış, dizleri mahvolmuş bir şekilde o merdivenden tekrar indim, inşaat ustası edasıyla merdiveni onlara geri uzattım ve katlanabilen daha uzun bir merdiven beklemeye başladım. sonrası yalnızca ellerime ulaşabilecekleri kadar bir mesafeye çıkabildim. 3-4 adam (ve zayıf bir kadın değilim arkadaşlar) iki kolumdan asılarak beni kuyudan çıkarttılar. yaralanmam yetmez gibi bundan sonraki 3-4 gün müthiş kol ağrılarıyla geçirdim.
kuyunun içindeyken, ve çıktığımda ise aklımda tek bir şey var, haber olma korkusu. yani o zamanki kafamda hem büyük rezillik, hem de adımın ve soyadımın baş harflerinin olduğu, "20 yaşındaki üniversite öğrencisi kız, belediye çukuruna düştü" haberlerini düşündükçe annem adına korkuyorum, çünkü abartmıyorum kadın ölür korkudan, ölür yani. ben belime kadar ıslak bir şekilde kuyudan çıktım. polis gelmiş, tutanak falan tutuluyor. benim ise tek bir isteğim var. eve gitmek. ışınlanmak ama, hemen, seri.
belime kadar ıslak olduğum için polisin arabasına binmeyi reddettim, arabayı pisletmemek ve ıslatmamak için. aynı düşünceyle taksiye de binmedim. laleliden şişhaneye otobüsle, şişhaneden evime metroyla gittim. tek kelime etmeden. asla ağlamadan. arkadaşım "cnm iyi misin" falan diye soruyor, benim merak ettiğim tek şey ise kokup kokmadığım. fısıldayarak "kokuyor muyum" diye sordum. o da yalvarırcasına bana "canım yemin ediyorum kokmuyorsun, mis gibi parfüm kokuyorsun hala" falan diyor. ama gözü saçıma takılıyor. dayanamayıp saçıma elini uzatıyor ve bir yaprak çekip çıkarıyor. benim gibi temizlik hastasının düştüğü hale bak. gözyaşım ucunda. ağladım ağlıcam.
evin kapısını açtığım gibi hayatımda ağlamadığım kadar ağladım galiba. hönkürerek. korkudan, öfkeden ve şaşkınlıktan. ev arkadaşım koşa koşa gelip "ne oldu?" diye sordu. benim cevap: "belediye çukuruna düştüm mutlu musun???!!" elbette mutlu değil. hangimiz mutluyuz ki? hala hatırlayınca güldüğümüz soruyu soruyor bana: "ada çayı yapayım mı sana?" he yap. allah aşkına yap. çaresizliğin 50. tonu.
sonrası abartmıyorum 90 derece sıcaklıkla derimi yüzercesine ağlaya ağlaya alınan bir duş, elinde parfüm şişesiyle uyumaya çalışmak. hemen ertesi günü şişmiş dizler ve kafayla fizik lab dersine gidiş. ve düştüğümü kimseye belli etmeme çabası. sanki ayıp bir şey gibi. sanki bu benim ayıbım gibi.
yani arkadaşlar, bastığınız yere dikkat edin. belediye başkanımız imamoğlu olsa da dikkat edin. ben bu hikayeyi yazarken, çevreme anlatırken gülüyorum ama bu olaydan sonra 2-3 yıl hep tedirgin tedirgin yürüdüm. çok sevdiğim istanbul'un sokaklarında yürüme keyfimin içine sıçıldı yani. ama bir taraftan da komik ya. belediye çukuruna düşmek nedir ya.
devamını gör...
tearjerker
amerikalıların "acıklı filmler" için kullandığı bir tabirdir. filmin sonunda gözyaşlarınız sel olur. mesela love story, mesela babam ve oğlum filmi.
devamını gör...
z kuşağı
gömüldüğü kadar kötü bir kuşak değildir. içlerinde pırlanta gibi çocuklar var. övüldüğü kadar iyi bir kuşakta değildir, efsane falan olmayacaklar.
eksikleri geçmişten günümüze öğrenci hareketlerinden genelde bihaber olmaları. her şeyi ilk kendilerinin yaptığı zannı ile hareket ediyorlar. buda onları büyük bir yanılgıya sürüklüyor.
onlar kendilerinden önce bedel ödemiş insanlara saygı duymayı öğrenirlerse, bir takım dinazorlar da onların yetiştiği ortam ve dönemi analiz ederek, verdikleri mücadeleyi objektif şekilde değerlendirirse, ortalık süt liman olur. gül gibi geçinip gideriz.
eksikleri geçmişten günümüze öğrenci hareketlerinden genelde bihaber olmaları. her şeyi ilk kendilerinin yaptığı zannı ile hareket ediyorlar. buda onları büyük bir yanılgıya sürüklüyor.
onlar kendilerinden önce bedel ödemiş insanlara saygı duymayı öğrenirlerse, bir takım dinazorlar da onların yetiştiği ortam ve dönemi analiz ederek, verdikleri mücadeleyi objektif şekilde değerlendirirse, ortalık süt liman olur. gül gibi geçinip gideriz.
devamını gör...
beş hececiler
şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele yıllarında başlayan beş hececiler yine bu dönemde devamlılık ve ün sağlamışlardır. şiirlerinde anadoluyu ve anadolu insanının yaşamına yer vermişler ve bu etkiyle de eserlerini de daha çok günlük konuşma diliyle yazmışlardır.
ilk şiirlerinde aruz kullansalar da daha sonraları ağırlıkta olarak hece ölçüsü ve dörtlük tercih etmişlerdir. özellikle ziya gökalp'in etkisiyle milliyetçilik akımını benimseyen beş hececiler, eserlerinde kahramanlık, yiğitlik, memleket sevgisi gibi temaları sıkça işlemişlerdir. ayrıca cumhuriyet dönemi edebiyatına da etkileri büyük olmuştur.
beş hececiler sırasıyla;
halit fahri ozansoy (1891-1971):
-şiirlerinde aruzla başlayıp sonradan hece ölçüsüne geçmiştir. eserlerinde daha çok aşk, hüzün, ölüm gibi duygusal bir tema işlemiş ve ayrıca tiyatro, roman gibi eserlerini de edebiyatımıza katmıştır.
enis behiç koryürek (1895-1967):
-aruzla başlayıp ziya gökalp'in etkisiyle hece ölçüsüne yönelen şair, konularında işlediği kahramanlık, milli duygular gibi temaları efsanevi ve epik bir dille şiir ve eserlerine yansıtmıştır.
yusuf ziya ortaç(1895-1967):
-yine ziya gökalp' in etkisiyle hece ölçüsüne geçen yazar, eserlerinde türkçeyi iyi kullandığı için "üslup ustası" olarak anılmıştır. türk edebiyatı'nın önemli yazarlarından olmakla birlikte cumhuriyet dönemi edebiyatı' na da etkisi olmuştur. şiirin yanısıra fıkra, gezi yazısı, tiyatro gibi metinlere de öncülük etmiştir.
orhan seyfi orhon(1890-1972):
-diğer öncüler gibi hece ölçüsünü sonradan benimseyen yazar, bu ölçüyle gazel biçiminde şiirler de yazmıştır. şiirlerinde bireysel konuları ön planda tutup duru ve temiz bir üslup kullanmıştır. ayrıca mizah alanındaki eserleri bilinmektedir.
faruk nafiz çamlıbel(1898-1974):
-aruzu tamamiyle bırakmasa bile hece ölçüsünü de en az aruz kadar iyi kullanmıştır. şiir ve eserlerinde bireysel duygulara ek olarak memleket ve halk konularını da işlediğinden memleketçi edebiyat anlayışına da öncülük etmiştir. han duvarları şiiri en bilinen eserleri arasındadır.
ek olarak: yazarların isimleri aklımızda kalsın diye edebiyat öğretmenimiz of-hey! olarak kodlamıştı
ilk şiirlerinde aruz kullansalar da daha sonraları ağırlıkta olarak hece ölçüsü ve dörtlük tercih etmişlerdir. özellikle ziya gökalp'in etkisiyle milliyetçilik akımını benimseyen beş hececiler, eserlerinde kahramanlık, yiğitlik, memleket sevgisi gibi temaları sıkça işlemişlerdir. ayrıca cumhuriyet dönemi edebiyatına da etkileri büyük olmuştur.
beş hececiler sırasıyla;
halit fahri ozansoy (1891-1971):
-şiirlerinde aruzla başlayıp sonradan hece ölçüsüne geçmiştir. eserlerinde daha çok aşk, hüzün, ölüm gibi duygusal bir tema işlemiş ve ayrıca tiyatro, roman gibi eserlerini de edebiyatımıza katmıştır.
enis behiç koryürek (1895-1967):
-aruzla başlayıp ziya gökalp'in etkisiyle hece ölçüsüne yönelen şair, konularında işlediği kahramanlık, milli duygular gibi temaları efsanevi ve epik bir dille şiir ve eserlerine yansıtmıştır.
yusuf ziya ortaç(1895-1967):
-yine ziya gökalp' in etkisiyle hece ölçüsüne geçen yazar, eserlerinde türkçeyi iyi kullandığı için "üslup ustası" olarak anılmıştır. türk edebiyatı'nın önemli yazarlarından olmakla birlikte cumhuriyet dönemi edebiyatı' na da etkisi olmuştur. şiirin yanısıra fıkra, gezi yazısı, tiyatro gibi metinlere de öncülük etmiştir.
orhan seyfi orhon(1890-1972):
-diğer öncüler gibi hece ölçüsünü sonradan benimseyen yazar, bu ölçüyle gazel biçiminde şiirler de yazmıştır. şiirlerinde bireysel konuları ön planda tutup duru ve temiz bir üslup kullanmıştır. ayrıca mizah alanındaki eserleri bilinmektedir.
faruk nafiz çamlıbel(1898-1974):
-aruzu tamamiyle bırakmasa bile hece ölçüsünü de en az aruz kadar iyi kullanmıştır. şiir ve eserlerinde bireysel duygulara ek olarak memleket ve halk konularını da işlediğinden memleketçi edebiyat anlayışına da öncülük etmiştir. han duvarları şiiri en bilinen eserleri arasındadır.
ek olarak: yazarların isimleri aklımızda kalsın diye edebiyat öğretmenimiz of-hey! olarak kodlamıştı
devamını gör...
atforvendetta
zirvecibaşı kişisi.
aynı zamanda görüp göreceğiniz en gıcık insan tanesi olabilir*.
itina ile hazırlanır ve hazırlar zirveleri. öyle bi ince ince planlama yapar ki merdum hiçbirine katılamasın, eli kolu bağlansın; diğer gıcık insanlar da* üzülme ya, bayburt zirvesine katılırsın diye teselli ederler*. ama işte yine zirvecibaşı kişisi öyle bi savunma yapar ki kızamazsınız...
neyse, verdiği sözler var. tutup tutmamasına göre düzenlerim tanımımı. o zamana kadar gıcıklığı baki. hıh.
aynı zamanda görüp göreceğiniz en gıcık insan tanesi olabilir*.
itina ile hazırlanır ve hazırlar zirveleri. öyle bi ince ince planlama yapar ki merdum hiçbirine katılamasın, eli kolu bağlansın; diğer gıcık insanlar da* üzülme ya, bayburt zirvesine katılırsın diye teselli ederler*. ama işte yine zirvecibaşı kişisi öyle bi savunma yapar ki kızamazsınız...
neyse, verdiği sözler var. tutup tutmamasına göre düzenlerim tanımımı. o zamana kadar gıcıklığı baki. hıh.
devamını gör...
normal sözlük'e yapıcı eleştiri
yazarları + oy vermeye teşvik için yapılan ayarlamaya göre, bol bol oy verince puan tablosundaki sıralama değişiyor sanırım. yalnız bunun bir dezavantajı çıkıyor ortaya; okumadan oylamak. bence içeriği gerçekten iyi olan tanımları okuyup hakkıyla oylamak daha faydalı olur insanlar için. sırf puan kasacağım diye her şeyi oylama deliliğinden de kurtulmuş oluruz. eksi almak için kasıp trollük yapmanın yerini, puan kasmak için körlemesine oylamak almamalı diye düşünüyorum.
diyeceksiniz ki "iyi diyorsun da, o zaman oy vermeye nasıl teşvik edilir insanlar?" işte onu ben de bilmiyorum.
diyeceksiniz ki "iyi diyorsun da, o zaman oy vermeye nasıl teşvik edilir insanlar?" işte onu ben de bilmiyorum.
devamını gör...
arda güler
'elde sensin dilde sen, gönüldesin, baştasın, messi'nin barca'yı fethettiği yaştasın.'
devamını gör...
sevilen latince deyişler
"credo quia absurdum"
"inanıyorum, çünkü saçma" anlamına gelen, tertullian'a ait deyiş. kendisi bunu inandığı din için söylemiş olsa da yaşamın her alanında kullanılabilir.
"inanıyorum, çünkü saçma" anlamına gelen, tertullian'a ait deyiş. kendisi bunu inandığı din için söylemiş olsa da yaşamın her alanında kullanılabilir.
devamını gör...
baba tarafı vs anne tarafı
hepsinin köküne kibrit suyu...
devamını gör...




