eşyasız ev tutayım derken yanlışlıkla minimalizmi benimsemek
üst edit: çok stresliyim ve hayatımdaki bazı şeylere gülmezsem diğer sorunlarıma odaklanamam. yazmamın tek amacı buydu.
ilk defa böyle bir başlık açıyorum çok heyecanlıyım.
kıymetli arkadaşlar! yok bu başlangıç olmadı..
ey ahali!
ben x şehrinden y şehrine taşınacağım. taşınmam ve orada yaşamaya başlamam için 4 gün gibi komik bir sürem var ve param yok. zaten iş için taşınıyorum, param olsa niye taşınayım? param olması için bile param olması gerekiyor. neyse benim ailemin de parası yok. yardım isteyecekmişim gibi ilerliyor farkındayım ama konuyu bağlayacağım ahahsh
kısıtlı bir bütçe ve zaman sebebiyle en mantıklı evi bulmaya çalıştım. havasına, suyuna, taşına, toprağına kurban olduğumun şehrinde eşyalı ev yok. varsa da yok hükmünde yani o derece yok. bu yüzden mütevazi bir arayış içine girip 3+1 ev buldum. ne yapacaksam? şöyle bir sorun var ki; kira, depozito, emlakçı vs derken epey masrafım oldu. ya gerçekten yardım isteyecekmişim gibi ilerliyor hâlâ ahahshddjd
ee haliyle eşya almak için bütçem kısıtlandı. ne kadar kısıtlandı? örneğin 4 haneli değil. neyse ki 2 haneli de değil. henüz. biz de kara kara düşündük ve bir karar aldık. neden, dedik, neden evdeki eşyalarımı oraya götürmeyeyim? tabii bu sırada akrabalar peş peşe arayıp "gelin hanımın teyzesinden bir adet ikinci el fırın!"* moduna girdi. tamam, böyle böyle en azından hayatta kalmam için gerekenler bir araya geldi.
sonra eksik olan her eşyayı başka alternatiflerle çözmeye başladık. örneğin; benim koltuk takımım hatta koltuğum hatta sandalyem yok. ama annem bana şark köşesi yapma vaadinde bulunuyor. nemrut'un kızı eşliğinde çiğ köfte partisi yapmam için çiğ köfte tepsisi bile koydu, şaka gibi.
bu yola çıkarken hiç böyle ummamıştım. her memur gibi 1+1 evimde köşe takımıma oturup kahve bardağı ile story atacağım yaşta hayat beni sıra gecesi düzenlemeye itiyor. "minimalizm bunun neresinde yagami? başlıkta minimalizm geçiyor diye gelmiştik" derseniz zaten bir miktar gergin olduğum için asabileşebilirim. ben ortaya bir tespit koydum. ayrıca ha minimalizm ha şark köşesi! ortada su şişesi.
ilk defa böyle bir başlık açıyorum çok heyecanlıyım.
kıymetli arkadaşlar! yok bu başlangıç olmadı..
ey ahali!
ben x şehrinden y şehrine taşınacağım. taşınmam ve orada yaşamaya başlamam için 4 gün gibi komik bir sürem var ve param yok. zaten iş için taşınıyorum, param olsa niye taşınayım? param olması için bile param olması gerekiyor. neyse benim ailemin de parası yok. yardım isteyecekmişim gibi ilerliyor farkındayım ama konuyu bağlayacağım ahahsh
kısıtlı bir bütçe ve zaman sebebiyle en mantıklı evi bulmaya çalıştım. havasına, suyuna, taşına, toprağına kurban olduğumun şehrinde eşyalı ev yok. varsa da yok hükmünde yani o derece yok. bu yüzden mütevazi bir arayış içine girip 3+1 ev buldum. ne yapacaksam? şöyle bir sorun var ki; kira, depozito, emlakçı vs derken epey masrafım oldu. ya gerçekten yardım isteyecekmişim gibi ilerliyor hâlâ ahahshddjd
ee haliyle eşya almak için bütçem kısıtlandı. ne kadar kısıtlandı? örneğin 4 haneli değil. neyse ki 2 haneli de değil. henüz. biz de kara kara düşündük ve bir karar aldık. neden, dedik, neden evdeki eşyalarımı oraya götürmeyeyim? tabii bu sırada akrabalar peş peşe arayıp "gelin hanımın teyzesinden bir adet ikinci el fırın!"* moduna girdi. tamam, böyle böyle en azından hayatta kalmam için gerekenler bir araya geldi.
sonra eksik olan her eşyayı başka alternatiflerle çözmeye başladık. örneğin; benim koltuk takımım hatta koltuğum hatta sandalyem yok. ama annem bana şark köşesi yapma vaadinde bulunuyor. nemrut'un kızı eşliğinde çiğ köfte partisi yapmam için çiğ köfte tepsisi bile koydu, şaka gibi.
bu yola çıkarken hiç böyle ummamıştım. her memur gibi 1+1 evimde köşe takımıma oturup kahve bardağı ile story atacağım yaşta hayat beni sıra gecesi düzenlemeye itiyor. "minimalizm bunun neresinde yagami? başlıkta minimalizm geçiyor diye gelmiştik" derseniz zaten bir miktar gergin olduğum için asabileşebilirim. ben ortaya bir tespit koydum. ayrıca ha minimalizm ha şark köşesi! ortada su şişesi.
devamını gör...
normal sözlük'teki aile ortamı
akrabalarımın çoğunu sevmediğim için çok doğru önerme.
devamını gör...
kara kalem
çok güzel bir sanattır.
çok emek ister. ben de yapabilmek isterdim ama hiç yeteneğim yok.
eşe, dosta, anneye, babaya hem güzel hem de uygun fiyatlı bir hediye almak istiyorsanız idealdir.
çok emek ister. ben de yapabilmek isterdim ama hiç yeteneğim yok.
eşe, dosta, anneye, babaya hem güzel hem de uygun fiyatlı bir hediye almak istiyorsanız idealdir.
devamını gör...
bermutat
âdet olduğu üzere, alışıldığı gibi, her zaman olduğu gibi. örnek cümle:
"büyük salonda bizimkiler var ve bermutat, evlerinde imiş gibi yaşıyorlar." peyami safa, bir tereddüdün romanı.
"büyük salonda bizimkiler var ve bermutat, evlerinde imiş gibi yaşıyorlar." peyami safa, bir tereddüdün romanı.
devamını gör...
sadece en yakın arkadaşlar arasında olan şeyler
riyakar olmayan insanlarla güzel anlar.. güzel ve güvenilir bir hayat..
devamını gör...
beğeni bildirimi güncellemesi
deneme konusunda yardımcı olun pls.
devamını gör...
kışı güzel kılan detaylar
ilkbahara dönüşü. ciddiyim. çok güzel.
devamını gör...
kilosundan utanmadan manita yapmaya çalışan şişman kişi
böyle çirkin beyinli insanlarla aynı ülkede yaşadığımı biliyor olmak her sabah utanç sebebim..
normal şartlarda gerizekağlılık için ıq sınırı 89, türk toplumunun ıq’su 90.bu gerçek bilgi bu arada.bir sokak röportajı esnasında öğrenmiştim. dolayısıyla bu ülkenin insanından , vicdanından ve terbiyesinden ne bekliyoruz?
maymunla daha iyi duygusal ilişki kurarsın.
başlığı açan yaratım, kilo verilir de , senin olmayan beynini ne yapıcaz?muhtemelen bak sen 89’lardan birisin. - al bak bende seni dışladım.seninle ilişki kurmak her şeyden daha beter dostum.
-zeka geriliği olan kimseyi aşağılamam, allah vergisidir.canımızdır ciğerimizdir o insanlar fakat bu tarz terbiyesiz insanlara sevgi gösteremiyorum.-
normal şartlarda gerizekağlılık için ıq sınırı 89, türk toplumunun ıq’su 90.bu gerçek bilgi bu arada.bir sokak röportajı esnasında öğrenmiştim. dolayısıyla bu ülkenin insanından , vicdanından ve terbiyesinden ne bekliyoruz?
maymunla daha iyi duygusal ilişki kurarsın.
başlığı açan yaratım, kilo verilir de , senin olmayan beynini ne yapıcaz?muhtemelen bak sen 89’lardan birisin. - al bak bende seni dışladım.seninle ilişki kurmak her şeyden daha beter dostum.
-zeka geriliği olan kimseyi aşağılamam, allah vergisidir.canımızdır ciğerimizdir o insanlar fakat bu tarz terbiyesiz insanlara sevgi gösteremiyorum.-
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının en yaşlı özelliği
cehenneme bile gitsem ayaklarım ve belim üşür.
devamını gör...
collateral
tetikçinin gecesi şeklinde çevrilmiş 2004 yapımı michael mann filmi. filmi tom cruise için izlemeye başlamıştım fakat jamie foxx, jada smith, mark ruffalo gibi oyuncuları gördükçe ısındım filme. jason statham, javier bardem gibilerini de kısa da olsa görüyoruz bazı sahnelerde.
film bir taksici olan max karakterini canlandıran jamie foxx'u tanıtıyor ilk önce. sonra ilk sahnede de gördüğümüz tom cruise'un canlandırdığı vincent karakterini görüyoruz. bu ikilinin yolları max'in taksisinde kesişiyor ve olanlar oluyor. max, vincent'ın bir tetikçi olduğunu anladığı zaman her şeyin artık çok geç ve bu ikilinin aksiyon dolu, merak ve ilgi seviyesini koruyan; yer yer yükselten gecesini izliyoruz.
filmin sonunda, vincent'ın, taksiye ilk bindiğinde şehir hakkında söylediklerini yaşaması ve bunu tekrar söylemesi gerçekten güzel bir sahneydi bence
sonuna kadar sıkılmadığım ve seyir keyfi yüksek bir filmdi. tom cruise'u ne kadar gri saçlar ve gri takımlar içinde görmeyi komik bulsam da filmin sonunda beni yine kendine hayran bıraktı. bu adama ajan ve benzeri roller gerçekten yakışıyor! konusu itibari ile güzel bir iki saat geçirmenizi sağlayacak bir film fakat bunun yerine izleyeceğiniz başka bir aksiyon filmi de bu boşluğu dolduracaktır. izlerseniz de pişman olacağınızı düşünmüyorum.
film hakkında bir iki ilginç şeyi de bırakayım buraya:
arabanın önünden çakalların geçtiği sahne: amerikan kültüründe bir tabu olan bu olaya göre eğer yolunuz bir çakal ile kesişirse geri dönün ve yolunuza devam etmeyin. aksi takdirde başınıza kötü bir şey gelecektir.
tom cruise filmden önce kimse tarafından tanınmamak, hatırlanmamak adına fedex teslimatları yapmış filmden önce, çünkü canlandıracağı karakter iz bırakmadan bir yerlere girip çıkabilecek bir karakter özelliğinde olmalıymış.
filmdeki bir sahnede tom cruise bir sandalyeye takılarak düşüyor. bu filmde olmaması beklenen bir olaymış ama yönetmen bilerek bu sahneyi kesmek yerine filme dahil etmiş.
javier bardem, rolünün kısalığı icabından olsa gerek sette sadece 2 gün geçirmiş. fakat rolünde bir meksikalı gibi ingilizce konuşabilmek için aylarca çalışmış.
imdb - trivia
film bir taksici olan max karakterini canlandıran jamie foxx'u tanıtıyor ilk önce. sonra ilk sahnede de gördüğümüz tom cruise'un canlandırdığı vincent karakterini görüyoruz. bu ikilinin yolları max'in taksisinde kesişiyor ve olanlar oluyor. max, vincent'ın bir tetikçi olduğunu anladığı zaman her şeyin artık çok geç ve bu ikilinin aksiyon dolu, merak ve ilgi seviyesini koruyan; yer yer yükselten gecesini izliyoruz.
filmin sonunda, vincent'ın, taksiye ilk bindiğinde şehir hakkında söylediklerini yaşaması ve bunu tekrar söylemesi gerçekten güzel bir sahneydi bence
sonuna kadar sıkılmadığım ve seyir keyfi yüksek bir filmdi. tom cruise'u ne kadar gri saçlar ve gri takımlar içinde görmeyi komik bulsam da filmin sonunda beni yine kendine hayran bıraktı. bu adama ajan ve benzeri roller gerçekten yakışıyor! konusu itibari ile güzel bir iki saat geçirmenizi sağlayacak bir film fakat bunun yerine izleyeceğiniz başka bir aksiyon filmi de bu boşluğu dolduracaktır. izlerseniz de pişman olacağınızı düşünmüyorum.
film hakkında bir iki ilginç şeyi de bırakayım buraya:
arabanın önünden çakalların geçtiği sahne: amerikan kültüründe bir tabu olan bu olaya göre eğer yolunuz bir çakal ile kesişirse geri dönün ve yolunuza devam etmeyin. aksi takdirde başınıza kötü bir şey gelecektir.
tom cruise filmden önce kimse tarafından tanınmamak, hatırlanmamak adına fedex teslimatları yapmış filmden önce, çünkü canlandıracağı karakter iz bırakmadan bir yerlere girip çıkabilecek bir karakter özelliğinde olmalıymış.
filmdeki bir sahnede tom cruise bir sandalyeye takılarak düşüyor. bu filmde olmaması beklenen bir olaymış ama yönetmen bilerek bu sahneyi kesmek yerine filme dahil etmiş.
javier bardem, rolünün kısalığı icabından olsa gerek sette sadece 2 gün geçirmiş. fakat rolünde bir meksikalı gibi ingilizce konuşabilmek için aylarca çalışmış.
imdb - trivia
devamını gör...
normal sözlük 1. istanbul zirvesi
katılamayacağım. çok katılmak isterdim. yoldaş özel jet yollarsa belki katılırım. istanbulda yaşamamak hiç bu kadar koymamıştı. yazıklar olsun.
devamını gör...
6 saatte 1 milyon dolar kazanan genç kadın
ben kadına değil de ona bu parayı kazandıran sisteme şaşıyorum hala. yıl 2021 milenyum ulan. ama hala insanlar iki süzme yoğurt torbasına zaaf gösteriyorlar üstüne bir de kredi kartlarını boşaltıyorlar. gerçekten anlamıyorum. yeterince görmediniz mi şu dişi organlarını? daha fazlasını görürseniz dile mi gelecekler? vajinaların ekşi tadına vakıf olamadınız mı hala? bu nasıl tükenmek bilmeyen bir zaaftır. ehlileşin. aynı şey futbol için de geçerli. 10 bilmem kaç kişi bir topun peşinden koşuyor ama her yıl milyon dolarlar dönüyor ortalıkta öyle ki 1 yıllık sponsor maliyetlerinin afrikadaki açlığı bitirebileceğini okumuştum. bazı insanlar gerçekten evrilememiş ne yazık ki çoğunluğu da erkek bu zaaflar sahip olanların. üzgünüm my boys.
devamını gör...
uber vs taksi
uber - tanrının bir lütfu.
taksi - tanrının biz kulların başına gönderdiği olmaz olasıca bir bela.
taksi - tanrının biz kulların başına gönderdiği olmaz olasıca bir bela.
devamını gör...
ahmet kaya şarkılarındaki ölümcül cümleler
“içimde ölen biri var.”
bakınız hem ölüm hem cül bir söz.
bakınız hem ölüm hem cül bir söz.
devamını gör...
öldükten sonra ne olacak sorunsalı
derin bir sonsuzluk. belki de reenkarnasyon.
edit: şaka şaka. huriler var diğer tarafta. kollarını açmış bekliyorlar.
edit: şaka şaka. huriler var diğer tarafta. kollarını açmış bekliyorlar.
devamını gör...
vasalisa
güzel anlatımı için asıl ben kaşkolnikov'a teşekkür ederim.
vasalisa, sırp kültürüne ait nesillerdir aktarılan bir masalın baş kahramanı. aynı zamanda vasalisa; biziz. içimizde yaşayan ve zamanı gelince ölmesine izin vermemiz gereken fazla şirin/nazik kız.
masalda birçok sembol var ve tıpkı vasalisa'nın temsil ettiği gibi onların da temsil ettiği çok önemli kavramlar var. birkaç tanesine değinmek istiyorum.
-fazla iyi anne: direkt "anne" demek istemedim çünkü karakterin sembolize ettiği tam olarak buydu. küçük kız çocuğunu koruyan, onun yerine düşünen, onun uzaklaşmasına izin vermeyen, gölgesindeyken hayatın kavurucu ateşiyle yüzleştirmeyen anne. bu karakteri ister annemiz olarak ister kendimize uyguladığımız aşırı kontrol olarak yorumlayabiliriz. fazla iyi annenin ölmesine izin vermek, onun koruyuculuğundan sıyrılıp hayatla yüzleşmek ve o bebeği emanet almak gerekiyor. hangi bebeği?
-bebek: masalda vasalisa'ya yol gösteren, sorması ve sormaması gerekenler için uyaran, onun yerine işlerini yapan bir misyonu var. temsil ettiği kavram ise "sezgilerimiz." onu beslememiz, aklın sesine kulak vermemiz gerekiyor. rüyalarımızı anlamlandırmamız, kendi kendimizin yol göstericisi ve akıl hocası olmamız gerekiyor. erginleşme yolunda en büyük kazanımımız bu.
-baba yaga: masalda korkunç bir yaratık olarak tasvir ediliyor. muhakkak öyle ama adaletsiz değil. vasalisa'ya istediklerini yapmazsa ve doğru söylemezse onu yiyeceğini, eğer doğru söylerse de ona istediği ateşi vereceğini söylüyor. vasalisa'nın karşısında o bir güç unsuru. vahşi, öğretici ve güçlü. temsil ettikleri yalnızca bundan ibaret de değil. baba yaga, bizim en saf halimiz. olmamız gereken kişi. daima içimizde bir yerlerde bizi bekleyen o en eski kadın. la loba. la que sabe. bu yüzden onun istediğini verirsek, kendimiz olursak ve sezgilerimizi dinlersek bize daima ateşi verecektir.
genel olarak çıkarımlarıma gelecek olursak; vasalisa'nın yolculuğundaki gibi kendi yolculuğumun neresinde olduğumu düşündüm. bu açıdan kitabı vasalisa'nın bebeğine benzetiyorum. sezgilerimin yerine koymuyorum ama ihtiyacım olan bebeğin kimde olduğunu/zamanının geldiğini gösterdi.
sahiden olmamız gereken kim? bu soruyu o kadar çok o kadar çok sormamız gerekiyor ki.. mükemmel olana, kusursuza bakış açımız bile aslında bize dayatılanlardan ibaret. topluca haykırılan kurallar, bu kuru gürültü; iç sesimizi bastırıyor. la loba ile aramızdaki çölü genişletiyor. kimi zaman bu uzaklığı yakın edip korkunç bir büyücü gibi çıkıyor karşımıza. böyle zamanlarda hem ona sığınıyor hem de yanlış sorular soruyoruz. çünkü sezgilerimizle çıkmıyoruz onun karşısına. tek düşündüğümüz ateşe en kısa yoldan ulaşabilmek.
esas mesele, hepsinin aynı kadın olduğunu anlamak diye düşünüyorum. vasalisa, baba yaga, yol gösteren bebek.. hepsi aynı kadın. hepsi aynı ağırlıkta bulunmak istiyor içimizde. kabullenmek, özümüze ulaşmak, o son kilometreyi kat etmek gerekiyor.
şimdi çok hızlı ve saçma bir geçiş olacak ama bu masalla ilgili bir illüstrasyon bırakmak istiyorum. çünkü çok beğendim. bu kadar.
vasalisa, sırp kültürüne ait nesillerdir aktarılan bir masalın baş kahramanı. aynı zamanda vasalisa; biziz. içimizde yaşayan ve zamanı gelince ölmesine izin vermemiz gereken fazla şirin/nazik kız.
masalda birçok sembol var ve tıpkı vasalisa'nın temsil ettiği gibi onların da temsil ettiği çok önemli kavramlar var. birkaç tanesine değinmek istiyorum.
-fazla iyi anne: direkt "anne" demek istemedim çünkü karakterin sembolize ettiği tam olarak buydu. küçük kız çocuğunu koruyan, onun yerine düşünen, onun uzaklaşmasına izin vermeyen, gölgesindeyken hayatın kavurucu ateşiyle yüzleştirmeyen anne. bu karakteri ister annemiz olarak ister kendimize uyguladığımız aşırı kontrol olarak yorumlayabiliriz. fazla iyi annenin ölmesine izin vermek, onun koruyuculuğundan sıyrılıp hayatla yüzleşmek ve o bebeği emanet almak gerekiyor. hangi bebeği?
-bebek: masalda vasalisa'ya yol gösteren, sorması ve sormaması gerekenler için uyaran, onun yerine işlerini yapan bir misyonu var. temsil ettiği kavram ise "sezgilerimiz." onu beslememiz, aklın sesine kulak vermemiz gerekiyor. rüyalarımızı anlamlandırmamız, kendi kendimizin yol göstericisi ve akıl hocası olmamız gerekiyor. erginleşme yolunda en büyük kazanımımız bu.
-baba yaga: masalda korkunç bir yaratık olarak tasvir ediliyor. muhakkak öyle ama adaletsiz değil. vasalisa'ya istediklerini yapmazsa ve doğru söylemezse onu yiyeceğini, eğer doğru söylerse de ona istediği ateşi vereceğini söylüyor. vasalisa'nın karşısında o bir güç unsuru. vahşi, öğretici ve güçlü. temsil ettikleri yalnızca bundan ibaret de değil. baba yaga, bizim en saf halimiz. olmamız gereken kişi. daima içimizde bir yerlerde bizi bekleyen o en eski kadın. la loba. la que sabe. bu yüzden onun istediğini verirsek, kendimiz olursak ve sezgilerimizi dinlersek bize daima ateşi verecektir.
genel olarak çıkarımlarıma gelecek olursak; vasalisa'nın yolculuğundaki gibi kendi yolculuğumun neresinde olduğumu düşündüm. bu açıdan kitabı vasalisa'nın bebeğine benzetiyorum. sezgilerimin yerine koymuyorum ama ihtiyacım olan bebeğin kimde olduğunu/zamanının geldiğini gösterdi.
sahiden olmamız gereken kim? bu soruyu o kadar çok o kadar çok sormamız gerekiyor ki.. mükemmel olana, kusursuza bakış açımız bile aslında bize dayatılanlardan ibaret. topluca haykırılan kurallar, bu kuru gürültü; iç sesimizi bastırıyor. la loba ile aramızdaki çölü genişletiyor. kimi zaman bu uzaklığı yakın edip korkunç bir büyücü gibi çıkıyor karşımıza. böyle zamanlarda hem ona sığınıyor hem de yanlış sorular soruyoruz. çünkü sezgilerimizle çıkmıyoruz onun karşısına. tek düşündüğümüz ateşe en kısa yoldan ulaşabilmek.
esas mesele, hepsinin aynı kadın olduğunu anlamak diye düşünüyorum. vasalisa, baba yaga, yol gösteren bebek.. hepsi aynı kadın. hepsi aynı ağırlıkta bulunmak istiyor içimizde. kabullenmek, özümüze ulaşmak, o son kilometreyi kat etmek gerekiyor.
şimdi çok hızlı ve saçma bir geçiş olacak ama bu masalla ilgili bir illüstrasyon bırakmak istiyorum. çünkü çok beğendim. bu kadar.
devamını gör...
kürtçe bilen türk
kürtçe hakkında en ufak bilgisi olmayanlar gene kendi aralarında komiklikler şakalar yapıyorlar.
size acı bir gerçeği söylemek istiyorum arkadaşlar.
sizin o dalga geçtiğiniz, sürekli hakaret ettiğiniz ve o küçük aklınızla laf soktuğunuz dili konuşan milyonlar var.
ben bugün bir solcu grup ile yaklaşık 8 saat takıldım.
solcu grubun neredeyse %80’i almanlardan oluşuyordu.
sayıları 25’i bulan bu almanlardan üç tanesi kürtçe biliyordu.
buradan yola çıkarak kürtçe dünya dilidir bak insanlar kürtçe öğreniyor gibi salak şeyler söylemeyeceğim.
size soyleyecegim şey şudur:
hani biz kardeşiz,
birlikte yaşıyoruz,
1000 yıldır…
diye bir takım hikayeler söylüyorsunuzya.
bari onları söylemeyin ve iki yüzlü olmayın.
gerçi size ne söylesek boş.
siz faşizmin ne olduğunu bilmeyen faşistlersiniz!
anadil deyince ödünüz kopuyor.
bir çoğunuz ülkemiz bölünecek diyor.
ve bu ülke bölünecek diyenler aç karna çalışan bir takım zerzevat.
almanlar arasında ingilizce bilmeyen neredeyse insan yok.
bunun yanında bir çoğu ispanyolca ve fransızca biliyor.
hayret biri de çıkıp demiyor ki ülkemiz bölünecek.
tabi böyle deyince hemen bizim çok akıllı faşistlerimiz iyi de kürtçe ve ingilizce bir mi?
diyecek.
bir değil sayın beyinsiz.
hiçbir dil başka bir dil ile aynı değil bir defa teknik olarak mümkün değil.
sonra eğer bir dil, bir ülkeyi bölüyorsa ben öyle ülke tüküreyim.
asla düzelmeyecekseniz bunu ben biliyorum ve kabul ediyorum.
ama şunu da unutmayın siz böyle ideolojilere sahip olduğunu sürece de burnunuz gübrenin içinden çıkmayacak.
zavallı hayatlarınızı zavallı bir takım şeyler uğruna harcayıp gideceksiniz.
almanya’da on yıl yaşayıp almanca öğrenemeyen milliyetçiler gibi!
size acı bir gerçeği söylemek istiyorum arkadaşlar.
sizin o dalga geçtiğiniz, sürekli hakaret ettiğiniz ve o küçük aklınızla laf soktuğunuz dili konuşan milyonlar var.
ben bugün bir solcu grup ile yaklaşık 8 saat takıldım.
solcu grubun neredeyse %80’i almanlardan oluşuyordu.
sayıları 25’i bulan bu almanlardan üç tanesi kürtçe biliyordu.
buradan yola çıkarak kürtçe dünya dilidir bak insanlar kürtçe öğreniyor gibi salak şeyler söylemeyeceğim.
size soyleyecegim şey şudur:
hani biz kardeşiz,
birlikte yaşıyoruz,
1000 yıldır…
diye bir takım hikayeler söylüyorsunuzya.
bari onları söylemeyin ve iki yüzlü olmayın.
gerçi size ne söylesek boş.
siz faşizmin ne olduğunu bilmeyen faşistlersiniz!
anadil deyince ödünüz kopuyor.
bir çoğunuz ülkemiz bölünecek diyor.
ve bu ülke bölünecek diyenler aç karna çalışan bir takım zerzevat.
almanlar arasında ingilizce bilmeyen neredeyse insan yok.
bunun yanında bir çoğu ispanyolca ve fransızca biliyor.
hayret biri de çıkıp demiyor ki ülkemiz bölünecek.
tabi böyle deyince hemen bizim çok akıllı faşistlerimiz iyi de kürtçe ve ingilizce bir mi?
diyecek.
bir değil sayın beyinsiz.
hiçbir dil başka bir dil ile aynı değil bir defa teknik olarak mümkün değil.
sonra eğer bir dil, bir ülkeyi bölüyorsa ben öyle ülke tüküreyim.
asla düzelmeyecekseniz bunu ben biliyorum ve kabul ediyorum.
ama şunu da unutmayın siz böyle ideolojilere sahip olduğunu sürece de burnunuz gübrenin içinden çıkmayacak.
zavallı hayatlarınızı zavallı bir takım şeyler uğruna harcayıp gideceksiniz.
almanya’da on yıl yaşayıp almanca öğrenemeyen milliyetçiler gibi!
devamını gör...
belene kampı
bulgaristan'ın plevne ilinde, tuna nehri üzerinde bulunan belene adasındaki toplama kampı.
bulgaristan'da 1960'larda kendini gösteren türk düşmanlığı, 1984-1989 yılları arasında bir katliama dönüşmüş ve 100 bin'den fazla müslüman bulgaristan türkü işkenceler ve kötü koşullar ile yaşamını yitirmiştir. aynı zamanda bu insanlar büyük bir asimilasyona da tabi tutuldular. bu insanların birçoğu iyi yetişmiş, okumuş ve entelektüel insanlardı. bir kısmı bu kamplarda can vermiş, bir kısmı kaçmayı başarmış, bir kısmı ise büyük göç ile yurtları türkiye'ye göç etmek durumunda kalmışlardır.
daha önce başlığının açılmadığına şaşırdığımı da söylemek isterim. mutlaka aramızda ailesinden o zamanları yaşayan insanlar vardır. bu dönemi anlatan "belene" adlı 4 bölümlük mini belgesel-film ayarında bir yapım var. ilk bölümünü aşağıya bırakıyorum.
bulgaristan'da 1960'larda kendini gösteren türk düşmanlığı, 1984-1989 yılları arasında bir katliama dönüşmüş ve 100 bin'den fazla müslüman bulgaristan türkü işkenceler ve kötü koşullar ile yaşamını yitirmiştir. aynı zamanda bu insanlar büyük bir asimilasyona da tabi tutuldular. bu insanların birçoğu iyi yetişmiş, okumuş ve entelektüel insanlardı. bir kısmı bu kamplarda can vermiş, bir kısmı kaçmayı başarmış, bir kısmı ise büyük göç ile yurtları türkiye'ye göç etmek durumunda kalmışlardır.
daha önce başlığının açılmadığına şaşırdığımı da söylemek isterim. mutlaka aramızda ailesinden o zamanları yaşayan insanlar vardır. bu dönemi anlatan "belene" adlı 4 bölümlük mini belgesel-film ayarında bir yapım var. ilk bölümünü aşağıya bırakıyorum.
devamını gör...
bir rehineye mektup
antoine de saint-exupéry tarafından esasında yakın dostu léon werth'in trente-trois jours -otuz üç gün- romanına önsöz olarak kaleme alınan eser, romanın yayımlanması mümkün olmayınca saint-exupéry tarafından hayli değiştirilmiş. werth metinde isimsiz bir dost haline bürünmüş ve fransız halkının bir temsili vaziyetine gelmiş. çok sevdiği dostu léon werth, aynı zamanda saint-exupéry'nin küçük prens (kitap)'ı da ithaf ettiği isim. kitap, kırmızı kedi yayınevi tarafından basılmış, turuncu kitaplar serisinde yer alıyor, dolayısıyla ebat olarak minik bir kitap.
gezgin, esir, mülteci gibi kavramlarla ilgili bakış açımı derinleştiren bir kitap oldu. saint-exupéry'nin dostluğa ve insan ilişkilerine bakışı içimi tam anlamıyla kıpır kıpır etti. yazarın eserlerinde zaman zaman rastladığım mistik yanı seviyorum, bu kitap da bundan nasibini almış diyebilirim. en nihayetinde doğu mistisizmi yok ancak rüzgarla gelen bir çiçeğin kokusu gibi duyuyorum yine de. yazar bu metinde yaşamıyla, seyahat ettiği ülkeler ve deneyimleriyle ilgili bilgilere de değiniyor. bu nedenle yazarı çok küçük bir pencereden de olsa tanımak ve anlamak için birinci elden güzel bir kaynak niteliğinde.
iki kitabı tesadüfen ardı ardına okuyunca sadık hidayet'in diri gömülen (kitap) isimli öykü kitabındaki fransız esir isimli öyküden ayrı düşünemez oldum bu kitabı. talih. fransız esir, bu eseri tamamlayıcı nitelikte benim için. hatta öyle ki, aynı kişi düşünülerek yazıldığını dahi iddia edebilirim. fakat bir yerde aynı kişidir, mevzu bahis aynı halk ve maruz kalınan aynı acımasızlıktır.
devrimci öncüler, hangi partiye mensup olurlarsa olsunlar, insanların değil de (insanı özüne göre tartmazlar) semptomların peşine düşerler. rakip hakikatler onlara birer salgın hastalık gibi görünür. varlığı şüpheli bir semptom uğruna, bulaşıcı hastalık taşıyan kişi karantinaya gönderilir. mezara.
kaynak: bir rehineye mektup - antoine de saint-exupéry, s. 36-37, 2018, kırmızı kedi yayınevi.
gezgin, esir, mülteci gibi kavramlarla ilgili bakış açımı derinleştiren bir kitap oldu. saint-exupéry'nin dostluğa ve insan ilişkilerine bakışı içimi tam anlamıyla kıpır kıpır etti. yazarın eserlerinde zaman zaman rastladığım mistik yanı seviyorum, bu kitap da bundan nasibini almış diyebilirim. en nihayetinde doğu mistisizmi yok ancak rüzgarla gelen bir çiçeğin kokusu gibi duyuyorum yine de. yazar bu metinde yaşamıyla, seyahat ettiği ülkeler ve deneyimleriyle ilgili bilgilere de değiniyor. bu nedenle yazarı çok küçük bir pencereden de olsa tanımak ve anlamak için birinci elden güzel bir kaynak niteliğinde.
iki kitabı tesadüfen ardı ardına okuyunca sadık hidayet'in diri gömülen (kitap) isimli öykü kitabındaki fransız esir isimli öyküden ayrı düşünemez oldum bu kitabı. talih. fransız esir, bu eseri tamamlayıcı nitelikte benim için. hatta öyle ki, aynı kişi düşünülerek yazıldığını dahi iddia edebilirim. fakat bir yerde aynı kişidir, mevzu bahis aynı halk ve maruz kalınan aynı acımasızlıktır.
devrimci öncüler, hangi partiye mensup olurlarsa olsunlar, insanların değil de (insanı özüne göre tartmazlar) semptomların peşine düşerler. rakip hakikatler onlara birer salgın hastalık gibi görünür. varlığı şüpheli bir semptom uğruna, bulaşıcı hastalık taşıyan kişi karantinaya gönderilir. mezara.
kaynak: bir rehineye mektup - antoine de saint-exupéry, s. 36-37, 2018, kırmızı kedi yayınevi.
devamını gör...
hrant dink
canice katledilen ermeni asıllı türk gazetecidir. bazen yalan yok kısasa kısas olsun istiyorum, katleden şahıs da katledilsin istiyorum lakin algı operasyonu yapacak olanlar ziyadesiyle mevcuttur burada. dediğim yanlış anlaşılmasın lakin adaleti sağlamak için savaş baltalarını çıkarmak daha mantıklı şu aşamada.
bu adamın kime ne zararı vardı? kimseye zararı yoktu ammaaaa şerefsiz kansızın biri tarafından katledildi sonra bazıları ego kasıp ermeni öldürüldü diye totosuna kına yakacak dereceye kadar geldi. hrant dink’in katledilmesi bu ülkenin utancıdır, bazı utançlarda unutulmuyor maalesef.
sevgi ve saygıyla, ışıklar içinde uyusun…
bu adamın kime ne zararı vardı? kimseye zararı yoktu ammaaaa şerefsiz kansızın biri tarafından katledildi sonra bazıları ego kasıp ermeni öldürüldü diye totosuna kına yakacak dereceye kadar geldi. hrant dink’in katledilmesi bu ülkenin utancıdır, bazı utançlarda unutulmuyor maalesef.
sevgi ve saygıyla, ışıklar içinde uyusun…
devamını gör...