kanlı kontes lakabıyla bilinen macar seri katildir. kocasının ölümünden sonra psikolojisi bozulmuş ve büyücülükle uğraşmaya başlamıştır. at gibi hayvanların katledildiği ayinlere de gidermiş hatta.
işte her şey bunlardan sonra başlıyor.

40 yaşına gelince güzelliğinin kaybolduğunu düşünen elizabeth, bir gün hizmetçisinin saçını tararken canını acıtması üzerine bir tokat atmış, tokadı öyle sert atmış ki kızın yüzünden süzülen kan elizabeth’in eline bulaşmış. sonra elini bulaştığı kanın kendisini güzelleştirdiğini zannetmiş, kızın güzelliğinin de gittiğini sözde fark etmiş. ardından psikopat kadın uşağına emir vererek kızın bütün kanını küvete doldurtmuş ve o kanla banyo yapmıştır.

psikopat manyak kadın iyice yoldan çıkarak 612 bakire kızı toplamış ve kafeste işkence çektirmiş. işkence esnasında kafesten süzülen kanlarla da duş almış. e tabi yaptıkları yanına kar mı kalacaktı? suçunun olduğu anlaşılınca da kendisini hücreye kaparmışlar ve o hücrede de can vermiş. kendisine daha önceden de şizofreni tanısı konulmuştur.

yalnız bu tür katillerin mutlaka çocuklukta yaşadığı belli sıkıntılar vardır. kanlı kontes annesiz babasız olunca amcasının yanında büyümek zorunda kalmıştır. amcası ve yengesi de son derece işkenceyi seven psikopat insanlarmış. kontes’te de küçük yaşlarda çoklu kişilik bozukluğu oluşmuş yaşadıklarından etkilenerek. ama bu onun masum olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

başlığı niye açılmadı bu zamana kadar hayret ettim doğrusu.

hayatı tam olarak şöyledir. okumak isteyenlere viki amcadan alıntı yapalım.


macaristan krallığı’nın en ünlü soylu ailelerinden biri olan báthory ailesinden gelen kontes elizabeth báthory ve kızı celile, tarihin en kötü şöhretli kadınları listesinde kuşkusuz ilk sıralarda yer alıyorlar. báthory, 54 yıllık yaşamı boyunca işlediği korkunç cinayetler nedeniyle de dünyanın en ünlü kadın seri katili unvanını taşıyor. 15 yaşındayken evlendirildiği kocası ferenc nádasdy’nin ölümünden sonra suç ortağı hizmetçileriyle birlikte yüzlerce (söylentiye göre 650) genç kızın işkence edilerek öldürülmesinden sorumlu tutulan báthory, ömrünün kalan 4 yılını kendi şatosu olan csejte’de küçük bir odaya hapsolmuş bir şekilde geçirdi. cinayetleri bizzat işlettiği yardımcıları korkunç cezalar alırken báthory bir soylu olduğu için ne yargı önüne çıkartılmış ne de söz konusu suçlardan hüküm giymiştir. öte yandan csejte şatosu'nda kapısı tuğlalara örülen bir odada unutulmaya terk edilen kontesin adını anmak bile yasaklanmıştır. báthory’nin gençliğini koruyabilmek amacıyla bakire kızların kanlarıyla banyo yaptığı söylentileri onun uzak bir akrabası sayılabilecek eflak prensi vlad tepeş gibi bir vampir olduğuna inanılmasına yol açmıştır. macarca ismiyle erzsébeth báthory, 1560 yılında doğdu ve çocukluğunu ecsed şatosu'nda geçirdi. macaristan’ın osmanlılar ve avusturyalılarla gerçekleştirdiği savaşların yaşandığı bu dönemde báthory latince, almanca ve yunanca dillerini iyi derecede bilen bir protestan genç kız olarak yetiştirilmişti. acımasızlığıyla şöhret kazanan kuzeni transilvanya prensi stephen gibi elizabeth de çocukluğundan itibaren ani öfke nöbetleri geçirmekteydi. araştırmacılar bunun aileden gelen genetik bir bozukluk olduğuna ve báthory’nin epilepsi hastası olma ihtimaline inanıyor. günümüzdeki tarih uzmanları ve psikiyatrlar báthory’nin aynı zamanda cinsel kimlik bozukluğuna da sahip olduğunu belirtiyorlar. henüz 14 yaşındayken hamile kalan elizabeth, söylenene göre kadın ya da erkek istediği herkesle birlikte olabilmekteydi. öte yandan báthory’nin kimi akrabalarının da sicili pek parlak değildi. halasının lezbiyen bir cadı, amcasının şeytana tapan bir simyacı ve erkek kardeşinin ise birlikte yalnız kalınmaktan korkulan bir cinsi sapık olarak tanınması báthory’nin çevresinde öyküneceği yeterince kötü örnek olduğunu göstermektedir. öte yandan çocukluğundan beri elizabeth’le ilgilenen bakıcısının da kara büyüyle uğraştığı bilindiğine ve ayinlerinde küçük çocukları kurban etmekten çekinmemesi bilindiğini eklersek, báthory’nin bu durumda bir seri katile dönüşmesi öngörülebilir. elizabeth, evlendikten sonra kocasının evlilik hediyesi olan csejte şatosu'na yerleşti. şato etrafındaki birbirine bitişik 17 köy ve tarım arazileriyle çevriliydi ve küçük karpat dağları'nın kayalıkları üzerinde yükseliyordu. kocasının sürekli savaşta ve evden uzakta oluşu báthory’i ticari ve politik konularla ilgilenmek zorunda bırakmıştı. tarihçilere göre báthory bu konuda da oldukça başarılıydı. öte yandan báthory güzelliğiyle övünmek, aynalar karşısında zaman geçirmek ve günde neredeyse beş defa kıyafet değiştirmekten de geri kalmıyordu. báthory’nin babasından ve kocasından öğrendiği acımasızlığı, sarayındaki hizmetçilere göstermesi ise en sıradan uğraşıydı. yaşlanmaya başladığını düşündüğü andan itibaren cildini yenileyebilmek için kendini farklı büyülerle uğraşmaya verdiği de biliniyor. öte yandan báthory’nin bölgedeki savaşta çaresiz kadınların koruyuculuğunu üstelendiği söylentileri de var. örneğin báthory, kocası osmanlıların eline esir düşen bir kadın ya da kızı tecavüze uğrayıp hamile bırakılan bir kadın için politik hünerlerini sergilemekten çekinmemişti. diğer yandan şatosunun bir bölümünde istemeden hamile kadınların çocuklarının düşürüldüğü de biliniyor. báthory bunları kuşkusuz daha fazla genç kızı öldürebilmek için yaptığı düşünülüyor. önceleri sadece köylü kızlarını katlederken kocasının ölümünden sonra artan kan arzusu bu seri katilin soyluların kızlarına da göz dikmesini sağlıyor. böylece görgü ve terbiye öğrenmeleri için sarayına kabul ettiği kızların tamamı sırra kadem basıyor. öte yandan bölgedeki kız kaçırma olayları da artıyor. saray çevresindeki dedikodular ayyuka çıktığında kralın emriyle görevlendirilen györgy thurzó şatoya incelemeye geliyor ve yaklaşık 300 kişilik bir tanık ordusu dinlendikten sonra korkunç gerçekle yüzleşiyor. kralın bathroy’nin kocasına olan borcu nedeniyle eyleme geçtiği ve böylece báthory’den kurtulmak istediği de bir başka korkunç gerçekti. bugüne dek elizabeth’in suçsuzluğunu savunanlar krallık tarafından gerçekleştirilen bir komploya kurban gittiği ve bir protestan olmanın cezasını çektiğini öne sürüyor. elizabeth báthory, özellikle kocasının ölümünün ardından işkence yöntemlerini giderek artırmıştı. psikologlar báthory’nin yaşlandıkça artan akıl hastalığının bu dönemde iyice kötüleştiğini iddia ediyorlar. iyi ödeme vaatleriyle kandırılan ya da kaçırılan genç kızlar mahzene kapatılıyor ve bedenleri tanınmaz hale gelene dek dövülüyor, sonra da yakılıyor ya da parçalanıyordu. kurbanların ölesiye dövüldüğü, açlığa terk edildiği, canlı olarak yakıldığı, iğnelerle işkenceye uğradığı, kışın dışarıda üzerlerine su dökülerek donmaya bırakıldığı, yüzlerinin, kollarının ve cinsel organlarının ısırıldığı ve cinsel anlamda tacize uğradıkları da biliniyor. báthory’nin bu korkunç işkencelerini 1585 yılından 1610’a kadar sahip olduğu tüm şatolarda gerçekleştirdiği ortaya çıkmıştır. 650 kişilik kurban sayısına báthory’nin hâlâ hükümet arşivlerinde saklı olduğuna inanılan günlük ve mektuplarından ulaşılmıştır. báthory, bir seri katil olarak çok da becerikli sayılmazdı, bir asil olmasının avantajlarını sonuna kadar kullanmış fakat işlediği cinayetlerin üzerini örtmek konusunda da yeterince titiz davranmamıştır. tüm bu imtiyaz ona sadece mahkeme aşamasında yaramıştır, yargılanmadan doğruca kendi şatosunda müebbet hapse konulmuştur. öte yandan kralın báthory'e borcunu ödemesine gerek kalmadığı hükmüne de varılmıştır. báthory, csejte şatosu'nda ölü bulunduğunda odasında el sürülmemiş pek çok kap yemek bulunuyordu, bu nedenle tam ölüm tarihi bilinemiyor. önce csejte kilisesinin bahçesine gömülen cesedi csejteli köylülerin ayaklanması sonucu ecsed’deki bathory aile kabristanına defnedilmek üzere buradan taşınmıştır. kontes elizabeth báthory denince aklımıza gelen kan banyosunun bu efsaneye sonradan eklendiğini de belirtelim. báthory aleyhine ifade veren tanıklardan hiçbiri bir kan banyosundan söz etmediği ve bunun sadece transilvanya vampir inanışıyla alakalı olarak uydurulmuş olduğu bilinmektedir. báthory’nin hikâyesi farklı perspektifler ya da kurgusal olaylar içeren pek çok filme de konu olmasının yanı sıra sulandırılarak “kontes dracula” ve benzeri filmlerin yapılmasına da esin kaynağı olmuştur.
devamını gör...

önce konserve çikolatayı bulman gerek ve ben onu buldum, fiyatta anlaşırız. trollüğü bırak formül sende.
devamını gör...

"efendim?" diye cevap verebileceğim başlık.

beni pek sevmezler ilk başlarda. oldum olası ciddi görünürüm tanımadığım insanların olduğu ortamlarda. o nedenle de çok soğuk ve küstah bir tipmişim gibi gelir insanlara. konuştukça değişir fikirleri. "hiç böyle biri gibi durmuyordun", "ilk gördüğümde sevmemiştim seni" benzeri cümleler duymuşluğum var.

bir arkadaşıma karşı da ben aynı ön yargıyı göstermiş sonra da kendimden utanmıştım çünkü dünya tatlısı biriydi aslında.

kesin karar vermek için insanları tanımak şart.
devamını gör...

anne tarafına bakıp bi mutlu oluyorsun,geldikleri zaman hediyeler vesaire, sanki allahın bir lutfu gibi.

bide baba tarafına bakıyosun içinden şu geçiyor; (bkz: geldi yine tipini sevmediğim)
devamını gör...

deniz soğudu, balıklar yağlandı.
rakı pahalandı, mastor yaralandı.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

hz. ali.

bütün liderler; asker ileri! derken, hz. ali; beni takip edin! diyecek kadar yüreklidir.
devamını gör...

moderatör olsa millete zorla tanım yazdırıp başlık açtıracak yazar.

her 10 dakikada bir online yazar sayısı ile yazılan tanımlar arasında orantı kurup "lan yine lafa daldı bunlar" diye bize küfürler ettiğine de eminim.

kapansın dm kapıları yok edin insanın insana kulluğunu cümlesini de kendine motto edinmiştir, daim olsun. *
devamını gör...

sen gördün mü hiç ölümü?
onu ben gördüm ve çok istedim.
bir leke gibi - karanlık-
dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle.
kendimi istediğim kadar
çok istedim ölümü.

hayatla ölüm arasında sürekli gitgeller yaşamış, anlayanının olmaması onu ölüme daha da yakınlaştırmış. yazdığı her kelimenin ağırlı altında gün günden gözlerini hayata kapamaya ant içmiş kadın.
devamını gör...

neden 3 saatlik dizileri izlemek zorunda değiliz bize çok net anlatan insan.

oynatma hızını 1,5 yapmadan izlediğim tek yerli diziye bile katlanamıyordum zaten. kendisini izleyince neyseki tuhaf olan ben değilmişim.
devamını gör...

--- alıntı ---

2021 yılında kamuya 100 bin memur alımı yapılacak. yeni ekonomi programı kapsamında bütçelendirilen 35 bin personel alımı sürerken, 65 bine yakın alım daha yapılacak. yeni yılda doktor, öğretmen, eczacı, din görevlisi, hemşire de dahil olmak üzere birçok meslek grubundan alım yapılacak.

--- alıntı ---
link buradan
devamını gör...

sanki erkekler dut yemis bulbul.. gıybet cinsiyet ayrımı tanimaz..
devamını gör...

muhtemelen pişmanlıklar içerecek tavsiyelerdir.
derslere girin arkadaşlar, sıkılsanız da patlasanız da bir şey öğrenmiyorum deseniz de derslere girin. zaten bilgi kolektif bir şekilde oluşuyor. bugün o dersten hiçbir şey anlamadığınızı düşünüyor olabilirsiniz. okulun sonunda arkaya dönüp bakınca size ne kadar çok şey kattığını anlayacaksınız. okul bittikten sonra kimse size bir şeyler anlatmak için kendini yormuyor.
üniversitede yaptığınız geziler edindiğiniz arkadaşlar girdiğiniz ortamlar bir şekilde geride kalır, üniversite bitince arkadaşlarınızın çoğunu bile görmeye vakit kalmaz. ama kazandığınız yetenekler ve tecrübeler ömür boyu sizinle gelecek. ortama aldanmayın lütfen. varsın size inek desinler.
devamını gör...

benim memleket ereğli ilçesi. yani konya'nın beylikdüzü'sü.
yalnız dışarıda, gurbette, hele hele askerde bursa insanı ile beraber en çok dalga geçilen kişi konya insanıdır. bir örnek :
konya'nın en akıllısı döne döne ölürmüş.
devamını gör...

orayı boyarken bu da ne ola ki diye düşünmediler demek ki. olsun. az bile olmuş beton dökmeleri lazımdı.
tanım: şaşırtan ama şaşırtmayan olay.
devamını gör...

vahit guetta adıyla da bilinen insan üstü yeteneğe sahip müzisyen. siz de uzaya çıkmak isterseniz: buradan
devamını gör...

çamaşır sepetinin boş,yıkananların katlı şekilde yerinde olması.
devamını gör...

sebk-i hindî; iran, hindistan, afganistan, türkiye, azerbaycan ve tacikistan gibi ülkelerin edebiyatlarında birkaç asır etkisini göstermiş bir edebî üsluptur.
sebk-i hindî, daha önceki dönemlerin üsluplarında (klasik, mahalli üslup) kullanılan çoğu unsuru da içerdiği için onlardan kesin çizgilerle ayrılamamıştır. bu sebeple de ne zaman başladığı ve ilk temsilcilerinin kimler olduğu konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
sebk-i hindî’nin ortaya çıkışı ve gelişimiyle ilgili pek çok sosyal, siyasi ve edebî etkenden söz edilir. iran ve hindistan arasındaki tarihsel ilişkiler, safeviler dönemindeki şiilik anlayışının dışlayıcı tutumu, hindistan’daki hint ve türk yöneticilerin başta şiir olmak üzere güzel sanatlara yaklaşımı sebk-i hindî’nin gelişimini etkileyen sebepler arasında sıralanır.
sebk-i hindî’nin oluşmasına sebep olan etkenlerin en önemlisi, safeviler döneminde yöneticilerin, şiiliğin aşırı yorumunu benimseyerek diğer mezheplere mensup şairlere ilgi göstermemeleridir. bu da şairlerin kendileriyle daha fazla ilgilenen hindistan’daki türk hükümdarlarının muhitlerine göç etmeleri sonucunu doğurmuştur.
sebk-i hindî tek koldan değil üç koldan gelişmiştir. bu kollar; iran kolu, ısfahan kolu ve ifrati kol olarak isimlendirilmiştir.
sebk-i hindî, türk şairleri arasında büyük bir rağbet gör mesine rağmen iran şairleri tarafından zamanla terk edilmiş, hindistan’dan gelen yabancı bir tarz olarak değerlendirilmiştir. bu üslubun temsilcilerinden saib ve şevket, bilmece söyledikleri gerekçesiyle eleştirilmişlerdir.
iran’da doğup hindistan’da gelişen ve afganistan’da da kabul gören sebk-i hindî, xvıı. yüzyıldan iti baren anadolu’da gelişen türk edebiyatını da etkilemiştir ve pek çok şair bu üslupla şiirler yazmıştır.
türk şairle rini en çok etkileyen ve örnek alınan şairler saib-i tebrizî, şevket-i buharî, urfî-yi şirazî, talib-i amulî ve kelîm-i kâşanî’dir. hatta şevket-i buharî, iran ve hindistan’dan çok, osmanlı toprakların da tanınmıştır.
bu üslubun divan şiirindeki en önemli temsilcileri olarak da xvıı. yüzyılda nailî, neşatî ve fehim-i kadîm; xvııı. yüzyılda ise şeyh galip sayılabilir.
ancak, şiirinde hint üslubunun birkaç özelliğini toplayan her şairi sebk-i hindî’nin temsilcisi saymak yanlış olur. zira zarif, nazik, ince bir dil; anlamda derinlik, hayallerde incelik devrin genel özelliğidir. tasavvuf ve ıstırap da pek çok şairde vardır. mesela; nef’î’nin şiirlerinde bu özelliklerin çoğu vardır.
sebk-i hindî’de diğer üsluplara göre daha girift bir anlam söz konusudur. bu giriftlik ise anlamdaki derinlik ve genişlikten kaynaklanmaktadır.
ol âşık-ı pâkiz ki serâ-perde-i ismet
âlûde-i hûn-ı dil olan dâmenimüzdür

(biz, o temiz âşığız ki, günahsızlık perdesi bizim gönül kanına bulaşmış olan eteğimizdir.)

sebk-i hindî şiirinde anlam bu derece genişleyip derinleştikçe hayal unsurları önem kazanmıştır. zira anlam derine indikçe gerçeğin anlatılması sınırlı kalmış ve yeterli olmamaya başlamıştır. işte bu noktadan sonra hayal unsurları devreye girmiş ve böylece de şiirde muhayyile kuvvet kazanmıştır. soyut kavramların somut kavramlarla birleştirilmesi söz konusu olmuştur. bu da insan mantığını zorlamış ve bu şekilde kurulan hayallerin insan zihninde canlandırılması da zorlaşmıştır.
bu üslupta, yaşanılan çevreden ve günlük hayattan uzaklaşılmış; insanın dış dünyasından çok, iç dünyasına yönelinmiştir. şiirde derinleşen, genişleyen ve giriftleşen mananın altında insan ruhunun ıstırabı ortaya çıkmaktadır.
sebk-i hindî şiirinin konusu ıstıraptır. ıstırabın verdiği acı ve üzüntüler, bu üzüntülerden dolayı insan ruhunun çırpınışları ve çalkantıları hemen hemen bütün sebk-i hindî şairlerinin rağbet ettikleri ve şiirlerinde inceden inceye işledikleri konulardır. şiirde yoğun bir şekilde karamsarlık havası hissedilmektedir.
hint üslubundaki anlam derinliği ve hayal enginliği eskiden beri kullanılagelen mazmunları yetersiz kılmıştır. şiirin konusu değişip insan ruhunun derinliklerine inildikçe, muhayyile genişledikçe yeni mazmunlara ihtiyaç duyulmuştur. böylece şairler ya eskiden kullanılmış olan mazmunları biraz daha geliştirerek farklı boyutlara taşımışlar ya da yeni mazmunlar arayıp bulmuşlardır.
aşağıdaki beyitte ifade edildiği tarzda kirpiklerin saz çalıp yan bakışın şarkı söylemesi nailî’ye kadar hiçbir şairde rastlanmamış bir mazmundur:
leb-i şûh-ı nigâh-ı çeşmün oldukça terennüm-sâz
eder her cünbiş-i müjgânı bir nakş-ı füsûn peydâ
(gözünün yan bakışının şuh dudağı şarkı söyleme ye başladıkça, kirpiklerinin her kıpırdanışı sihirli bir beste ortaya çıkarır.)
hint üslubunun en önemli özelliklerinden biri de şiirde tasavvufun çok geniş bir şekilde yer almasıdır. şairler, ruhlarındaki ıstırap, acı ve çalkantıları dindirmek için çareyi tasavvufa sığınmakta bulmuşlar ve bu sebeple de şiirlerinde tasavvuf sembolizmini kullanmışlardır.
ancak, tasavvufu amaç olarak görmemişler, sadece söylemek istediklerini daha rahat ifade edebilmek için bir araç olarak kullanmışlardır. mısralar arasındaki tasavvufi örüntüyü çözmek bazen mümkün olduğu hâlde çoğu zaman oldukça zordur.
türk edebiyatında sebk-i hindî’yi şiirlerinde ustaca işleyen fehim-i kadîm’in aşağıdaki beytinde de bulunan tasavvufi özellikleri anlayabilmek ve açıklayabilmek için, tasavvuf terimlerinden biri olan “hayret” kelimesinin “şaşkınlık, müridin, sâlikin zuhur eden tecelliler karşısında düşmüş olduğu ruhi durum ve tasavvufta bir merhale” manasına geldiğini bilmek gerekir:
figân kim câme-i ömrüm kabâ-yı hayret olmışdur
girîbân-ı hayâtum çâk-i dest-i firkat olmışdur
(ömrümün elbisesi, hayret cübbesi hâline geldiği ve hayatımın yakası ayrılık eliyle yırtıldığından dolayı feryât!)

bu beyitte geçen “câme-i ömrüm, kabâ-yı hayret, girîbân-ı hayat, çâk-i dest-i firkat” tamlamalarında hint üslubunun bir başka özelliği görülür. soyut kavramlar ile somut nesneler ve varlıklar arasında ilişki kurarak imgeler oluşturmak, hint üslubunun önemli özelliklerindendir.
hint tarzında mübalağa sanatı da önemli bir yer tutar. aslında mübalağa, edebiyatta eskiden beri kullanılan bir edebî sanattır. ancak sebk-i hindî’de bunun daha fazla önem kazanması, mübalağanın hem derecesinin artmasından hem de çok fazla kullanılmasından kaynaklanmaktadır.
insan mantığını zorlayan hayal genişliği ve sınırsızlığı, şairlerin mübalağa sanatını çok kullanmalarına sebep olmuştur. hayalî unsurların mübalağalı bir şekilde anlatılması, insan zihnindeki müphemliği daha da fazlalaştırmış, sebk-i hindî şiirini büsbütün anlaşılmaz hâle getirmiştir.

etdik o kadar ref’-i ta’ayyün ki neşâtî
âyîne-i pür-tâb-ı mücellâda nihânuz
(ey neşatî, biz görünmeyi, yani varlığı öylesine ortadan kaldırdık ki cilalı parlak aynada bile görünmez hâle geldik.)
sebk-i hindî şairlerinin, mübalağa sanatının yanı sıra en çok kullandıkları sanatlardan biri de tezattır. özellikle manevi tezat söz konusudur.
aşağıdaki beyitte saç, hem ayaklar altında çiğnenip yerlerde sürünmekte hem de güneş topunu yakalamaktadır. yani en alçak seviyede iken en yüksek mertebeye ulaşmaktadır.

ey nailî o turra ki çevgân-ı fitnedir
pâmâl iken rubûdesidir gûy-ı âfitâb
(ey nailî! o kıvrım kıvrım olan saç bir fitne çevgânıdır. ayaklar altında sürünürken bile güneş topunu yakalar.)

mananın çok büyük önem kazandığı sebk-i hindî şiirinde söz ikinci planda kalmıştır. şairler söz güzelliği için anlamdan feragat etmemişler; bunun aksine anlamı derinleştirmek için zaman zaman sözden feragat etmişlerdir.
hint tarzı şiirlerde dil; ince, nazik ve süslüdür. bu tarzda kelimeler özenle seçilmiş, aynı anlamı veren kelimelerin en ince ve zarif olanı tercih edilmiştir. nailî, şu beytinde ince ve süslü anlatımının güzel örneklerinden birini vermiştir:
tâ cilve-geh-i berk-ı belâ hırmenimüzdür
hâkister-i dûzah çemen-i gülşenimüzdür
(harman, bela şimşeğinin cilve ettiği yer olunca, cehennem külü bizim gül bahçemizin çimenliğidir.)
berk (şimşek), duzah (cehennem), gülşen (gül bahçesi) gibi kırmızı rengi hatırlatan kelimelerin bir arada kullanıldığı beyitte şair, çok büyük belalarla, sıkıntılarla, zorluklarla karşılaştığını, bunların yanında cehennemde karşılaşılacak azabın küçük ve ehemmiyetsiz olacağını anlatmak istemiş ve bunu da ince, zarif ve süslü bir dille ifade etmiştir.
hint üslubunda, nasıl ki hayaller genişleyip anlamlar derinleştikçe mevcut mazmunlar yetersiz kalmış ve yerine yeni mazmunlar bulmak gerekmişse, dilde de kelimelerde bir kifayetsizlik ortaya çıkmış ve yeni kelimeler arayıp bulmak lüzumu hasıl olmuştur.
bunun için de şairler ya o zamana kadar hiç kullanılmamış yeni kelimeler bulmuşlar ya da halkın günlük konuşmasında yer alıp şiirde kullanılmayan kelime ve deyimleri şiire sokmuşlardır.
yeni hayalleri dillendirmek için şairler zincirleme tamlamalar kullanmayı tercih etmişlerdir. özellikle farsça kelimelerle yapılan zincirleme tamlamalar çok kullanılmıştır.
devamını gör...

#420019 bu süperzeka hem böyle bir entry giriyor hem ateistlere sallıyor.
devamını gör...

çocukken hiç erik çaldın mı, dedi. hayır, dedim. benim babannemin köyde kocaman bir bahçesi vardı. erik ağaçları, elma ağaçları, asmalar... sonra halamın da öyle, evinin üç yanını saran bahçeleri vardı. armut, vişne ne çekerse canım ben o ağaçta... hatta kısa bir süre bizim bile bahçeli bir evimiz olmuştu ben küçükken, dedim.
olmaz, dedi. yine de erik çalmalıydın. kucağını doldurmalıydın korku içinde ve peşin sıra eli bastonlu bir amca kovalamalıydı seni.
kovalamadılar. ben de çalmamıştım zaten ne diye kovalasınlardı ki.
ayıp etmişim çocukluğuma...
devamını gör...

2,5 saatlik türk dizilerindeki 1,5 saatlik aşk bakışmaları.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim