satranç
özellikle yeni oyuncuların - yeni derken en az 1.5 sene oynamış olanlardan söz ediyorum- çok sık aynı hataya düştüğü hint asıllı oyun. hataya gelecek olursak; taşların stratejik değeri ve taş fedası... satrançta taşın değerini kendisi değil oyunun şartları, oyuncunun kurduğu strateji ve taşın bulunduğu mevcut konum belirler. resmi olarak taşların bir sayı değeri vardır evet ve hatta yıllarca ufak bir takım değişikliklere de uğramıştır ama bu durumu yanlış değerlendirip vezir en iyisi kafası yanlış bir kafa yapısıdır ve bu tip oyuncular bir noktada tıkanıp ilerleyemezler. vezir örneğinden gidiyorum çünkü çoğu oyuncu vezirini kaybettiği an oyunu kaybettiği yanılgısına düşüyor. elinizin altında olan vezir kaybettiğiniz filin yerine daha iyi iş yapmayabilir veya yapadabilir bu tamamen oyuncu ve oyunun mevcut şartları ile ilgilidir. bu mantıkla bakıldığında bu insanlar gerektiği yerde vezir fedası yapamazlar ve bir noktada bu yenilgiye sürükleyen büyük bir hataya da dönüşebilir. yakın zamanda yaptığım bir maçtan basit bir örnek vermek gerekirse; mevcut bir piyon terfisinde vezir yerine at tercih ettim. rakibim oyuna girecek ikinci bir rakip vezir olmadığını görünce daha fazla huzursuz olması gerekirken rahat bir nefes verdi ama o at oyunum için kilit bir noktadaydı ve vezirimin sağlayamayacağı bir avantaj ile rakibimi köşeye sıkıştırma olanağı sağladı. demek istediğim eğer orada vezir en iyisi kafası ile vezir tercih edilmiş olsaydı rakibi istediğim pozisyona getirmek bana fazladan en iyi ihtimalle 6 hamleye neden olacaktı ve 6 hamle demek tahtada şartların çok fazla değişmesi demektir. bu da şu noktaya çıkar; en az 3 hamle sonrası üzerine fikir yürütemediğiniz bir maçta neyi ne zaman feda etmeniz gerektiğini veya neyin stratejik değeri olduğunu anlayamazsınız. taşın değerini belirleyen bir diğer nokta da işte bu öngörü durumudur ve bu bizi başka bir konuya götürüyor.
dürüst olmak gerekirse bir kaç parlak ve beklenmedik hamleyi saymazsak eğer satranç uzun zamandır görsel hafıza, ezber ve yapılan alıştırmalar/edinilen tecrübe ile ilgili. açılış ile oyunsonu arasında iyi bir yol izleyen biri nadiren yenilir. şartları kendi lehine çevirecek kadar oyun bilgisi olan biri oldukça zekice yapılmış bir kaç hamlenin bile aleyhine işlemesini kolayca engelleyebilir. bu durumda da notasyon bilmek gerekir çünkü daha önce oynanmış olan maçlar iyi bir yol göstericidir ve bir çok maçı ezberlemek yerine kağıdın üzerinde yazanları ezberlemek daha kolaydır üstelik onlara sanki denklem veya formül gibi yaklaşıyorsanız. ek olarak notasyon okuyamayan biri ne önceki maçları rahatlıkla analiz edebilir ne de eco kodlarına sahip olsa da pek bir şey yapabilir. benim gördüğüm üç tip satranç oyuncusu var; tahtayı savaş meydanı gibi görenler, tamamen matematiksel olarak yaklaşanlar ve ikisi arasındaki dengeyi kurmuş olanlar. ben ikinci tip oyuncu olduğumdan diğerleri hakkında çok yorum yapmadan basitçe kendi oyun mantığımı aktarayım. benim için satranç tahtası önüme gelene kadar af3 sadece af3'dür. o tahtayı yüzlerce kez görmüş olsamda önüme gelene kadar hatta geldiğinde bile bu değişmez. atın hangi kareye ilerleyeceği kafamda olmak zorunda değildir kafamda yalnızca belirli bir sıralamayı tutarım yani kafamda sadece eco kodlarını bulup ezberlediğim sistem vardır benim için at at falan değildir belirli bir örüntüyü bozmadan devam ettirmeye çalışırım oyun boyunca ve oyunun durumuna göre örüntüyü bozmayan en uygun oyunsonu ile bitiririm. elbette tamamen ezber durumu kurtarmıyor ama bu noktada önceki maçlara hakimiyet oyuncuya izleyeceği yol konusunda yardımcı oluyor ki bu maçları hatırlamanın kolay yolu da az önce belirttiğim sistemden geçer. bir maçın her hamlesini akılda tutmak zordur ama notasyon kağıdını bir formül gibi ezberlemek bunu kolaylaştırır. bunu tam olarak açıklamak mümkün değil hangi oyuncu tipini anlatsam da aynı gibi gelecek esasında ama oyuncular rahatlıkla demek istediğim noktayı ve farklılığı yakalayacaklardır. bu sıkıcı bir oyun tipidir çünkü ortada birliklerinizi öne sürdüğünüzü düşünüp gaza geldiğiniz ve gerçekten savaş meydanında bir komutanmış gibi ani ve stratejik kararlar verdiğiniz nadir olur. sadece ezberden sayılar ve harfler vardır önünüzde satranç takımını görmezsiniz ama bu kazanmak için genelde en kesin yoldur yine de zevk almak için en iyi yol olduğu söylenemez. ortada ruhunu kaybetmiş bir oyun vardır demek gayet yerinde olacaktır bence ama kendi adıma zafer kazandığımda bu ruhumu yeterince besliyor zaten.* benim oyunu savaş alanı olarak gördüğüm tek yer kazandığım bir oyunun sonu çünkü rakibin bir piyonunu tamamen centilmenlikten uzak bir şekilde ganimet olarak alıyorum. yani açıkça takımını bozup oynanmayacak duruma getiriyorum ki ganimet olarak toprak almaktan farkı yok bence. utanır mıyım? sanmam.*
şu var ki ben iyi bir oyuncu muyum hiç sanmam ve satranç konusunda akıl verecek son kişiyim çünkü satranç takımı ile değil harf ve sayılarla ilgileniyorum yani dürüstçe kazanmak için sıkıcı ve kısmen hileli yolu tercih ediyorum ama kim ne derse desin çoğumuz o masaya kazanmak için otururuz kaybetmek için değil. ruhumu dinlendirmek istesem go -orada da gelenekselden yola çıkıp sonra agresif oyun sergilemeye başlamamışım gibi.*- oynarım.
sadece ezber yapmak yeterli değil elbette. oyuncunun bilgiye sahip olması onu uygulamada başarılı olup olmayacağına dair güvence vermez. rakip maçı satar gibi her zaman ezber tuzakların içine atlamıyor yaptığı hamleler ile. ya rakibi istediğiniz oyuna yönlendirecek kadar baskı kurabilecek stratejilere sahip olmak gerek ve alexander alekhine değilseniz bu epey zordur ya da oyunu rakibe göre yönlendirebilecek kadar fazla stratejiye sahip olmak. ilki gerçekten zordur çünkü bir gün sert kayaya çarpmak var, her zaman işe yaramaz. ikincisi ise zahmetli ama güvenli bir tercihtir her zaman çünkü rüzgar nereden eserse essin zaten buna uygun bir taktik her zaman sol cepte durur yani tuzağın tuzağı vardır. agresif oyun sergilemek hızlı bir zeka daha pasif kalmak teknik gerektirir işin özeti. bunlar kısmen bilindik ve basit şeyler ama yeni oyuncular sıklıkla es geçiyor. diğer iki oyuncu tipi hakkında çok yorum yapamayacağım çünkü açıkçası benim oyun tarzım ve oyuna bakış açım bu değil onu bilen anlatsın...
ek olarak oynanan kısmen önemli veya zorlama ihtimali olan maçların notasyonlarını okunaklı ve düzgün yazmakta fayda var. o maçlar altın gibidir, bütün hatalarınızı görmek, analiz etmek ve törpülemek için gereklidir. kendi maçlarınızı bitince unutmayın, bittikten sonra da işe yarıyorlar. ayrıca her oyuncunun oyun stili kendine özgüdür ama bence bir büyükusta'nın hatta mümkünse bir kaç tanesinin stilini benimsemekte fayda var. elbette ölü adamların mezarlarının başında ruh çağırma ayini yapın demek değil bu, eski maçları gözden geçirmek analiz etmek ve yapılan analizleri okumak yeterli gelecektir profesyonel oyuncu olacak olsak burada ne ben bunu yazıyor olurum ne siz okuyor olursunuz çiçeklerim.
ben kendi adıma bu oyun tarzı ile eğleniyorum ama diğer iki oyun tipine göre çoğu insan için çok eğlenceli gelmeyebilir. ben de mikhail botvinnik değilim zaten ne diye okudunuz buraya kadar hiç bilmiyorum.
dürüst olmak gerekirse bir kaç parlak ve beklenmedik hamleyi saymazsak eğer satranç uzun zamandır görsel hafıza, ezber ve yapılan alıştırmalar/edinilen tecrübe ile ilgili. açılış ile oyunsonu arasında iyi bir yol izleyen biri nadiren yenilir. şartları kendi lehine çevirecek kadar oyun bilgisi olan biri oldukça zekice yapılmış bir kaç hamlenin bile aleyhine işlemesini kolayca engelleyebilir. bu durumda da notasyon bilmek gerekir çünkü daha önce oynanmış olan maçlar iyi bir yol göstericidir ve bir çok maçı ezberlemek yerine kağıdın üzerinde yazanları ezberlemek daha kolaydır üstelik onlara sanki denklem veya formül gibi yaklaşıyorsanız. ek olarak notasyon okuyamayan biri ne önceki maçları rahatlıkla analiz edebilir ne de eco kodlarına sahip olsa da pek bir şey yapabilir. benim gördüğüm üç tip satranç oyuncusu var; tahtayı savaş meydanı gibi görenler, tamamen matematiksel olarak yaklaşanlar ve ikisi arasındaki dengeyi kurmuş olanlar. ben ikinci tip oyuncu olduğumdan diğerleri hakkında çok yorum yapmadan basitçe kendi oyun mantığımı aktarayım. benim için satranç tahtası önüme gelene kadar af3 sadece af3'dür. o tahtayı yüzlerce kez görmüş olsamda önüme gelene kadar hatta geldiğinde bile bu değişmez. atın hangi kareye ilerleyeceği kafamda olmak zorunda değildir kafamda yalnızca belirli bir sıralamayı tutarım yani kafamda sadece eco kodlarını bulup ezberlediğim sistem vardır benim için at at falan değildir belirli bir örüntüyü bozmadan devam ettirmeye çalışırım oyun boyunca ve oyunun durumuna göre örüntüyü bozmayan en uygun oyunsonu ile bitiririm. elbette tamamen ezber durumu kurtarmıyor ama bu noktada önceki maçlara hakimiyet oyuncuya izleyeceği yol konusunda yardımcı oluyor ki bu maçları hatırlamanın kolay yolu da az önce belirttiğim sistemden geçer. bir maçın her hamlesini akılda tutmak zordur ama notasyon kağıdını bir formül gibi ezberlemek bunu kolaylaştırır. bunu tam olarak açıklamak mümkün değil hangi oyuncu tipini anlatsam da aynı gibi gelecek esasında ama oyuncular rahatlıkla demek istediğim noktayı ve farklılığı yakalayacaklardır. bu sıkıcı bir oyun tipidir çünkü ortada birliklerinizi öne sürdüğünüzü düşünüp gaza geldiğiniz ve gerçekten savaş meydanında bir komutanmış gibi ani ve stratejik kararlar verdiğiniz nadir olur. sadece ezberden sayılar ve harfler vardır önünüzde satranç takımını görmezsiniz ama bu kazanmak için genelde en kesin yoldur yine de zevk almak için en iyi yol olduğu söylenemez. ortada ruhunu kaybetmiş bir oyun vardır demek gayet yerinde olacaktır bence ama kendi adıma zafer kazandığımda bu ruhumu yeterince besliyor zaten.* benim oyunu savaş alanı olarak gördüğüm tek yer kazandığım bir oyunun sonu çünkü rakibin bir piyonunu tamamen centilmenlikten uzak bir şekilde ganimet olarak alıyorum. yani açıkça takımını bozup oynanmayacak duruma getiriyorum ki ganimet olarak toprak almaktan farkı yok bence. utanır mıyım? sanmam.*
şu var ki ben iyi bir oyuncu muyum hiç sanmam ve satranç konusunda akıl verecek son kişiyim çünkü satranç takımı ile değil harf ve sayılarla ilgileniyorum yani dürüstçe kazanmak için sıkıcı ve kısmen hileli yolu tercih ediyorum ama kim ne derse desin çoğumuz o masaya kazanmak için otururuz kaybetmek için değil. ruhumu dinlendirmek istesem go -orada da gelenekselden yola çıkıp sonra agresif oyun sergilemeye başlamamışım gibi.*- oynarım.
sadece ezber yapmak yeterli değil elbette. oyuncunun bilgiye sahip olması onu uygulamada başarılı olup olmayacağına dair güvence vermez. rakip maçı satar gibi her zaman ezber tuzakların içine atlamıyor yaptığı hamleler ile. ya rakibi istediğiniz oyuna yönlendirecek kadar baskı kurabilecek stratejilere sahip olmak gerek ve alexander alekhine değilseniz bu epey zordur ya da oyunu rakibe göre yönlendirebilecek kadar fazla stratejiye sahip olmak. ilki gerçekten zordur çünkü bir gün sert kayaya çarpmak var, her zaman işe yaramaz. ikincisi ise zahmetli ama güvenli bir tercihtir her zaman çünkü rüzgar nereden eserse essin zaten buna uygun bir taktik her zaman sol cepte durur yani tuzağın tuzağı vardır. agresif oyun sergilemek hızlı bir zeka daha pasif kalmak teknik gerektirir işin özeti. bunlar kısmen bilindik ve basit şeyler ama yeni oyuncular sıklıkla es geçiyor. diğer iki oyuncu tipi hakkında çok yorum yapamayacağım çünkü açıkçası benim oyun tarzım ve oyuna bakış açım bu değil onu bilen anlatsın...
ek olarak oynanan kısmen önemli veya zorlama ihtimali olan maçların notasyonlarını okunaklı ve düzgün yazmakta fayda var. o maçlar altın gibidir, bütün hatalarınızı görmek, analiz etmek ve törpülemek için gereklidir. kendi maçlarınızı bitince unutmayın, bittikten sonra da işe yarıyorlar. ayrıca her oyuncunun oyun stili kendine özgüdür ama bence bir büyükusta'nın hatta mümkünse bir kaç tanesinin stilini benimsemekte fayda var. elbette ölü adamların mezarlarının başında ruh çağırma ayini yapın demek değil bu, eski maçları gözden geçirmek analiz etmek ve yapılan analizleri okumak yeterli gelecektir profesyonel oyuncu olacak olsak burada ne ben bunu yazıyor olurum ne siz okuyor olursunuz çiçeklerim.
ben kendi adıma bu oyun tarzı ile eğleniyorum ama diğer iki oyun tipine göre çoğu insan için çok eğlenceli gelmeyebilir. ben de mikhail botvinnik değilim zaten ne diye okudunuz buraya kadar hiç bilmiyorum.
devamını gör...
alan turing
ingiliz matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve kriptolog. günümüz bilgisayar sistemlerinin babası kabul edilir. 2. dünya savaşı devam ederken çözmüş olduğu enigma* sayesinde binlerce insanın hayatını kurtarmış ve belki de savaşın çok daha erken sona ermesini sağlamış insan. savaştan sonra* medeniyetin beşiği, aydınlar ülkesi ingiltere'de eşcinsel olduğunu açıklamak zorunda kalmış bunun sonucunda 1 senelik kimyasal hadıma mahkum kılınmıştır. 1954'te siyanürlü elma yiyerek intihar etmiştir.
devamını gör...
sözlük yazarlarının çocuklarına vermek istedikleri isimler
hana. japonca çiçek demek , ibranice anlamı ise tanrıdan gelen hediye , lütuf.
devamını gör...
theo'ya mektuplar
gogh'u tanımak için okunması gereken kitaplardan bir tanesidir. kardeşine yazdığı mektuplarda hem ekonomik durumunu hem ruhsal durumunu hem de iş durumunu kolaylıkla öğreniyoruz. ben çok severek okumuştum, çok yerin altını çizmiştim. hala arada dönüp bakarım. birçok tablosuna hayranlıkla baktıktan çok sonra bu kitabı okumak benim için biraz geç kalmışlık oldu.
neden bilmiyorum, kitabı okurken dostoyevski romanı okuyor gibi hissettim. birisi edebiyatta birisi resim sanatında hayran olduğum kişilerdir. sanırım çok sevgi kaynaklı olabilir veya dönemin şartları bu benzerliği beraberinde getirdi. kitapta gogh'un bir yandan bir şeyler üretmenin peşindeyken diğer yandan ne kadar mutsuz ve içsel sıkıntıları olduğunu sıklıkça gözlemliyoruz.
kitaptan çok sevdiğim bir alıntıyı da bırakmak istiyorum şöyle:
başımızdan gerçek acıların geçeceği, büyük düş kırıklıklarına uğrayacağımız, büyük bir olasılıkla birçok kötü suç işleyeceğimiz, yanlış işler yapacağımız her ne kadar kesinse bile, yine kesin olan bir şey var ki, ateşli ve cesur olmak-yapabileceğimiz tüm hatalara- karşın dar kafalı ve aşırı temkinli olmaktan iyidir. birçok şeyi çok sevmek de iyi bir şey çünkü insana güç kazandıran budur. çok seven kişi çok da çalışır ve çok şey başarabilir, sevgiyle yapılmış bir iş iyi yapılmıştır.
neden bilmiyorum, kitabı okurken dostoyevski romanı okuyor gibi hissettim. birisi edebiyatta birisi resim sanatında hayran olduğum kişilerdir. sanırım çok sevgi kaynaklı olabilir veya dönemin şartları bu benzerliği beraberinde getirdi. kitapta gogh'un bir yandan bir şeyler üretmenin peşindeyken diğer yandan ne kadar mutsuz ve içsel sıkıntıları olduğunu sıklıkça gözlemliyoruz.
kitaptan çok sevdiğim bir alıntıyı da bırakmak istiyorum şöyle:
başımızdan gerçek acıların geçeceği, büyük düş kırıklıklarına uğrayacağımız, büyük bir olasılıkla birçok kötü suç işleyeceğimiz, yanlış işler yapacağımız her ne kadar kesinse bile, yine kesin olan bir şey var ki, ateşli ve cesur olmak-yapabileceğimiz tüm hatalara- karşın dar kafalı ve aşırı temkinli olmaktan iyidir. birçok şeyi çok sevmek de iyi bir şey çünkü insana güç kazandıran budur. çok seven kişi çok da çalışır ve çok şey başarabilir, sevgiyle yapılmış bir iş iyi yapılmıştır.
devamını gör...
edda
başlığı edda olarak açtım fakat bunlar iki tanedir. iskandinav mitolojisi, şiiri, vikinglerin yaşayışları gibi konuları kapsayan, izlanda dilinde, derleme edebi eserlerdir. denilir ki, izlanda dili o kadar az değişmiştir ki, yeniyetme bir izlandalı dahi bu çok eski eserleri okuduğunda rahatça anlayabilir.
bunlar eski ve yeni edda’dır. öncelikle yeni edda’dan bahsedeceğim. çünkü bunun yazarı da, daha doğrusu derleyeni de, tarihi de kısmen belli. diğeri ise kafa karıştırıcı.
yeni edda, diğer adıyla nesir edda, başka bir adıyla prose edda snorri sturluson adında önemli bir şahsiyet tarafında 1220’lerde derlenmiş. içerisinde eski şiirlerden tutun, evrenin kökeni ve viking kozmogonisine kadar bir sürü bilgi var. araştırmacılar sturluson’un bu eseri tek başına derlemediğini düşünüyor. fakat öncü kişi diyebiliriz.
diğer edda ise manzum edda, ya da eski edda. bu bir nevi şiir koleksiyonu. ne tam tarihi biliniyor ne de yazanı. 1643 yılında keşfedilmiş. içerisinde şiirler, dünyanın başlangıç ve sonuna ilişkin mitler, yüce tanrı odin ile ilgili hikayeler var.
eski edda’nın türkçe çevirisi var mı bilmiyorum. yeni edda’nın bir kısmı ise yeditepe yayınevi tarafından “viking mitolojisi” ismi ile çevrildi. sanırım iskandinav kültürü ve edebiyatı açısından en önemli eserlerin başlarında eddalar gelir.

ilk görsel manzum edda.
bunlar eski ve yeni edda’dır. öncelikle yeni edda’dan bahsedeceğim. çünkü bunun yazarı da, daha doğrusu derleyeni de, tarihi de kısmen belli. diğeri ise kafa karıştırıcı.
yeni edda, diğer adıyla nesir edda, başka bir adıyla prose edda snorri sturluson adında önemli bir şahsiyet tarafında 1220’lerde derlenmiş. içerisinde eski şiirlerden tutun, evrenin kökeni ve viking kozmogonisine kadar bir sürü bilgi var. araştırmacılar sturluson’un bu eseri tek başına derlemediğini düşünüyor. fakat öncü kişi diyebiliriz.
diğer edda ise manzum edda, ya da eski edda. bu bir nevi şiir koleksiyonu. ne tam tarihi biliniyor ne de yazanı. 1643 yılında keşfedilmiş. içerisinde şiirler, dünyanın başlangıç ve sonuna ilişkin mitler, yüce tanrı odin ile ilgili hikayeler var.
eski edda’nın türkçe çevirisi var mı bilmiyorum. yeni edda’nın bir kısmı ise yeditepe yayınevi tarafından “viking mitolojisi” ismi ile çevrildi. sanırım iskandinav kültürü ve edebiyatı açısından en önemli eserlerin başlarında eddalar gelir.


ilk görsel manzum edda.
devamını gör...
türk sanat müziği
ilkokulda olduğum sıra, kendi aramızda şarkı yarışması yaparken, söylediğimiz şarkıların türü.
çok popülerdi o zaman. *
mesela bir ilkbahar sabahı.
çok popülerdi o zaman. *
mesela bir ilkbahar sabahı.
devamını gör...
otobüste yer vermen için bakışları ile taciz eden yaşlı
psikolojik baskıdır, mahalle baskısıdır. bakışlar nefret doludur. ama her zaman olmayabilir. gelin size başımdan geçen bir hadiseyi anlatayım.
kızılay meşrutiyet caddesinden ego 541’e binmiştim. o zamanlar kızılay’a gidiyordu artık gitmiyor, öta mevcut. tıklım tıkış attım kendimi otobüse, neyse ki sırada ilerideydim, arkalara doğru oturacak koltuk buldum. şanslı hissettim kendimi çünkü donmuşum dışarıda, oh mis gibi geldi. sonra, gerçekten yaşlı ve hasta bir dede arkalara, benim oturduğum yere doğru geldi. ben de yer verdim. ama nasıl yorgunum. dede, biraz utanarak geçti oturdu. insanlar da ön taraftan geldiğinden ben iyice arkalara geçtim.
neyse, eskişehir yolu civarlarında dedenin yan koltuğunda oturan kişi indi. dede, oturmak için atak yapan insanlara karşı mücadele verip en arkada olmama rağmen ısrarla beni çağırdı. insanlara işaret ettirdi, seslenin gelsin diye. gittim, bana söylediği şey şuydu,
“sizler talebesiniz, okuyorsunuz, yoruluyorsunuz. oturmak sizin hakkınız.”
gerçekten bu sözler içime işledi ve böyle bir insanın ne kadar duyarlı olabileceğini orada gördüm.
kızılay meşrutiyet caddesinden ego 541’e binmiştim. o zamanlar kızılay’a gidiyordu artık gitmiyor, öta mevcut. tıklım tıkış attım kendimi otobüse, neyse ki sırada ilerideydim, arkalara doğru oturacak koltuk buldum. şanslı hissettim kendimi çünkü donmuşum dışarıda, oh mis gibi geldi. sonra, gerçekten yaşlı ve hasta bir dede arkalara, benim oturduğum yere doğru geldi. ben de yer verdim. ama nasıl yorgunum. dede, biraz utanarak geçti oturdu. insanlar da ön taraftan geldiğinden ben iyice arkalara geçtim.
neyse, eskişehir yolu civarlarında dedenin yan koltuğunda oturan kişi indi. dede, oturmak için atak yapan insanlara karşı mücadele verip en arkada olmama rağmen ısrarla beni çağırdı. insanlara işaret ettirdi, seslenin gelsin diye. gittim, bana söylediği şey şuydu,
“sizler talebesiniz, okuyorsunuz, yoruluyorsunuz. oturmak sizin hakkınız.”
gerçekten bu sözler içime işledi ve böyle bir insanın ne kadar duyarlı olabileceğini orada gördüm.
devamını gör...
yazarların küçük hırsızlıkları
anaokuldayken migros'tan 3'lü kinder yumurta çalıyodum. çok güzel oyuncakları oluyodu. alışverişten sonra eve geliyoduk, gerizekalı gibi, içinden çıkan oyuncakları yapsın diye anneme veriyodum. nerden buldun diyince okuldan necmettin'in babannesi verdi diye de bi yalan sallıyodum. sonra baktı ki annem ben her gün 3 tane oyuncak veriyorum yapması için, sordu bana sen bunları nerden alıyosun diye. ben de anlatmıştım migrostan aşırıyorum diye. götürdü beni migros'a, müdürün yanına. bi güzel itiraf ettik tabi. sonra adam getirdi bana bi sürü kinder sürpriz hediye etti. onlardan da çok güzel oyuncaklar çıkmıştı. bi tanesini anaokuldan bi çocuğa hediye etmek zorunda kalmıştım*. o kadar uyuz olmuştum ki gidip bi daha çalasım gelmişti. utandığımdan değil de maçam yemedi bi daha yapmaya açıkçası...
devamını gör...
içimizdeki şeytan
iyilik, kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir."
diye bir aforizma ile sayfa başında hök diye kalmanıza sebebiyet verebilecek kitaptır da ayrıca.
diye bir aforizma ile sayfa başında hök diye kalmanıza sebebiyet verebilecek kitaptır da ayrıca.
devamını gör...
ince dudaklı kızların ruj sürme sorunsalı
hafif nude tonlarındaki bir dudak kalemi ile dudağın kenarlarına çerçeve yaparak sonra mat ruj ile üzerinden geçilerek ince dudakları dolgun dudaklara çevirebilirsiniz.
dolgunlaştırıcı lipsticklere değinmiyorum bile. üzgünüm dostum, artık her şeyin bir çözümü var. sinsi dudaklıların, dolgun dudaklılara öpücük attığı bir dönemdeyiz.
dolgunlaştırıcı lipsticklere değinmiyorum bile. üzgünüm dostum, artık her şeyin bir çözümü var. sinsi dudaklıların, dolgun dudaklılara öpücük attığı bir dönemdeyiz.
devamını gör...
ruh emiciler
gerçek hayatta da olduğuna emin olduğum fakat kanıtlayamadığım harry potter evrenindeki yaratıklardır.
devamını gör...
nicki f harfiyle başlayan yazarların kaliteli olmaları
devamını gör...
hoşlandığın kişi ile kanka olmak
(bkz: düşman başına)
devamını gör...
psikosomatik
aslında fizyolojik bir problem olmadan demek çok doğru olmuyor. psikosomatik bozuklukta kişi hastalığı çağırır. şöyle açıklayayım: kişinin yaşadığı psikolojik sorunlar -stres, anksiyete, depresyon gibi- ya da kişilik bozuklukları - histerik/histrionik gibi- ya da somatoform bozukluk gibi, kişinin bağışıklık sistemini düşürür. psikolojik sorunlar fiziksel bağışıklık sisteminin çökmesiyle fiziksel rahatsızlıklara, ağrılara yol açabilir. ya da histrionik kişilik bozukluğu gibi durumlarda kişi sürekli ilgi görmek isteyebilir ve ilgi görmek için bu tarz ağrıları veya fiziksel hastalıkları çağırır, ya da somatoform bozukluk gibi durumlarda kişi sadece hasta olduğu durumlarda ilgi görüyorsa yine hastalığı çağırır ve ağrılar çeker. burada toplum içinde hastalık hastalığı diye bilinen durum ortaya çıkar. basit dille anlatmaya çalışıyorum ki makale okur gibi zorlanmayalım. bu bahsettiğim bütün durumlarda ağrı veya fiziksel rahatsızlık var. kesinlikle yok değil. şu yanlış anlaşılıyor. "aman canım psikolojik bu, bişeyi yok" gibi bir durum değil. bir şeyi var. ama sorun psikolojik bozukluktan kaynaklanıyor. yani kişi defalarca ameliyat olabilir, bildiğiniz tüm hastalıkları semptomlarıyla geçirebilir. doktorlar muayen eder, tedavi eder, ameliyat eder fakat başka bir formda başka bir hastalık tekrar ortaya çıkar. çözümü var mıdır? evet vardır. iyi bir psikoterapi. kişinin hayatını anlamlı hale getirmek. ve yeni bir kişilik örüntüsü oluşturmak.
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
sözde senden kaçıyorum, dolu dizgin atlarla
devamını gör...
araç kullanıyorsanız bu mesajı okumayın
komik mesaj.
arabada olsam ilk cümleyi okuyup,
sonra s. soylu öyle dedi diye
bir telefona,
bir sağa sola bakardım muhtemelen,
polis var mı yok mu diye.
tam ceza yedirtecek sms.
arabada olsam ilk cümleyi okuyup,
sonra s. soylu öyle dedi diye
bir telefona,
bir sağa sola bakardım muhtemelen,
polis var mı yok mu diye.
tam ceza yedirtecek sms.
devamını gör...
sözlükçülerin nefret ettiği emojiler
gülen b*k. b*k'un da kendine göre bir ağırlığı var canım, böyle şebeğe döndürmek yakışıyor mu? çık çık çıksssss.
devamını gör...
varoşluk belirten sözler
devamını gör...

