yengeç burcu
çok duygusal çok hassas insandırlar. bu burç bir insana yanlış veya üzecek bir davranışta bulunursanız geçmiş olsun asla unutmazlar. kafalarında kurarlar . anaç bir burçtur sevgileri büyüktür.
devamını gör...
fauda
başrolünde, doron adında anti-terörist bir israil askeri vardır. filistin'de hamas terör örgütü adına eylemler yürüten, örgüte maddi-manevi destek veren herkesi öldürmeye yemin etmişçesine hırslıdır. işler iyice karışır ve olaylar gelişir. benim de çok severek izlediğim aksiyon-gerilim dizisidir.
devamını gör...
elimizden alınsa yemeğimizi ve suyumuzu almış sayacağımız şeyler
akademi kitaplarım...
devamını gör...
fantastik edebiyat
kaçış edebiyatı değil de, insanın özüne ulaşmaya çalışırken kullandığı bir yolculuk aracı olan edebiyat türü. şu an yaşadığımız hayat, içinde bulunduğumuz çevre, önceliklerimiz ve hatta düşünce yapımız bile insanın doğasına tamamen ters bir şekilde değişiyor yıllardır. bundan hoşlanmıyoruz. her insan evladı, geçmişe özlem duyar. kitaplarda,filmlerde her türlü sanat türünde geçmiş güzel tasvir edilir, gelecek tam tersi iken. farkında olmasak bile eski zamanların doğallığını ararız şu yapmacık dönemde. eleştirel bir şekilde kendimize baksak, ne kadar gülünç durumda olduğumuzu görmez miyiz aslında ? dertlerimiz, amaçlarımız, hareketlerimiz hepsi o kadar boş ve komik ki.
fantastik edebiyata dalan bir kişi doğa tasvirleri, karakterlerin yaşantıları ve dönemin yapısını okudukça içinde yatan doğasına duyduğu özlem ve arzu ateşlenmeye başlar. öyle ki, "ah be o dönemde yaşamak vardı." diye sayıklamaya başlarlar zamanla. eserde bulunan yaratıklar, büyüler ve diğer doğa üstü olaylar ise olayları daha da renklendirir ama doğallığı bozmaz. okuyana şu anki gerçeklikten daha yakın gelir hatta kimi zaman. bazen saçma gelseler de yaşadığımız anın saçmalığıyla yarışamazlar bile.
sonuç olarak, zaten özünden kaçmış olan insanın geçmişine dönme çabasıdır fantastik edebiyat. okuyucu, dönem insanlarının dinamik ve heyecan dolu yaşantılarını yatağında yatmış okurken ; doğanın tüm saflığının ve güzelliğinin tasvir edilişini dört beton arasında okurken; önemli olan değerlerin zamanla nasıl değiştiğini idrak ederken, yavaştan içinde bir şeyler kıpırdamaya başlar ve sonuç olarak bu da doğal yaşama olan isteği tetikler. ve hayata bakış açısı değişmeye başlar.
fantastik edebiyata dalan bir kişi doğa tasvirleri, karakterlerin yaşantıları ve dönemin yapısını okudukça içinde yatan doğasına duyduğu özlem ve arzu ateşlenmeye başlar. öyle ki, "ah be o dönemde yaşamak vardı." diye sayıklamaya başlarlar zamanla. eserde bulunan yaratıklar, büyüler ve diğer doğa üstü olaylar ise olayları daha da renklendirir ama doğallığı bozmaz. okuyana şu anki gerçeklikten daha yakın gelir hatta kimi zaman. bazen saçma gelseler de yaşadığımız anın saçmalığıyla yarışamazlar bile.
sonuç olarak, zaten özünden kaçmış olan insanın geçmişine dönme çabasıdır fantastik edebiyat. okuyucu, dönem insanlarının dinamik ve heyecan dolu yaşantılarını yatağında yatmış okurken ; doğanın tüm saflığının ve güzelliğinin tasvir edilişini dört beton arasında okurken; önemli olan değerlerin zamanla nasıl değiştiğini idrak ederken, yavaştan içinde bir şeyler kıpırdamaya başlar ve sonuç olarak bu da doğal yaşama olan isteği tetikler. ve hayata bakış açısı değişmeye başlar.
devamını gör...
yurt dışında olup türkiye'de olmayan şeyler
en önemlisi mülkiyet hakkı. devlet bir malına göz koysun yeter ki.
her türlü alıyor onu senden. kamu yararı diyip çıkıyor işin içinden.
mahkemeye veriyorsun sonuç yok, birde bunlar müslüman.*
her türlü alıyor onu senden. kamu yararı diyip çıkıyor işin içinden.
mahkemeye veriyorsun sonuç yok, birde bunlar müslüman.*
devamını gör...
cinsellik
cinsellik, 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve batı’da imâl edilmiş bir kavramdır. öncesinde, insanlar cinsel ilişkilerde bulunurlardı fakat ‘cinsellikleri’ yoktu. belirli bir duygular ve zevkler grubunun “cinsellik” adı altında ayrı bir görüngü olarak yalıtılabileceğini düşünmeden rahatlıkla cinsellik üzerine konuşabilirlerdi. ancak yeni cinsellik kavramı sayesinde; konuşmaya, düşünmeye ve eylemeye ilişkin muhtelif günahlar, insan kişiliğinin müstakil bir kısmı olarak yalıtabilir ve geri kalan insanî duygu ve eylem alanlarından ayrıştırılabilir, özel bir grup olarak birleştirilebilir hale geldi.
yüzyıllar boyunca batı’nın cinsel düşlemleri, kimilerine göre her türlü günahkâr sapmanın uçurumu, kimilerine göreyse yasaklanmış kösnül hazların hasretle düşlenen cennetiydi. yakın doğu’daki insanları bu pek ırgalamıyordu tabii, yeter ki onları rahat bıraksınlar. ancak 19. asrın akışı içinde, artık rahat bırakmaz oldular. sanayileşme ve anamalcılık, batı’yı iktisadî ve askerî bakımdan öyle güçlendirmişti ki, islam dünyasına dönük sömürgeci atılımını yakın doğu’nun aslî ülkelerine de taşıyabilmişti. böyle bir teşebbüs, ideolojik bir temellendirmeye gereksinim duyar. batı’nın, yeryüzünün geri kalanına karşı bir “medeniyet misyonunu” yerine getirmekle görevli olduğu iddiası, işte bu ereğe hizmet etti.
ne var ki yakın doğu, sömürgeci güçlerin bakışına göre batı tipi uygarlığın gerektirdiği hemen her şeye zaten sahip bulunuyordu. sağlam yapılı evlerde oturuyorlardı, “doğru dürüst” (yani tek tanrılı ve özdönüşümlü bir ilahiyatın olduğu) bir dinleri vardı; edeplice giyiniyor, düzenli olarak yıkanıyorlardı. edebiyat vardı, tarihyazımı ve bilim vardı, kurumlaşmış bir hukuk dizgesiyle yönetilen “doğru düzgün” devletler bile vardı. yakın doğu’nun sömürgeci yağmasını meşrulaştırmak, iptidai olarak tasnif edilen başka bölgelere nazaran –batılı ölçütlere göre bile- çok daha zordu. bundan çıkışı sağlayan, yükseliş ve çöküş modeli oldu. burada da yine ‘cinselliğe’ önemli bir rol düşüyordu.
hegelci bir şema izlenerek, dünya tarihi süreklilik arz eden bir ilerleme tarihi olarak tasavvur edildi, ‘eski dünyanın kültürleri’ de sırayla buna katkıda bulunmuşlardı. bir ekin, katkısını sağladıktan sonra, ilerlemenin doruğuna onu izleyen kültür geçiyor, o da katkısını sunuyor ve birikimini kendisinden daha üstün olan bir başka kültüre devrediyordu. bu modele göre, islam kültürünün katkısı, karanlık orta çağ devrinde batı’nın antik çağ bilgisine erişmesine aracılık etmek olmuştu. o zamandan beriyse avrupa, ilerlemenin yegâne penahıydı. bütün diğer kültürler –islam kültürü de dahil– kendi varoluş haklarını yitirmişlerdi, çünkü ilerlemenin temsilciliği bu arada onlardan geçmişti. onların yazgısı, tarihsizliğin uzamında kalakalmaktı, ta ki batı onlara ilerlemeyi yeniden getirene kadar.
ancak verili kültürlerin başka kültürlere bir şey katacak kadar güçleri varken, nasıl “daha yüksek” kültürler olarak inkişaf edemediklerini ve neden zayıf düştüklerini açıklamak gerekiyordu. bunu açıklayabilmek için, ilerleme mefhumunun refakatine ‘çöküş’ kavramının da gelmesi gerekiyordu. yakın doğu’nun durumunda, bu “çöküş” mefhumu, batı’nın hegemonik bilgisinin oraya nüfuzunu sağlamanın da en etkili aracıydı.
buna göre islam’ın 8. ve 9. yüzyılda bir “altın çağı” olmuştu; o sıralar yunan biliminin ve felsefesinin eserleri arapçaya çevrilmişti (sonra batı bunlardan yararlanmış) ve ussalcı ilahiyat okulu “mutezile” devlet doktrini idi. ama sonra karanlık din âlimleri galebe çalmış, “ortodoksinin” kamçısı altında her türlü özgür düşüncenin donmasına yol açmışlardı. o zaman, bir çöküş devri başlamıştı –tam tamına bin yıl süren sahiden etkileyici bir çöküş dönemi!–
âlimlik, eski betikleri hiç düşünmeden hatmetme derekesine düşmüş, bilimler yasaklanmış ve ölüp gitmiş, edebiyat anlamsız sözcük cambazlığına irca olmuştu. egemenler, yazgılarına teslim olmuş bir güruh mahiyetindeki tebalarına gaddarca ve sadistçe zulmeden, onları sömüren korkunç tiranlardı. islam dünyasının çöküşü hakkındaki geleneksel imge, aşağı yukarı böyledir; bugün hâlâ birçok batılı entelektüel tarafından, aynı zamanda birçok yakın doğulu münevver tarafından da, doğruluğuna inanılan bir imgedir bu. bu telakkinin tutamaksızlığını birçok yönden göstermek mümkündür. ancak bakışları, çöküş tasavvurunun önemli bir yapı taşına çevirmek gerekiyor: yozlamış cinsellik.
19. yüzyıl ortalarında fransız psikiyatr bénédict augustin morel, dini kanaatleriyle lamarck’ın o zaman yepyeni olan bilimsel kuramlarını sentezlediği “yozlaşma kuramı”nı yayımladı. sofu katolik olan yazar burada incil’deki adem’in günah öyküsünü modern tıbbın düşünce tarzına uyarlar. başlangıçta kusursuz yaratılmış olan insan, zararlı çevresinin onun ahlâkî ve bedenî bozulmasına katkıda bulunan etkilerine boyun eğmiştir buna göre. bu yozlaşma, kalıtımla intikal eder, zaten bozulmuş olan zürriyet daha da zararlı bir çevrede yetişme eğiliminde olduğundan, yozlaşma kuşaktan kuşağa artar.
yozlaşma kuramı, günümüzdeki reklamcılık sektörünün arabeskleşen sloganıyla ifade etmek gerekirse: kariyer basamaklarını çok hızlı tırmandı. 19. asrın seksenli ve doksanlı yılları ingiltere’sinde orta tabakanın büyük teveccühüne mazhar oldu, zira onların ilerleyen sanayileşme karşısındaki korkularına, “moloh” (tevrat’ta sözü edilen putperestlerin çocuk kurban ettikleri tanrı) toplumsal konumlarını yitirme korkularına, isyankâr proletarya ve göçmenler karşısındaki korkularına hitap ediyordu.
başta şehirli alt tabakaların, sanayileşmenin ilk dönemindeki koşullara karşı gösterdikleri tepkiye dayanan yozlaşma kuramı “sapkın” cinsel davranışı açıklamak için kullanılmaya da müsaitti. üremeye yaramayan her türlü davranış, hem hıristiyanlığa hem darwinci düşünce tarzına uygun olarak “sapkın” sayılıyordu bu anlayışta. almanya’da yayımlanan: ‘psychopathia sexualis’ adlı, modern cinsellik biliminin kurucu eseri sayılan ünlü kitapta, bu tür davranışların tamamı “işlevsel yozlaşma” olarak tanımlandı.
yozlaşma kuramının kendisini bu kadar çabuk kabul ettirmesinin nedeni, bireylerin “yozlaşması” hakkında bir açıklama sunması değildi çünkü bu kuram, baştan itibaren kolektifleri esas alıyordu. sorun bireyin değil, topyekûn halk gruplarının “soysuzlaşması” idi. kuramın kendi iç mantığına göre, eğer halk içindeki bazı kesimlerin yozlaşmasına büyük bir tepki gösterilmezse, sonuçta halkın tamamı bir yozlaşma sürecine kurban giderdi. bu teori: cürümlerle, alkolizmle, fuhuşla mücadele etmeye çalışmakla ve onlardan korunmak için hekimlerin müdahalesini meşrulaştırmakla kalmıyor, dahası gerekli kılıyordu. bununla batı dünyasının medikalizasyonuna doğru önemli bir adım atılmış oldu. hekimler, o zamana kadar kilisenin hâkim olduğu alanlarda kendilerini yetkili ilan ettiler ve devlete merbut bir sağlık kurumu hastalarla meşgul olmakla kalmayıp, yoksulluğu, bakımsızlığı, cürümleri ve cinselliği de tıbbî bir sorun olarak tanımladı. erkek erkeğe cinsellik şimdi artık bir günah olmaktan çıkıp sayrılığa, sonra da kalıtımla aktarılan bir yozlaşma görüngüsüne dönüştü, böylece tüm toplumu tehdit eden bir sorun haline geldi.
yozlaşma isteğinin başka yararları da vardı. birincisi, sosyal darwinist ve ırkçı kuramlarla bağdaştırılabilmesi kolaydı, ikincisi avrupa dışı halkların “geri kalmışlığına” değgin bir açıklama sunmakla kalmıyor, “uygarlaştırma” gayesiyle oralara müdahale etmeyi de meşrulaştırıyordu. napolyon, 1798’de mısır’a düzenlediği saldırıyı mısır’ı yozlaştırmış ve barbarlığa sürüklemiş olan “türkler”den “kurtarma” savıyla meşrulaştırmıştı.
insan yaşamının diğer alanlarından ayrıştırılmış bir “cinsellik” anlayışını kurumlaştırma tasarısıyla batı, bir şekilde cinsel yaşamla bağıntılı görünen edimleri ‘belirsizlikten’ arındırmaya dönük, çıkışsız olan fakat yine de dünya çapında başarıya ulaşan bir girişim başlatmış oldu. bu arada, dünyada yaygın olarak kullanılan bütün dillerde, batılı “cinsellik” kavramının mütekabili olacak sözcükleri üretme çalışmaları başlatıldı. genellikle, “yerli cinselliği” batılı standartlara uydurmaya çalışan bir söylem de kurumlaştı. cinsel hazzı ve kösnül duygulanımları müphemlikten arındırmaya dönük bu çabanın, “belirsizliğin” ilgasına yönelik her deneme gibi başarısızlığa mahkûm olduğu açıktır. ortaçağ’da rahiplerin hazırladığı mufassal günah kataloglarının yerini, hekimlerin sayısız sapkınlığa ilişkin daha da ayrıntılı tasnifleri aldı. günümüzde, kimlik piyasasında gittikçe ayrıştırılan cinsel kimliklerden bir tane edinebilirsiniz fakat böylelikle cinselliğe ilişkin “belirsizliği” sona erdirme hedefinden daha çok uzaklaşırsınız.
yüzyıllar boyunca batı’nın cinsel düşlemleri, kimilerine göre her türlü günahkâr sapmanın uçurumu, kimilerine göreyse yasaklanmış kösnül hazların hasretle düşlenen cennetiydi. yakın doğu’daki insanları bu pek ırgalamıyordu tabii, yeter ki onları rahat bıraksınlar. ancak 19. asrın akışı içinde, artık rahat bırakmaz oldular. sanayileşme ve anamalcılık, batı’yı iktisadî ve askerî bakımdan öyle güçlendirmişti ki, islam dünyasına dönük sömürgeci atılımını yakın doğu’nun aslî ülkelerine de taşıyabilmişti. böyle bir teşebbüs, ideolojik bir temellendirmeye gereksinim duyar. batı’nın, yeryüzünün geri kalanına karşı bir “medeniyet misyonunu” yerine getirmekle görevli olduğu iddiası, işte bu ereğe hizmet etti.
ne var ki yakın doğu, sömürgeci güçlerin bakışına göre batı tipi uygarlığın gerektirdiği hemen her şeye zaten sahip bulunuyordu. sağlam yapılı evlerde oturuyorlardı, “doğru dürüst” (yani tek tanrılı ve özdönüşümlü bir ilahiyatın olduğu) bir dinleri vardı; edeplice giyiniyor, düzenli olarak yıkanıyorlardı. edebiyat vardı, tarihyazımı ve bilim vardı, kurumlaşmış bir hukuk dizgesiyle yönetilen “doğru düzgün” devletler bile vardı. yakın doğu’nun sömürgeci yağmasını meşrulaştırmak, iptidai olarak tasnif edilen başka bölgelere nazaran –batılı ölçütlere göre bile- çok daha zordu. bundan çıkışı sağlayan, yükseliş ve çöküş modeli oldu. burada da yine ‘cinselliğe’ önemli bir rol düşüyordu.
hegelci bir şema izlenerek, dünya tarihi süreklilik arz eden bir ilerleme tarihi olarak tasavvur edildi, ‘eski dünyanın kültürleri’ de sırayla buna katkıda bulunmuşlardı. bir ekin, katkısını sağladıktan sonra, ilerlemenin doruğuna onu izleyen kültür geçiyor, o da katkısını sunuyor ve birikimini kendisinden daha üstün olan bir başka kültüre devrediyordu. bu modele göre, islam kültürünün katkısı, karanlık orta çağ devrinde batı’nın antik çağ bilgisine erişmesine aracılık etmek olmuştu. o zamandan beriyse avrupa, ilerlemenin yegâne penahıydı. bütün diğer kültürler –islam kültürü de dahil– kendi varoluş haklarını yitirmişlerdi, çünkü ilerlemenin temsilciliği bu arada onlardan geçmişti. onların yazgısı, tarihsizliğin uzamında kalakalmaktı, ta ki batı onlara ilerlemeyi yeniden getirene kadar.
ancak verili kültürlerin başka kültürlere bir şey katacak kadar güçleri varken, nasıl “daha yüksek” kültürler olarak inkişaf edemediklerini ve neden zayıf düştüklerini açıklamak gerekiyordu. bunu açıklayabilmek için, ilerleme mefhumunun refakatine ‘çöküş’ kavramının da gelmesi gerekiyordu. yakın doğu’nun durumunda, bu “çöküş” mefhumu, batı’nın hegemonik bilgisinin oraya nüfuzunu sağlamanın da en etkili aracıydı.
buna göre islam’ın 8. ve 9. yüzyılda bir “altın çağı” olmuştu; o sıralar yunan biliminin ve felsefesinin eserleri arapçaya çevrilmişti (sonra batı bunlardan yararlanmış) ve ussalcı ilahiyat okulu “mutezile” devlet doktrini idi. ama sonra karanlık din âlimleri galebe çalmış, “ortodoksinin” kamçısı altında her türlü özgür düşüncenin donmasına yol açmışlardı. o zaman, bir çöküş devri başlamıştı –tam tamına bin yıl süren sahiden etkileyici bir çöküş dönemi!–
âlimlik, eski betikleri hiç düşünmeden hatmetme derekesine düşmüş, bilimler yasaklanmış ve ölüp gitmiş, edebiyat anlamsız sözcük cambazlığına irca olmuştu. egemenler, yazgılarına teslim olmuş bir güruh mahiyetindeki tebalarına gaddarca ve sadistçe zulmeden, onları sömüren korkunç tiranlardı. islam dünyasının çöküşü hakkındaki geleneksel imge, aşağı yukarı böyledir; bugün hâlâ birçok batılı entelektüel tarafından, aynı zamanda birçok yakın doğulu münevver tarafından da, doğruluğuna inanılan bir imgedir bu. bu telakkinin tutamaksızlığını birçok yönden göstermek mümkündür. ancak bakışları, çöküş tasavvurunun önemli bir yapı taşına çevirmek gerekiyor: yozlamış cinsellik.
19. yüzyıl ortalarında fransız psikiyatr bénédict augustin morel, dini kanaatleriyle lamarck’ın o zaman yepyeni olan bilimsel kuramlarını sentezlediği “yozlaşma kuramı”nı yayımladı. sofu katolik olan yazar burada incil’deki adem’in günah öyküsünü modern tıbbın düşünce tarzına uyarlar. başlangıçta kusursuz yaratılmış olan insan, zararlı çevresinin onun ahlâkî ve bedenî bozulmasına katkıda bulunan etkilerine boyun eğmiştir buna göre. bu yozlaşma, kalıtımla intikal eder, zaten bozulmuş olan zürriyet daha da zararlı bir çevrede yetişme eğiliminde olduğundan, yozlaşma kuşaktan kuşağa artar.
yozlaşma kuramı, günümüzdeki reklamcılık sektörünün arabeskleşen sloganıyla ifade etmek gerekirse: kariyer basamaklarını çok hızlı tırmandı. 19. asrın seksenli ve doksanlı yılları ingiltere’sinde orta tabakanın büyük teveccühüne mazhar oldu, zira onların ilerleyen sanayileşme karşısındaki korkularına, “moloh” (tevrat’ta sözü edilen putperestlerin çocuk kurban ettikleri tanrı) toplumsal konumlarını yitirme korkularına, isyankâr proletarya ve göçmenler karşısındaki korkularına hitap ediyordu.
başta şehirli alt tabakaların, sanayileşmenin ilk dönemindeki koşullara karşı gösterdikleri tepkiye dayanan yozlaşma kuramı “sapkın” cinsel davranışı açıklamak için kullanılmaya da müsaitti. üremeye yaramayan her türlü davranış, hem hıristiyanlığa hem darwinci düşünce tarzına uygun olarak “sapkın” sayılıyordu bu anlayışta. almanya’da yayımlanan: ‘psychopathia sexualis’ adlı, modern cinsellik biliminin kurucu eseri sayılan ünlü kitapta, bu tür davranışların tamamı “işlevsel yozlaşma” olarak tanımlandı.
yozlaşma kuramının kendisini bu kadar çabuk kabul ettirmesinin nedeni, bireylerin “yozlaşması” hakkında bir açıklama sunması değildi çünkü bu kuram, baştan itibaren kolektifleri esas alıyordu. sorun bireyin değil, topyekûn halk gruplarının “soysuzlaşması” idi. kuramın kendi iç mantığına göre, eğer halk içindeki bazı kesimlerin yozlaşmasına büyük bir tepki gösterilmezse, sonuçta halkın tamamı bir yozlaşma sürecine kurban giderdi. bu teori: cürümlerle, alkolizmle, fuhuşla mücadele etmeye çalışmakla ve onlardan korunmak için hekimlerin müdahalesini meşrulaştırmakla kalmıyor, dahası gerekli kılıyordu. bununla batı dünyasının medikalizasyonuna doğru önemli bir adım atılmış oldu. hekimler, o zamana kadar kilisenin hâkim olduğu alanlarda kendilerini yetkili ilan ettiler ve devlete merbut bir sağlık kurumu hastalarla meşgul olmakla kalmayıp, yoksulluğu, bakımsızlığı, cürümleri ve cinselliği de tıbbî bir sorun olarak tanımladı. erkek erkeğe cinsellik şimdi artık bir günah olmaktan çıkıp sayrılığa, sonra da kalıtımla aktarılan bir yozlaşma görüngüsüne dönüştü, böylece tüm toplumu tehdit eden bir sorun haline geldi.
yozlaşma isteğinin başka yararları da vardı. birincisi, sosyal darwinist ve ırkçı kuramlarla bağdaştırılabilmesi kolaydı, ikincisi avrupa dışı halkların “geri kalmışlığına” değgin bir açıklama sunmakla kalmıyor, “uygarlaştırma” gayesiyle oralara müdahale etmeyi de meşrulaştırıyordu. napolyon, 1798’de mısır’a düzenlediği saldırıyı mısır’ı yozlaştırmış ve barbarlığa sürüklemiş olan “türkler”den “kurtarma” savıyla meşrulaştırmıştı.
insan yaşamının diğer alanlarından ayrıştırılmış bir “cinsellik” anlayışını kurumlaştırma tasarısıyla batı, bir şekilde cinsel yaşamla bağıntılı görünen edimleri ‘belirsizlikten’ arındırmaya dönük, çıkışsız olan fakat yine de dünya çapında başarıya ulaşan bir girişim başlatmış oldu. bu arada, dünyada yaygın olarak kullanılan bütün dillerde, batılı “cinsellik” kavramının mütekabili olacak sözcükleri üretme çalışmaları başlatıldı. genellikle, “yerli cinselliği” batılı standartlara uydurmaya çalışan bir söylem de kurumlaştı. cinsel hazzı ve kösnül duygulanımları müphemlikten arındırmaya dönük bu çabanın, “belirsizliğin” ilgasına yönelik her deneme gibi başarısızlığa mahkûm olduğu açıktır. ortaçağ’da rahiplerin hazırladığı mufassal günah kataloglarının yerini, hekimlerin sayısız sapkınlığa ilişkin daha da ayrıntılı tasnifleri aldı. günümüzde, kimlik piyasasında gittikçe ayrıştırılan cinsel kimliklerden bir tane edinebilirsiniz fakat böylelikle cinselliğe ilişkin “belirsizliği” sona erdirme hedefinden daha çok uzaklaşırsınız.
devamını gör...
nerelisin diyen tip
uzaylıyım ben sektirdiğimin çocuğu demek istediğim tip. her yerde bulunan bir tip aynı zamanda.
daha taşra bir yerde yaşıyorsanız soru şu şekilde değişir: sen hangi köylüsün yeğenim?
daha taşra bir yerde yaşıyorsanız soru şu şekilde değişir: sen hangi köylüsün yeğenim?
devamını gör...
1.55 boyuna rağmen 1.90 sevgili isteyen kadın
ince belli olsun, güzel olsun, sürekli arayıp darlamasın, yatakta kaplan, mutfakta aşçı, sokakta namuslu olsun diyen erkeğe karşılık 1.90 boyu olsun bari diyen kadındır.
devamını gör...
aklımızla dalga geçen açıklamalar
cumhurbaşkanı erdoğan: 'her eve buzdolabı giriyorsa refah seviyesi var demektir'
berat albayrak: “dolarla mı maaş alıyorsun? ve dolar borcun mu var? diye tv kanallarında konuşmalar yapması.
t. düşünebilen bir varlık olan insana karşı yapılan, senin düşünme yetin aslında yok denilmek istenilen açıklamalardır.
berat albayrak: “dolarla mı maaş alıyorsun? ve dolar borcun mu var? diye tv kanallarında konuşmalar yapması.
t. düşünebilen bir varlık olan insana karşı yapılan, senin düşünme yetin aslında yok denilmek istenilen açıklamalardır.
devamını gör...
yoldaş bakkal rozet önerileri
yaaaa istediğim groot rozeti gelmiş.* çok mutlu oldum, teşekkürler.
86 karma puan biriktirip alacağım hemennn.*
86 karma puan biriktirip alacağım hemennn.*
devamını gör...
sözlük yazarlarının yaptığı mesleğin en zor yanı
residence da oturuyorum ve buraya her ay 250 lira aidat ödüyorum siz de benim her türlü kahrımı çekeceksiniz minvalindeki tiplerle uğraşmak. canı sıkıldıkça telefondan kameraları ve dolayısıyla bizi izleyip her şeyimize karışan patron sürüsünü saymıyorum bile.
edit: bunun dışında biri binadan atlar, hırsızlık olur, yangın çıkar... biri ölür, yaralanır, ya da dairenin birinden imdat çığlığı gelir falan başım gözüm üstüne. bunlar zaten işim gereği müdahale etmem gereken şeyler. gocunmam. gocunmadım da hiç.
edit: bunun dışında biri binadan atlar, hırsızlık olur, yangın çıkar... biri ölür, yaralanır, ya da dairenin birinden imdat çığlığı gelir falan başım gözüm üstüne. bunlar zaten işim gereği müdahale etmem gereken şeyler. gocunmam. gocunmadım da hiç.
devamını gör...
sevilen türkünün en vurucu sözleri
ötme bülbül ötme şen değil bağım
yar senin elinden de ben yana yana
tükendi fitilim eridi yağım
yar senin elinden de ben yana yana
ya dost ya dost ya dost
deryadan bölünmüş de sellere döndüm.
yar senin elinden de ben yana yana
tükendi fitilim eridi yağım
yar senin elinden de ben yana yana
ya dost ya dost ya dost
deryadan bölünmüş de sellere döndüm.
devamını gör...
alisson ramses becker
her kaleci hata yapabilir, alisson yapınca insanlar şaşırıyor normal olarak.
tanım: an itibariyle dünyanın en iyi kalecisi.
tanım: an itibariyle dünyanın en iyi kalecisi.
devamını gör...
normal sözlük tam kapanma başlık çılgınlığı
durumun vehameti akışta görülmektedir. daha başlamadık bile.
(bkz: tam kapanma)
(bkz: tam kapanmada kafa sözlük'ün hali)
(bkz: tam kapanma sırasında yapılmayacak şeyler)
(bkz: tam kapanma sırasında izlenebilecek film serileri)
(bkz: 29 nisan 17 mayıs arası tam kapanma)
(bkz: tam kapanmada göbek atılacak oyun havaları)
(bkz: tam kapanmada köye gidip ormana çadır kurmak)
(bkz: tam kapanmada okunabilecek kitaplar)
(bkz: tam kapanacakken kapanamama sorunsalı)
(bkz: kam tapanma)
(bkz: allah tüm ülkelere kapanmayı nasip etsin)
(bkz: tam kapanma)
(bkz: tam kapanmada kafa sözlük'ün hali)
(bkz: tam kapanma sırasında yapılmayacak şeyler)
(bkz: tam kapanma sırasında izlenebilecek film serileri)
(bkz: 29 nisan 17 mayıs arası tam kapanma)
(bkz: tam kapanmada göbek atılacak oyun havaları)
(bkz: tam kapanmada köye gidip ormana çadır kurmak)
(bkz: tam kapanmada okunabilecek kitaplar)
(bkz: tam kapanacakken kapanamama sorunsalı)
(bkz: kam tapanma)
(bkz: allah tüm ülkelere kapanmayı nasip etsin)
devamını gör...
aynı evde yaşıyormuş gibi entryler
salatayı yapsın birisi iftara az kaldı
devamını gör...
yazarların gittiği ilk konser
şebnem ferah.
devamını gör...
beni öp sonra doğur beni
cemal süreya'nın şiir kitabıdır. kitabı anlatmak için hiçbir sayfasını açmadan üstündeki yazıdan başlamak gerek. önce öp sonra doğur beni diyor cemal süreya. peki neden böyle söylüyor?
sürgün hayatı yaşayan cemal süreya annesini çok genç yaşlarda yitirmiş birisidir. her kadında da mahrum kaldığı anne şefkatini aramaktadır. bu sebepten çok kez evlenmiştir. ama hiçbirinde aradığını bulamamıştır. bundan dır ki önce öp sonra doğur beni diyor sevgili şair.
not: şairin sözü kendi geçmişi ve geleceğine.
sürgün hayatı yaşayan cemal süreya annesini çok genç yaşlarda yitirmiş birisidir. her kadında da mahrum kaldığı anne şefkatini aramaktadır. bu sebepten çok kez evlenmiştir. ama hiçbirinde aradığını bulamamıştır. bundan dır ki önce öp sonra doğur beni diyor sevgili şair.
not: şairin sözü kendi geçmişi ve geleceğine.
devamını gör...
bal porsuğu (yazar)
bir şeyler eksik kalır endişesiyle nickaltına yazmadığım birkaç yazardan birisi..
kendisini keşfettiğimden beridir her gün bir bal porsuğu dozu* almaya çalışırım. şüphesiz her bir günümü motive ve neşeli halde bitirmeme etki etmiş birisidir. ayrıca, geleceğimin şekillenmesinde göz ardı edilemez paya sahip iki kafa sözlük yazarından birisidir.. kendisine minnettarlığım gerçekten büyük..
okuyun kendisini sevgili yazarlar. en ilgi çekici gelmeyen konularda bile şans verin kendisine çünkü sizi asla boş yollamayacaktır.. ütopik bal porsuğumuz normalin aksine sizi kucaklar, gözlerinizden öper. okuyun.
kendisini keşfettiğimden beridir her gün bir bal porsuğu dozu* almaya çalışırım. şüphesiz her bir günümü motive ve neşeli halde bitirmeme etki etmiş birisidir. ayrıca, geleceğimin şekillenmesinde göz ardı edilemez paya sahip iki kafa sözlük yazarından birisidir.. kendisine minnettarlığım gerçekten büyük..
okuyun kendisini sevgili yazarlar. en ilgi çekici gelmeyen konularda bile şans verin kendisine çünkü sizi asla boş yollamayacaktır.. ütopik bal porsuğumuz normalin aksine sizi kucaklar, gözlerinizden öper. okuyun.
devamını gör...

