devre: aynı dönemde silah altına alınmış askerlerin birbirine hitap şekli
dede: en üst devre
bilet: en üst devrenin has alt devresi
çömez: bir sonraki
torun: daha sonraki
amm: ani müdahale mangası
poşet: bedelli kısa dönem askerlik yapan askerler
disko: kışla içerisinde bulunan hapishane
hürgeneral: terhis olan asker
koca: komutanların askerler karşısındaki durumu
şafaktepti: askerliğin uzamasına neden olacak bir ceza alma hali
otobancı: komando askerler
coni moni: azalmış şafak
beş beş: askerliği kıyak geçen torpilliler
cop cop, saki çekmek: yalakalık
rdm: deli
gabi: keko
desi: üst devrenin alttakilere yaptığı baskı
alafortanfoni: topların namlusuna konan ateş edildiğinde alevin görülmesini engelleyen aparata verilen ad (karmaşık, bir takım teferruatlı şeyler için kullanılır.)
ağır makinalı: asker karavanasında çıkan nohut yemeği
lağımcı: siper ve tünel kazmak için eğitim görmüş istihkam eri
mağara: eğitim düzeyi düşük, nerede nasıl davranacağını bilmeyen er
sakal istirahati: yüzünde yara çıktığında revirden izinli olarak sakalını uzatan er ya da erbaş
tenekeci: tankçı askerlere verilen isim
uzun namlulu: asker karavanasında çıkan pırasa yemeği
kara şimşek: erlerin karavanasında mercimek yemeğine takılan ad
harbi: silahı temizlemek için kullanılan çubuk.
badi :yattığın ranzada altında ya da üstünde olan kişi.
ses kes şafak dinle: şafak sayısı az olanlar söyler.
haşgerya: sofraların vazgeçilmesi anlamında kullanılır. acemi askerler yemekte ne var diye sorunca haşgerya var denir. haşlanmış gergedan organı anlamında.
devamını gör...

sevi şiiri

ben senin en çok sesini sevdim
buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
önce aşka çağıran, sonra dinlendiren
bana her zaman dost, her zaman sevgili

ben senin en çok ellerini sevdim
bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
nice güzellikler gördüm yeryüzünde
en güzeli bir sabah ellerinle uyanmak

ben senin en çok gözlerini sevdim
kah çocukça mavi, kah inadına yeşil
aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil

ben senin en çok gülüşünü sevdim
sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
unutturur bana birden acıları, güçlükleri
dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman

ben senin en çok davranışlarını sevdim
güçsüze merhametini, zalime direnişini
haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini

ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
tüm çocuklara kanat geren anneliğini
nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
sensin, her şeyin üstünde tutan sevgini

ben senin en çok bana yansımanı sevdim
bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni
mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...

ümit yaşar oğuzcan
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
pamuk şeker tadında.
devamını gör...

1)dünya düz değil
2) bill gates sizi çip takacak kadar önemsemiyor. zaten çiplisiniz (cep telefonları)
3) aşılar sağlıklıdır otizm yapmaz aidin salih kitapları okuyup birkaç tane psudeo scince makale ile lobilerin ve rothschild'lerin büyük oyununu çözüp aydınlanamazsınız. o doktorlar ve bilim insanları salak değil.
4) evrim bir gerçektir. siz çürütemezsiniz ama belki bir gün bilim insanları çürütür. araformlar sahte değil gerçekten de var.
5) istanbul sözleşmesini ve lgbti+ insanları büyük lobiler ve amerikan ateist satanist masonlar fonlamıyor.
bütün dünyanın sizinle uğraştığını düşünmek, kendini çok önemsemek şizofreni belirtisidir. dikkatli olunuz
devamını gör...

namı diğer çizgi metin... galatasaray ve milli takımın sol açığı...

sol açık dediysek öyle böyle sol açık değil. topu sol çizgiden sürdüğü gibi tüm hayatını da sol çizgiden sürdürdü. eğilmedi, bükülmedi. onun üzerini çizmek istediler. olmadı. çünkü çizgi metin bunu yapmak isteyenlerin üzerine kalın ve kırmızı bir çizgi çekmişti bile.

kanımca türk futbolunun dr.sokrates'idir

26 kez a milli takım formasını terletti. belki bu sayı daha fazla olabilirdi. kim bilir... galatasaray'ın 1970 - 73 yılları arasında ligi domine ettiği dönemde yine onun adı vardı. peki o ne yaptı ? greve gitti, sendikal faaliyetler başlattı... hal böyle olunca da, kadro dışı kaldı.

allah korusun komünistler futbolu da ele geçirebilirdi (!) türk futbolunda hak arayışının sembolü olmasının ödülünü de aldı. sürgün yemişti. apar topar kayserispor'a gönderildi. futbolu da orada bıraktı.

jübilesinde oynayacak futbolcu dahi bulamadı. haklarını savunduğu futbolcular ona sırtını döndü. yalnız kaldı. ''kesmeşeker''in onun için yazdığı ''metin kurt yalnızlığı'' adlı şarkı bu yüzden özel ve değerlidir.

futbol camiası onu yalnız bıraktı lakin taraftarlar onu asla unutmadı. cenazesine pek çok takımın taraftarı kendi formaları ile katıldılar. çizgi metin'e ihanet edenlere inat, adını yaşatmayı başardılar.

geldiğimiz noktada türk futbolu, kaybedince ona buna sataşan, yüzü sinirden pancar turşusuna dönen, hakemlerle, tribünlerle, diğer kulübelerle kavga eden adamları ikon olarak kabul etse de, gün gelecek çizgi metin'in ruhu onların da üzerini çizecek. imparatorluk çağının da kapandığını elbet göreceğiz.

islam çupi onun için şunları söyler;

--- alıntı ---

“metin kurt, renk aşkı denen bir sosyal körlüğün, sırt sıvazlama denen afyonun günümüzde insan mutluluğu için yetmeyen ‘donmuş haklar’ olduğu şuuruna varmış bir isyanın kişisidir. metin kurt, türkiye’de ‘futbolcu aklı aut çizgisine kadar devam eder’ şeklinde tarif edilen saha inşasının haklarına birtakım boyutlar kazandırmak istediği için sivri adam olmuştur.''

--- alıntı ---

son söz de kendisinin olsun

--- alıntı ---

“spor adına sürdürülen gösteriler, yani profesyonel karşılaşmalar, bu işi yapanların doğrudan doğruya yaşam kavgasıdır. bu arada tüketiciler için üretim yapan üreticiler vardır. futbolcu veya bir boksör, seyir üreten bir emekçidir. sporcu değildir. gerçekten ne profesyonel spor olabilir, ne de profesyonel sporcu.

yığınları yaşam kavgasına daha sağlıklı, daha aktif olarak hazırlamak gereği üzerine bina edilmiş bir sistem bu amacı gerçekleştirmek için yediden yetmişe tüm halka spor yaptırmayı planlayan bir spor yapısı kurar.

kitleleri suskunluğa, pasifliğe alıştırmak gereği duyan bir başka yapıysa halkın, üstün yetenekli küçük bir bölümünün yaptığı gösterilerle yetinmesini, oyalanmasını zorunlu kılar.

işte bu gerçeklerin ışığı altında ülkeler sosyo-ekonomik yapılarına göre ya sporu ya da seyir yutturmacasını bir toplumsal araç olarak kullanırlar

--- alıntı ---
devamını gör...

çok az da olsa ''çanak'' kelimesini bir mutfak eşyası olarak anlayabilecek arkadaşlarımız olabilir.

tabii ki de burada mutfak eşyası olarak değil ''popo'' olarak bahsediliyor.


tanım: bir deyim.
devamını gör...

eve gidince mesaj atıp haber et diyen erkeğin yanında bir hiçtir.
devamını gör...

fantastik kurgu kitaplar ve seriler birkaç örnek hariç özgünlük konusunda sıkıntı yaşarlar. kuralları önceden çizilmiş bir dünya gibidir bu alan ve herkes bu dünyadaki genel kabullerden memnundur. kimse o kırmızı çizgileri geçmeye meyletmez. geçenlerin yarattığı birkaç örnekte efsane olmuştur zaten. michael moorcock'un melnibone'lu elric'i böyle bir seridir misal. ya da margaret weis ve tracy hickman'ın yazdığı ölüm kapısı serisi'de öyle. ne zaman ki bu alanda bir yazar tolkien'e dair zincirleri kırar, işte o zaman ortaya okunası bir eser çıkar. zaman çarkı serisi de bunlardan birisidir. evvela jordan bilinen kurallara çok bağlı kalmıyor. temel ırksal batakların içine düşüp sadece hikâyeyi değiştirme cinliğine meyletmiyor. bambaşka bir hareket noktası var. ve o hareket noktası da ciddi anlamda başarılı. nasıl başlarsa öyle gider diye bir tabir var ya, hah işte jordan iyi başlıyor ve serisini de zaman çarkını dokuduğu gibi dokuyor ki bu arada o fikirde fena fikir değil ve bence göndermesi de yerinde.

ben genelde hikayelerden ve kitapların konularından bahsetmeyi sevmiyorum. mevzuları, okuyacak olanların kursağında bırakmanın lüzumu yok. lakin birkaç şeyin altını çizmem lazım. jordan'ın tasvirleri muhteşem. zaten bu sayede serinin durağan geçen bölümlerinde bile akıcılığı sağlayabiliyor. gerek karakterler gerekse mekanlar ve olaylar anlatılırken gözünüze projeksiyon perdesi sokulmuş tavşan moduna giriyorsunuz zira her şey yerli yerinde gözünüzde canlanıyor. bu da zaten onun anlatım dilinin ne kadar ayrıntıcı olduğunun kanıtı. şimdi bazılarınız diyebilir ki, film izlemek istersek sinemada izleriz, kitap bu, bu kadar ayrıntıya ne gerek var? evet aynen öyle! kitap bu ve siz o filmi kafanızda izliyorsunuz, ayrıntı da bunun için lazım. yazarın bu ayrıntıcı tavrı bazılarını sıksa ve direkt seriyi gömme moduna geçseler de, o ayrıntılar cidden bu serinin alameti farikası. seriyi diğer birçok seriden ayıran temel özellikte bizatihi bu tavır ve tutum.

bu seriye dair her daim kafamda kalan soru işareti ise şu olacak; robert abimiz vefat etmeseydi geri kalan kitaplardaki anlatım tarzı nasıl olacaktı? zira onun ayrıntıcı anlatımına o kadar alışmıştık ki, brandon sanderson'ın anlatımı bana hep daha vasat geldi. diğer kitaplar yazılırken elbette robert abimizin notlarından ve yol haritalarından yararlanıldı ama o anlatımdaki özgünlük? işte onu bir türlü bulamadık. insan nasıl olurdu acaba demekten kendisini alamıyor. hele ki o final ve savaş sahnelerini robert abi nasıl tasvir ederdi bunu düşünmek bile insanı başka yerlere götürüyor.

hülasa; bu seri tasvir özgünlüğü, konu bütünlüğü ve en önemlisi fantastik kurgunun ırksal bataklığına düşmeden yazıldığı için ziyadesiyle değerli bir seridir. ha tabi benim için bir de ogier mevzusu var ama bu tamamen kişisel * bu arada kitap sayısı gözünüzü korkutmasın, su gibi akıp gidiyor.
devamını gör...

tercih meselesi. ben ingilizce alt yazılı izliyorum genellikle.
devamını gör...

yemin ederim bu milletten nefret eden ülkeler birleşip kafa patlatsa, kampa girse bu kadar başarılı eylemler yapamazdı. yahu adamlar diş hekimliğini esnaflığa çevirdi, ki online eğitim ile diş hekimi yetişiyor şuan! ejder kokteyline ne katıyorsanız bana da azıcık yollayın. marketler, vasıfsız işçi pozisyonları karışık meslek tabağı gibi oldu işsizlikten be alüminyum! bu ülkede şeytan yok bence, bunlardan korkup çoktan göçtü!
devamını gör...

kafanıza kanepe düşebilir.

devamını gör...

48'lik olanlarına sahip olanların havasının estiği, ilkokulda adeta statü sembolü olarak kabul edilen pastel boya markası.
devamını gör...

başıma gelen olay. gerçekten bir şaka değil.

2011 van depremi sonrası yapılan kıyafet yardımlarına katkıda bulunmak istedim. o zamanlar itü 1. sınıf mühendislik öğrencisiyim. annemin tüm yalvarmalarıma rağmen örmekten vazgeçmediği kalın yünlü kazaklarımın hepsini güzelce paketledim. aşırı mutluyum ama, sonunda emek verdiği için atmaya kıyamadığım kazaklar çok güzel bir amaca hizmet edecek. bizim okulda bu konuda düzgün bir organizasyon yoktu. istanbul üniversitesinde okuyan arkadaşım "bizim okulda çok güzel örgütlendiler, hadi gel bizim okula verelim" dedi. laleli, acayip sevdiğim, tam otantik istanbul semti. 12 tercihinden 12 sini istanbul yazan, istanbul'a aşık bir bebeyim, istanbul'un her köşesi bana heyecan veriyor, sultangazi dahil. hele ki laleli.. tabii o zaman her yer yeni saç ektirmiş arap kaynamıyordu, laleli bile. neyse eski istanbul geyiklerini bırakıyorum, ben poşetlerimi alıp koşa koşa arkadaşımla buluştum.

iü laleli kampüsüne vardık. iü yabancı öğrencileri okula almakta sürekli sorun çıkaran bir üniversite olduğu için çok zeki arkadaşım "gel lan seni gizlice arka kapıdan sokucam ben" havalarına girdi. 2 yıldır o okulda okuyor ya, kurdu oldu sanki. o önden ben arkadan tin tin gidiyoruz. aykırı bişey yapıcam ya, bende gaza geldim "ehueehue" diye sırıta sırıta arkasından gidiyorum. yaradanın sevgili kulu arkadaşım kaldırımdan değil yoldan yürüyor, sanki doğrusu oymuş gibi. oymuş ya, bilemedim tabi. ben yürüdüğüm kaldırımdan park eden arabalar yüzünden artık inmek zorunda kaldım. ancak inmeye çalıştığım yerde ince tahta plakalar vardı. ama iki gözüm önüme aksın ki kaldırıma atılmış tahtalar gibi duruyordu. bir uyarı levhası olmasını geç, altında kuyu olduğunu belli eden hiçbir emare yok. kıllı bir durum yoktu arkadaşlar vallahi yoktu ya. 5 dakika önce tramvayda g*tümü pandiklemelerinden son anda kurtulmuşum. yani her şey aşırı olağan.

allah kahretsin ki o tahtanın tam ortasına basarak inmeye kalktım kaldırımdan. bastığım gibi sanki yerküre ikiye ayrılmış gibi beni içine çekmeye başladı. tahta kırılırken çıkan "çat" sesi hala kulaklarımda. beni içine öyle bir çekti ki, size anlatamam, vakumlanıyormuş gibi. normalde düşmek ne kadar sürer, 1-2 saniye. bu 5-6 saniye sürdü. dedim tamam, lağım çukuruna düşüyorum ben. kaderde 20 yaşında lağım çukuruna düşerek ölmek varmış. şaşkınım, ama nasıl güzel karşıladım ölmeyi görmeniz lazım. güzel değil de, okey napalım gibi. kabullendim en doğru kelime. kabullenmeyeceksin de ne yapacaksın, gidiyorsun işte el fatiha.

4-5 saniye ardından çat diye düştüm, dizlerimde ve başımda müthiş bir acı, çok ama çok soğuk bir su ve zifir karanlık. gözlerim sımsıkı kapalı, ellerim kulaklarımda. ne allaha, ne bir dine, dolayısıyla öbür dünyaya inanan bir insan olmadığım için hah diyorum, şimdi sıçtık. ölmek böyle bişey, vücudun yok oluyor ama bilinç lönk diye kalıyor böyle. aşırı eminim öldüğümden ama öldüğüm için değil, o şekilde asılı kalıcam, sıkılıcam diye korkmaya başlıyorum. ölüm ile ilgili en korktuğum şey budur işte. keşke öbür tarafa inansam, mahşer, günah&sevap point hesabı falan gene bir aksiyon. en korktuğum şey vücudun olmadan karanlık bir yerde kalmışsın gibi asılı kalmak. mal gibi böyle. düşüncelerinle ve benliğinle. uyy terledim ha.

neyse tam o sırada boğuk boğuk kendi adımı duymaya başladım. içimden "hay ananı, öbür dünya var mı lan yoksa, din kurallarına göre yargılanacaksak sıçtık, neyse ya içim temiz benim, bok temiz" gibi düşünceler geçerken anlıyorum ki öldüğüm falan yok. belediyenin açtığı genişliği 1x1, ama derinliği 3.5 - 4 metre olan beton bir çukurun içindeyim. belime kadar yağmur suyuyla dolu olduğu için bacaklarımın kırılmasından son anda kurtulmuşum. şunları yazarken diyorum hala kabus muydu lan bu gördüğün, yok vallaha kabus değil. şahitlerim olmasa bende kabus derim.

ondan sonrası tamamen saçmalık. panik içinde adımı sayıklayan arkadaşım, çevre esnafın kuyunun başına toplanması. şaşkınlıktan hiçbirşey söyleyemiyorum, ama arkadaşıma şunu dediğimi hatırlıyorum "ben çıkamıcam galiba buradan" çünkü gerçekten çıkılacak gibi değil. aşırı yüksekte kalmış insanlar, ayakları falan görünüyor en çok. dümdüz duvarları olan bir kuyu, ulan hala aklımda, neden açtınız o kuyuyu ya. ondan sonrası artık trajikomik. esnaf yukarıda "lan nasıl çıkarırız bu kızı" diye brainstorming yapıyor. ben duruyorum öyle sadece. yavaş yavaş kendime geliyorum, suyun içinde el yordamıyla telefonumu, fotoğraf makinemi falan arıyorum sanki çalışacakmış gibi. ve o halde bile o yünlü kazakları elimde sımsıkı tutuyorum. bırak artık ya, yardıma muhtaç olan sensin.

esnafın brainstormingleri ise şaka gibi. ya adamlar da ne yapsın, çare bulmaya çalışıyorlar. şimdi hatırlayınca hepsine tek tek teşekkür ediyorum buradan. ama fikirlerden biri "halat atalım" oldu. hatırlayınca hala gülüyorum, dümdüz duvardan nasıl çıkıcam lan halatla? ayrıca bacaklarım falan da sakat mı değil mi belli değil. titrek bir sesle "halat mı?" diye sordum, vazgeçtiler. şükür ya.

neyse sonra merdiven indirmeyi akıl ettiler. ancak maalesef bana uzattıkları merdiven kısa kaldı. derinliğin boyutunu oradan anlayın işte. merdivenin en ucuna çıkınca bile ellerime erişemiyorlardı. kafasını çarpmış, dizleri mahvolmuş bir şekilde o merdivenden tekrar indim, inşaat ustası edasıyla merdiveni onlara geri uzattım ve katlanabilen daha uzun bir merdiven beklemeye başladım. sonrası yalnızca ellerime ulaşabilecekleri kadar bir mesafeye çıkabildim. 3-4 adam (ve zayıf bir kadın değilim arkadaşlar) iki kolumdan asılarak beni kuyudan çıkarttılar. yaralanmam yetmez gibi bundan sonraki 3-4 gün müthiş kol ağrılarıyla geçirdim.

kuyunun içindeyken, ve çıktığımda ise aklımda tek bir şey var, haber olma korkusu. yani o zamanki kafamda hem büyük rezillik, hem de adımın ve soyadımın baş harflerinin olduğu, "20 yaşındaki üniversite öğrencisi kız, belediye çukuruna düştü" haberlerini düşündükçe annem adına korkuyorum, çünkü abartmıyorum kadın ölür korkudan, ölür yani. ben belime kadar ıslak bir şekilde kuyudan çıktım. polis gelmiş, tutanak falan tutuluyor. benim ise tek bir isteğim var. eve gitmek. ışınlanmak ama, hemen, seri.

belime kadar ıslak olduğum için polisin arabasına binmeyi reddettim, arabayı pisletmemek ve ıslatmamak için. aynı düşünceyle taksiye de binmedim. laleliden şişhaneye otobüsle, şişhaneden evime metroyla gittim. tek kelime etmeden. asla ağlamadan. arkadaşım "cnm iyi misin" falan diye soruyor, benim merak ettiğim tek şey ise kokup kokmadığım. fısıldayarak "kokuyor muyum" diye sordum. o da yalvarırcasına bana "canım yemin ediyorum kokmuyorsun, mis gibi parfüm kokuyorsun hala" falan diyor. ama gözü saçıma takılıyor. dayanamayıp saçıma elini uzatıyor ve bir yaprak çekip çıkarıyor. benim gibi temizlik hastasının düştüğü hale bak. gözyaşım ucunda. ağladım ağlıcam.

evin kapısını açtığım gibi hayatımda ağlamadığım kadar ağladım galiba. hönkürerek. korkudan, öfkeden ve şaşkınlıktan. ev arkadaşım koşa koşa gelip "ne oldu?" diye sordu. benim cevap: "belediye çukuruna düştüm mutlu musun???!!" elbette mutlu değil. hangimiz mutluyuz ki? hala hatırlayınca güldüğümüz soruyu soruyor bana: "ada çayı yapayım mı sana?" he yap. allah aşkına yap. çaresizliğin 50. tonu.

sonrası abartmıyorum 90 derece sıcaklıkla derimi yüzercesine ağlaya ağlaya alınan bir duş, elinde parfüm şişesiyle uyumaya çalışmak. hemen ertesi günü şişmiş dizler ve kafayla fizik lab dersine gidiş. ve düştüğümü kimseye belli etmeme çabası. sanki ayıp bir şey gibi. sanki bu benim ayıbım gibi.

yani arkadaşlar, bastığınız yere dikkat edin. belediye başkanımız imamoğlu olsa da dikkat edin. ben bu hikayeyi yazarken, çevreme anlatırken gülüyorum ama bu olaydan sonra 2-3 yıl hep tedirgin tedirgin yürüdüm. çok sevdiğim istanbul'un sokaklarında yürüme keyfimin içine sıçıldı yani. ama bir taraftan da komik ya. belediye çukuruna düşmek nedir ya.
devamını gör...

gastroözefageal reflü hastalığında en sık uygulanan anti reflü operasyonuna verilen özel isimdir.
midenin fundus kısmı özofagusun alt 4-5 cm'lik bölümü etrafına sarılarak alt sfinkterin basıncının artmasına böylece mideden geri dönüşü azaltma işlevi görür.
devamını gör...

bu gazla gizliden ülkeyi ele geçirecek gibi duruyor sözlük.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

bu da dede mavi melek karideslerimden biri. yaşlandı artık d vitamini almaaa güneşe çıkmış beaa! *
devamını gör...

devamını gör...

finali ile şahsımı hüzünlendirmiş bir filmdir. evet ne kadar fırlama gibi dursam da duygusal bir serseriyim aslında.
devamını gör...

selam sevgili kafa sözlük. hepinizin iyi olmasını umuyorum. bu gece ilk yayın başlıyor! ilk yayında size ben eşlik edeceğim, 14 şubat için sizlere antik dünyadan kendinizle bağdaştırabileceğiniz hikayeler hazırladım ve onları birer şarkı ile sonlandırdım. bu arada asla korkmayın, 4 kısa hikaye olacak bu, sizi ilk günden sıkacak değilim.

umarım bu ilk program size keyifli bir zaman dilimi yaşatır. sevgiyle kalın ve dik oturun.
devamını gör...

atomu parçalamak dururken meja'nın rozet almamasına kafayı takmış yazar başlığı.
ben olsam atomu parçalardım mesela.*
işte sırf bu yüzden;
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim