ele verir talkını kendi yutar salkımı
başkalarına verdiği öğüdü kendisi tutmayan ve kendi verdiği öğüdün aksini yapan kişiler için kullanılan söz. "halka verir talkını kendi yutar salkımı" şeklinde de kullanılır.
devamını gör...
aşı olmayanlara kısıtlama gelebileceği iddiası
aşılara güvenmiyorum. en azından yan etkileri hala kanıtlanmadi bu yüzden geeekirse bir yıl daha kalırım evde.
ben canımı yolda bulmadım.
ben canımı yolda bulmadım.
devamını gör...
ucuz ve pratik yemek tarifleri
karnıbahar, havuç, brokoli ıspanak, pancar bunlardan herhangi biri veya ikisi, üçü varsa az su ile haşlandıktan sonra tencerenin içine rondo tutup, direk kaseye koyduktan sonra, üzerinede, tereyağı eritip dökerseniz, istediğiniz koyulukta artık çorbamı dersiniz, yemekmi, baya doyurucu ve kolay bir yemek, hemde aşırı sağlıklı.
edit : rondodan sonra süzmeyi söylememişim, çıkan bulaşıklarla pek de pratik bir tarif değilmiş diyebilirsiniz ama, çokca yapıp, buzluğa yada konserve kavanozlarına koyarsanız, yemek telaşesini sevmeyenler için, hap içmek kadar pratik birşey acıkınca.
edit : rondodan sonra süzmeyi söylememişim, çıkan bulaşıklarla pek de pratik bir tarif değilmiş diyebilirsiniz ama, çokca yapıp, buzluğa yada konserve kavanozlarına koyarsanız, yemek telaşesini sevmeyenler için, hap içmek kadar pratik birşey acıkınca.
devamını gör...
normal sözlük'te takip
online olmadığım zamanlarda yazdıklarını ilgiyle takip ettiğim insanların ne yazdıklarını takip sekmesi altından okuyabiliyorum. ayrıca bazen ben bir başlık içerisinde oyalanırken sol frame hızlı akabiliyor ve takip ettiğim insanların tanımlarını gözden kaçırabiliyorum. bu açıdan sözlük içerisinde en faydalı bulduğum özellik.
devamını gör...
bir erkeğin en tehlikeli cümlesi
gel boşanmadan bi oturup konuşalım.
bu cümleyi duyan pek çok kadın maalesef artık hayatta değil.
bu cümleyi duyan pek çok kadın maalesef artık hayatta değil.
devamını gör...
kalbinizi en çok kıran cümle
"zor zamanımda yanımda olabileceğini düşünmüyorum whis".
evet yakın arkadaşımdan duydum bu sözü. hem de bir başkası vasıtasıyla. yıllarını ver, kendinden çok onu düşün, her anında yanında ol, yeri gelsin beraber ağla... beraber gül, keyfi yerine gelsin diye binbir tane şebeklik yap, gerekirse onun için aileni karşına al, yarım saat ulaşamazsan telaşlan, onunda sorumluluklarını üstlen, her koşulda yalniz birakma ama o ne yapsın?
zor zamanımda yanımda olabileceğini düşünmüyorum diye arkandan konuşsun.
reva mı bu bana ?
bence reva. bu kadar enayi olmamalıyım.
evet yakın arkadaşımdan duydum bu sözü. hem de bir başkası vasıtasıyla. yıllarını ver, kendinden çok onu düşün, her anında yanında ol, yeri gelsin beraber ağla... beraber gül, keyfi yerine gelsin diye binbir tane şebeklik yap, gerekirse onun için aileni karşına al, yarım saat ulaşamazsan telaşlan, onunda sorumluluklarını üstlen, her koşulda yalniz birakma ama o ne yapsın?
zor zamanımda yanımda olabileceğini düşünmüyorum diye arkandan konuşsun.
reva mı bu bana ?
bence reva. bu kadar enayi olmamalıyım.
devamını gör...
kalp sağlığını merdiven çıkarak test etmek
bir dakikadan kısa süre içerisinde dört kat merdiven çıkmak, kalp sağlığınızın iyi olduğunu gösteriyor. avrupa kardiyoloji derneği’nin bilimsel konferansı görüntülemenin en iyileri 2020’de sunulan bir araştırma böyle söylüyor.
devamını gör...
birini hayatın merkezine koymak
hayatın merkezi var mıdır? yani biz zamanla değişip bükülürken biri nasıl merkezde kalabilir hep. matematiksel olarak bir çember gibi büyüyorsak hep aynı noktada kalabilir belki. ama hayat sanki çok daha karmaşık.
devamını gör...
küpe takan erkek modeli
içinde bulunduğum model.
çirkinim ama küpe takmanın bana yakıştığını düşünüyorum.
çirkinim ama küpe takmanın bana yakıştığını düşünüyorum.
devamını gör...
pide salonuna dönüştürülecek yolcu uçağı
vizyon dediğin budur be!
pideniz nasıl olsun abi?
büisnız* olsun. içine de cam kenarı ister misiniz?
pideniz nasıl olsun abi?
büisnız* olsun. içine de cam kenarı ister misiniz?
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük,
dün sabah 09:00 civarı başladığım çalışma maratonuna hala devam ediyorum.
keyfim yok.*
dün sabah 09:00 civarı başladığım çalışma maratonuna hala devam ediyorum.
keyfim yok.*
devamını gör...
mutluluk
her şeyin yolunda olduğuna ikna olmaktır ya da inanmaktır. mutluluğu belirli nedenlere bağlayabilirsin, koşul üretebilirsin ama bu daha çok yolu uzatır. belki de biraz basite indirgemeye ihtiyaç vardır. diğer hiçbir şeye ihtiyaç yoktur.
devamını gör...
andrey tarkovski
poetik sinemanın ve glasnost devrinin öncesinde ortaya çıkmış rus yönetmen. şair çocuğu olmasının verdiği kültürle oluşturduğu kendine has tarzı çok konuşulmuştur. ki şiir bilgisini zerkalo isimli filminde mükemmel bir şekilde kanıtlamıştır. sinema okumadan evvel arapça eğitimi almış, yönetmenliği mihail romm'dan öğrenmiştir. modern toplumun yarattığı hız kavramına tepki olarak yarattığı yavaşlığı, saykodelik tarzı hissederek yakalayabilirsiniz. arapça bilmesiyle birlikte doğu felsefesine merakını zaten evveli yıllardan göstermiş ve doğunun kültürünün odak noktası olan insanı, mükemmel incelemiştir. ki bunu da elleri, sosyalist bir devletin kordonunda hapisken yapmıştır. hiçbir zaman tutuklanmamış, yargılanmamış ve yasaklanmamış olmasından dolayı kira muratova gibi kurban olarak adlandırılması kira muratova'ya haksızlıktır. zerkalo ve stalker yapıtları cannes'da engellenmiştir. bu da benim gözümde sinema dünyasının kendi dalını kesmesidir ve yapılmış en büyük saygısızlıktır.
devamını gör...
frederic chopin müzesi
2010 yılında, (bkz: chopin)'in 200. ölüm yıldönümünde açılan varşova'daki müze.
4 kattan ve 12 odadan oluşan müzede kronolojik sırayla chopin'in yaşamı anlatılıyor. kişisel eşyaları, ressamların onu çizdiği tabloları ve çalışmalarını görebiliyorsunuz.
kullandığı son piyanoyu, bir tutam saçını hatta ölüm döşeğinde yanı başında bulunan çiçeği bile sergiliyorlar.


burası interaktif bir müze olduğu için diğer müzelerden biraz farklı. adım attığınız sürece müziğin çalmaya devam ettiği bir oda var mesela. ya da şöyle minik kulübelere girip chopin'in istediğiniz eserini seçip dinleyebiliyorsunuz. şu odadaki masalardan birine oturup defterlerdeki notaları incelerken yine eserleri dinleyebiliyorsunuz.
chopin'in hayranı olmanıza gerek yok bu müzeyi gezerken çünkü müze size hem onu anlatıyor hem de onun eserleriyle sizi buluşturuyor.
kaynak
4 kattan ve 12 odadan oluşan müzede kronolojik sırayla chopin'in yaşamı anlatılıyor. kişisel eşyaları, ressamların onu çizdiği tabloları ve çalışmalarını görebiliyorsunuz.
kullandığı son piyanoyu, bir tutam saçını hatta ölüm döşeğinde yanı başında bulunan çiçeği bile sergiliyorlar.


burası interaktif bir müze olduğu için diğer müzelerden biraz farklı. adım attığınız sürece müziğin çalmaya devam ettiği bir oda var mesela. ya da şöyle minik kulübelere girip chopin'in istediğiniz eserini seçip dinleyebiliyorsunuz. şu odadaki masalardan birine oturup defterlerdeki notaları incelerken yine eserleri dinleyebiliyorsunuz.
chopin'in hayranı olmanıza gerek yok bu müzeyi gezerken çünkü müze size hem onu anlatıyor hem de onun eserleriyle sizi buluşturuyor.
kaynak
devamını gör...
elia kazan
joseph mccarthy fırtınası esmeye başlamadan önce elia kazan ile arkadaşlığımız henüz yeni yeni şekilleniyordu. adam neticede anadolu çocuğu. bizim toprağın suyunu içmiş, havasını solumuş. dedik ki, bu adam delikanlı olur. anadolu irfanına sahiptir (!) yani memleketçilik yaptık biraz. kâh kayserili olması sebebiyle biraz cimriydi ama onu da çok önemsemedik. yediğimizin içtiğimizin faturasını hep bana kilitledi. önemsemedim. ırklarımız farklı olsa da köklerimiz aynıydı. birbirimizin dilinden anlardık. kendisine nerelisin diye sorulduğunda verdiği yanıt ''ben anadoluluyum!'' olurdu. bu tavrı da açıkçası bana samimi gelirdi. 1952 yılında ''viva zapata''yı çekmesi ile birlikte has adam olduğuna inancım iyice arttı. tabi filmin ilk gösterimini sinemada izlemiş olmak biraz gözümü boyamış olabilir. egom okşanmıştı. tavşana patisini ters gösterdiğim zamanlardan beri bu kadar onere edilmemiştim. tosbağalar bu konularda biraz iyimserdir. herkesi kendileri gibi sanırlar ama mevzu bu değil. hele 1950'lerin amerikasında o filmi çekmek kanımca büyük cesaret istiyordu. o kazan ben kepçe takılıyorduk işte, arkadaşlık böyle bir şey. birisi onun hakkında kötü bir kelam etti mi tak diye ağzının payını verirdim. işte en büyük yanlışımda o olmuş. görememişim adamın içindeki şeytanı. aslına bakarsanız onun şeytanı korkuydu. ne yaptı ise korktuğu için yaptı. inandığı her şeyden de o korkusu yüzünden vazgeçti. aslını inkar etti. haramzadenin hası oldu.
mccarthy dönemi soruşturmalarında, komiteye ifade vermeye gittiğinde beklentimiz diğerleri gibi dik durmasıydı. başka beklentimiz yoktu. zira arkadaşımız komünisttir, viva zapatayı çekmiştir, aynı zamanda komünist parti üyesidir. nazımın ''yatar bursa kalesinde'' şiiri gibi oldu bu kısım ama olsun. hem nazımı yeri geldikçe anmakta fayda var. nazımdan zarar gelmez. zarar dibi tutmuş kazandan gelir. kazanın cidden dibi tutmuş. biz bilmiyoruz tabi. beyzade komisyona bülbül gibi şakımış. suçlu suçsuz kim varsa herkesi ihbar etmiş. hele ki, orson welles'i ihbar etmesi dayanılacak şey değildi. tabiri caizse bu köylü kurnazı ''yurttaş kane''i ''vivazapata''ya peşkeş çekmişti. sadece o mu? ''great dictator'' ve ''modern times''ı da ''a streetcar named desire''a * peşkeş çekmiş. kendini kurtarmak adına pek çok güzel insanı tehlikeye atmıştı. artık sözleri de filmleri de umurumuzda değildi. istediği kadar büyük yönetmen olabilirdi. ama adam değildi!
bertolt brecht o komisyona ifade vermedi ve ülkeyi terk etti. charlie chaplin komünist olmadığı halde baskıcı sistemin istediğini vermek yerine, ''komünist olmak en doğal hakkımdır'' diyerek, duruşunu göstermişti. sonra o da bastı isviçre'ye gitti. rosenberg'ler idam edildiler. suçsuzlukları sonra anlaşıldı. ve bunun gibi yığınla örnek...
1989 yılında beyefendi oscarı kazandığında, mikrofona ''utanıyorum'' diye fısıldadı ama ne kadar samimiydi bilemem. onun samimiyeti, komisyonla birlikte yok olup gitmişti. o utançla, o sektörde o kadar boy gösterip, ödülleri toplamaya devam edip, keyfine bakıp nasıl yaşadın dibi tutmuş kazan? neyse sinirlerim tepeme çıktı yine. arkadaşlarınızı iyi seçin derim. memleketçilik yapmayın. sonra, benim dibi tutmuş kazanda yaşadığım acı tecrübeleri sizde yaşarsınız ve kurbağa misali kısık ateşte pişip, sonrasında sofraya servis edilirsiniz. şarlo'nun bu konuyla ilgili çok güzel analizleri vardır ama onları başka zaman anlatırım. bakın işte o güzel adamdı. tabi bizde akıllandığımız için yoğurdu üfleyerek yedik de, sonrasında adam gibi adamlarla muhatap olduk.
tanım: vicdan ve sorumluluk sınavından sınıfta kalan başarılı yönetmen.
mccarthy dönemi soruşturmalarında, komiteye ifade vermeye gittiğinde beklentimiz diğerleri gibi dik durmasıydı. başka beklentimiz yoktu. zira arkadaşımız komünisttir, viva zapatayı çekmiştir, aynı zamanda komünist parti üyesidir. nazımın ''yatar bursa kalesinde'' şiiri gibi oldu bu kısım ama olsun. hem nazımı yeri geldikçe anmakta fayda var. nazımdan zarar gelmez. zarar dibi tutmuş kazandan gelir. kazanın cidden dibi tutmuş. biz bilmiyoruz tabi. beyzade komisyona bülbül gibi şakımış. suçlu suçsuz kim varsa herkesi ihbar etmiş. hele ki, orson welles'i ihbar etmesi dayanılacak şey değildi. tabiri caizse bu köylü kurnazı ''yurttaş kane''i ''vivazapata''ya peşkeş çekmişti. sadece o mu? ''great dictator'' ve ''modern times''ı da ''a streetcar named desire''a * peşkeş çekmiş. kendini kurtarmak adına pek çok güzel insanı tehlikeye atmıştı. artık sözleri de filmleri de umurumuzda değildi. istediği kadar büyük yönetmen olabilirdi. ama adam değildi!
bertolt brecht o komisyona ifade vermedi ve ülkeyi terk etti. charlie chaplin komünist olmadığı halde baskıcı sistemin istediğini vermek yerine, ''komünist olmak en doğal hakkımdır'' diyerek, duruşunu göstermişti. sonra o da bastı isviçre'ye gitti. rosenberg'ler idam edildiler. suçsuzlukları sonra anlaşıldı. ve bunun gibi yığınla örnek...
1989 yılında beyefendi oscarı kazandığında, mikrofona ''utanıyorum'' diye fısıldadı ama ne kadar samimiydi bilemem. onun samimiyeti, komisyonla birlikte yok olup gitmişti. o utançla, o sektörde o kadar boy gösterip, ödülleri toplamaya devam edip, keyfine bakıp nasıl yaşadın dibi tutmuş kazan? neyse sinirlerim tepeme çıktı yine. arkadaşlarınızı iyi seçin derim. memleketçilik yapmayın. sonra, benim dibi tutmuş kazanda yaşadığım acı tecrübeleri sizde yaşarsınız ve kurbağa misali kısık ateşte pişip, sonrasında sofraya servis edilirsiniz. şarlo'nun bu konuyla ilgili çok güzel analizleri vardır ama onları başka zaman anlatırım. bakın işte o güzel adamdı. tabi bizde akıllandığımız için yoğurdu üfleyerek yedik de, sonrasında adam gibi adamlarla muhatap olduk.
tanım: vicdan ve sorumluluk sınavından sınıfta kalan başarılı yönetmen.
devamını gör...
ciddi olacağım
fransız dadaist jacques rigaut'nun 1920 yıllarında littérature dergisinde yayımladığı yazı. esasen yazının başlığı basitçe jacques rigaut'dur fakat dilimize çevrilirken yazının girişindeki cümle başlık olarak kabul edilmiş. cümleler oldukça kaotik bir kişiliğin dışavurumu gibi. rigaut hakkında yazıda kendi anlattıklarından ziyade anlatılan başka bir hikaye vardır ki doğruluğu ne kadar tartışmaya açık olsa da ciddi olacağım yazısında görünen rigaut'nun bunu yapmasına pek kimse şaşırmazdı kuşkusuz. bahsini geçirdiğim anı ise kısaca rigaut'nun savaş sırasında aniden siperden fırlayıp deliler gibi hem düşmana hem de kendi birliğine ateş etmeye başlaması ile ilgili. ilk başlarda bu hareketin insanın zaten oldukça kırılgan olan zihnini kolayca harap edebilen savaş psikolojisinden kaynaklandığı düşünülse bile bence rigaut'yu harekete geçiren ve zihnindeki çırayı tutuşturan şey savaşın kendisinden ziyade zaten başından beri kaotik bir kişiliğe sahip olmasıydı. o, kendi ifadesi ile çocuklarda görünen o çarpık, kaotik ve tamamen belirsiz ahlak anlayışına büyük bir özlem duyuyor ve tüm bu deliliğin ortasında aklı başında davranmaya çalışan insanlara bir duvarın kapı gibi açılmasını bekleyen zavallılar gibi bakıyordu. rigaut'nun pierre eugène drieu la rochelle'in romantize ettiği gibi bir düşünce yapısına sahip olmadığı en çok bu yazıda belirgin bir çerçeve kazanıyor, sınırları çiziliyor. joseph conrad, the arrow of gold'da şöyle söyler:
"the belief in a supernatural source of evil is not necessary. men alone are quite capable of every wickedness."
rigaut, insanın vahşi ve kötücül yanının bilincindeydi, tek fark; o bu kötücül yanı ötelemiyor aksine tamamen gerçek ve eğlenceli görüyordu.
ciddi olacağım, haz kadar ciddi. insanlar neden bahsettiklerini bilmiyorlar. yaşamak için hiçbir sebep yok, ama ölmek için de sebep yok. hayatı ne kadar hor gördüğümüzü gösterebilmemiz için bize bahşedilmiş yegâne yol, onu kabul etmek. hayat, ondan vazgeçme zahmetine değmez. insan, sırf merhametinden, bir başkası için bunu reddedebilir ama ya kendisi için? umutsuzluk, boşvermişlik, ihanet, sadakat, yalnızlık, aile, özgürlük, bıkkınlık, para, yoksulluk, aşk, aşksızlık, frengi, sağlık, uyku, uykusuzluk, arzu, yetersizlik, bayağılık, sanat, dürüstlük, vasatlık, zekâ – hiçbiri tırnağım etmez. onlara itibar etmeyecek kadar iyi biliyoruz hepsini; olsa olsa, kazara işlenen birkaç intihara mazeret olabilirler… (tabii fiziksel acı başka. şahsen çok sağlıklıyım. karaciğer ağrısı çekenlerin vay haline. acı çekenlere ayıracak vaktim olmadı hiç, ama kanserden ölmeye katlanamayacaklarını düşünenleri anlayabiliyorum.) hem zaten, niyetimiz olsa hemen bu gece kendimizi vurup kurtulmamızı ve her türlü acı ihtimalinden uzaklaşmamızı sağlayacak olan da şu tabanca değil mi… halbuki öfke ve umutsuzluk, hayata dört elle sarılmak için iyi birer sebepten ibaret olmuştur daima. hep el altındadır intihar, o kadar ki, onu düşünmekten kendimi alamam: hâlâ kendimi öldürmüş değilim. beni alıkoyan bir tereddüt var içimde hâlâ: insan kendini tehlikeye atmadan bu dünyadan ayrılmak istemiyor: giderken yanında bakire meryem’i, veya aşkı, veya cumhuriyet’i götürmek güzel olurdu.
intihar bir meslek olmalı. kan dolaşıyor ve bitimsiz yolculuğuna bir gerekçe istiyor. boş bir avucu sıkan parmaklarda sabırsızlık var. kendine hedef seçmeyi öğrenmemişse bir zavallı, gerisin geri tepip kendi üzerine dönecek bastırılamaz bir eylem arzusu var. soyut arzular. imkânsız arzular. bir adı ve bir amacı olan ıstırap ile, insanın kendi kendine çektirdiği meçhul ıstırap arasındaki sınır burada çiziliyor işte. ruhun ergenlik evresi gibi bir şey bu, tıpkı romanlarda betimlendiği gibi (tabii ben o kadar erken yaşta yoldan çıkmıştım ki, insanın ufak ufak göbek salmaya başladığı zamanda yaşadığı o krizi tecrübe etmedim); gerçi bunu aşmanın intihardan başka yolları da var.
hayatta ciddiye aldığım fazla bir şey olmadı; çocukken sokakta anneme yanaşıp sadaka isteyen yoksul kadınlara dilimi çıkarır, soğukta ağlaşan kopillerine çimdik atardım; ölüm döşeğindeki babam son arzusunu fısıldamak için beni başucuna çağırdığında hizmetçiyi tutup şarkı söyledim. ne zaman bir dostun güvenine ihanet etme fırsatı karşıma çıktıysa, herhalde hiç kaçırmadım. fakat nezaketi alaya almanın veya merhametle dalga geçmenin de pek değerli bir yanı yok; insanları güldürmenin en kesin yolu onları küçük hayatlarından mahrum bırakmak – hiçbir amaç olmaksızın, sadece eğlenmek için. çocuklar kendilerini kandırmaz ve bir karınca sürüsünü korkutmaktan veya çiftleşmekte olan iki sineği gafil avlayıp ezmekten nasıl zevk alınacağını bilirler. savaş sırasında iki dostumun çıkmaya hazırlandığı bir sığınağa bomba atmıştım. kendisi bir öpücük beklerken indirdiğim yumrukla iki metre yere serilen sevgilimin yüzündeki ifadeye ne gülmüştüm… hele gaumont palace’ı ateşe verdiğimde kaçışmaya çalışan insanların görüntüsü yok mu! ama bu gece korkmanıza gerek yok, ciddi bir ruh hali içindeyim. kuşkusuz bütün bu anlattıklarımın tek kelimesi bile doğru değil, paris’in en uslu çocuğu bendim, ama böyle gurur verici şeyler yaptığımı veya yapacağımı o kadar çok hayal ettim ki tam anlamıyla yalan oldukları da söylenemez. her neyse, epey eğlendiğim kesin! fakat bir türlü alay edemediğim bir konu var: haz. haz düşkünlüğümü yenmeyi başaramazsam, intiharın sarhoşluğuna çok çabuk teslim olacağımı biliyorum.
kendimi ilk öldürdüğümde, amacım sevgilimin canını sıkmaktı. o namus kumkuması mahluk benimle yatmaya yanaşmıyor, bir numaralı sevgilisini aldattığı için vicdan azabı duyduğunu söylüyordu. onu sevip sevmediğimden emin değilim, ondan uzak kalacağım bir-iki hafta ona olan ihtiyacımı tümden unuttururdu belki ama reddedilmek kanıma dokunmuştu. nasıl intikam alacaktım? bu kadının bana karşı derin ve sonsuz bir sevgi duyduğunu söylemiş miydim? sevgilimin canını sıkmak için kendimi öldürdüm. o zamanlar çok genç olduğum düşünülürse, intiharım mazur görülebilir.
ikinci kez kendimi öldürüşüm, tembelliktendi. beş parasız, çalışma fikrinden dehşetle uzak duran ben, nasıl yaşadıysam öyle öldürdüm kendimi: inanmadan. bugün nasıl serpilip geliştiğimi görenler bu intihar yüzünden beni suçlamıyorlar.
üçüncü seferinde –sizi diğer intiharlarımın ayrıntılarıyla sıkmayacağıma söz veriyorum yeter ki bunu dinleyin– can sıkıntımın diğer akşamlardan ne fazla ne eksik olduğu bir gece, daha yeni yatmıştım. aniden kararımı verdim ve intihar için geçerli olabilecek yegâne sebebi düşündüğümü net biçimde hatırlıyorum. sonra, hay canına yandığım! kalktım ve evde bulunan tek silahı aramaya başladım: vaktiyle dedemin aldığı ve içinde o zamandan kalma kurşunların olduğu tabanca (bu noktayı neden bilhassa belirttiğimi az sonra anlayacaksınız). çıplak vaziyette yattığım için, hâlâ çıplaktım. üşüdüm. hemen battaniyenin altına girdim. tabancanın horozunu kaldırdım, ağzımda çeliğin soğukluğunu hissediyordum. tetiği çektim, ama tabanca ateş almadı. sonra tabancayı küçük bir masanın üzerine koydum, muhtemelen gergin bir halde gülüyordum. on dakika sonra uykuya daldım. bence çok önemli bir noktaya parmak basmıştım. ne miydi? çok basit! tetiği ikinci kez çekmenin bir an bile aklımdan geçmediğini söylememe gerek yok. önemli olan ölüp ölmemem değil, ölmeye karar vermiş olmamdı.
"the belief in a supernatural source of evil is not necessary. men alone are quite capable of every wickedness."
rigaut, insanın vahşi ve kötücül yanının bilincindeydi, tek fark; o bu kötücül yanı ötelemiyor aksine tamamen gerçek ve eğlenceli görüyordu.
ciddi olacağım, haz kadar ciddi. insanlar neden bahsettiklerini bilmiyorlar. yaşamak için hiçbir sebep yok, ama ölmek için de sebep yok. hayatı ne kadar hor gördüğümüzü gösterebilmemiz için bize bahşedilmiş yegâne yol, onu kabul etmek. hayat, ondan vazgeçme zahmetine değmez. insan, sırf merhametinden, bir başkası için bunu reddedebilir ama ya kendisi için? umutsuzluk, boşvermişlik, ihanet, sadakat, yalnızlık, aile, özgürlük, bıkkınlık, para, yoksulluk, aşk, aşksızlık, frengi, sağlık, uyku, uykusuzluk, arzu, yetersizlik, bayağılık, sanat, dürüstlük, vasatlık, zekâ – hiçbiri tırnağım etmez. onlara itibar etmeyecek kadar iyi biliyoruz hepsini; olsa olsa, kazara işlenen birkaç intihara mazeret olabilirler… (tabii fiziksel acı başka. şahsen çok sağlıklıyım. karaciğer ağrısı çekenlerin vay haline. acı çekenlere ayıracak vaktim olmadı hiç, ama kanserden ölmeye katlanamayacaklarını düşünenleri anlayabiliyorum.) hem zaten, niyetimiz olsa hemen bu gece kendimizi vurup kurtulmamızı ve her türlü acı ihtimalinden uzaklaşmamızı sağlayacak olan da şu tabanca değil mi… halbuki öfke ve umutsuzluk, hayata dört elle sarılmak için iyi birer sebepten ibaret olmuştur daima. hep el altındadır intihar, o kadar ki, onu düşünmekten kendimi alamam: hâlâ kendimi öldürmüş değilim. beni alıkoyan bir tereddüt var içimde hâlâ: insan kendini tehlikeye atmadan bu dünyadan ayrılmak istemiyor: giderken yanında bakire meryem’i, veya aşkı, veya cumhuriyet’i götürmek güzel olurdu.
intihar bir meslek olmalı. kan dolaşıyor ve bitimsiz yolculuğuna bir gerekçe istiyor. boş bir avucu sıkan parmaklarda sabırsızlık var. kendine hedef seçmeyi öğrenmemişse bir zavallı, gerisin geri tepip kendi üzerine dönecek bastırılamaz bir eylem arzusu var. soyut arzular. imkânsız arzular. bir adı ve bir amacı olan ıstırap ile, insanın kendi kendine çektirdiği meçhul ıstırap arasındaki sınır burada çiziliyor işte. ruhun ergenlik evresi gibi bir şey bu, tıpkı romanlarda betimlendiği gibi (tabii ben o kadar erken yaşta yoldan çıkmıştım ki, insanın ufak ufak göbek salmaya başladığı zamanda yaşadığı o krizi tecrübe etmedim); gerçi bunu aşmanın intihardan başka yolları da var.
hayatta ciddiye aldığım fazla bir şey olmadı; çocukken sokakta anneme yanaşıp sadaka isteyen yoksul kadınlara dilimi çıkarır, soğukta ağlaşan kopillerine çimdik atardım; ölüm döşeğindeki babam son arzusunu fısıldamak için beni başucuna çağırdığında hizmetçiyi tutup şarkı söyledim. ne zaman bir dostun güvenine ihanet etme fırsatı karşıma çıktıysa, herhalde hiç kaçırmadım. fakat nezaketi alaya almanın veya merhametle dalga geçmenin de pek değerli bir yanı yok; insanları güldürmenin en kesin yolu onları küçük hayatlarından mahrum bırakmak – hiçbir amaç olmaksızın, sadece eğlenmek için. çocuklar kendilerini kandırmaz ve bir karınca sürüsünü korkutmaktan veya çiftleşmekte olan iki sineği gafil avlayıp ezmekten nasıl zevk alınacağını bilirler. savaş sırasında iki dostumun çıkmaya hazırlandığı bir sığınağa bomba atmıştım. kendisi bir öpücük beklerken indirdiğim yumrukla iki metre yere serilen sevgilimin yüzündeki ifadeye ne gülmüştüm… hele gaumont palace’ı ateşe verdiğimde kaçışmaya çalışan insanların görüntüsü yok mu! ama bu gece korkmanıza gerek yok, ciddi bir ruh hali içindeyim. kuşkusuz bütün bu anlattıklarımın tek kelimesi bile doğru değil, paris’in en uslu çocuğu bendim, ama böyle gurur verici şeyler yaptığımı veya yapacağımı o kadar çok hayal ettim ki tam anlamıyla yalan oldukları da söylenemez. her neyse, epey eğlendiğim kesin! fakat bir türlü alay edemediğim bir konu var: haz. haz düşkünlüğümü yenmeyi başaramazsam, intiharın sarhoşluğuna çok çabuk teslim olacağımı biliyorum.
kendimi ilk öldürdüğümde, amacım sevgilimin canını sıkmaktı. o namus kumkuması mahluk benimle yatmaya yanaşmıyor, bir numaralı sevgilisini aldattığı için vicdan azabı duyduğunu söylüyordu. onu sevip sevmediğimden emin değilim, ondan uzak kalacağım bir-iki hafta ona olan ihtiyacımı tümden unuttururdu belki ama reddedilmek kanıma dokunmuştu. nasıl intikam alacaktım? bu kadının bana karşı derin ve sonsuz bir sevgi duyduğunu söylemiş miydim? sevgilimin canını sıkmak için kendimi öldürdüm. o zamanlar çok genç olduğum düşünülürse, intiharım mazur görülebilir.
ikinci kez kendimi öldürüşüm, tembelliktendi. beş parasız, çalışma fikrinden dehşetle uzak duran ben, nasıl yaşadıysam öyle öldürdüm kendimi: inanmadan. bugün nasıl serpilip geliştiğimi görenler bu intihar yüzünden beni suçlamıyorlar.
üçüncü seferinde –sizi diğer intiharlarımın ayrıntılarıyla sıkmayacağıma söz veriyorum yeter ki bunu dinleyin– can sıkıntımın diğer akşamlardan ne fazla ne eksik olduğu bir gece, daha yeni yatmıştım. aniden kararımı verdim ve intihar için geçerli olabilecek yegâne sebebi düşündüğümü net biçimde hatırlıyorum. sonra, hay canına yandığım! kalktım ve evde bulunan tek silahı aramaya başladım: vaktiyle dedemin aldığı ve içinde o zamandan kalma kurşunların olduğu tabanca (bu noktayı neden bilhassa belirttiğimi az sonra anlayacaksınız). çıplak vaziyette yattığım için, hâlâ çıplaktım. üşüdüm. hemen battaniyenin altına girdim. tabancanın horozunu kaldırdım, ağzımda çeliğin soğukluğunu hissediyordum. tetiği çektim, ama tabanca ateş almadı. sonra tabancayı küçük bir masanın üzerine koydum, muhtemelen gergin bir halde gülüyordum. on dakika sonra uykuya daldım. bence çok önemli bir noktaya parmak basmıştım. ne miydi? çok basit! tetiği ikinci kez çekmenin bir an bile aklımdan geçmediğini söylememe gerek yok. önemli olan ölüp ölmemem değil, ölmeye karar vermiş olmamdı.
devamını gör...
anne jones
yapılan hızlı okuma yarışmasında dünya birinciliğini elde eden kadındır.
harry potter serisinin 607 sayfalık son kitabını 47 dakikada okuyarak adını duyurmuştur. hızlı okuma yapmanın yolları adına ders vermektedir.
harry potter serisinin 607 sayfalık son kitabını 47 dakikada okuyarak adını duyurmuştur. hızlı okuma yapmanın yolları adına ders vermektedir.
devamını gör...
brothers düğüm salonu radyo yayını
benim rüyalarım 18 oscarlık saçmalıklar ve alakasızlıklarla doludur.
bazen renklidirler bazen de kapkaranlık.
3 bin kere uyandığımda “ya keşke hazreti yusuf yaşıyor olsaydı da gidip ona yorumlatsaydım” demişliğim vardır.
bilinçaltım lunapark mı desem; hayır, disneyland mı desem; hayır, melih gökçek’in güzel ankara’mızda milli değerimiz olan türktraktör ünde içinde bulunduğu atatürk orman çiftliğine tecavüz ederek kurdurduğu wonderland euroasia* gibidir bilinçaltım.
çünki çin’den ikişer adet alınmış her bir oyun aletinin maliyeti çok yüksekti, ve kimseyi tatmin etmedi. açılışta hız treni bozulmuştu, melih ve ekibi en tepeden yürüyerek inmişti.*
işte benim çoğu rüyamda böyle, bana hiç bir faydası yok ve alakasız. son zamanlarda gördüğüm en absürd rüyam,
özcan deniz ile nikah masasında olmamdı. üzerimde mor bir elbise ve ilkokulumun gösteri salonunda resmî bir tören ama ben nasıl ağlıyorum, nikah memuruna bakarken aklımdan şunlar geçiyordu: aramızda çok yaş farkı var ve bu adam 90lı yıllarda tek kaştı. ya rüyanın saçmalığına mı üzüleyim yoksa rüya içinde girdiğim tribe mi üzüleyim?
bu akşam fazlaca güleceğimiz bir yayın olacak gibi….
bazen renklidirler bazen de kapkaranlık.
3 bin kere uyandığımda “ya keşke hazreti yusuf yaşıyor olsaydı da gidip ona yorumlatsaydım” demişliğim vardır.
bilinçaltım lunapark mı desem; hayır, disneyland mı desem; hayır, melih gökçek’in güzel ankara’mızda milli değerimiz olan türktraktör ünde içinde bulunduğu atatürk orman çiftliğine tecavüz ederek kurdurduğu wonderland euroasia* gibidir bilinçaltım.
çünki çin’den ikişer adet alınmış her bir oyun aletinin maliyeti çok yüksekti, ve kimseyi tatmin etmedi. açılışta hız treni bozulmuştu, melih ve ekibi en tepeden yürüyerek inmişti.*
işte benim çoğu rüyamda böyle, bana hiç bir faydası yok ve alakasız. son zamanlarda gördüğüm en absürd rüyam,
özcan deniz ile nikah masasında olmamdı. üzerimde mor bir elbise ve ilkokulumun gösteri salonunda resmî bir tören ama ben nasıl ağlıyorum, nikah memuruna bakarken aklımdan şunlar geçiyordu: aramızda çok yaş farkı var ve bu adam 90lı yıllarda tek kaştı. ya rüyanın saçmalığına mı üzüleyim yoksa rüya içinde girdiğim tribe mi üzüleyim?
bu akşam fazlaca güleceğimiz bir yayın olacak gibi….
devamını gör...
restoran sırları
abd yapımı 2012-2015 arası yayınlanmış bir program. restoranlara kurulan gizli kameralar ve mikrofon düzenekleri ile işyerlerini dolandıran çalışanlar izleniyor, sonra işten kovuluyorlar. 11 sezon o berbat kurgularla iyi dayanmış diye düşünmeden edemiyor insan.
devamını gör...