mobbing
yazılanların hepsini okudum. hemen hemen herkes iş yerinde uğradığımız psikolojik terör olarak tanımlamış. ek bilgi vermek isterim;
mobbing eşittir zorbalık:
konunun iki başrolü vardır:
- zorba
- kurban
hayatımızın her alanında, her yaşta ve her zaman ortaya çıkabilecek bir şiddet türüdür. uygulayan şahıs belli bir amaç gütmeksizin, sırf kendisi eğlendiği için karşısındakini yerebiliyor. hadsizce ve sınır bilmeksizin, sizin canınızın acımasını veya yıllar sürecek travmalar kalır mı diye umursamadan uygular eylemi.
mobbingin belli başlı çeşitleri:
- sözel mobbing:
sözel olanda her hangi bir fiziksel yaralanma söz konusu değildir. bir insanın diğer insana ettiği hakaretler, sataşmalar diyebiliriz. fakat her kırıldığımız cümleyi de “mobbinge uğramak” olarak adlandırılamayız.
sözel örnek olarak:
“t-shirtün güzelmiş, çöpten aldın sanırım?”
“çok şişmansın.”
“ödevini özenle yapsan ne olacak, doktor mu olacaksın başımıza?”
veya başka bir ülkeye taşındığınız da:
“geldiğin yere geri dön lanet olası yabancı olarak tanımlayabiliriz.
- sözel olmayan mobbing:
sosyal veya asosyal olarak uygulanandır.
birinin senin taklidini daha “çirkin” mimiklerle yapması,
sen sınıfa girdiğinde herkesin susması,
yanındaki sandalyenin hep boş bırakılması,
çağırılmadığın partiler gibi örneklerle izole edilmendir.
- fiziksel mobbing:
küçük bir itip, kalkma olarak başlayıp senin sınırının nerede olduğunu belirleme amaçlı uygulanan terörize eylemidir. güç denemesi de diyebilirim. zamanla o küçük ittirip kalkmalar, çelmeler daha da kuvvetlenebilir. sen sustukça çoğalacaktır. burada amaçlanan seni kendi arkadaş çevrende rezil edip, aşağılamaktır.
siber mobbing:
(bkz: en sevdiğiniz)
(bkz: linç kültürü)
en bilinen mobbing türlerinden biridir. sözlüklerde, diğer sosyal medya platformlarında görülür. şahsa yönelik tüm “kötü” * eleştiriler, yorumlardır.
- seksüel mobbing:
en ağır çeşittir. burada bilindik seksualite* kapsam dışıdır. anlam, güven ve istek dışı olup hem sözlü hem fiziksel uygulanandır. kurbanın fiziğine karşı yapılan sözel seksuel eleştiri ve/veya istek dışı olan onur kırıcı dokunuşlar ve/veya zorla öpmeye çalışmaktır. herkesin içinde porno videosu oynatılması kurbana yönelik özel hayata saldırıya girer.
kurbanlara bir de tavsiye vermek isterim;
- susmayın, boyun eğmeyin, utanmayın!
en yakın merciden destek almaya bakın ve her ne kadar zor şeyler yaşamış olsanız dahi, sizi bir zorbaya dönüştürmelerine izin vermeyin. esas olan iyi kalabilmektir.
mobbing eşittir zorbalık:
konunun iki başrolü vardır:
- zorba
- kurban
hayatımızın her alanında, her yaşta ve her zaman ortaya çıkabilecek bir şiddet türüdür. uygulayan şahıs belli bir amaç gütmeksizin, sırf kendisi eğlendiği için karşısındakini yerebiliyor. hadsizce ve sınır bilmeksizin, sizin canınızın acımasını veya yıllar sürecek travmalar kalır mı diye umursamadan uygular eylemi.
mobbingin belli başlı çeşitleri:
- sözel mobbing:
sözel olanda her hangi bir fiziksel yaralanma söz konusu değildir. bir insanın diğer insana ettiği hakaretler, sataşmalar diyebiliriz. fakat her kırıldığımız cümleyi de “mobbinge uğramak” olarak adlandırılamayız.
sözel örnek olarak:
“t-shirtün güzelmiş, çöpten aldın sanırım?”
“çok şişmansın.”
“ödevini özenle yapsan ne olacak, doktor mu olacaksın başımıza?”
veya başka bir ülkeye taşındığınız da:
“geldiğin yere geri dön lanet olası yabancı olarak tanımlayabiliriz.
- sözel olmayan mobbing:
sosyal veya asosyal olarak uygulanandır.
birinin senin taklidini daha “çirkin” mimiklerle yapması,
sen sınıfa girdiğinde herkesin susması,
yanındaki sandalyenin hep boş bırakılması,
çağırılmadığın partiler gibi örneklerle izole edilmendir.
- fiziksel mobbing:
küçük bir itip, kalkma olarak başlayıp senin sınırının nerede olduğunu belirleme amaçlı uygulanan terörize eylemidir. güç denemesi de diyebilirim. zamanla o küçük ittirip kalkmalar, çelmeler daha da kuvvetlenebilir. sen sustukça çoğalacaktır. burada amaçlanan seni kendi arkadaş çevrende rezil edip, aşağılamaktır.
siber mobbing:
(bkz: en sevdiğiniz)
(bkz: linç kültürü)
en bilinen mobbing türlerinden biridir. sözlüklerde, diğer sosyal medya platformlarında görülür. şahsa yönelik tüm “kötü” * eleştiriler, yorumlardır.
- seksüel mobbing:
en ağır çeşittir. burada bilindik seksualite* kapsam dışıdır. anlam, güven ve istek dışı olup hem sözlü hem fiziksel uygulanandır. kurbanın fiziğine karşı yapılan sözel seksuel eleştiri ve/veya istek dışı olan onur kırıcı dokunuşlar ve/veya zorla öpmeye çalışmaktır. herkesin içinde porno videosu oynatılması kurbana yönelik özel hayata saldırıya girer.
kurbanlara bir de tavsiye vermek isterim;
- susmayın, boyun eğmeyin, utanmayın!
en yakın merciden destek almaya bakın ve her ne kadar zor şeyler yaşamış olsanız dahi, sizi bir zorbaya dönüştürmelerine izin vermeyin. esas olan iyi kalabilmektir.
devamını gör...
kadınları kandırmanın çok basit ve kolay olması
kadınlar istediği kişiye kanar.
devamını gör...
akp çocukları
istisnasız hepsinden nefret ettiğim kişiler. bu devletin parasını çatır çatır bmw'lerde, pavyonlarda yerler. umarım hepsi en kısa zamanda belalarını bulur.
devamını gör...
domestic hıyar

an itibari ile profilini incelediğim yazar.
yazar diyerek hadsizlik bile etmiş olabilirim. adam, kalemini ve kıvrak zekasını her entry de konuşturmuş.
belli sözlük ortamlarında saçlarını ağartmış, biraz çapkın, sözlükte yazmayı içmekten daha seven, yazaların saygısını kazanmış biri gibi.
son entry lerinde de kural ihlali yok.
ah azizleri mi kızdırdın ey koca reis?
devamını gör...
bon sauvage
türk edebiyatında bulunmayan bir felsefi konu. le mythe du bon sauvage; yabani insanı, insanın doğal halini yüceltmeye dayanır. orijinali fransızca olan bu konsept, türkçeye “asil yaban”, “iyi yaban” gibi çevrilebilir.
bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.
bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.
amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.
"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.
tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.
son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.
diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.
bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.
amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.
"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.
tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.
son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.
diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
devamını gör...
gülümsemeyen çalışanlarını iş yerine almayan şirket
iş yeri'nin çalışanları mutlu edip doğal yollarla içtenlikle gülümsemelerini sağlaması daha akılcı bir yöntem olur. ne ekersen onu biçersin.
zamanla robotları işe almaya başlarlar ama duygusuzluk insanoğlu'nu ciddi bir şekilde felakete götürecek.gitgide artan psikolojik rahatsızlıklar belki baş gösterecek.
çalışan-işveren dahil tüm sosyal ortamlarda yan yanaysak ve iletişim halindeysek sadece saygıyla ve birbirimizi biraz olsun anlamaya çalışarak bütün sorunları çözebiliriz. tehdit ile insanı köleleştirmek isteyenler her birimizi despotlaştırıp hasta etmekten başka bir işe yaramazlar.
zamanla robotları işe almaya başlarlar ama duygusuzluk insanoğlu'nu ciddi bir şekilde felakete götürecek.gitgide artan psikolojik rahatsızlıklar belki baş gösterecek.
çalışan-işveren dahil tüm sosyal ortamlarda yan yanaysak ve iletişim halindeysek sadece saygıyla ve birbirimizi biraz olsun anlamaya çalışarak bütün sorunları çözebiliriz. tehdit ile insanı köleleştirmek isteyenler her birimizi despotlaştırıp hasta etmekten başka bir işe yaramazlar.
devamını gör...
ilk bakışta sevilmeyen insan
ön yargılı yaklaştığımız insandır.
birinin hakkında ilk bakışta veya yeni tanıyınca yorum yapmak bir fikre sahip olmak son derece gereksizdir.
zaten tanıdıkça karar veririz.
birinin hakkında ilk bakışta veya yeni tanıyınca yorum yapmak bir fikre sahip olmak son derece gereksizdir.
zaten tanıdıkça karar veririz.
devamını gör...
sözlük radyosu bayram sabahı yayını
bir bayramın daha kapısındayız sevgili sözlük, kimimiz sahillerde kimimiz köyde, evde ya da bir şekilde telaş içinde işinde olacak. nerede olursak olalım, geçen bayramda olduğu gibi, bu bayramın ilk sabahında da sözlük radyosu canlı bir programla karşınızda* olacak. 70'ler, 80'ler ve 90'lardan, belki biraz da 2000'lerden olmak üzere en sevdiğimiz, kıpır kıpır şarkı, türkü ve sanat müziği eserleriyle saat 09:00 - 12:00 arası eğlenmeye bekliyoruz tüm radyoseverleri. istek şarkılarınızı da mutlaka bekliyoruz elbette.
ikinci geleneksel* sözlük radyosu bayram sabahı yayını, 20 temmuz 2021 salı sabahı saat 09:00'da sözlük radyosunda!
http://radyo.kafasozluk.com
ikinci geleneksel* sözlük radyosu bayram sabahı yayını, 20 temmuz 2021 salı sabahı saat 09:00'da sözlük radyosunda!
http://radyo.kafasozluk.com
devamını gör...
şiir alıntıları
ruhun mu ateş yoksa
o gözler mi alevden
bilmem bu yanardağ
ne biçim korla tutuştu
pervane olan kendini
gizler mi alevden
sen istedin ondan
bu gönül zorla tutuştu.
o gözler mi alevden
bilmem bu yanardağ
ne biçim korla tutuştu
pervane olan kendini
gizler mi alevden
sen istedin ondan
bu gönül zorla tutuştu.
devamını gör...
2250 yılında normal sözlük başlıkları
(bkz: robot hatipler kapatılsın)
devamını gör...
maruz kalınmak istenmeyen sorular
birçok soru var böyle ama son zamanlarda, yani çalışmak durumunda kaldığım dönemin başından itibaren, çalıştığım her yeni iş yerinde ya da iş bünyesinde tanıştığım her insanla aramda geçen diyaloglar hep aynı. tahmin edileceği üzere karşı taraf bu söz konusu maruz kalınmak istenmeyen soruları soruyor:
birinci soru: "ee, madem meslek sahibisin, neden burada bu işi yapıyorsun?"
(cevap veririm)
ikinci soru: "anne baba neci, neredeler?"
(cevap veririm, detay vermesem de verdiğim genel cevaptan annemle babamın ayrı olduğu açığa çıkar)
üçüncü soru: "birbirlerine hayırları olmamış, sana da mı faydaları yok, yardım etmiyorlar da mı çalışıyorsun?"
(biraz sinirlenirim, yansıtmadan cevap veririm, diyalog soru cevap formatından çıkıp benim adıma "acıyan" ifadeler kullandıkları, benim de "yapacak bir şey yok, başımın çaresine bakıyorum" ana fikirli ifadeler kullandığım bir şekle bürünür, sonra da biter.)
yaklaşık on kez bu konuşmayı yapmışımdır, daha doğrusu kendimi bu konuşmanın içinde bulmuşumdur. bunların birçoğu meraklı ve işgüzar insanlardı, ama bir iki tanesi gerçekten beni merak ederek ve anlamaya çalışarak yaklaştı. geçenlerde müşterinin biri erken geldi, yanımdakilerle sohbet ederken dikkatini çektim, yine o klasik diyalog yaşandı. anlattım, benzer cümleler duydum ama adam halime yazıklanmak yerine benim ne kadar sorumluluk sahibi ve güçlü birisi olduğuma odaklandı. işletme sahibine beni övdü bir süre, biraz çekindim. lafını yarıda kesip bana döndü ve "sizi utandıracak bir şey söylemiyorum umarım?" dedi kibar bir şekilde. bilakis memnun olduğumu, çalışmaktan da utanmadığımı söyledim. hala her geldiğinde selam verip hal hatır sorar misal. ama herkes böyle değil işte. çoğunlukla sizin hikayenizdeki zayıflığınızı görüp, yarın öbür gün bunu size karşı kullanabilmek için bilmek isterler. böyle insanların sorduğu düz bir "nasılsın?" a bile maruz kalmak istemiyorum artık.
birinci soru: "ee, madem meslek sahibisin, neden burada bu işi yapıyorsun?"
(cevap veririm)
ikinci soru: "anne baba neci, neredeler?"
(cevap veririm, detay vermesem de verdiğim genel cevaptan annemle babamın ayrı olduğu açığa çıkar)
üçüncü soru: "birbirlerine hayırları olmamış, sana da mı faydaları yok, yardım etmiyorlar da mı çalışıyorsun?"
(biraz sinirlenirim, yansıtmadan cevap veririm, diyalog soru cevap formatından çıkıp benim adıma "acıyan" ifadeler kullandıkları, benim de "yapacak bir şey yok, başımın çaresine bakıyorum" ana fikirli ifadeler kullandığım bir şekle bürünür, sonra da biter.)
yaklaşık on kez bu konuşmayı yapmışımdır, daha doğrusu kendimi bu konuşmanın içinde bulmuşumdur. bunların birçoğu meraklı ve işgüzar insanlardı, ama bir iki tanesi gerçekten beni merak ederek ve anlamaya çalışarak yaklaştı. geçenlerde müşterinin biri erken geldi, yanımdakilerle sohbet ederken dikkatini çektim, yine o klasik diyalog yaşandı. anlattım, benzer cümleler duydum ama adam halime yazıklanmak yerine benim ne kadar sorumluluk sahibi ve güçlü birisi olduğuma odaklandı. işletme sahibine beni övdü bir süre, biraz çekindim. lafını yarıda kesip bana döndü ve "sizi utandıracak bir şey söylemiyorum umarım?" dedi kibar bir şekilde. bilakis memnun olduğumu, çalışmaktan da utanmadığımı söyledim. hala her geldiğinde selam verip hal hatır sorar misal. ama herkes böyle değil işte. çoğunlukla sizin hikayenizdeki zayıflığınızı görüp, yarın öbür gün bunu size karşı kullanabilmek için bilmek isterler. böyle insanların sorduğu düz bir "nasılsın?" a bile maruz kalmak istemiyorum artık.
devamını gör...
saniyelik salaklıklar
az önce çamaşır makinasının deterjan gözüne çamaşır suyu döktüm. şu an keder ve merakla sonucu bekliyorum.
devamını gör...
örnek vatandaş (yazar)
nick'inin hakkını veren nadir yazarlardan birisidir. yardımsever iyi niyetli. zor bulunuyor böyle insanlar. kıymetini bilelim.
devamını gör...
sözlükçülerin en büyük başarısı
dilimi burnuma değdirebiliyorum.
devamını gör...
dış görünüşün her şey olduğu gerçeği
biriyle tanışmak için dış görünüş her şeydir. katıldığım bir gerçektir.
ama sadece birini tanımak için kriterdir onun dışında fasaryadır.
ama sadece birini tanımak için kriterdir onun dışında fasaryadır.
devamını gör...
tam kapanma
türkiye'de uygulananı tuhaftır. hükümet tam kapanma ilan etmiştir ama kimse s*klememektedir. adana demirspor şampiyon olur polis sevinç gösterilerine katılır, binlerce kişi israil'i protesto etmeye çıkar kimseye ceza yazılmaz. bizim mahallede arkadaşlar takılıyo valla izin belgesiz, bayaa dükkana gidiyolar, okey atıyolar, parkta oturuyoruz arada... bir işimiz doğru değil ne yazık ki, bir işimiz.
devamını gör...
gülhane parkı
ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkında
ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.
ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında.
devamını gör...
yazarların annem haklıymış dediği anlar
genelde çok geç anlaşılan cümlelerdir. mesela ben 16 yıl sonra anladım haklı olduğunu
devamını gör...

