orijinal adı: draußen vor der tür
yazar: wolfgang borchert
yayım tarihi: 1947
yıkım edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan borchert'in ikinci dünya savaşı'ndan dönen beckmann ruh halini, yaşadığı kayıplar ve döndüğünde karşılaştığı manzara sonucu yaşadığı buhranı anlatır. yazarın tek oyunudur.
yazar: wolfgang borchert
yayım tarihi: 1947
yıkım edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan borchert'in ikinci dünya savaşı'ndan dönen beckmann ruh halini, yaşadığı kayıplar ve döndüğünde karşılaştığı manzara sonucu yaşadığı buhranı anlatır. yazarın tek oyunudur.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "beyaz gölge" tarafından 19.12.2020 08:44 tarihinde açılmıştır.
1.
yazılmış en iyi savaş karşıtı, savaşın iç yüzünü, üzerimize kabus olup çöküşünü anlatan kitap hangisi diye sorarsanız kapıların dışında derim.
wolfgang borchert, ikinci dünya savaşını yaşamış, 3 yıl cephede bulunmuş, döndüğünde ise 'kapıların dışında' kalmış bir yazar. savaşın ruhunu bu denli hissederek ve hissettirerek anlatmasının sebebi bu.
savaştan dönüyorsun fakat sen o eski sen değilsin. bıraktığın yer, bulmayı umduğun gibi değil. ailen yok. nefes alamıyorsun. hayat yok!
"her yer enkaz, herkes kaypak."
okurken, yazarın her satırda acı çektiğini anlıyorsunuz. üstelik, yazdıklarını yaşadığı için de iki kez çekiyor bu acıyı. hayır bin kez! hayatta olduğu, nefes aldığı her an acı çekiyor. sizin de okurken onunla birlikte ciğeriniz tükeniyor.
bu nedenle mutlaka, mutlaka okumalısınız bu kitabı ya da tam da bu sebeplerle okumayın. çünkü, binlerce ölü gördükten sonra bir daha eskisi gibi olamayan; savaşa, savaş emri verip de karısının sıcacık koynunda yatmaya devam edenlere, düzene, hayata, tanrı'ya isyan eden wolfgang borchert, sizin de kitabı okuduktan sonra eskisi gibi olmanıza izin vermeyecek...:))))))))))))))))
wolfgang borchert, ikinci dünya savaşını yaşamış, 3 yıl cephede bulunmuş, döndüğünde ise 'kapıların dışında' kalmış bir yazar. savaşın ruhunu bu denli hissederek ve hissettirerek anlatmasının sebebi bu.
savaştan dönüyorsun fakat sen o eski sen değilsin. bıraktığın yer, bulmayı umduğun gibi değil. ailen yok. nefes alamıyorsun. hayat yok!
"her yer enkaz, herkes kaypak."
okurken, yazarın her satırda acı çektiğini anlıyorsunuz. üstelik, yazdıklarını yaşadığı için de iki kez çekiyor bu acıyı. hayır bin kez! hayatta olduğu, nefes aldığı her an acı çekiyor. sizin de okurken onunla birlikte ciğeriniz tükeniyor.
bu nedenle mutlaka, mutlaka okumalısınız bu kitabı ya da tam da bu sebeplerle okumayın. çünkü, binlerce ölü gördükten sonra bir daha eskisi gibi olamayan; savaşa, savaş emri verip de karısının sıcacık koynunda yatmaya devam edenlere, düzene, hayata, tanrı'ya isyan eden wolfgang borchert, sizin de kitabı okuduktan sonra eskisi gibi olmanıza izin vermeyecek...:))))))))))))))))
devamını gör...
2.
wolfgang borchert'in kendi değimi ile: hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin izlemek istemediği; 1947'de yazılmış tiyatro oyunu. beckmann, beckmann, beckmann... öyle sanıyorum ki; biz, tüm insanlık olarak bu kitapta aşağılandık! oyunun incelemesine geçmeden önce heimkehrer ya da daha açıklayıcı bir biçimde 'savaştan dönen asker' temasının trümmerliteratur'da ne gibi bir yer kapladığına ve borchert'ün trajediler ile dolu olan askeri geçmişine göz atmak, eserin savaş edebiyatı içindeki konumunu anlamak için büyük bir önem arz ediyor.
stunde null ile birlikte eski düzen için güneş battı ve alman halkı devasa bir moloz yığınının tam ortasında, nazilerden arınmış bir biçimde yeni bir düzen arayışına girdi. ancak; günün aydınlanması, savaşın tahribatını ve suyun üzerine yükselmeye başlayan cesetleri de aydınlatacaktı elbette. gün ışıkları ile birlikte yeni bir biçim kazanan tek şey sadece etleri çürüyerek kemiklerinden ayrılmış olan; solgun, hüzünlü ve artık ürkütücü olmaktan çok grotesk ve yapay bir görünüme bürünmüş ölü bedenler değil, toplumun içinde kendine açık tek bir kapı bile bulamayan; daha doğru bir tabir ile, kapının dışında kalanlardı aynı zamanda. bu açıdan bakıldığında -tamamen doğal olarak- heimkehrer, tahdidi bir biçimde ele almazsak eğer; alman literatüründe muazzam bir yer edinmiş durumda kendine.
kapıların dışında'nın merkeze aldığı bu kavramın benzer bir örneğini, alman avangardının pahabiçilmez sanatkârlarından biri olan arno otto schmidt'in kısa öykülerinde yakalamak da mümkündür esasında. brand's haide'da çavuş schmidt üzerinden bu yabancılaşma okuyucunun belleğine çok ince bir biçimde kazınır. ki yine hans scholz'un yedi hikayelik am grünen strand der spree'sinde geri dönen asker teması ara ara hikayelerin temelinde yer almakta. burada bir parantez açmak gerekiyor; scholz'un eseri müthiş bir savaş sonrası edebiyatı ürünü olsa da temelinde destek aldığı dayanak heimkehrer kavramı değil direkt bürokrasi ve savaşın yarattığı tahribatın birey üzerindeki etkisidir bundan ötürü diğer örneklere nazaran oldukça zayıf kaldığını itiraf etmek gerekiyor.
hans unterkircher'in 48'lı yıllarda kriegsheimkehrerfilm başlığı altında yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği an klingenden ufern filminde de bu motif stephan keller üzerinden aktarılır ve bu, oldukça başarılı bir melodramdır ancak borchert'ün kurgu içinde katmanlı bir biçimde ele aldığı kasvetten daha uzak bir yapı gözlemek mümkün zira film daha çok günlük acılardan ve dramdan besleniyor. savaş sonrası amerikan edebiyatı'nın da mevcut konjonktürden etkilenmemesi şaşırtıcı olurdu elbette. sloan wilson'un the man in the gray flannel suit'inde tom rath karakteri geçmişe dönüşlerinde savaş sonrası yaşadığı psikozu net bir biçimde yansıtır, keza josef martin bauer'in so weit die füße tragen'daki clemens forell'i de yine bu travmanın insanı sosyal hayattan ve normal yaşayıştan nasıl sıyırdığını ve kapının dışına ötelediğini etkili bir biçimde yansıtıyor ancak üzülerek söylemeliyim ki, yazarın kirli, nazi propagandacısı geçmişi bu eseri nezdimde epey gölgelemiştir.
edebi eserler üzerinden daha bireysel bakış açıları yakalansa da helmut hirthe, frank biess ve dieter riesenberger gibi isimlerin bu konudaki akademik çalışmalarına göz atmak da işin tarihi boyutunu kavramak açısından fayda sağlayacaktır.
heimkehrer temasının güçlü -ki, bana kalırsa aynı zamanda en etkili- ürünü olan kapıların dışında oyununun temelinde yatan huzursuz edici gerçekçiliğin esas noktası borchert'in bir nevi geri dönen olmasından kaynaklanıyor bana kalırsa. prusya'nın yorick der narr'ı; * behçet necatigil çevirisi ile okuduğumuz 'düşlerde fener olmak' şiirinde dillendirdiği gibi: "duyulup da korkunca çevresinde yalnızlığı - gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı" bir fener olmayı umsa da hayat pek sakil, pek bedhah bir umacı gibi olduğundan; antimilitarist olmasına rağmen cepheden cepheye sürülmüş, onlarca soruşturma geçirerek ölüm cezası kararı ile hapis yatmış; rejimi mektuplarındaki söylemleri ve günlük hayattaki söylevleri ile tehlikeye attığı, kendini çürüğe çıkarmak için bilerek kendini yaraladığı iddiaları ile hasta hâliyle soğuk ve rutubetin içinde ömrünü geçirmiş ve 26 yaşında mahkumiyet yıllarında ilerleyen hastalığı neticesinde ölümü eski bir dost gibi selamlamıştır. savaştan etiyle tırnağıyla nefret etse de neticede harp ondan hem sağlığını hem yaşamını almış ve kırılgan bir vücut, içindeki boşlukta sönmeye yüz tutmuş bir alev ve hatıraların verdiği ızdırapla onu baş başa bırakmıştır. bundandır ki beckmann bir açıdan borchert; borchert ise beckmann'a dönüşür.
kapıların dışında tema bakımından açıkça aynı çizgide durmasa bile -ben ona kesinlikle brechtian demeyi tercih ederim- ekspresyonist august strindberg'in till damaskus'unu ve stora landsvägen'ini takip eden stationendrama örneğidir. açık dramanın bol monologlar ile süslenmiş, alegorik dokusu oyunun bütününü oluşturur. retoric repetition oyun içinde boğacak kadar yer edinmiştir ancak bunun bir bakıma türe özgü olduğunu düşünürsek kendine has, güzel bir detay olarak görmek de mümkün. özellikle orijinal dilinde okumanın daha sağlıklı olduğu kanaatindeyim zira behçet necatigil her ne kadar fevkalade bir çeviri ortaya çıkarsa da mevcut karakterlerin üslupları onların bulundukları sınıfı temsil eder ve seçilen kelimeler belirli bir jargona aittir.
oyunun tamamını buraya aktarmak makul olmayacak kuşkusuz zira zaten oldukça kısa soluklu bir oyun. konunun özetini üstteki yazar yeterince açıklamış diye düşünüyorum ancak belirtmem gerekiyor ki oyunun kısmen açık uçlu bitmesi beni düşündürüyor. ne oldu o ıslak, zavallı, biçare balığa? soruları sahiden gördüğümüz kadar yanıtsız mıydı yoksa en sonunda kendi içinde mi buldu cevapları? aslında postlüdün olmayışından ötürü dramanın yapısının bozuk olduğunu düşünürsek son bölümü yeniden gözden geçirmek makul olacaktır. alıntıları eşeleyelim biraz.
"sen neredesin, ey öteki? başka zaman hep yanımda olurdun! sen şimdi neredesin, ey evet diyen? bana asıl şimdi cevap ver! sana asıl şimdi ihtiyacım var, ey cevap veren! nerelerdesin ki? ansızın yok oluverdin! neredesin, ey cevap veren, neredesin, ey bana ölümü çok gören? hani nerede tanrı olduğunu söyleyen ihtiyar?" s.61
"wo bist du, anderer? do bist doch sonst immer da! wo bist du, antworter, wo bist du, der mir den tod nicht gönnte! wo ist denn der alte mann, der sich gott nennt?" s. 59 f.
bu alıntıyı incelemeden önce 'öteki' kavramına bakmak gerekiyor. 'öteki' çeşitli incelemelerde iç ses kavramından optimizm'e; antagonist'ten ikincil kişiliğe kadar farklı biçimlerde tanımlanmıştır ancak en yüksek olasılığın son seçenek olduğu kanısındayım. beckmann'ın daima gözünde duran gaz maskesi gözlüğü; onun, var olan yaşamı hâlâ savaşın ardından gördüğü ve gerçekliğe alışamadığını açıkça okuyucuya sunuyor. savaş, şimdi bile beckmann'ın içinde, zihninin her duvarına pençelerini geçirmiş bir biçimde duruyor. o, gaz maskesi gözlükleri olmadan göremez çünkü artık dünyaya sadece 'savaşla bakmayı' biliyor. tam da bu yüzden öteki onun ikinci kişiliği. savaştan önceki beckmann. kafasının içinde onu dürten hayatta kalma içgüdüsü, onu besleyen umut ve yaygın bir söyleme göre biliriz ki en son umut yok olur. bu monolog açıkça umudun da beckmann'ı terk edişidir.
nerede olduğunu hatırlamamak ile birlikte bu sıralamanın hristiyanlıktaki erdemlerden üçüne -inanç, sevgi ve umut- atıfta bulunduğuna dair müthiş güzel bir yazı okumuştum. ölümün tıksa basa doyduğu dünyada kimsenin inanmadığı tanrı ile birlikte inanç terk eder beckmann'ı. önce bulduğu sonra kendi elleri ile yitirdiği 'kız' ile sevgi yavaşça kaybolur ve umut, en son öteki susar. beckmann'ın son umudunun tükenişidir bana kalırsa bu. çanlar artık onun için çalmıştır.
borchert çok sevdiğim bir hikayesinde beckmann ile birlikte tüm insanlığın ortak kaderini çiziyor esasında.
"gülüyoruz. oysa ölümümüz başından beri tasarlanmış. gülüyoruz. oysa çürüyüp kokuşmamız kaçınılmaz. gülüyoruz. oysa çökmeden önce ayaktayız. bu akşam. yarın değil öbür gün. dokuz bin yıl sonra. daima. gülüyoruz. oysa yaşamımız rastlantıya buyur edilmiş, rastlantının eline bırakılmış, kaçınılmaz rastlantının, anlıyor musun?" s.42 ama fareler uyurlar gece, -çatılar üstünde konuşma- wolfgang maria borchert, 1947
"wir lachen. und unser tod ist geplant von anfang an. wir lachen. und unsere verwesung ist unausweichlich. wir lachen. und unser untergang steht bevor. heute abend. übermorgen. ın neuntausend jahren. ımmer. wir lachen, aber unser leben ist dem zufall vorgeworfen, ausgeliefert, unvermeidlich. dem zufälligen, begreifst du?" die hundeblume -gespräch über den dächern- s. 39 f.
bir zamanlar sayfalar dolusu teoriler üretsem bile, gerçek şu ki; borchert dışında kimse tam olarak bu kara mizahın ucunun kime, nerede, nasıl dokunacağını tahmin edemez kuşkusuz. bu yüzden bir kaç alıntı bırakıp, meydanda sallanan kırmızı, teneke bir fener olmaya gidiyorum.
"niçin sesi çıkmıyor acaba?
cevap versenize!
niçin susuyorsunuz? niçin?
yok mu bir cevap veren?
kimse cevap vermiyor mu?
kimse, hiç kimse cevap vermiyor mu?"s.61
"warum redet er denn nicht!
gebt doch antwort!
warum schweigt ihr denn? warum?
gibt denn keiner eine antwort?
gibt keiner antwort?
gibt denn keiner, keiner antwort?" s. 60 f.
"ya sizinkiler ne kadar, binbaşım? bin mi? iki bin mi? iyi uyuyor musunuz, binbaşım? iki bine ek olarak şu benim on bir kişinin sorumluluğunu da size verirsem ne kaybedersiniz ki! uyuyabiliyor musunuz binbaşım? geceleri iki bin hayaletle? uyumayı bırakın, yaşayabiliyor musunuz, haykırmadan bir dakika yaşayabiliyor musunuz? evet mi? o halde sizin için mesele yok, o halde eh ben de uyuyabilirim, eğer lütfeder de sorumluluğu geri alırsanız. o zaman nihayet gönlüm rahat uyuyabilirim belki." s. 26 - 27
"wieviel sind es bei ıhnen, herr oberst? tausend? zweitausend? schlafen sie gut, herr oberst? dann macht es ıhnen wohl nichts aus, wenn ich ıhnen zu den zweitausend noch die verantwortung für meine elf dazugebe. können sie schlafen, herr oberst? mit zweitausend nächtlichen gespenstern? können sie überhaupt leben, herr oberst, können sie eine minute leben, ohne zu schreien? herr oberst, herr oberst, schlafen sie nachts gut? ja? dann macht es ıhnen ja nichts aus, dann kann ich wohl nun endlich pennen - wenn sie so nett sind und sie wieder zurücknehmen, die verantwortung. dann kann ich wohl nun endlich in aller seelenruhe pennen." s. 28 f.
"ölülerin sayısı başımızdan aşkın. dün on milyondular, bugün otuz. yarın biri çıkar, dünyanın bir kıtasını havaya uçurur. haftaya biri gelir, insanları on gram zehirle yedi saniyede öldürmenin yolunu bulur." s. 29
"die toten wachsen uns über den kopf. gestern zehn millionen. heute sind es schon dreißig. morgen kommt einer und sprengt einen ganzen erdteil in die luft. und nächste woche erfindet einer den mord aller in sieben sekunden mit zehn gramm gift." s. 30 f.
stunde null ile birlikte eski düzen için güneş battı ve alman halkı devasa bir moloz yığınının tam ortasında, nazilerden arınmış bir biçimde yeni bir düzen arayışına girdi. ancak; günün aydınlanması, savaşın tahribatını ve suyun üzerine yükselmeye başlayan cesetleri de aydınlatacaktı elbette. gün ışıkları ile birlikte yeni bir biçim kazanan tek şey sadece etleri çürüyerek kemiklerinden ayrılmış olan; solgun, hüzünlü ve artık ürkütücü olmaktan çok grotesk ve yapay bir görünüme bürünmüş ölü bedenler değil, toplumun içinde kendine açık tek bir kapı bile bulamayan; daha doğru bir tabir ile, kapının dışında kalanlardı aynı zamanda. bu açıdan bakıldığında -tamamen doğal olarak- heimkehrer, tahdidi bir biçimde ele almazsak eğer; alman literatüründe muazzam bir yer edinmiş durumda kendine.
kapıların dışında'nın merkeze aldığı bu kavramın benzer bir örneğini, alman avangardının pahabiçilmez sanatkârlarından biri olan arno otto schmidt'in kısa öykülerinde yakalamak da mümkündür esasında. brand's haide'da çavuş schmidt üzerinden bu yabancılaşma okuyucunun belleğine çok ince bir biçimde kazınır. ki yine hans scholz'un yedi hikayelik am grünen strand der spree'sinde geri dönen asker teması ara ara hikayelerin temelinde yer almakta. burada bir parantez açmak gerekiyor; scholz'un eseri müthiş bir savaş sonrası edebiyatı ürünü olsa da temelinde destek aldığı dayanak heimkehrer kavramı değil direkt bürokrasi ve savaşın yarattığı tahribatın birey üzerindeki etkisidir bundan ötürü diğer örneklere nazaran oldukça zayıf kaldığını itiraf etmek gerekiyor.
hans unterkircher'in 48'lı yıllarda kriegsheimkehrerfilm başlığı altında yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği an klingenden ufern filminde de bu motif stephan keller üzerinden aktarılır ve bu, oldukça başarılı bir melodramdır ancak borchert'ün kurgu içinde katmanlı bir biçimde ele aldığı kasvetten daha uzak bir yapı gözlemek mümkün zira film daha çok günlük acılardan ve dramdan besleniyor. savaş sonrası amerikan edebiyatı'nın da mevcut konjonktürden etkilenmemesi şaşırtıcı olurdu elbette. sloan wilson'un the man in the gray flannel suit'inde tom rath karakteri geçmişe dönüşlerinde savaş sonrası yaşadığı psikozu net bir biçimde yansıtır, keza josef martin bauer'in so weit die füße tragen'daki clemens forell'i de yine bu travmanın insanı sosyal hayattan ve normal yaşayıştan nasıl sıyırdığını ve kapının dışına ötelediğini etkili bir biçimde yansıtıyor ancak üzülerek söylemeliyim ki, yazarın kirli, nazi propagandacısı geçmişi bu eseri nezdimde epey gölgelemiştir.
edebi eserler üzerinden daha bireysel bakış açıları yakalansa da helmut hirthe, frank biess ve dieter riesenberger gibi isimlerin bu konudaki akademik çalışmalarına göz atmak da işin tarihi boyutunu kavramak açısından fayda sağlayacaktır.
heimkehrer temasının güçlü -ki, bana kalırsa aynı zamanda en etkili- ürünü olan kapıların dışında oyununun temelinde yatan huzursuz edici gerçekçiliğin esas noktası borchert'in bir nevi geri dönen olmasından kaynaklanıyor bana kalırsa. prusya'nın yorick der narr'ı; * behçet necatigil çevirisi ile okuduğumuz 'düşlerde fener olmak' şiirinde dillendirdiği gibi: "duyulup da korkunca çevresinde yalnızlığı - gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı" bir fener olmayı umsa da hayat pek sakil, pek bedhah bir umacı gibi olduğundan; antimilitarist olmasına rağmen cepheden cepheye sürülmüş, onlarca soruşturma geçirerek ölüm cezası kararı ile hapis yatmış; rejimi mektuplarındaki söylemleri ve günlük hayattaki söylevleri ile tehlikeye attığı, kendini çürüğe çıkarmak için bilerek kendini yaraladığı iddiaları ile hasta hâliyle soğuk ve rutubetin içinde ömrünü geçirmiş ve 26 yaşında mahkumiyet yıllarında ilerleyen hastalığı neticesinde ölümü eski bir dost gibi selamlamıştır. savaştan etiyle tırnağıyla nefret etse de neticede harp ondan hem sağlığını hem yaşamını almış ve kırılgan bir vücut, içindeki boşlukta sönmeye yüz tutmuş bir alev ve hatıraların verdiği ızdırapla onu baş başa bırakmıştır. bundandır ki beckmann bir açıdan borchert; borchert ise beckmann'a dönüşür.
kapıların dışında tema bakımından açıkça aynı çizgide durmasa bile -ben ona kesinlikle brechtian demeyi tercih ederim- ekspresyonist august strindberg'in till damaskus'unu ve stora landsvägen'ini takip eden stationendrama örneğidir. açık dramanın bol monologlar ile süslenmiş, alegorik dokusu oyunun bütününü oluşturur. retoric repetition oyun içinde boğacak kadar yer edinmiştir ancak bunun bir bakıma türe özgü olduğunu düşünürsek kendine has, güzel bir detay olarak görmek de mümkün. özellikle orijinal dilinde okumanın daha sağlıklı olduğu kanaatindeyim zira behçet necatigil her ne kadar fevkalade bir çeviri ortaya çıkarsa da mevcut karakterlerin üslupları onların bulundukları sınıfı temsil eder ve seçilen kelimeler belirli bir jargona aittir.
oyunun tamamını buraya aktarmak makul olmayacak kuşkusuz zira zaten oldukça kısa soluklu bir oyun. konunun özetini üstteki yazar yeterince açıklamış diye düşünüyorum ancak belirtmem gerekiyor ki oyunun kısmen açık uçlu bitmesi beni düşündürüyor. ne oldu o ıslak, zavallı, biçare balığa? soruları sahiden gördüğümüz kadar yanıtsız mıydı yoksa en sonunda kendi içinde mi buldu cevapları? aslında postlüdün olmayışından ötürü dramanın yapısının bozuk olduğunu düşünürsek son bölümü yeniden gözden geçirmek makul olacaktır. alıntıları eşeleyelim biraz.
"sen neredesin, ey öteki? başka zaman hep yanımda olurdun! sen şimdi neredesin, ey evet diyen? bana asıl şimdi cevap ver! sana asıl şimdi ihtiyacım var, ey cevap veren! nerelerdesin ki? ansızın yok oluverdin! neredesin, ey cevap veren, neredesin, ey bana ölümü çok gören? hani nerede tanrı olduğunu söyleyen ihtiyar?" s.61
"wo bist du, anderer? do bist doch sonst immer da! wo bist du, antworter, wo bist du, der mir den tod nicht gönnte! wo ist denn der alte mann, der sich gott nennt?" s. 59 f.
bu alıntıyı incelemeden önce 'öteki' kavramına bakmak gerekiyor. 'öteki' çeşitli incelemelerde iç ses kavramından optimizm'e; antagonist'ten ikincil kişiliğe kadar farklı biçimlerde tanımlanmıştır ancak en yüksek olasılığın son seçenek olduğu kanısındayım. beckmann'ın daima gözünde duran gaz maskesi gözlüğü; onun, var olan yaşamı hâlâ savaşın ardından gördüğü ve gerçekliğe alışamadığını açıkça okuyucuya sunuyor. savaş, şimdi bile beckmann'ın içinde, zihninin her duvarına pençelerini geçirmiş bir biçimde duruyor. o, gaz maskesi gözlükleri olmadan göremez çünkü artık dünyaya sadece 'savaşla bakmayı' biliyor. tam da bu yüzden öteki onun ikinci kişiliği. savaştan önceki beckmann. kafasının içinde onu dürten hayatta kalma içgüdüsü, onu besleyen umut ve yaygın bir söyleme göre biliriz ki en son umut yok olur. bu monolog açıkça umudun da beckmann'ı terk edişidir.
nerede olduğunu hatırlamamak ile birlikte bu sıralamanın hristiyanlıktaki erdemlerden üçüne -inanç, sevgi ve umut- atıfta bulunduğuna dair müthiş güzel bir yazı okumuştum. ölümün tıksa basa doyduğu dünyada kimsenin inanmadığı tanrı ile birlikte inanç terk eder beckmann'ı. önce bulduğu sonra kendi elleri ile yitirdiği 'kız' ile sevgi yavaşça kaybolur ve umut, en son öteki susar. beckmann'ın son umudunun tükenişidir bana kalırsa bu. çanlar artık onun için çalmıştır.
borchert çok sevdiğim bir hikayesinde beckmann ile birlikte tüm insanlığın ortak kaderini çiziyor esasında.
"gülüyoruz. oysa ölümümüz başından beri tasarlanmış. gülüyoruz. oysa çürüyüp kokuşmamız kaçınılmaz. gülüyoruz. oysa çökmeden önce ayaktayız. bu akşam. yarın değil öbür gün. dokuz bin yıl sonra. daima. gülüyoruz. oysa yaşamımız rastlantıya buyur edilmiş, rastlantının eline bırakılmış, kaçınılmaz rastlantının, anlıyor musun?" s.42 ama fareler uyurlar gece, -çatılar üstünde konuşma- wolfgang maria borchert, 1947
"wir lachen. und unser tod ist geplant von anfang an. wir lachen. und unsere verwesung ist unausweichlich. wir lachen. und unser untergang steht bevor. heute abend. übermorgen. ın neuntausend jahren. ımmer. wir lachen, aber unser leben ist dem zufall vorgeworfen, ausgeliefert, unvermeidlich. dem zufälligen, begreifst du?" die hundeblume -gespräch über den dächern- s. 39 f.
bir zamanlar sayfalar dolusu teoriler üretsem bile, gerçek şu ki; borchert dışında kimse tam olarak bu kara mizahın ucunun kime, nerede, nasıl dokunacağını tahmin edemez kuşkusuz. bu yüzden bir kaç alıntı bırakıp, meydanda sallanan kırmızı, teneke bir fener olmaya gidiyorum.
"niçin sesi çıkmıyor acaba?
cevap versenize!
niçin susuyorsunuz? niçin?
yok mu bir cevap veren?
kimse cevap vermiyor mu?
kimse, hiç kimse cevap vermiyor mu?"s.61
"warum redet er denn nicht!
gebt doch antwort!
warum schweigt ihr denn? warum?
gibt denn keiner eine antwort?
gibt keiner antwort?
gibt denn keiner, keiner antwort?" s. 60 f.
"ya sizinkiler ne kadar, binbaşım? bin mi? iki bin mi? iyi uyuyor musunuz, binbaşım? iki bine ek olarak şu benim on bir kişinin sorumluluğunu da size verirsem ne kaybedersiniz ki! uyuyabiliyor musunuz binbaşım? geceleri iki bin hayaletle? uyumayı bırakın, yaşayabiliyor musunuz, haykırmadan bir dakika yaşayabiliyor musunuz? evet mi? o halde sizin için mesele yok, o halde eh ben de uyuyabilirim, eğer lütfeder de sorumluluğu geri alırsanız. o zaman nihayet gönlüm rahat uyuyabilirim belki." s. 26 - 27
"wieviel sind es bei ıhnen, herr oberst? tausend? zweitausend? schlafen sie gut, herr oberst? dann macht es ıhnen wohl nichts aus, wenn ich ıhnen zu den zweitausend noch die verantwortung für meine elf dazugebe. können sie schlafen, herr oberst? mit zweitausend nächtlichen gespenstern? können sie überhaupt leben, herr oberst, können sie eine minute leben, ohne zu schreien? herr oberst, herr oberst, schlafen sie nachts gut? ja? dann macht es ıhnen ja nichts aus, dann kann ich wohl nun endlich pennen - wenn sie so nett sind und sie wieder zurücknehmen, die verantwortung. dann kann ich wohl nun endlich in aller seelenruhe pennen." s. 28 f.
"ölülerin sayısı başımızdan aşkın. dün on milyondular, bugün otuz. yarın biri çıkar, dünyanın bir kıtasını havaya uçurur. haftaya biri gelir, insanları on gram zehirle yedi saniyede öldürmenin yolunu bulur." s. 29
"die toten wachsen uns über den kopf. gestern zehn millionen. heute sind es schon dreißig. morgen kommt einer und sprengt einen ganzen erdteil in die luft. und nächste woche erfindet einer den mord aller in sieben sekunden mit zehn gramm gift." s. 30 f.
devamını gör...
3.
wolfgang borchert tarafından yazılmış tiyatro oyunu. almancası draußen vor der tür.
eserde savaş sonrası almanya'nın ahvali farklı bir üslupla dile getirilmektedir. eski bir asker olan beckmann elbe nehri'nde uyanır, başta nehir olmak üzere savaş bakiyesi birçok kişi ve kavramla derin diyaloglara girer. sefalet içindeki insanlar, acımasız subaylar, ölen askerlerin yakınları, vefasız eşler, korkak sanatçılar eserde kendine yer bulur. hitler'in peşine düşüp mahvolan ülke bir nevi vicdan muhasebesi yapmaktadır. herkese hitap eden bir yapıt olduğunu söyleyemem. yıkım/yıkıntı edebiyatı'na özel bir merakınız varsa muhakkak hoşunuza gidecektir. 1945 sonrasına denk gelen bu netameli dönem borchert, böll, grass gibi muhteşem yazarların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
wolfgang borchert'e kısaca değinmek gerekirse kendisi 27 yıllık yaşamına büyük bir hikâye sığdıran, pek çok öykü ve şiir kaleme almış birisi. benimsemediği nazizm ideolojisinin zoruyla savaşa gönderilmiştir. rus cephesi, salgın hastalık, divanıharp, fransız esareti ve esaretten kaçış derken başından muazzam maceralar geçmiştir. eserlerinde kişisel tecrübelerinden azami ölçüde yararlanmıştır.
eserde savaş sonrası almanya'nın ahvali farklı bir üslupla dile getirilmektedir. eski bir asker olan beckmann elbe nehri'nde uyanır, başta nehir olmak üzere savaş bakiyesi birçok kişi ve kavramla derin diyaloglara girer. sefalet içindeki insanlar, acımasız subaylar, ölen askerlerin yakınları, vefasız eşler, korkak sanatçılar eserde kendine yer bulur. hitler'in peşine düşüp mahvolan ülke bir nevi vicdan muhasebesi yapmaktadır. herkese hitap eden bir yapıt olduğunu söyleyemem. yıkım/yıkıntı edebiyatı'na özel bir merakınız varsa muhakkak hoşunuza gidecektir. 1945 sonrasına denk gelen bu netameli dönem borchert, böll, grass gibi muhteşem yazarların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
wolfgang borchert'e kısaca değinmek gerekirse kendisi 27 yıllık yaşamına büyük bir hikâye sığdıran, pek çok öykü ve şiir kaleme almış birisi. benimsemediği nazizm ideolojisinin zoruyla savaşa gönderilmiştir. rus cephesi, salgın hastalık, divanıharp, fransız esareti ve esaretten kaçış derken başından muazzam maceralar geçmiştir. eserlerinde kişisel tecrübelerinden azami ölçüde yararlanmıştır.
devamını gör...
