2021 kolombiya ve tayland ortak yapımı film insanın doğa ile ilişkisi ve uyumunu anlatır.
*cannes film festivali - jüri ödülü
*şikago uluslararası film festivali - altın hugo
*faro adası film festivali - yılın en iyi yabancı filmi
*faro adası film festivali - yönetmenlikte en iyi başarı
*gent uluslararası film festivali - özel mansiyon
film dokuz ödül almıştır.
*şikago uluslararası film festivali - altın hugo
*faro adası film festivali - yılın en iyi yabancı filmi
*faro adası film festivali - yönetmenlikte en iyi başarı
*gent uluslararası film festivali - özel mansiyon
film dokuz ödül almıştır.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "hypnotized narcissist" tarafından 26.02.2023 03:09 tarihinde açılmıştır.
1.
apichatpong weerasethakul'un yönettiği ve tilda swinton'ın başrolde olduğu 2021 yapımı film (veya terapi).
ne kadar “film” denir, buna sonra değineceğim ama bu filmi izleyiş koşullarıma dair belirtmem gereken 1-2 detay var.
birincisi, deneysel sinemaya aşina olmayan, sabır ve zaman isteyen bu incelikli dala yeterli vakti vermemiş bir birey olarak, avrupa’da düzenlenen bütün büyük film festivallerine bizzat giden, gezegenin en ücra yerlerinde bile kurgusu planlanmış bir görüntü varsa onun film olarak arz ettiği değeri incelemeye hevesli, gerçek anlamda sinefil bir dostum tarafından davet edildim. kasım 2021’de ankara film festivali’nde, kendisinin “yılın en iyi filmi olabilir!” çağrısına kulak vererek ona eşlik ettim.
ikincisi, bu eşlik planladığım kadar sakin bir şekilde başlamadı. arkadaşımla öncesinde buluşup bir şeyler içmeyi planlamışken olağandışı bir trafik yüzünden geç bindiğim metronun da arıza yapması sonucunda orta dünya’ya nefes nefese girdim.* hâlihazırda demlenmekte olan arkadaşımla sohbet ederken sebepsizce 15-20 dakikalık süreye ikinci bir bira sığdırasım geldiğinden hafif çalkantılı bir zihinle filme başladım. korktuğum olmadı ve film boyunca tuvaletim gelmedi, bu açıdan şanslıydım. biranın getirdiği tatlı uyku hissi ise elbette film boyunca peşimi bırakmadı.*
şimdi, böyle bir beklenti ve fiziksel şeraitte böylesine ağır, uzun, tek planların mutlak hakimiyetinde geçen, karakterler uyurken seyircinin de ciddi ciddi 4-5 dakika boyunca onların uyumasını izlemesinin beklendiği bir filmden hayal kırıklığı ile ayrılmam işten bile değildi. ne var ki, filmin sonu geldiğinde uzun süredir, belki de hayatım boyunca, böyle bir sinema tecrübesi yaşamadığımın bilinciyle, salak salak sırıtıyordum perdeye bakarak.
öncelikle yazının başında “film” demeye dilimin varmamasının sebebi bu eşsizlikti. belki bir terapi, bir meditasyon demek daha doğru olur. filmin tamamında sesler kadar –hatta belki ondan bile daha iyi bir şekilde- sessizlik de bir enstrümanmışçasına ustaca kullanılmıştı. ne zaman hangi sese kulak vereceğim, sessizliği neyin bozacağı, belirgin sesin arkasındaki ufak detaylar derken kulaklarıma en az gözlerim kadar işin düştüğü böylesine hipnotize eden bir filme denk gelmemiştim. filmin odağı ve hikâyenin lokomotifi olan şey de spesifik bir “ses” zaten. karaktere merak duygusunu aşılayan, sanrılarının arasında gerçeğe tutunmaya ikna eden –ve seyirciye de bu zayıf umudun kopmamasını telkin eden- şey bir ses, bir ünlem hatta.
“hikâye” kelimesini kullanmam da sizi yanıltmasın. olay örgüsünü bir-bir buçuk cümleyi geçmeden etraflıca anlatmak mümkün. deneysel sinemanın olayı da bu(ymuş) zaten. sizi bir dizi eylemi takip etme yükünden kurtarmanın; yalnızca görülenin, işitilenin ve hissedilenin peşine düşürmenin verdiği minik, tatlı bir kibir var bu filmlerde. memoria da bunun istisnası değil.
elbette filmin geçtiği bölgenin tarihini iyi bilenlerin çıkarımda bulunacağı dört katmanlı alt metin okumalarına elverişlidir, elbette yönetmenin “bu puro aslında sadece bir puro değil!” dediği detaylar vardır ve gözden kaçırmışımdır. izleyenlerin çoğu kaçıracaktır. sorun değil. filmin sizden tek istediği sabır ve derin nefesler. bu noktada kana hızlı karışan iki biranın avantajını kullandım diyebilirim. film boyunca gözlerimi kırpmam gerekenden bir saniye bile fazla kapatmadım ama o uyuşukluk hali, salondaki –sanırım bilinçli festival izleyicisine özgü- mutlak sessizlik ve filmin her saniyesine işlenmiş asmr kırıntıları kendimi kolombiya’nın, insanlarının tedirginliğine ilginç bir tezatla dingin olan doğasının içindeymişim gibi hissettirdi. sakin sakin balık derisi yüzdüm, çimlere yatıp akan derenin ışıltısında gökyüzünü izledim, ormandaki bir evin içinde oturup açık pencereden yağmur sesini dinledim…
ve yağmur. bu konuda özel bir zaafım ve filmlerinde yağmuru bir dekordan çok karakter olarak kullanan yönetmenlere büyük sevgim var. izlediğim ilk filmi olmasına rağmen apichatpong bey’e de benzer bir sevgi büyüdü içimde; sırf yağmuru kullanışına aşık olduğum için.
görsellik de bu dinginliğe yardımcı olacak şekilde tasarlanmıştı. biraz da tilda hanım’ın zarafeti sağ olsun, hiçbir odaya paldır küldür girmedim, hiç kimseyle hararetli konuşmadım, yere bile nazikçe oturdum film boyunca. merak ederek, daha fazlasını görmeyi ve duymayı umarak oradan oraya gezdim ana karakterle birlikte. yeşilin, mavinin, grinin ve pembenin en ılımlı tonlarıyla sakince tanık oldum bir coğrafyanın keşfine.
kısacası gerçekten “film” demekte zorlandığım, eşsiz ve sessiz bir tecrübeydi memoria. o “büyülü”* salonda izleyişimin üstünden neredeyse bir buçuk sene geçmesine rağmen hâlâ aynı canlılıkla hatırlayıp bir gecenin kör saatinde buraya yazı yazmamın sebebi de bu.
not: “terapi” kısmına kanıt olarak belirtmem gerekirse o gece eve gelip uyuduğum kadar temiz bir uykuya çocukluğumdan beri denk gelmemiştim. ertesi sabah absürt bir sit-com karakteri gibi gülümseyerek uyanmıştım desem yalan olmaz.
ne kadar “film” denir, buna sonra değineceğim ama bu filmi izleyiş koşullarıma dair belirtmem gereken 1-2 detay var.
birincisi, deneysel sinemaya aşina olmayan, sabır ve zaman isteyen bu incelikli dala yeterli vakti vermemiş bir birey olarak, avrupa’da düzenlenen bütün büyük film festivallerine bizzat giden, gezegenin en ücra yerlerinde bile kurgusu planlanmış bir görüntü varsa onun film olarak arz ettiği değeri incelemeye hevesli, gerçek anlamda sinefil bir dostum tarafından davet edildim. kasım 2021’de ankara film festivali’nde, kendisinin “yılın en iyi filmi olabilir!” çağrısına kulak vererek ona eşlik ettim.
ikincisi, bu eşlik planladığım kadar sakin bir şekilde başlamadı. arkadaşımla öncesinde buluşup bir şeyler içmeyi planlamışken olağandışı bir trafik yüzünden geç bindiğim metronun da arıza yapması sonucunda orta dünya’ya nefes nefese girdim.* hâlihazırda demlenmekte olan arkadaşımla sohbet ederken sebepsizce 15-20 dakikalık süreye ikinci bir bira sığdırasım geldiğinden hafif çalkantılı bir zihinle filme başladım. korktuğum olmadı ve film boyunca tuvaletim gelmedi, bu açıdan şanslıydım. biranın getirdiği tatlı uyku hissi ise elbette film boyunca peşimi bırakmadı.*
şimdi, böyle bir beklenti ve fiziksel şeraitte böylesine ağır, uzun, tek planların mutlak hakimiyetinde geçen, karakterler uyurken seyircinin de ciddi ciddi 4-5 dakika boyunca onların uyumasını izlemesinin beklendiği bir filmden hayal kırıklığı ile ayrılmam işten bile değildi. ne var ki, filmin sonu geldiğinde uzun süredir, belki de hayatım boyunca, böyle bir sinema tecrübesi yaşamadığımın bilinciyle, salak salak sırıtıyordum perdeye bakarak.
öncelikle yazının başında “film” demeye dilimin varmamasının sebebi bu eşsizlikti. belki bir terapi, bir meditasyon demek daha doğru olur. filmin tamamında sesler kadar –hatta belki ondan bile daha iyi bir şekilde- sessizlik de bir enstrümanmışçasına ustaca kullanılmıştı. ne zaman hangi sese kulak vereceğim, sessizliği neyin bozacağı, belirgin sesin arkasındaki ufak detaylar derken kulaklarıma en az gözlerim kadar işin düştüğü böylesine hipnotize eden bir filme denk gelmemiştim. filmin odağı ve hikâyenin lokomotifi olan şey de spesifik bir “ses” zaten. karaktere merak duygusunu aşılayan, sanrılarının arasında gerçeğe tutunmaya ikna eden –ve seyirciye de bu zayıf umudun kopmamasını telkin eden- şey bir ses, bir ünlem hatta.
“hikâye” kelimesini kullanmam da sizi yanıltmasın. olay örgüsünü bir-bir buçuk cümleyi geçmeden etraflıca anlatmak mümkün. deneysel sinemanın olayı da bu(ymuş) zaten. sizi bir dizi eylemi takip etme yükünden kurtarmanın; yalnızca görülenin, işitilenin ve hissedilenin peşine düşürmenin verdiği minik, tatlı bir kibir var bu filmlerde. memoria da bunun istisnası değil.
elbette filmin geçtiği bölgenin tarihini iyi bilenlerin çıkarımda bulunacağı dört katmanlı alt metin okumalarına elverişlidir, elbette yönetmenin “bu puro aslında sadece bir puro değil!” dediği detaylar vardır ve gözden kaçırmışımdır. izleyenlerin çoğu kaçıracaktır. sorun değil. filmin sizden tek istediği sabır ve derin nefesler. bu noktada kana hızlı karışan iki biranın avantajını kullandım diyebilirim. film boyunca gözlerimi kırpmam gerekenden bir saniye bile fazla kapatmadım ama o uyuşukluk hali, salondaki –sanırım bilinçli festival izleyicisine özgü- mutlak sessizlik ve filmin her saniyesine işlenmiş asmr kırıntıları kendimi kolombiya’nın, insanlarının tedirginliğine ilginç bir tezatla dingin olan doğasının içindeymişim gibi hissettirdi. sakin sakin balık derisi yüzdüm, çimlere yatıp akan derenin ışıltısında gökyüzünü izledim, ormandaki bir evin içinde oturup açık pencereden yağmur sesini dinledim…
ve yağmur. bu konuda özel bir zaafım ve filmlerinde yağmuru bir dekordan çok karakter olarak kullanan yönetmenlere büyük sevgim var. izlediğim ilk filmi olmasına rağmen apichatpong bey’e de benzer bir sevgi büyüdü içimde; sırf yağmuru kullanışına aşık olduğum için.
görsellik de bu dinginliğe yardımcı olacak şekilde tasarlanmıştı. biraz da tilda hanım’ın zarafeti sağ olsun, hiçbir odaya paldır küldür girmedim, hiç kimseyle hararetli konuşmadım, yere bile nazikçe oturdum film boyunca. merak ederek, daha fazlasını görmeyi ve duymayı umarak oradan oraya gezdim ana karakterle birlikte. yeşilin, mavinin, grinin ve pembenin en ılımlı tonlarıyla sakince tanık oldum bir coğrafyanın keşfine.
kısacası gerçekten “film” demekte zorlandığım, eşsiz ve sessiz bir tecrübeydi memoria. o “büyülü”* salonda izleyişimin üstünden neredeyse bir buçuk sene geçmesine rağmen hâlâ aynı canlılıkla hatırlayıp bir gecenin kör saatinde buraya yazı yazmamın sebebi de bu.
not: “terapi” kısmına kanıt olarak belirtmem gerekirse o gece eve gelip uyuduğum kadar temiz bir uykuya çocukluğumdan beri denk gelmemiştim. ertesi sabah absürt bir sit-com karakteri gibi gülümseyerek uyanmıştım desem yalan olmaz.
devamını gör...
