21.
gece yarısı balkonda sigara içmenin, insanın günün en derin saatinde kendisiyle yüzleşme ritüeli olduğunu düşünüyorum. başka hiçbir zaman şehrin sessizliği bu kadar işitilir olmaz. gündüz sessizlik yoktur aslında. otomobillerin sesi, insan gürültüsü, yaşamanın her çeşit sesi vardır. ama gece yarısından sonra şehir başkalaşır. araçlar caddelerden seyrek geçer. yolda yürüyen insanların sayısı parmakla sayılacak kadar azalır. sesler, sanki hafifletilerek dünyaya bırakılmış gibi gelir kulaklara.
o sessizlikte sigara dumanı yükselirken, insan kendi düşünceleriyle yalnız olmadığını anlar. balkonda dışarı bakarken, kapıyı arkada bırakmış olmanın bir rahatlığı vardır. içeridekiler uyurken, sorumlulukların biraz geriye çekildiği hissedilir. kimseden bir beklenti yoktur o dakikalarda. ne konuşmanı bekleyen biri vardır ne de cevap verme zorunluluğu. yalnızca sen, gecenin sessizliği ve avucunun içinde yanan sigara vardır. dumandan çok, o anın kendisi huzur verir.
şehrin üzerindeki sessizliğin altında milyonlarca insan uyur; sen orada durmuş, bakıp dinlersin. sanki dünyanın nefesi yavaşlamış, seninle beraber sayılı atımları saymaya başlamıştır. gecenin bu saatinde hiçbir şey acele değildir, hiçbir şey zorunlu değildir. gece yarısı balkonda sigara içen insan, belki de yalnızca sessizliğin kıymetini bilendir. gündüzün koşuşturmasından, hayat dediğimiz çılgınlıktan sonra bu sessizlik bir tür barışmadır: kendimizle, zamanla ve hatta sessizlikle.
o sessizlikte sigara dumanı yükselirken, insan kendi düşünceleriyle yalnız olmadığını anlar. balkonda dışarı bakarken, kapıyı arkada bırakmış olmanın bir rahatlığı vardır. içeridekiler uyurken, sorumlulukların biraz geriye çekildiği hissedilir. kimseden bir beklenti yoktur o dakikalarda. ne konuşmanı bekleyen biri vardır ne de cevap verme zorunluluğu. yalnızca sen, gecenin sessizliği ve avucunun içinde yanan sigara vardır. dumandan çok, o anın kendisi huzur verir.
şehrin üzerindeki sessizliğin altında milyonlarca insan uyur; sen orada durmuş, bakıp dinlersin. sanki dünyanın nefesi yavaşlamış, seninle beraber sayılı atımları saymaya başlamıştır. gecenin bu saatinde hiçbir şey acele değildir, hiçbir şey zorunlu değildir. gece yarısı balkonda sigara içen insan, belki de yalnızca sessizliğin kıymetini bilendir. gündüzün koşuşturmasından, hayat dediğimiz çılgınlıktan sonra bu sessizlik bir tür barışmadır: kendimizle, zamanla ve hatta sessizlikle.
devamını gör...
22.
yağmurlu bir camdan dışarı bakmak, hayatın en yalın ama en derli toplu hâllerinden biridir. insan orada durup seyre daldığında, sanki dünya biraz daha yavaşlar, sesler yumuşar, göz alıştığı hızlardan ürkmez olur. camın üzerinde akıp giden damlaların her biri ayrı bir yolculuğa çıkar. kimi hızla iner, kimi sendeleyip durur, kimi de beklenmedik bir anda yana savrulup başka bir damlaya çarpar. acaba bu damlalara bakan kişi, onlara kendi hayatını yüklediğini fark eder mi? belki de fark etmek bir tercih meselesidir.
dışarıda hızlı adımlarla yürüyen insanlar, çatılara düşen sular, sallanan yapraklarıyla ağaçlar vardır. hepsi de yağmurla bir mücadele içindedir. ama camın içinden bakıldığında, tüm bu telaş, tüm bu çabalama bir sessizliğin altında görünüp kalır. gürültü işitilse de hissedilen şey başka türlü bir sessizliktir. bu sessizliğin içinde insan kendini daha derinden düşünür; çünkü yağmur, acıyı, hüznü ve temizliği aynı anda getiren bir olaydır.
dışarıdakiler koşarken, camın içindeki kişi durup kalmıştır. bu duruş, bu boşta kalmışlık gibi görünen anlar, bazen yaşamın en dolu anlarıdır. yağmur gelip geçicidir; ama bir camdan ona bakmak, geçiciliğin bile belli bir güzelliğe sahip olduğunu hatırlatır. insan orada, sıcak bir ortamda, güven içinde yağmuru seyreder. dışarıda olmak zorunluluğu bulunmayan bu anlar, çoğu zaman değer vermeyi öğreten anlar olmuştur.
dışarıda hızlı adımlarla yürüyen insanlar, çatılara düşen sular, sallanan yapraklarıyla ağaçlar vardır. hepsi de yağmurla bir mücadele içindedir. ama camın içinden bakıldığında, tüm bu telaş, tüm bu çabalama bir sessizliğin altında görünüp kalır. gürültü işitilse de hissedilen şey başka türlü bir sessizliktir. bu sessizliğin içinde insan kendini daha derinden düşünür; çünkü yağmur, acıyı, hüznü ve temizliği aynı anda getiren bir olaydır.
dışarıdakiler koşarken, camın içindeki kişi durup kalmıştır. bu duruş, bu boşta kalmışlık gibi görünen anlar, bazen yaşamın en dolu anlarıdır. yağmur gelip geçicidir; ama bir camdan ona bakmak, geçiciliğin bile belli bir güzelliğe sahip olduğunu hatırlatır. insan orada, sıcak bir ortamda, güven içinde yağmuru seyreder. dışarıda olmak zorunluluğu bulunmayan bu anlar, çoğu zaman değer vermeyi öğreten anlar olmuştur.
devamını gör...
23.
gece yarısını geçtiğinde bir kapı kapanıyormuş gibi geliyor bana. bedeninin uyku istediğini hissediyorum ama zihnim kapıyı açık tutmak istiyor, sanki bir şey bana kalsın diye. sabaha doğru saatler ilerledikçe bu durumun âdeta bir cezaya dönüştüğünü anlıyorum. gözlerimi kapatıp açmayı deniyorum; yatağımda dönüyor, başımı yastığa gömüyorum; hiçbiri işe yaramıyor. zihnim artık dağılmış, her yere gitmek istiyor.
geç saatlerdeki uyanıklık tuhaf bir hâldir. sessizlik daha çok duyulur, dikkat daha keskin olur. bir çıngırtı, bir tıkırtı, pencerenin dışından gelen bir ses; gündüz fark etmeyeceğin bu şeyler sabaha doğru büyüleyici bir hâl alır. zihin bu sessizliğin içinde kendine sorular sorar ve sormaya devam eder. neden uyuyamıyorum? yarın neler yapacağım? geçmişte yaptıklarını hatırlar, geleceğe dair kaygılanır. sanki her sorunun cevabını arıyormuş gibi davranır zihin, oysa hiçbir soruya cevap yoktur; yalnızca saat tik tak ilerler. beden bitkindir ama beyin uyanıktır, işte bu çelişki içinde. sanki ikisi ayrı dünyalarda yaşıyordur. beyin gece saatlerinde daha da hızlanır, dağılır, her yöne koşar. bir konudan diğerine geçer, bitmiş tartışmaları yeniden açar, gelmiş geçmiş kaygıları çağırır. bu saatlerde insan kendine acı çekmiş gibidir, çünkü uyuyan bir beyin kış gibi sessizken, uyanık bir beyin bir sonbahar fırtınasıdır.
fakat bu uyanıklık da kendi dersini verir. sabaha doğru uyuyamayan insan, zamanın akışını fark eder, onu daha yakından tanır. dakikalar uzun gelir, saatler ağır bir yük gibi çöker. bu zamanın içinde insanın kendisiyle baş başa kalışı vardır ve bu yalnızlık çoğu zaman acı verir. ama insan bu acıdan geçerken kendini, düşüncelerini, korkularını daha iyi görür. uyku getirmese bile, sabaha doğru uyanıklık bazen bir tür aynaya dönüşür.
sabah ışığı geldiğinde yorgunluğun ağırlığı yeni bir boyut kazanır. uyuyamayan insan kalkıp güne başlar, o günün zor geçeceğini bilir. ama yine de vardır. yine sabah vardır, yine ışık vardır, yine bir sonraki gece vardır. belki o zaman uyuyabilecektir. belki o zaman zihni sakinleşecektir. belki.
geç saatlerdeki uyanıklık tuhaf bir hâldir. sessizlik daha çok duyulur, dikkat daha keskin olur. bir çıngırtı, bir tıkırtı, pencerenin dışından gelen bir ses; gündüz fark etmeyeceğin bu şeyler sabaha doğru büyüleyici bir hâl alır. zihin bu sessizliğin içinde kendine sorular sorar ve sormaya devam eder. neden uyuyamıyorum? yarın neler yapacağım? geçmişte yaptıklarını hatırlar, geleceğe dair kaygılanır. sanki her sorunun cevabını arıyormuş gibi davranır zihin, oysa hiçbir soruya cevap yoktur; yalnızca saat tik tak ilerler. beden bitkindir ama beyin uyanıktır, işte bu çelişki içinde. sanki ikisi ayrı dünyalarda yaşıyordur. beyin gece saatlerinde daha da hızlanır, dağılır, her yöne koşar. bir konudan diğerine geçer, bitmiş tartışmaları yeniden açar, gelmiş geçmiş kaygıları çağırır. bu saatlerde insan kendine acı çekmiş gibidir, çünkü uyuyan bir beyin kış gibi sessizken, uyanık bir beyin bir sonbahar fırtınasıdır.
fakat bu uyanıklık da kendi dersini verir. sabaha doğru uyuyamayan insan, zamanın akışını fark eder, onu daha yakından tanır. dakikalar uzun gelir, saatler ağır bir yük gibi çöker. bu zamanın içinde insanın kendisiyle baş başa kalışı vardır ve bu yalnızlık çoğu zaman acı verir. ama insan bu acıdan geçerken kendini, düşüncelerini, korkularını daha iyi görür. uyku getirmese bile, sabaha doğru uyanıklık bazen bir tür aynaya dönüşür.
sabah ışığı geldiğinde yorgunluğun ağırlığı yeni bir boyut kazanır. uyuyamayan insan kalkıp güne başlar, o günün zor geçeceğini bilir. ama yine de vardır. yine sabah vardır, yine ışık vardır, yine bir sonraki gece vardır. belki o zaman uyuyabilecektir. belki o zaman zihni sakinleşecektir. belki.
devamını gör...
24.
sabahın saat üçü, dört buçuğu. yatakta bir o yana, sonra bu yana dönersin. yastık sıcak ve rahatsızdır. pencerenin dışı henüz karanlıktır, ama o karanlığın içinde yavaş yavaş bir başka siyah ürer; sabah yaklaşmaktadır. bilirsin ki iki saat sonra kalkman gerekecek. bir saat kırk beş dakika. seni çok az uyku bekliyor. bu hesabı yaptıkça zihin daha da hızlanır, rahatlamak imkânsız hâle gelir.
sabaha karşı uykusuzluk başka türlüdür. gece yarısı uyuyamamak kişiye bir mücadele hissi verir; belki de bilinçli bir çabayla uyku yakalanabilir diye düşünür insan. ama sabah yaklaştıkça bu çaba anlamsızlaşır. artık yüreğinde uykuya karşı bir acımasızlık, hatta küçük bir öfke başlar. ne kadar ters yatarsan yat, ne kadar derin nefes alırsan al, hiçbir şey işe yaramaz. zihin ise tam tersine hızlanır, keskinleşir, dağılmaya başlar. dağılan düşünce tuhaf yollardan ilerler. bir an sabahki işini düşünürsün, sonra uyumaya çalışmanın değip değmeyeceğini sorgularken bulursun kendini. ardından o konuşmanın ne zaman olduğunu hatırlamaya çalışırsın ve tam hatırlamak üzereyken zihin başka bir anıyı, başka bir konuşmayı çağırır.
saat yüksek sesle tıkır tıkır işler; her tıkırtı seni sabaha biraz daha yaklaştırır. bu yakınlaşma rahatsız eder, biraz da korkutur. sabaha karşı uyuyamamanın acısı belki de yalnızca uykusuzlukta değildir. o saatlerde insan kendine, varlığına çok yaklaşır. yalnızlık daha keskin hâle gelir. etrafında uyuyan insanlar vardır, ama sen uyanıksındır. dünyadan biraz kopmuş, gece ile gündüz arasına sıkışmış hisseder kendini. zihin dağıldıkça bu boşluk daha da genişler, daha da yoğunlaşır.
sonra sabah gelir. kapı çalınır, sesler başlar, dünya hareket etmeye başlar. sen uykusuz yataktan kalkarsın; gözlerin ağrır, bedenin ağrır. o dağılan zihin şimdi toplanmaya başlar, ama çok geçtir. artık gece yok olup gitmiş, uykusuzluk bitmiştir. geriye yalnızca hafif bir acı ve bir şeyin yarım kaldığı duygusu kalır.
sabaha karşı uykusuzluk başka türlüdür. gece yarısı uyuyamamak kişiye bir mücadele hissi verir; belki de bilinçli bir çabayla uyku yakalanabilir diye düşünür insan. ama sabah yaklaştıkça bu çaba anlamsızlaşır. artık yüreğinde uykuya karşı bir acımasızlık, hatta küçük bir öfke başlar. ne kadar ters yatarsan yat, ne kadar derin nefes alırsan al, hiçbir şey işe yaramaz. zihin ise tam tersine hızlanır, keskinleşir, dağılmaya başlar. dağılan düşünce tuhaf yollardan ilerler. bir an sabahki işini düşünürsün, sonra uyumaya çalışmanın değip değmeyeceğini sorgularken bulursun kendini. ardından o konuşmanın ne zaman olduğunu hatırlamaya çalışırsın ve tam hatırlamak üzereyken zihin başka bir anıyı, başka bir konuşmayı çağırır.
saat yüksek sesle tıkır tıkır işler; her tıkırtı seni sabaha biraz daha yaklaştırır. bu yakınlaşma rahatsız eder, biraz da korkutur. sabaha karşı uyuyamamanın acısı belki de yalnızca uykusuzlukta değildir. o saatlerde insan kendine, varlığına çok yaklaşır. yalnızlık daha keskin hâle gelir. etrafında uyuyan insanlar vardır, ama sen uyanıksındır. dünyadan biraz kopmuş, gece ile gündüz arasına sıkışmış hisseder kendini. zihin dağıldıkça bu boşluk daha da genişler, daha da yoğunlaşır.
sonra sabah gelir. kapı çalınır, sesler başlar, dünya hareket etmeye başlar. sen uykusuz yataktan kalkarsın; gözlerin ağrır, bedenin ağrır. o dağılan zihin şimdi toplanmaya başlar, ama çok geçtir. artık gece yok olup gitmiş, uykusuzluk bitmiştir. geriye yalnızca hafif bir acı ve bir şeyin yarım kaldığı duygusu kalır.
devamını gör...
25.
sabaha karşı uyku kaçtığında insan, kendini kendi zihninin karşısına oturtulmuş gibi hisseder. saat üçte, dörtte, beşte yatağın içinde dönüp durduğunda, uykuyu zorlamak yerine ondan kaçmaya başlar. zihin uyumaz; aksine büsbütün uyanır. o saatlerde akıl, gün içinde hiçbir zaman olmadığı kadar açık, hiçbir zaman olmadığı kadar dağınıktır. sabaha doğru saçılan düşünceler garip bir biçimde çalışır. bir sorunu düşünmeye başlarsın, yarım saat sonra fark edersin ki aynı konuyu dönüp dönüp evirip çeviriyorsun. beyin bitkin olduğu için düşünceler dağılır, tekrar eder, birbirine takılır.
önemli görünen şey birden önemsiz hâle gelir. unuttuğun bir anı ansızın canlanır. umursamadığın bir sözcük, bir cümle, sınavdaki soruyla bağlantılı hâle gelir. her şey birbirine girmiş, hiçbir şey net değildir. belki de bu dağınık zihin durumu, gündüz yapılan çalışmaların doğal sonucudur. bir gün boyunca beyin binlerce uyarıya maruz kalır. gece, uyku sırasında bu bilgilerin birleştirilip düzene sokulması gerekir. ama uyku kaçarsa bu düzenleme tamamlanmaz. zihin, sabaha karşı işini bitirememiş bir işçi gibi davranır.
uykusuz saatler, belki de beynin kendi kendine veda ettiği vakitlerdir. sabaha karşı uyuyamamak yalnızca bedensel bir sorun değildir. insan bu saatlerde kendini dokunulamayacak bir yerde bulur. vakit sabaha yaklaştıkça uyku büsbütün imkânsız görünür. yataktan kalkıp bir şeyler yapmaya çalışmak daha kötü sonuç verir. öyleyse insan, yatakta kalmak, düşüncelerle yüzleşmek, zihninin dağılışını ve sabaha doğru sürüklenişini seyretmek zorundadır.
önemli görünen şey birden önemsiz hâle gelir. unuttuğun bir anı ansızın canlanır. umursamadığın bir sözcük, bir cümle, sınavdaki soruyla bağlantılı hâle gelir. her şey birbirine girmiş, hiçbir şey net değildir. belki de bu dağınık zihin durumu, gündüz yapılan çalışmaların doğal sonucudur. bir gün boyunca beyin binlerce uyarıya maruz kalır. gece, uyku sırasında bu bilgilerin birleştirilip düzene sokulması gerekir. ama uyku kaçarsa bu düzenleme tamamlanmaz. zihin, sabaha karşı işini bitirememiş bir işçi gibi davranır.
uykusuz saatler, belki de beynin kendi kendine veda ettiği vakitlerdir. sabaha karşı uyuyamamak yalnızca bedensel bir sorun değildir. insan bu saatlerde kendini dokunulamayacak bir yerde bulur. vakit sabaha yaklaştıkça uyku büsbütün imkânsız görünür. yataktan kalkıp bir şeyler yapmaya çalışmak daha kötü sonuç verir. öyleyse insan, yatakta kalmak, düşüncelerle yüzleşmek, zihninin dağılışını ve sabaha doğru sürüklenişini seyretmek zorundadır.
devamını gör...
26.
insan çelişkili bir varlıktır. bazen en yoğun kalabalıkta, en fazla insanın olduğu yerde kendini tamamen yalnız hisseder. birbirine değen insanlar arasında, kimse bizi fark etmiyormuş gibi bir boşluk açılır içimizde. bu durum, yalnızlığın yalnızca bedensel bir yalıtım olmadığını gösterir. kalabalıkta yalnız hissetmek, aslında hiç fark edilmemek kadar acı değildir. daha çok, insanların arasında olmakla birlikte onlardan kopuk kalmak, onlar konuşurken sessiz durmak, onlar gülüp eğlenirken kendini dışarıda görmektir. metro istasyonunda, alışveriş merkezinde, herkesin bir yere ait olup gittiği yerde sen hiçbirinin parçası değilsindir. hatta kimi zaman kendi hayatına dışarıdan bakıyormuş gibi hissedersin.
bu tür yalnızlığın belki de en zor yanı, anlaşılmamak ve başkalarının bunu bilmemesidir. çünkü dışarıdan bakıldığında herkes sapasağlam görünür: sosyal, konuşkan, eğlenen insanlar. oysa onlardan biri içinden geçeni yaşar, ama kimse görmez. yalnızlık bu çağda sessiz bir hastalık hâline geldi. insanlar yanımızda olmasa da telefonları yanımızda; biz de telefonlarımızın arkasındayız. belki de bu denli kalabalık bir dünyada yalnız hissetmek, gerçek bir bağ kuramadığımızı, derinlikli ilişkiler oluşturamadığımızı gösteriyor.
birini dinlemek, birinin sözünü kesmeden görmek, bedensel yakınlıktan öte duygusal yakınlık kurmak gittikçe zorlaşıyor. herkes kendi içine kapanmış, kendi dünyasında yaşıyor. bu kapalılık, kalabalıkta bile bizi yalnız bırakıyor. ilginç olan, bu yalnızlığı hissedebilmektir. hissetmenin içinde bir canlılık vardır. yalnızlığı fark etmek, aslında bir çağrıdır: belki de başka birine uzanmak, daha açık ve daha gerçek olmak için. kalabalıkta yalnız hissetmek acı ise, belki de bu acıyı görebilecek birinin gerçekten var olması gerektiğini hatırlatır bize.
bu tür yalnızlığın belki de en zor yanı, anlaşılmamak ve başkalarının bunu bilmemesidir. çünkü dışarıdan bakıldığında herkes sapasağlam görünür: sosyal, konuşkan, eğlenen insanlar. oysa onlardan biri içinden geçeni yaşar, ama kimse görmez. yalnızlık bu çağda sessiz bir hastalık hâline geldi. insanlar yanımızda olmasa da telefonları yanımızda; biz de telefonlarımızın arkasındayız. belki de bu denli kalabalık bir dünyada yalnız hissetmek, gerçek bir bağ kuramadığımızı, derinlikli ilişkiler oluşturamadığımızı gösteriyor.
birini dinlemek, birinin sözünü kesmeden görmek, bedensel yakınlıktan öte duygusal yakınlık kurmak gittikçe zorlaşıyor. herkes kendi içine kapanmış, kendi dünyasında yaşıyor. bu kapalılık, kalabalıkta bile bizi yalnız bırakıyor. ilginç olan, bu yalnızlığı hissedebilmektir. hissetmenin içinde bir canlılık vardır. yalnızlığı fark etmek, aslında bir çağrıdır: belki de başka birine uzanmak, daha açık ve daha gerçek olmak için. kalabalıkta yalnız hissetmek acı ise, belki de bu acıyı görebilecek birinin gerçekten var olması gerektiğini hatırlatır bize.
devamını gör...
27.
sabaha doğru uyku kaçtığında, insan tuhaf bir durumdadır. bedenin bitkinliğine rağmen akıl bir türlü yatışmaz. gece sessizken içeride bir kalabalık başlar; düşünceler birbirini kovalar. saat üçe, dörde geldi mi artık durum farklılaşır. sabah yakınlaştıkça, uyusam da olmaz hissi ortaya çıkar. insan başını yastığa koyar, kapanmayan gözlerle tavanı sayar.
geçmişteki konuşmalar aklına gelir; düne ait küçük hatalar büyüyüp canavara dönüşür. yarın yapılacak işler sıralanır da sıralanır; beynin bu çalışmasına dur demek imkânsızdır. zihin bu saatlerde, gündüzün getireceği sorumluluktan kurtulmuş gibi rahat davranır. ama bu rahatlık, tuhaf bir dinginlik değildir; daha çok bir kontrol kaybına benzer. akıl kendi istediği yerlere gider, artık denetim altında değildir.
belki de sabaha karşı uyuyamamanın nedeni budur: kaygı ve düşünce, gece boyunca bastırılmış hâldedir. gece sessizleşince onlar haykırmaya başlar. ruh dış dünyadan arındığında, insan içinin ne kadar kalabalık olduğunu fark eder. sabahın aydınlığında bakıldığında bu uykusuzluk çok anlamsız görünür. ama gecenin ortasında, saat ilerlerken ne kadar gerçek, ne kadar can yakıcı olur. uyku ağır basmadığında, gece bitmek bilmeyen bir yolculuğa dönüşür.
geçmişteki konuşmalar aklına gelir; düne ait küçük hatalar büyüyüp canavara dönüşür. yarın yapılacak işler sıralanır da sıralanır; beynin bu çalışmasına dur demek imkânsızdır. zihin bu saatlerde, gündüzün getireceği sorumluluktan kurtulmuş gibi rahat davranır. ama bu rahatlık, tuhaf bir dinginlik değildir; daha çok bir kontrol kaybına benzer. akıl kendi istediği yerlere gider, artık denetim altında değildir.
belki de sabaha karşı uyuyamamanın nedeni budur: kaygı ve düşünce, gece boyunca bastırılmış hâldedir. gece sessizleşince onlar haykırmaya başlar. ruh dış dünyadan arındığında, insan içinin ne kadar kalabalık olduğunu fark eder. sabahın aydınlığında bakıldığında bu uykusuzluk çok anlamsız görünür. ama gecenin ortasında, saat ilerlerken ne kadar gerçek, ne kadar can yakıcı olur. uyku ağır basmadığında, gece bitmek bilmeyen bir yolculuğa dönüşür.
devamını gör...
28.
yağmurlu bir camdan dışarı bakmak, dünyanın renklerini yıkadığı anlar içinde kendini bulmaktır. su damlaları, camı bir giysi gibi giydirir; her damla, dış dünyanın sınırlarını biraz daha bulanıklaştırır. içeride sıcak bir hava varken, o tarafta soğuk ve ıslak bir gerçeklik vardır. oysa aralarında yalnızca ince bir cam tabakası durur. yağmurun ilginç yanı, herkesin aynı şeyi görmek zorunda olmasıdır. dışarıda yağan yağmur karşısında yüksek gökdelenlerdeki insanlar da alt katlardaki insanlar da eşit biçimde sessiz kalır. yağmur, insanı yeryüzündeki milyonlarla bir tutar. pencereyi açarsak aynı havayı solumuş oluruz.
camdan bakışımızda başka bir gerçeklik de vardır. dışarıya bakarız, ama dışarısıyla iç içe geçmeyiz. güvenli bir mesafeden gözleme katılır, ama katılmayız. soğuğa dayanmak zorunda değiliz; yağmurda ıslanmak istemezsek ıslanmayız. bu, hem yakın hem uzak olma durumu rahatlatıcıdır. yağmur, insana içeride olmak için bir sebep verir. zamanla dikkat etmeye başlarız ki her damlanın bir yolu vardır. bazıları hızla aşağıya inerken bazıları cam üzerinde dolaşıp gezinir. ışığın açısı değiştikçe bu damla izleri de değişir. bir anlık düzen, bir anlık dağınıklık.
dış dünyada olup biten her şeyde bir ritim vardır, ama onu görmek için durmuş olmak gerekir. yağmurlu cam, anlaşılması güç bir biçimde huzur verici bir yerdir. belki de orada, dünyanın sorunlarından birkaç adım uzak olmak mümkün olduğu içindir. yağmur yağarken umut ya da umutsuzluk çok kolay akıp gider gibi gelir. cam, bize izleyici olmayı öğretir; bu da kendimizi önemli görmemek kadar sade, ama gereksiz de değildir.
camdan bakışımızda başka bir gerçeklik de vardır. dışarıya bakarız, ama dışarısıyla iç içe geçmeyiz. güvenli bir mesafeden gözleme katılır, ama katılmayız. soğuğa dayanmak zorunda değiliz; yağmurda ıslanmak istemezsek ıslanmayız. bu, hem yakın hem uzak olma durumu rahatlatıcıdır. yağmur, insana içeride olmak için bir sebep verir. zamanla dikkat etmeye başlarız ki her damlanın bir yolu vardır. bazıları hızla aşağıya inerken bazıları cam üzerinde dolaşıp gezinir. ışığın açısı değiştikçe bu damla izleri de değişir. bir anlık düzen, bir anlık dağınıklık.
dış dünyada olup biten her şeyde bir ritim vardır, ama onu görmek için durmuş olmak gerekir. yağmurlu cam, anlaşılması güç bir biçimde huzur verici bir yerdir. belki de orada, dünyanın sorunlarından birkaç adım uzak olmak mümkün olduğu içindir. yağmur yağarken umut ya da umutsuzluk çok kolay akıp gider gibi gelir. cam, bize izleyici olmayı öğretir; bu da kendimizi önemli görmemek kadar sade, ama gereksiz de değildir.
devamını gör...
29.
sabah kahvemi hazırlarken fark ettim ki bardağı hâlâ aynı biçimde tutuyorum. o zamanlar böyle tutunca, kahveden anlayanlar beni eleştirirdi. şimdi kimse eleştirmiyor ama alışkanlık kalmış. garip bir şey bu: insanlar gittikten sonra, onlardan geriye kalanlar hepimiz için bir tür hayalete dönüşür.
insanın bir ilişkiyi bitirmesi kolaydır. evraklara imza atarsın, arkadaşlarına söylersin, sosyal medyadaki fotoğrafları silersin. ama o kişinin yaşantınla örülmüş hâlini, alışkanlıklarını, söylediği sözleri temizlemek çok daha zordur. bir sabah uyandığında onunla ilgili bir şarkı duyar, hemen geçmek istersin. bazen başarırsın, bazen başaramazsın.
o, kış aylarında her akşam pencereyi açmak isterdi. bunu ciddiyetle isterdi. sebebini hiç anlamadım; sonradan soracak oldum ama çok geçti. şimdi ben de kış gecelerinde pencereyi açıyorum. içeri dolan soğuk hava, beni uykumdan uyandıran bir el gibi geliyor. belki o da hâlâ aynı şeyi yapıyordur.
elbette her alışkanlık kötü değildir. çoğu zaman bunlar bize zarar vermez, yalnızca var olurlar. ancak ara sıra, kendimi belli bir hareketi yaparken yakaladığımda, o kişiyi biraz daha içimde taşıdığımı anlıyorum. bu da kabullenilmesi gereken bir şeydir. belki de hayatın bu yönü şudur: sevdiklerimiz bizden uzaklaştıkça, bizden bir parça alıp götürmezler; tam tersine, ufak ufak içimizde kalırlar.
insanın bir ilişkiyi bitirmesi kolaydır. evraklara imza atarsın, arkadaşlarına söylersin, sosyal medyadaki fotoğrafları silersin. ama o kişinin yaşantınla örülmüş hâlini, alışkanlıklarını, söylediği sözleri temizlemek çok daha zordur. bir sabah uyandığında onunla ilgili bir şarkı duyar, hemen geçmek istersin. bazen başarırsın, bazen başaramazsın.
o, kış aylarında her akşam pencereyi açmak isterdi. bunu ciddiyetle isterdi. sebebini hiç anlamadım; sonradan soracak oldum ama çok geçti. şimdi ben de kış gecelerinde pencereyi açıyorum. içeri dolan soğuk hava, beni uykumdan uyandıran bir el gibi geliyor. belki o da hâlâ aynı şeyi yapıyordur.
elbette her alışkanlık kötü değildir. çoğu zaman bunlar bize zarar vermez, yalnızca var olurlar. ancak ara sıra, kendimi belli bir hareketi yaparken yakaladığımda, o kişiyi biraz daha içimde taşıdığımı anlıyorum. bu da kabullenilmesi gereken bir şeydir. belki de hayatın bu yönü şudur: sevdiklerimiz bizden uzaklaştıkça, bizden bir parça alıp götürmezler; tam tersine, ufak ufak içimizde kalırlar.
devamını gör...
30.
kalabalığın ortasında kendini yalnız hissetmek garip bir duygu, belki de en çelişkili duygulardan biri. her yanında insanlar, sesler, hareketler varken içinden geçenleri kimsenin bilmediği bir yalnızlık yaşamak mümkün. bir metroda, alışveriş merkezinde, konferansta ya da kalabalık bir partide bu duyguyu tanıyan çok. hatta belki de pek çok kişi o anda aynı şeyi hissediyor ama birbirini görmüyor. çoğu zaman bunun nedeni basit değildir; yalnızca fiziksel olarak kalabalıkta olmak yetmez. insanlar çevresinde olsa bile onlarla kaynaşamamak, onların dilini konuşamamak, onların dünyasının bir parçası olamamak insanı derinden yalnızlaştırır.
belki de herkes kendi hikâyesine öyle dalmıştır ki birbirine ulaşamaz. her bireyin içinde bir dünya vardır ve bu dünyalar çok seyrek kesişir. teknoloji çağında da aynı çelişki yaşanıyor. binlerce kişiyle bağlantı hâlindeyken hiç kimseyle gerçekten bağlı hissetmemek mümkün. sanal dünyada çok sayıda arkadaşı olan biri, gerçek dünyada kimsenin kendisini anlamadığını duyumsayabilir. mesajlaşmak kolaydır; ancak görülmek, anlaşılmak başka bir şeydir.
kalabalıkta yaşanan yalnızlığın belki de bize anlatmak istediği bir şey var. yalnızlık yalnızca tek başına olmaktan gelmez; başkaları tarafından görülmemekten, dinlenmemekten, önemsenmemekten kaynaklanır. bu tür yalnızlık daha acıdır, çünkü ondan kaçış yoktur. çevresindeki bütün canlılığa rağmen insan kendini çok uzakta bulabilir. belki de bu duyguyu yönetmenin ilk adımı onu kabullenmektir.
yalnız olmaktan korkup kalabalığa sığınanlar da, kalabalığa karşı çıkıp bir köşeye çekilenler de aslında hep aynı şeyi arıyor: gerçek bir bağ, anlaşılmak, kendini evinde hissedebileceği bir yer ya da kişi. kalabalıkta yalnız kalmak, belki de bu arayışın başka bir biçimidir.
belki de herkes kendi hikâyesine öyle dalmıştır ki birbirine ulaşamaz. her bireyin içinde bir dünya vardır ve bu dünyalar çok seyrek kesişir. teknoloji çağında da aynı çelişki yaşanıyor. binlerce kişiyle bağlantı hâlindeyken hiç kimseyle gerçekten bağlı hissetmemek mümkün. sanal dünyada çok sayıda arkadaşı olan biri, gerçek dünyada kimsenin kendisini anlamadığını duyumsayabilir. mesajlaşmak kolaydır; ancak görülmek, anlaşılmak başka bir şeydir.
kalabalıkta yaşanan yalnızlığın belki de bize anlatmak istediği bir şey var. yalnızlık yalnızca tek başına olmaktan gelmez; başkaları tarafından görülmemekten, dinlenmemekten, önemsenmemekten kaynaklanır. bu tür yalnızlık daha acıdır, çünkü ondan kaçış yoktur. çevresindeki bütün canlılığa rağmen insan kendini çok uzakta bulabilir. belki de bu duyguyu yönetmenin ilk adımı onu kabullenmektir.
yalnız olmaktan korkup kalabalığa sığınanlar da, kalabalığa karşı çıkıp bir köşeye çekilenler de aslında hep aynı şeyi arıyor: gerçek bir bağ, anlaşılmak, kendini evinde hissedebileceği bir yer ya da kişi. kalabalıkta yalnız kalmak, belki de bu arayışın başka bir biçimidir.
devamını gör...
31.
gece yarısı balkonda durmak, sigara dumanının içinden şehri seyrederek vakit geçirmek tuhaf bir duygu uyandırır. belki de sessizlik uğruna yapılır bu, belki de sessizlik istenmeden bulunur orada. bilinmez. şehir, gündüzleri canlı bir organizmadır; akciğerleri trafik, sinir sistemi insanlar ve seslerdir. ama gece yarısından sonra şehir kendine çekilir, soluklanır. o saatlerde yarım saatlik, bir saatlik bir sessizlik doğar. sokaklar boşalır, camlar kapanır, yaşam ileriye doğru değil içe doğru akar.
işte bu an, bu sessizlik, balkonda ayakta duran insan için bir armağandır. sigara içmek yalnızca sigara içmek değildir o anda; adeta bir törendir. dumanı solumak, dışarı vermek, yeniden almak; bunu yaparken dünyaya uzaktan bakmak. şehrin ışıkları hâlâ parlaktır, ama ses neredeyse yok olmuştur. arada geçen bir otomobil, uzaktan gelen bir korna sesi yalnızca hayatın hâlâ sürdüğünü hatırlatır.
sessizlik insanı düşündürür. gündüzün koşturmacası, akşamın telaşı geçince o sessizlik insanı kendisine döndürür. neler yapıldığı, neler yapılmadığı, nelerin yanlış yapıldığı gelir aklına. sigara, belki de bu düşüncenin yanında oyalanmak için bir bahanedir. sabah olacak, sesler yeniden başlayacak, yaşam hızlanacaktır. ama şimdi, şu an, balkonda, sigara ucunda yanan kırmızı nokta kadar küçük ve sessiz bir dünya vardır. bu da yeterlidir.
işte bu an, bu sessizlik, balkonda ayakta duran insan için bir armağandır. sigara içmek yalnızca sigara içmek değildir o anda; adeta bir törendir. dumanı solumak, dışarı vermek, yeniden almak; bunu yaparken dünyaya uzaktan bakmak. şehrin ışıkları hâlâ parlaktır, ama ses neredeyse yok olmuştur. arada geçen bir otomobil, uzaktan gelen bir korna sesi yalnızca hayatın hâlâ sürdüğünü hatırlatır.
sessizlik insanı düşündürür. gündüzün koşturmacası, akşamın telaşı geçince o sessizlik insanı kendisine döndürür. neler yapıldığı, neler yapılmadığı, nelerin yanlış yapıldığı gelir aklına. sigara, belki de bu düşüncenin yanında oyalanmak için bir bahanedir. sabah olacak, sesler yeniden başlayacak, yaşam hızlanacaktır. ama şimdi, şu an, balkonda, sigara ucunda yanan kırmızı nokta kadar küçük ve sessiz bir dünya vardır. bu da yeterlidir.
devamını gör...
32.
insan yoğunluğunun en fazla olduğu anlarda, tam da çevrenizde binlerce kişi varken, en derin yalnızlığı hissedebilirsiniz. bu çelişki, ilk kez yaşandığında şaşırtıcı gelir; fakat biraz düşününce hayatın en bilinen gerçeklerinden biri olduğu anlaşılır. kalabalık bir metroda acı çeken birine bakıyorsunuz ve o kişinin yüzünde bir mutluluk maskesi görmek istiyorsunuz, çünkü bu durumu kabullenilir kılmak gerekir.
etrafınızda telefonlarına bakan, kendi dünyalarına kapanmış, sizinle aynı havayı solumayan insanlar var. herkes bir yerlerde sıkılmış görünüyor ya da bu ortamdan kurtulmaya çalışıyor. böyle bir yerde birilerinin elinizi tutuyor olması, yalnızca fiziksel değil, duygusal anlamda da hiçbir şeyi değiştirmiyor. belki de asıl sorun yalnızlığın kendisi değil, kalabalığın yalnızlığımızı görememesidir.
sessiz kalmış acılar, gülümsemenin altına gizlenmiş üzüntüler vardır. herkes kendi derdiyle meşgul olduğu için çevresindekilerin dökülen içlerini fark etmez. oysa kalabalık olmadan, sessiz bir odada tek başına kalmak belki çok daha az acı verirdi. asıl acı, görülmemek ve işitilmemektir. kalabalıkta yalnız kalmak, insana kendini hem var hem yok hissettirir. bedeni kalabalığın arasında kaybolmuş, ruhu ise sonsuz bir boşlukta terk edilmiştir.
etrafınızda telefonlarına bakan, kendi dünyalarına kapanmış, sizinle aynı havayı solumayan insanlar var. herkes bir yerlerde sıkılmış görünüyor ya da bu ortamdan kurtulmaya çalışıyor. böyle bir yerde birilerinin elinizi tutuyor olması, yalnızca fiziksel değil, duygusal anlamda da hiçbir şeyi değiştirmiyor. belki de asıl sorun yalnızlığın kendisi değil, kalabalığın yalnızlığımızı görememesidir.
sessiz kalmış acılar, gülümsemenin altına gizlenmiş üzüntüler vardır. herkes kendi derdiyle meşgul olduğu için çevresindekilerin dökülen içlerini fark etmez. oysa kalabalık olmadan, sessiz bir odada tek başına kalmak belki çok daha az acı verirdi. asıl acı, görülmemek ve işitilmemektir. kalabalıkta yalnız kalmak, insana kendini hem var hem yok hissettirir. bedeni kalabalığın arasında kaybolmuş, ruhu ise sonsuz bir boşlukta terk edilmiştir.
devamını gör...
33.
sabah saatlerine doğru yatağında açık gözlerle uzanmak, insanı tuhaf bir yalnızlığa sürükler. gece boyunca uyku getirmeyen o saatler, dünya uykudayken kendini büsbütün uyanık bulmak, özel bir işkencedir. zihin bu saatlerde dalgalanır; durulmuş bir su gibi değil, çalkantılı bir ırmak gibi akar. sabaha yaklaşırken uyuyamayan biri, aslında kendisinin farkına varır.
günün ortasında koşuşturmaya alışkın beyni, karanlık ve sessizlik içinde çaresiz kalır. zihin, kafesinden çıkmış bir hayvan gibi etrafta dolaşmaya başlar. dün yapılan bir konuşmayı hatırlar, yarın çıkabilecek sorunlardan korkar, hiçbir yere varmayan düşünceler içinde kendini kaybeder. bu dağınık hâldeyken kimi insanlar sayı sayar, kimileri nefes egzersizi yapar. ama hiçbiri gerçekten işe yaramaz. çünkü sorun, uyku ilaçları ya da rahatlatma teknikleri değildir. sorun, karanlığın içinde yüzleşilmesi gereken bir şeydir.
belki de gece, insanı ikna etmek istediği şeylerle yüz yüze getiren bir zaman dilimidir. saatler ilerledikçe, sabah yaklaştıkça uykunun gelmeyeceği kesinleşir. beden yorgun düşer ama zihin büsbütün uyanık kalır. güneş doğarken yataktan kalkan biri, bir gece boyunca kaybettiği şeyin yalnızca uyku olmadığını hisseder. kaybolan, bir parça güvenliktir. sabaha karşı uyuyamamak, kişiye kendisiyle baş başa kalmaktan başka çare bırakmaz.
günün ortasında koşuşturmaya alışkın beyni, karanlık ve sessizlik içinde çaresiz kalır. zihin, kafesinden çıkmış bir hayvan gibi etrafta dolaşmaya başlar. dün yapılan bir konuşmayı hatırlar, yarın çıkabilecek sorunlardan korkar, hiçbir yere varmayan düşünceler içinde kendini kaybeder. bu dağınık hâldeyken kimi insanlar sayı sayar, kimileri nefes egzersizi yapar. ama hiçbiri gerçekten işe yaramaz. çünkü sorun, uyku ilaçları ya da rahatlatma teknikleri değildir. sorun, karanlığın içinde yüzleşilmesi gereken bir şeydir.
belki de gece, insanı ikna etmek istediği şeylerle yüz yüze getiren bir zaman dilimidir. saatler ilerledikçe, sabah yaklaştıkça uykunun gelmeyeceği kesinleşir. beden yorgun düşer ama zihin büsbütün uyanık kalır. güneş doğarken yataktan kalkan biri, bir gece boyunca kaybettiği şeyin yalnızca uyku olmadığını hisseder. kaybolan, bir parça güvenliktir. sabaha karşı uyuyamamak, kişiye kendisiyle baş başa kalmaktan başka çare bırakmaz.
devamını gör...
34.
ardına bakma diyorsun. arkamdan ağlama ne olur, dik durabilmeyi, sen öğrettin bana bu şehri sevmeyi.. evet bu şehri sevmeyi seninle öğrenmiştim, o dik yokuşlarını şehrin bir nefeste çıkmıştım seni görmek, seninle olmak için.. bir günlüğüne, bir kalbime, bir de karşıma çıkacak sahte okeylere yazdım sevdamı, kavgamı, tekrarı hiç olmayacak öpüşleri, uzun uzun bakarken gözlerimizi kaçırıp gülüşmeleri ve hiç doğmayacak maymunlarımızı.
unuttum, unutmak zorundayım o günlerimizi, yeni sayfalar açmak için uzandığım kaderim, çoktan yazılmış, çizilmiş, karalanmış, kimdir kaderimin faili, şikayet etsem kimi kime söyleyeceksin ki, cezasını bir dakika bile çekmez, bırak tutuklu kalmayı gözlerinin hapsinde..
utanma yok, bu isyanlar neye yarar, bu dil susar zaman zaman, çığlıklar bulutlara saplanmış ki bir damla bile ağlayıp üzülmemiş o bulutlar.. ateşten bir parça, hatıralarıma bulaşmış, yakmış yıkmış, kurtaramamış gönlümün fedaileri yangın içinde mazimdeki seni. niye?
boş, hayat, hayat bomboş, bir umut? belki..
unuttum, unutmak zorundayım o günlerimizi, yeni sayfalar açmak için uzandığım kaderim, çoktan yazılmış, çizilmiş, karalanmış, kimdir kaderimin faili, şikayet etsem kimi kime söyleyeceksin ki, cezasını bir dakika bile çekmez, bırak tutuklu kalmayı gözlerinin hapsinde..
utanma yok, bu isyanlar neye yarar, bu dil susar zaman zaman, çığlıklar bulutlara saplanmış ki bir damla bile ağlayıp üzülmemiş o bulutlar.. ateşten bir parça, hatıralarıma bulaşmış, yakmış yıkmış, kurtaramamış gönlümün fedaileri yangın içinde mazimdeki seni. niye?
boş, hayat, hayat bomboş, bir umut? belki..
devamını gör...