1.
michio kaku'nun "the god equation" (türkçesi: (gbkz: tanrı denklemi)) kitabı, ismine bakınca insanı ister istemez "ulan bu adam tanrı'nın matematiksel formülünü mü bulmuş?" diye düşündürüyor. yok öyle bir şey. kitap aslında insanlığın uzun zamandır peşinde koştuğu çok daha manyak bir soruyu anlatıyor: *evrenin bütün kurallarını tek bir teoriyle açıklayabilir miyiz?* yani elimizde doğayı açıklamak için bir sürü şahane teori var ama bunların hepsi aynı masada oturmuyor. newton kütleçekimini gayet güzel açıklıyor, einstein işi uzay-zamana kadar götürüyor, kuantum mekaniği atom altı dünyayı tokatlıyor... fakat konu evrenin en küçük ve en ekstrem noktalarına geldiğinde bu arkadaşlar birbirleriyle pek anlaşamıyor. özellikle de genel görelilik ile kuantum mekaniği meselesi.
genel görelilik bize büyük resmi anlatıyor: gezegenler, yıldızlar, galaksiler, kara delikler, uzay ve zaman. kuantum mekaniği ise atomun içine giriyor; elektronlar, fotonlar, kuarklar falan. sorun şu ki evrenin bazı yerlerinde bu iki dünyayı aynı anda hesaba katmamız gerekiyor. örneğin kara deliğin merkezini veya evrenin ilk anlarını düşün. burada hem inanılmaz küçük ölçekler hem de inanılmaz güçlü kütle çekimi var. ve fizikçiler burada "abi bir dakika..." deyip kalıyor. çünkü kullandığımız iki büyük teori aynı anda çalıştırıldığında matematik saçma sapan sonuçlar vermeye başlıyor. kaku'nun kitabı temelde bu problemi ve bunu çözmek için yüzyıldır devam eden arayışı anlatıyor. işin tarih tarafı da güzel. newton'un yaptığı büyük devrimlerden biri, yerdeki elmanın düşmesiyle ay'ın dünya etrafında dönmesini aynı kütle çekim yasasıyla açıklamasıydı. yani gökyüzünün ayrı, yeryüzünün ayrı fizik kuralları olmadığını gösterdi.
sonra maxwell elektrik ile manyetizmayı birleştirdi. einstein uzay ve zamanı birleştirdi. fizik tarihine tepeden bakınca enteresan bir desen ortaya çıkıyor: "doğa, ilk bakışta olduğundan daha basit olabilir." birbirinden bağımsız sandığımız şeylerin aslında aynı mekanizmanın farklı görünümleri olduğu defalarca ortaya çıktı. işte "tanrı denklemi" arayışının temelinde de bu fikir var.
doğadaki dört temel kuvveti düşünelim: kütle çekimi, elektromanyetizma, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet. bunlardan üçünü kuantum fiziği çatısı altında oldukça başarılı biçimde açıklayabiliyoruz. fakat kütle çekimi hala ayrı telden çalıyor. einstein'ın genel göreliliği kütle çekimini uzay-zamanın geometrisi olarak açıklıyor. kuantum fiziği ise doğayı parçacıklar ve olasılıklar üzerinden tarif ediyor. yani bir tarafta "uzay-zaman bükülüyor" diyen einstein var, diğer tarafta "abi elektronun burada bulunma ihtimali yüzde şu kadar" diyen kuantumcular.
ikisi de doğru. ama aynı anda doğru olmaları gereken yerlerde işler karışıyor. burada devreye sicim teorisi giriyor. kaku'nun özellikle üzerinde durduğu fikirlerden biri bu. normalde temel parçacıkları noktasal şeyler gibi düşünürüz. sicim teorisi ise bunların aslında aşırı küçük, titreşen sicimler olabileceğini söylüyor. hani gitar telini farklı şekillerde titreştirince farklı notalar çıkar ya... buradaki fikir de kabaca şu: "evrendeki farklı parçacıklar, aynı temel sicimin farklı titreşim biçimleri olabilir." elektron başka titreşim, kuark başka titreşim, başka bir parçacık başka titreşim... hatta işin en güzel tarafı, sicim teorisinin matematiğinde kütle çekimini taşıyan varsayımsal parçacık olan gravitonun da doğal biçimde ortaya çıkması.
bu yüzden sicim teorisi fizikçiler açısından ilginç. çünkü belki de "madde ayrı, kuvvetler ayrı, kütle çekimi ayrı" diye baktığımız şeylerin hepsi aslında daha temel tek bir yapının farklı sonuçlarıdır. fakat burada frene basmak lazım. çünkü kitap bazen insanı "tamam lan, her şey çözülmüş" havasına sokabiliyor.
hayır. her şey çözülmüş değil. sicim teorisi deneysel olarak doğrulanmış bir her şeyin teorisi değil. hala ciddi şekilde tartışılan, matematiksel açıdan çok güçlü fakat deneysel doğrulaması son derece zor bir yaklaşım. hatta sicim teorisinin ekstra boyutlar gerektirmesi de işin ayrı bir manyaklığı. biz üç uzay boyutu ve zamanı deneyimliyoruz. sicim teorisinin bazı versiyonları ise teorinin tutarlı olabilmesi için çok daha fazla boyut gerektiriyor. sonunda iş m kuramına ve "11 boyutlu bir evren" fikrine kadar gidiyor.
"11 boyut ne lan?" diye düşünüyorsanız yalnız değilsiniz. fikir kabaca şu: bu ekstra boyutlar bizim günlük hayatımızda göremeyeceğimiz kadar küçük ölçekte kıvrılmış olabilir. bir hortumu uzaktan düşünün. uzaktan baktığınızda tek boyutlu bir çizgi gibi görünür. yakından baktığınızda ise hortumun çevresinde başka bir boyut olduğunu fark edersiniz. belki evrende de buna benzer şekilde göremediğimiz boyutlar vardır. kitabın "tanrı" kısmı ise bence en çok yanlış anlaşılabilecek bölüm. kaku burada dini anlamda tanrı'yı matematikle kanıtlamaya çalışmıyor. "tanrı denklemi" daha çok doğanın bütün temel yasalarını tek bir matematiksel yapı altında açıklayabilecek nihai teori için kullanılan iddialı bir isim. yani aranan şey aslında şu: "evren neden böyle çalışıyor?", "neden bu parçacıklar var?", "neden bu kuvvetler var?", "neden fizik yasaları tam olarak böyle?", "uzay ve zaman gerçekten temel şeyler mi, yoksa daha derin bir yapının ortaya çıkan özellikleri mi?", "kara deliğin merkezinde ne oluyor?", "büyük patlama'nın en başında ne vardı?"... hatta belki bizim evrenimiz tek mümkün evren bile değil. bunların hepsi bu nihai teorinin cevaplayabileceği sorular arasında. ama henüz cevaplanmış değiller...
kitabın bence en güzel tarafı da burada. aslında kaku bize "işte cevap bu" demekten ziyade insanlığın 'cevabı bulma saplantısını' anlatıyor. newton'dan einstein'a, kuantum mekaniğinden sicim teorisine kadar fizikçiler sürekli aynı şeyi yapıyor: "karmaşık görünen şeylerin altında daha basit bir düzen arıyorlar." ve bu bana kitabın isminden daha güzel geliyor. çünkü belki de "tanrı denklemi" dediğimiz şey gerçekten tek bir denklemden ibaret olmayacak. belki de evrenin en temel seviyesinde bugün bildiğimiz uzay, zaman, madde ve kuvvet kavramlarının bile başka bir şeyden türediğini göreceğiz.
kitabı bitirince bende kalan ana fikir şu oldu: "insanlık evrenin ne kadar büyük olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da evrenin ne kadar basit olabileceğini çözmeye çalışıyor." ve işin komik tarafı, evreni anlamaya çalışırken sürekli kendi sınırlarımıza çarpıyoruz. 13 milyar küsur yıllık evreni birkaç denklemle açıklamaya çalışıyoruz. galaksileri, kara delikleri, atomları, zamanı, hatta varoluşun kendisini bir matematik diline sıkıştırmaya çalışıyoruz. belki başaracağız, belki de doğanın son katmanına hiçbir zaman ulaşamayacağız. ama kaku'nun kitabının asıl olayı zaten bu arayış. "tanrı denklemi" aslında tanrı'yı bulma hikâyesinden ziyade, evrenin kullanım kılavuzunu bulmaya çalışan insanlığın hikâyesi.
ve açıkçası... evrenin kullanım kılavuzu varsa, ben de bir nüsha isterdim...
genel görelilik bize büyük resmi anlatıyor: gezegenler, yıldızlar, galaksiler, kara delikler, uzay ve zaman. kuantum mekaniği ise atomun içine giriyor; elektronlar, fotonlar, kuarklar falan. sorun şu ki evrenin bazı yerlerinde bu iki dünyayı aynı anda hesaba katmamız gerekiyor. örneğin kara deliğin merkezini veya evrenin ilk anlarını düşün. burada hem inanılmaz küçük ölçekler hem de inanılmaz güçlü kütle çekimi var. ve fizikçiler burada "abi bir dakika..." deyip kalıyor. çünkü kullandığımız iki büyük teori aynı anda çalıştırıldığında matematik saçma sapan sonuçlar vermeye başlıyor. kaku'nun kitabı temelde bu problemi ve bunu çözmek için yüzyıldır devam eden arayışı anlatıyor. işin tarih tarafı da güzel. newton'un yaptığı büyük devrimlerden biri, yerdeki elmanın düşmesiyle ay'ın dünya etrafında dönmesini aynı kütle çekim yasasıyla açıklamasıydı. yani gökyüzünün ayrı, yeryüzünün ayrı fizik kuralları olmadığını gösterdi.
sonra maxwell elektrik ile manyetizmayı birleştirdi. einstein uzay ve zamanı birleştirdi. fizik tarihine tepeden bakınca enteresan bir desen ortaya çıkıyor: "doğa, ilk bakışta olduğundan daha basit olabilir." birbirinden bağımsız sandığımız şeylerin aslında aynı mekanizmanın farklı görünümleri olduğu defalarca ortaya çıktı. işte "tanrı denklemi" arayışının temelinde de bu fikir var.
doğadaki dört temel kuvveti düşünelim: kütle çekimi, elektromanyetizma, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet. bunlardan üçünü kuantum fiziği çatısı altında oldukça başarılı biçimde açıklayabiliyoruz. fakat kütle çekimi hala ayrı telden çalıyor. einstein'ın genel göreliliği kütle çekimini uzay-zamanın geometrisi olarak açıklıyor. kuantum fiziği ise doğayı parçacıklar ve olasılıklar üzerinden tarif ediyor. yani bir tarafta "uzay-zaman bükülüyor" diyen einstein var, diğer tarafta "abi elektronun burada bulunma ihtimali yüzde şu kadar" diyen kuantumcular.
ikisi de doğru. ama aynı anda doğru olmaları gereken yerlerde işler karışıyor. burada devreye sicim teorisi giriyor. kaku'nun özellikle üzerinde durduğu fikirlerden biri bu. normalde temel parçacıkları noktasal şeyler gibi düşünürüz. sicim teorisi ise bunların aslında aşırı küçük, titreşen sicimler olabileceğini söylüyor. hani gitar telini farklı şekillerde titreştirince farklı notalar çıkar ya... buradaki fikir de kabaca şu: "evrendeki farklı parçacıklar, aynı temel sicimin farklı titreşim biçimleri olabilir." elektron başka titreşim, kuark başka titreşim, başka bir parçacık başka titreşim... hatta işin en güzel tarafı, sicim teorisinin matematiğinde kütle çekimini taşıyan varsayımsal parçacık olan gravitonun da doğal biçimde ortaya çıkması.
bu yüzden sicim teorisi fizikçiler açısından ilginç. çünkü belki de "madde ayrı, kuvvetler ayrı, kütle çekimi ayrı" diye baktığımız şeylerin hepsi aslında daha temel tek bir yapının farklı sonuçlarıdır. fakat burada frene basmak lazım. çünkü kitap bazen insanı "tamam lan, her şey çözülmüş" havasına sokabiliyor.
hayır. her şey çözülmüş değil. sicim teorisi deneysel olarak doğrulanmış bir her şeyin teorisi değil. hala ciddi şekilde tartışılan, matematiksel açıdan çok güçlü fakat deneysel doğrulaması son derece zor bir yaklaşım. hatta sicim teorisinin ekstra boyutlar gerektirmesi de işin ayrı bir manyaklığı. biz üç uzay boyutu ve zamanı deneyimliyoruz. sicim teorisinin bazı versiyonları ise teorinin tutarlı olabilmesi için çok daha fazla boyut gerektiriyor. sonunda iş m kuramına ve "11 boyutlu bir evren" fikrine kadar gidiyor.
"11 boyut ne lan?" diye düşünüyorsanız yalnız değilsiniz. fikir kabaca şu: bu ekstra boyutlar bizim günlük hayatımızda göremeyeceğimiz kadar küçük ölçekte kıvrılmış olabilir. bir hortumu uzaktan düşünün. uzaktan baktığınızda tek boyutlu bir çizgi gibi görünür. yakından baktığınızda ise hortumun çevresinde başka bir boyut olduğunu fark edersiniz. belki evrende de buna benzer şekilde göremediğimiz boyutlar vardır. kitabın "tanrı" kısmı ise bence en çok yanlış anlaşılabilecek bölüm. kaku burada dini anlamda tanrı'yı matematikle kanıtlamaya çalışmıyor. "tanrı denklemi" daha çok doğanın bütün temel yasalarını tek bir matematiksel yapı altında açıklayabilecek nihai teori için kullanılan iddialı bir isim. yani aranan şey aslında şu: "evren neden böyle çalışıyor?", "neden bu parçacıklar var?", "neden bu kuvvetler var?", "neden fizik yasaları tam olarak böyle?", "uzay ve zaman gerçekten temel şeyler mi, yoksa daha derin bir yapının ortaya çıkan özellikleri mi?", "kara deliğin merkezinde ne oluyor?", "büyük patlama'nın en başında ne vardı?"... hatta belki bizim evrenimiz tek mümkün evren bile değil. bunların hepsi bu nihai teorinin cevaplayabileceği sorular arasında. ama henüz cevaplanmış değiller...
kitabın bence en güzel tarafı da burada. aslında kaku bize "işte cevap bu" demekten ziyade insanlığın 'cevabı bulma saplantısını' anlatıyor. newton'dan einstein'a, kuantum mekaniğinden sicim teorisine kadar fizikçiler sürekli aynı şeyi yapıyor: "karmaşık görünen şeylerin altında daha basit bir düzen arıyorlar." ve bu bana kitabın isminden daha güzel geliyor. çünkü belki de "tanrı denklemi" dediğimiz şey gerçekten tek bir denklemden ibaret olmayacak. belki de evrenin en temel seviyesinde bugün bildiğimiz uzay, zaman, madde ve kuvvet kavramlarının bile başka bir şeyden türediğini göreceğiz.
kitabı bitirince bende kalan ana fikir şu oldu: "insanlık evrenin ne kadar büyük olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da evrenin ne kadar basit olabileceğini çözmeye çalışıyor." ve işin komik tarafı, evreni anlamaya çalışırken sürekli kendi sınırlarımıza çarpıyoruz. 13 milyar küsur yıllık evreni birkaç denklemle açıklamaya çalışıyoruz. galaksileri, kara delikleri, atomları, zamanı, hatta varoluşun kendisini bir matematik diline sıkıştırmaya çalışıyoruz. belki başaracağız, belki de doğanın son katmanına hiçbir zaman ulaşamayacağız. ama kaku'nun kitabının asıl olayı zaten bu arayış. "tanrı denklemi" aslında tanrı'yı bulma hikâyesinden ziyade, evrenin kullanım kılavuzunu bulmaya çalışan insanlığın hikâyesi.
ve açıkçası... evrenin kullanım kılavuzu varsa, ben de bir nüsha isterdim...
devamını gör...