herkeslesmeyen yazar profili

herkeslesmeyen kapak fotoğrafı
herkeslesmeyen profil fotoğrafı
rozet
karma: 3416 tanım: 330 başlık: 79 takipçi: 45
me vs. 'me'

son tanımları


ittihat ve terakki

ittihat ve terakki, kırk deliden oluşan bir kuruldur.

talat akıllı delidir. hüseyin cahit kalemli delidir. kara kemal hesap delisidir. ziya gökalp kitaplı delidir. enver kılıçlı delidir. yakup cemil de zır delidir...

ruhları şad, devirleri daim olsun...
devamını gör...

gurkha ghost gold

gurkha'nın ghost serisinin altın kardeşi. hani bazı purolar vardır, daha yakmadan bile “ben burada biraz artistlik yapacağım” der; ghost gold da onlardan biri. siyah-altın kutusu, altın renkli bandı ve ismiyle zaten gurkha'nın o meşhur gösterişli sunum anlayışını sonuna kadar kullanıyor. fakat işin güzel tarafı, ambalajın altında da anlatacak bir şeyleri var.

ghost gold, 2018 yılında ghost ailesine eklenen bir blend. klasik ghost'tan en belirgin farkı ise dış sargı yaprağında ortaya çıkıyor. normal ghost'ta kullanılan koyu brezilya arapiraca maduro wrapper'ın yerine ghost gold'da ekvador habano wrapper kullanılmış. yani ghost gold'un dış görünüşü daha açık, daha yağlı ve daha ipeksi bir karaktere sahip.

teknik olarak bakarsak puro şu üç ana katmandan oluşuyor:

wrapper: ekvador habano
binder: meksika
filler: dominik cumhuriyeti, nikaragua ve abd tütünleri
üretim menşei: dominik cumhuriyeti
gövde: orta (medium)

gurkha'nın güncel ürün bilgisinde bu şekilde geçiyor. bazı eski veya farklı satıcı kayıtlarında binder için “criollo '98” ifadesi de görülüyor; dolayısıyla internette farklı teknik bilgilerle karşılaşmak mümkün. ancak güncel gurkha sayfası binder'ı mexican, filler'ı ise dominican / usa / nicaraguan olarak veriyor.

buradaki ekvador habano wrapper meselesi önemli. wrapper, puronun dışındaki yaprak; yani eline aldığında ve ilk dumanı çektiğinde seni karşılayan tütün. ekvador'da yetiştirilen habano tipi yapraklar, özellikle yağlı yüzeyleri, baharatlı karakterleri ve aromatik yapılarıyla biliniyor. ghost gold'da da bu yaprak, iç blendin daha yumuşak ve dengeli bir karakter kazanmasına yardımcı oluyor.

iç tarafta ise meksika binder var. binder, filler yapraklarını bir arada tutan ve aynı zamanda puronun yanma karakteriyle gövdesine katkı sağlayan orta katman. filler tarafında ise üç farklı coğrafya devreye giriyor: dominik, nikaragua ve abd. özellikle nikaragua tütününün baharatlı ve güçlü karakteriyle dominik tütününün daha aromatik tarafının bir araya gelmesi, ghost gold'un neden sadece “yumuşak puro” diye tanımlanamayacağını açıklıyor.

gelelim vitola meselesine... ghost gold tek bir ölçüde üretilen puro değil. üç temel formatı bulunuyor:

shadow - 5 x 52
asura - 6 x 54
exorcist - 6 x 60

buradaki ilk sayı uzunluğu inç cinsinden, ikinci sayı ise ring gauge, yani çap ölçüsünü ifade ediyor. 52 ring gauge yaklaşık 20,6 mm, 54 yaklaşık 21,4 mm, 60 ise yaklaşık 23,8 mm çapa denk geliyor.

shadow, yani 5 x 52, bildiğimiz anlamda robusto formatında. hatta ghost gold'un en “klasik puro” görüntüsüne sahip versiyonu diyebiliriz. kısa ve kalın yapısı sayesinde aromaları daha konsantre algılamak isteyenler için güzel bir seçenek. yaklaşık 12,7 cm uzunluğunda.

asura ise 6 x 54. bazı yerlerde toro olarak sınıflandırılıyor. daha uzun olduğu için shadow'a göre daha uzun bir içim sunuyor ve 54 ring gauge sayesinde yine oldukça dolgun bir duman karakterine sahip.

exorcist ise işin “ben bugün acele etmiyorum” tarafı: 6 x 60. bu artık ciddi kalınlıkta bir puro. 60 ring gauge sebebiyle çok daha fazla duman üretebiliyor ve içim süresi de doğal olarak uzuyor.

ben şahsen ghost gold'u anlatırken özellikle shadow 5x52'yi ayrı tutardım. çünkü “ghost gold nasıl bir puro?” diye sorulduğunda, insanların aklında canlandırması en kolay format o. 5x52 robusto; kısa, kalın, elde tok duran ve aromayı fazla uzatmadan veren bir format.

üstelik görüntüsü de güzel. ecuador habano wrapper'ın kahverengimsi tonu, yağlı yüzeyi, düzgün sarımı ve ghost serisinin altın bandı birleşince ortaya bayağı şık bir şey çıkıyor. bazı incelemelerde shadow'un wrapper'ı özellikle koyu ve oldukça yağlı olarak tarif edilmiş; üçlü kapak (triple cap) ve kapalı foot gibi işçilik detayları da dikkat çekiyor.

peki tadı nasıl?

gurkha'nın kendi tanımlamasında temel profil tatlılık, topraksılık, karabiber ve tarçın baharatı etrafında dönüyor. yani burada vanilyalı, kremalı, pastane tarzı bir puro aramamak lazım. ghost gold'un tatlılığı daha çok topraksı ve kavruk aromaların içerisinde ortaya çıkan doğal bir tatlılık. ilk bölümde toprak, odunsu tonlar ve hafif tatlılık; orta bölümde karabiber ve baharat; ilerledikçe tarçın ve daha kavruk aromalar ön plana çıkabiliyor. tabii puroda tadım notaları kişiden kişiye, özellikle kesim, yakım, nem oranı ve içim hızına göre ciddi şekilde değişebilir. burada güzel olan şey, nikaragua filler'ın baharatlı tarafının ekvador habano wrapper tarafından biraz törpülenmesi. ortaya da “güçlü ama saldırgan olmayan” bir karakter çıkıyor. gurkha bunu medium olarak sınıflandırıyor; bazı perakendeciler ise medium-full şeklinde değerlendiriyor. yani nikotin açısından “tank” kategorisine sokmak yerine, aromatik ve orta gövdeli bir puro olarak düşünmek daha doğru.

bir de klasik ghost ile yan yana koyunca olay daha anlaşılır hale geliyor.

gurkha ghost: brezilya arapiraca maduro wrapper + criollo '98 binder + dominik/nikaragua filler. daha koyu, daha yoğun, daha “maduro” karakterli.

ghost gold: ekvador habano wrapper + meksika binder + dominik/abd/nikaragua filler. daha ipeksi, daha dengeli ve daha aromatik bir profil.

yani ghost gold, klasik ghost'un “altın versiyonu” olmaktan ziyade aynı aile içerisinde farklı bir yorum. dış yaprağın değiştirilmesi puronun karakterini de ciddi biçimde değiştiriyor. üretim tarafında da ghost gold dominik cumhuriyeti'nde, pdr cigars üretimiyle ilişkilendiriliyor. ilk tanıtımı 2018'de yapılmış ve üç vitoladan oluşan seri olarak sunulmuş. kutular da 21'li olarak piyasaya çıkmış. ve gurkha'nın klasik pazarlama hareketlerinden biri burada da var: isim ve ambalaj, puronun kendisi kadar konuşuyor. “ghost gold” ismi zaten tek başına bir karakter yaratıyor. siyah kutu, altın detaylar, hayalet teması... insanın eline alınca purodan ziyade biraz fantastik evrenden çıkmış bir eşya hissi geliyor. ama bütün bu gösterişe rağmen ghost gold'un asıl olayı bence şu: ekvador habano wrapper'ın ipeksi karakteri + nikaragua'nın baharatı + dominik tütünlerinin aromatik tarafı.

üç farklı coğrafyadan gelen tütünlerin, meksika binder ile bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan orta gövdeli bir blend. öyle “nikotin vurdu, gözüm karardı” tipi bir puro değil; daha çok aroma takip ederek yavaş yavaş içilecek bir puro. shadow 5x52 özellikle bu açıdan güzel bir başlangıç noktası. yaklaşık bir saat civarında, acele etmeden içilebilir; üstelik robusto formatının avantajıyla puronun karakterini çok uzatmadan görebilirsin. daha uzun bir akşam istiyorsan asura, “ben bu masadan kolay kolay kalkmıyorum” diyorsan exorcist.

kısacası ghost gold: 2018 çıkışlı, dominik cumhuriyeti üretimi, ekvador habano wrapper'lı, meksika binder'lı, dominik–nikaragua–abd filler'lı, medium gövdeli bir gurkha.

shadow'u 5x52 robusto, asura'yı 6x54, exorcist'i ise 6x60. aromada ise toprak, doğal tatlılık, karabiber ve tarçın tarafında dolaşıyor. yani ismindeki “gold” kısmı kadar, dumanının içindeki toprak ve baharat kısmı da önemli.

ve açık konuşayım: gurkha'nın bazı purolarında insan önce kutuya, sonra puroya bakıyor. ghost gold'da ise puroyu yaktıktan sonra “ha, tamam... bu herifin gerçekten söyleyecek bir şeyi varmış” deme ihtimalin yüksek.
devamını gör...

bir üstteki yazar hakkında düşünülenler

duygularını kelimelere dökebilen, kalemi güçlü nadir yazarlardan.
devamını gör...

içmedeyiz normal sözlük

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

the neon god, pt. 1: the rise

2004 yılında yayımlanan, w.a.s.p.'ın on birinci stüdyo albümü ve iki bölümlük bir rock operasının ilk perdesi. ikinci bölüm aynı yıl the demise adıyla geldi. blackie lawless'ın kafasında basit ama ağır bir soru var albümün merkezinde: "neden buradayım?".

hikayenin merkezinde jesse isimli, çocukluğu istismar ve yalnızlıkla geçmiş bir yetim var. zamanla insanları okuyabildiğini ve manipüle edebildiğini keşfediyor; bu yetenek de onu bir tür sahte kurtarıcı figürüne dönüştüren yolun başlangıcı oluyor. lawless, albümün fikrini geliştirirken kült liderlerinin ve insanların neden böyle figürlerin peşinden gittiğinin arka planını da araştırdığını anlatmıştı.

albümün ilginç tarafı, klasik bir "şarkıları peş peşe dizdik" çalışmasından ziyade gerçekten bir hikaye anlatmaya çalışması. overture ile açılıyor; kısa geçiş parçaları, tekrar eden temalar ve karakter odaklı şarkılarla ilerliyor. sister sadie, asylum #9, what i'll never find ve the raging storm gibi parçalar da bu hikayenin farklı ruh hallerini taşıyor. bu yüzden albümü dinlerken tek tek şarkılardan ziyade bütünüyle dinlemek daha anlamlı geliyor.

bir tarafıyla the crimson idol'ın devamında duran bir çalışma. yine yalnızlık, sevgisizlik, aidiyet arayışı ve insanın kendisini başka bir şeyle doldurmaya çalışması var. ama bu kez mesele sadece bir rock yıldızının yükselişi değil; 'bir insanın içindeki boşluğun nasıl bir inanca, güce ve sonunda manipülasyona dönüşebileceği.'

ve bence albümün en güzel tarafı da burada. "neon god" dediği şey aslında gökten inen bir tanrı değil. insanın kendi boşluğunda yarattığı tanrı. birileri tarafından sevilmek, anlaşılmak ve bir yere ait olmak isteyen bir insan düşünün. sonra bu ihtiyacın yerini güç alıyor. insanlar seni dinlemeye başladıkça, bir zamanlar aradığın sevgiyi onların sana duyduğu bağlılıkta bulmaya çalışıyorsun. ama insanın içindeki boşluk, ne kadar insanla doldurulursa doldurulsun yine boşluk olarak kalabiliyor.

2004 tarihli bu albümü bugün ilginç yapan da biraz bu. hikaye eski olabilir; ama insanın sevilme, ait olma ve anlam bulma ihtiyacı hiç eskimiyor. ve bazen insanın aradığı tanrı gökyüzünde değil. kendi içindeki boşluğun tam ortasında duruyor.
devamını gör...

what i'll never find

w.a.s.p.'ın 2004 yılında çıkan the neon god, pt. 1: the rise albümünün dokuzuncu parçası.

w.a.s.p.'ın o eski, gösterişli heavy metal günlerinden biraz daha uzaklaşıp karanlık ve hikaye anlatan bir döneme girdiği albümlerden biri bu. the neon god zaten iki parçalı bir konsept çalışma; the rise ve ardından gelen the demise aynı hikayenin iki tarafını anlatıyor. what i'll never find ise bu hikayenin içinde insanın aradığı ama belki de hiçbir zaman bulamayacağı şeyi sorguluyor. aşk mı? aitlik mi? huzur mu? yoksa insanın kendisi mi? şarkının güzelliği de cevabı vermemesinde. aksine, soruyu gittikçe ağırlaştırıyor. özellikle o uzun gitar bölümü girince parça sanki sözlerin anlatamadığı şeyi enstrümanlarla anlatmaya başlıyor. "acaba aradığım şey, hiçbir zaman bulamayacağım şey mi?"

bence şarkının bütün meselesi burada. insan bazen birini, bir yeri veya bir hayatı aradığını sanıyor. yıllar geçiyor, bulamadıkça aramaya devam ediyor. sonra bir noktada korkunç bir ihtimal beliriyor: "ya aradığım şey hiçbir zaman var olmadıysa?" 2004'te çıkmış bir w.a.s.p. parçası ama hissi eskimiyor. çünkü insanın içindeki o eksiklik, teknolojiden veya zamandan bağımsız. bazı şeyleri kaybettiğin için değil, hiç bulamadığın için özlüyorsun.

ve belki de en ağır yalnızlık bu. ne kaybettiğini biliyorsun, ama neyi aradığını bile bilmiyorsun...
devamını gör...

fakirleri ilgilendiren kavramlar

bana göre bazı kavramlar yalnızca fakirleri ilgilendiriyor.

mesela adalet, iyilik, kötülük, dürüstlük, din, milliyetçilik, komünizm... belli bir maddi gücün üzerine çıkınca bu kavramların hiçbir anlamı kalmıyor. çünkü ben adalet yürüyüşünde olan bir zengin görmedim. veya işlediği suçtan dolayı uzun süre hapis yatan bir zengin de görmedim. bu kavramlar toplumların daha düzenli yaşayabilmesi ve daha kolay yönetilebilmesi için devletler tarafından icat edildiğini düşünüyorum ve sadece fakirleri kapsıyor...

bu konu hakkında okuduğum kitaplardan aklımda kalan birkaç alıntı bırakmak isterim;

* anatole france’ın the red lily (le lys rouge, 1894) romanından; “yasa, görkemli eşitliği içinde, zenginin de fakirin de köprü altında yatmasını, sokakta dilenmesini ve ekmek çalmasını yasaklar.” *

* bir de george orwell var tabii ki. hayvan çiftliği kitabında; “bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşittir.” demiştir.

* gelelim karl marx'a. friedrich engels ile kaleme aldığı the communist manifesto, 1848'de; “siyasal iktidar, tam anlamıyla, bir sınıfın diğerini ezmek için örgütlenmiş gücünden başka bir şey değildir.”
devamını gör...

pişman olmak isteyenlere tavsiyeler

birini kendinizden çok sevip, ona herkesten çok inanın...
devamını gör...

türkiye'deki ahlaki çöküşün nedenleri

bu sorunun cevabı hiçbir zaman "ekonomi" olmamıştır. ülkeler yüzyıllardır iktisadi problemler yaşamıştır ve bu problemler her zaman çözülmüştür. demem o ki kapital kendini hiçbir zaman yok etmemiştir. fakat iktisadi çürümeden ziyade ülkemizi içten içe çürüten şey aslında sosyal çürümedir.

türkiye'de "etik" denen şeyin kalmaması neticesinde gerçekleşen şey tam olarak budur. işin kötü tarafı sosyal çürümeyi düzeltmek neredeyse imkansızdır. çünkü etik dediğimiz olgu bir yaşam felsefesidir, yerine koyabileceğimiz bir iktisadi noksanlık değildir. dolayısıyla bu sosyal çürüme neticesinde biz başka bir millet olmaya başladık, biz bizi unuttuk gibi...

ilgilenenler için, bu konu ile alakalı araştırmalar yapan kıymetli zeliha burtek hocamızın sosyal çürüme kitabını sizlere tavsiye edebilirim.
devamını gör...

yaşar kemal

"bu nasıl çark ulan?
buğday bizim, ezilen biz.
un olan biz, aç kalan biz.
kimdir bu doymak bilmeyen soysuz?"
devamını gör...

kötü biri olmak

incil'de matta 7:12'de şöyle bir cümle var: "insanların size nasıl davranmasını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın."

çok basit görünüyor ama insanın bütün ahlakını suratına çarpabilecek kadar ağır bir cümle. çünkü mesele başkasına ne yaptığın kadar, aynı şeyi kendine yapılsaydı ne hissedeceğin...

kur'an'da da maide 5:8'de adalet meselesi üzerinden çok sert bir hatırlatma var: "bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. adil olun."

işte burada kötülüğün başka bir yüzü çıkıyor ortaya. insan bazen kötülüğü nefret ettiği kişiye yaptığını sanıyor ama aslında kendi öfkesinin kölesi oluyor.

tevrat'taki levililer 19:18'de ise şu meşhur ifade var: "komşunu kendin gibi seveceksin."

bütün bunları yan yana koyunca benim kafamda "kötü insan" görüntüsü, sürekli küfür eden, insanlara zarar veren karikatür bir canavar değil. daha sıradan biri. başkasının acısını gördüğü halde umursamayan biri. haksız olduğunu bildiği halde özür dilemeyen biri. gücünü, kendisinden zayıf olanı ezmek için kullanan biri. yaptığı kötülüğü kabul etmek yerine ona sürekli bir gerekçe bulan biri. ve belki en önemlisi: iyilik yapabilecek gücü olduğu halde sırf işine gelmediği için kötülüğü seçen biri. çünkü hata yapmak başka bir şey. insan olmak zaten biraz da hata yapmak demek. ama insanın yanlış yaptığını fark ettiği halde dönüp aynı yere tekrar tekrar gitmesi başka. galiba kötülüğün gerçek sınırı burada başlıyor. insan günah işlediğinde değil yalnızca. günahını sevip onu karakteri haline getirdiğinde. bu yüzden bana göre "kötü biri" hiç hata yapmayan insanın karşıtı değil. hatasını gördüğü halde içinde hiçbir şey kıpırdamayan insan. vicdanı sustuğunda rahatlayan insan. başkasının gözyaşını kendi haklılığının bedeli olarak görebilen insan. ve belki de en korkuncu...

kendisini iyi biri sanmaya devam edebilmek için başkalarının canını yakmayı normalleştiren insan. çünkü insanın içindeki kötülük çoğu zaman boynuzla gelmiyor. bazen gayet güzel giyinmiş, gayet düzgün konuşan, herkesin sevdiği bir insanın yüzünde oturuyor. asıl mesele de bu zaten. insan şeytan olmadan da şeytanca şeyler yapabilir.

"sahip olanın veya olunanın olduğu değil
ikisinin de teslim olduğu aşka olsun övgü
bize cehennemi yaratma gücümüz olduğunu gösteren kabusa olsun övgü."
devamını gör...

kibir

sınanmadığın konuda doğru davranacağını varsaymak kibirdir.
devamını gör...

rémy martin vsop

fransızların "bir şey yapacaksak hakkını verelim" diyerek ürettiği konyaklardan biri.

rémy martin'in en bilinen ifadelerinden biri olan vsop, açılımıyla "very superior old pale". buradaki vsop ibaresi öyle kafadan verilmiş bir kalite sıfatı değil; cognac'taki yasal yaşlandırma sınıflandırmalarından biri. yani şişedeki en genç eau-de-vie'nin belirli bir minimum yaşlandırma şartını karşılaması gerekiyor.

rémy martin'i biraz daha ilginç yapan şey ise cru meselesi. ev yapımında özellikle grande champagne ve petite champagne kökenli üzümlerden elde edilen eau-de-vie'lere ağırlık veriyor. hatta rémy martin'in kendi ifadesiyle vsop'si ağırlıklı olarak petite ve grande champagne bölgelerinden gelen eaux-de-vie'lerin harmanından oluşuyor. ve şişeyi açtığında olay zaten "ben viskiyim, sert vururum" kafasında değil. daha yuvarlak, meyvemsi, çiçeksi ve baharatlı bir karakter bekliyorsun. vanilya, olgun meyve, hafif meşe ve tatlı baharatlar gibi notalar öne çıkabiliyor. buz attığında başka, sek içtiğinde başka tarafını gösteren; koklamaya, yudumlamaya müsait bir içki. ama rémy martin vsop'nin bence asıl güzel tarafı şu: cognac dünyasına girmek isteyen adama "al sana 200 yıllık aristokrat şişesi" diye artistlik yapmıyor. daha ulaşılabilir bir kapı açıyor. bir yanda üzüm, bir yanda bakır imbik, bir yanda meşe fıçısı, ortada da yıllarca bekleyen bir sıvı.

sonra sen gelip bardağa iki parmak koyuyorsun. ve bütün o yılların emeği birkaç dakikada bitiyor. konyak denen şeyin biraz acımasız güzelliği de burada zaten. insanın yıllarca beklettiği şeyi, insan birkaç yudumda tüketiyor.
devamını gör...

blended whisky

viski dünyasının biraz haksız yere küçümsenen çocuğu.

"single malt daha kaliteli, blended daha ucuz" diye özetlenmeye çalışılan ama işin aslı bundan çok daha karmaşık olan viski türü. blended whisky, farklı damıtımevlerinden gelen malt ve grain viskilerin harmanlanmasıyla ortaya çıkıyor. amaç da tek bir damıtımevinin karakterini göstermekten ziyade, farklı viskilerin güçlü taraflarını bir araya getirip dengeli ve tutarlı bir içki yaratmak. zaten iskoç viskisinin dünyayı fethetmesinde blended whisky'nin payı inanılmaz büyük.

19. yüzyılın sonlarına doğru grain whisky üretiminin gelişmesi, daha hafif karakterli viskilerin ortaya çıkmasını sağladı. bunlar malt viskilerle harmanlandığında hem daha içilebilir hem de daha geniş kitlelere hitap eden bir ürün elde edildi. usher's, johnnie walker, chivas regal gibi isimlerin büyüdüğü dünya da burası. işin komik tarafı şu: bugün bazı viski meraklıları "ben blended içmem" diyebiliyor ama muhtemelen viskiye ilk başladıkları gece ellerindeki bardağın içinde blended vardı. çünkü blended whisky'nin amacı zaten sana "ben tek bir damıtımevinin karakteriyim" demek değil. sana her seferinde aynı hikayeyi anlatmak. biraz malt, biraz grain, biraz fıçı, biraz zaman ve en önemlisi iyi bir harmanlama. hatta iyi bir blend'in başarısı biraz görünmez olmasında yatıyor. hiçbir bileşenin bağırıp diğerlerinin önüne geçmemesi gerekiyor. bütün parçalar birleştiğinde ortaya tek bir karakter çıkıyor. bu yüzden blended whisky'yi küçümsemek biraz orkestraya bakıp "burada tek bir enstrüman yıldız değil" demeye benziyor. zaten mesele de o.

tek tek bakınca farklı sesler; bardakta birleşince tek bir hikaye. ve belki de viskinin en güzel ironilerinden biri: single malt sana "ben kimim?" diye cevap verir. iyi bir blend ise "ben kimlerden oluşuyorum?" diye düşündürür.

ama benim kişisel tercihim her zaman single malt viskilerden yana olacaktır.
devamını gör...

the crimson idol

w.a.s.p.'ın 1992 tarihli, jonathan steel'in yükselişini ve çöküşünü anlatan konsept albümü. ama albümü yalnızca "şöhretin karanlık yüzü" diye tanımlamak biraz eksik kalıyor. çünkü blackie lawless'ın yıllar sonra kendisinin de söylediği gibi, hikâyenin merkezinde aslında şöhret değil, sevgi var.

jonathan çocukluğundan beri ailesinin sevgisini arıyor. kendisini değersiz hissediyor ve sonunda evden kaçıp rock yıldızı oluyor. para geliyor, şöhret geliyor, milyonlarca insan onu alkışlıyor. fakat bütün bunların arasında hala çocukken alamadığı o sevgiyi bekliyor. ve albümün trajedisi tam burada başlıyor: dünyanın idolü oluyor ama hala babasının oğlu olamıyor. "the crimson idol" ismi de bu yüzden güzel. crimson; kan kırmızısı, idol ise put. dışarıdan bakınca ihtişam, içeriden bakınca yara.

albüm boyunca jonathan'ın hikayesini anlatırken aslında şöhretin insanı nasıl kendi yarattığı karaktere dönüştürdüğünü de anlatıyor. sahneye çıktığında milyonlarca göz ona bakıyor fakat o gözlerin hiçbirinde aradığı şeyi bulamıyor. blackie'nin "idol worship" meselesine özellikle kafa yorduğu da biliniyor; ona göre sanatçıyla seyirci arasındaki hayranlık, tapınma noktasına geldiğinde yıkıcı bir şeye dönüşebiliyor.

albümün en vurucu tarafı da burada: jonathan aslında hayalini gerçekleştirdiğinde kaybetmeye başlıyor. çünkü bütün hayatını "bir gün herkes beni sevecek" düşüncesi üzerine kurmuş. herkes seviyor da... istediği insanlar sevmiyor. dolayısıyla the crimson idol, bir rock yıldızının hikayesinden ziyade, insanın çocukken alamadığı sevgiyi büyüdüğünde başka şeylerle telafi etmeye çalışmasının hikayesi.

para ile.
şöhret ile.
başarı ile.
alkış ile.
milyonlarca yabancının sevgisiyle.

ama bazı yaraların fiyatı yok. ve albümün bütün o gürültüsü, gitarları, sahne ışıkları ve milyonların alkışının altında aslında tek bir soru yankılanıyor: "where is the love to shelter me?" belki de the crimson idol'ı bu kadar ağır yapan şey bu.

çünkü bazen insan dünyayı fethetmek istemiyor. sadece eve döndüğünde birinin onu gerçekten beklemesini istiyor...
devamını gör...

jonathan steele

w.a.s.p.'ın the crimson idol albümünde yaratılan, aslında rock yıldızı olmaktan çok sevilmek isteyen bir adamın hikayesi. çocukken ailesinin içinde bile kendine yer bulamıyor. babasının gözünde hep yetersiz, kardeşi michael'ın gölgesinde. evden kaçıp rock'n'roll'un peşinden gidiyor ve sonunda istediği her şeye sahip oluyor: para, şöhret, kadınlar, sahneler, milyonlarca insanın sevgisi...

ama bir problem var. milyonlarca insan onu seviyor fakat onun gerçekten istediği birkaç insan hala sevmiyor. işte jonathan'ın trajedisi tam burada başlıyor. çünkü hayatı boyunca eksikliğini hissettiği sevgiyi şöhretle satın alabileceğini sanıyor. fakat milyonların alkışı, çocukken babasının sırtına koymadığı elin yerini doldurmuyor. the idol tam olarak bu fark edişin şarkısı. sahne ışıkları altında herkes onu görüyor ama kimse onu görmüyor. ayna karşısında kendi yüzüne bakıyor ve karşısında bir idol değil, yıllardır sevgiyi yanlış yerde aramış yalnız bir adam buluyor. blackie lawless'ın yarattığı karakterin en vurucu tarafı da bu zaten: jonathan aslında başarıya ulaşamıyor değil; başardığı şeyin hiçbir zaman asıl istediği şey olmadığını çok geç anlıyor.

üstelik jonathan tamamen kurgusal bir karakter olsa da lawless yıllar sonra karakterin kendisinden ve tanıdığı çeşitli insanlardan parçalar taşıdığını, başlangıçta söylediği "yüzde on" oranının geriye dönüp baktığında daha yüksek olduğunu anlatmıştı. bu yüzden jonathan steele'i yalnızca "trajik rock yıldızı" diye okumak eksik kalıyor. o, insanın kendisini sevmeyen insanlara kendisini sevdirmeye çalışırken kendisini kaybetmesinin hikayesi.

ve belki de the crimson idol'un en acı tarafı şu: jonathan milyonların idolü oluyor. ama hayatı boyunca yalnızca birkaç kişinin oğlu olmak istemişti.
devamını gör...

usher's old vatted glenlivet

19. yüzyılın sonlarında iskoç harman viski kültürünün en meşhur isimlerinden biri. adı biraz kafa karıştırıyor. "glenlivet" deyince insanın aklına doğrudan the glenlivet damıtımevi geliyor ama usher's old vatted glenlivet, tek malt bir glenlivet şişesi değil; james usher & sons tarafından hazırlanan, çeşitli malt ve grain viskilerin harmanlandığı bir blended/vatted scotch tarzı.

özellikle "old vatted" kısmı önemli. o dönemlerde üreticiler farklı malt viskileri harmanlayarak daha dengeli, karakterli ve tutarlı bir profil yaratıyordu. bugünkü blended whisky anlayışının taşlarını döşeyen işlerden biri yani. usher's markasının hikayesi de 19. yüzyıl edinburgh'una kadar gidiyor. hatta marka, günümüzde hala konuştuğumuz modern iskoç harman viski geleneğinin erken dönem isimlerinden biri sayılıyor. şişenin kendisi de ayrı mevzu. eski örneklerinde kullanılan etiketler, yazılar, şişe formları falan bugünün minimalist viski tasarımlarından tamamen farklı. biraz eczane şişesi, biraz viktorya dönemi soylusu havası var. ve bence bu viskinin asıl olayı "nasıl bir viskiydi?" sorusundan ziyade "viski kültürünün neresinde duruyordu?" sorusunda. çünkü bugün blended whisky deyince bazı viski meraklılarının yüzünü buruşturmasına sebep olan o garip önyargının aksine, iskoç viskisinin dünyaya yayılmasında harmanların çok büyük payı var.

kısacası usher's old vatted glenlivet, yalnızca eski bir viski şişesi değil; tek maltların henüz bugünkü kutsal statüsüne ulaşmadığı, harman viskinin ise asıl yıldız olduğu dönemin şişelenmiş hali. bir nevi viski tarihinin "biz buralara öyle gelmedik kardeşim" diyen ihtiyar delikanlısı.
devamını gör...

arzu edilene ulaşıldığında anlamını yitirmesi

insanın çoğu zaman istediği şeyin kendisini değil, ona ulaşma ihtimalini sevmesi. çünkü arzu dediğin şey uzaktayken güzeldir. kafanda büyütürsün, anlam yüklersin, geceleri onu düşünürsün. "bir gün buna sahip olursam..." diye başlayan cümlelerle kendine küçük bir gelecek inşa edersin. sonra gün gelir, gerçekten sahip olursun. ve garip bir şekilde hiçbir şey olmaz. hatta bazen daha kötüsü olur: eskiden uğruna delirdiğin şey, eline geçtiği anda sıradanlaşır. çünkü artık hayal değildir. ulaşılabilir hale gelmiştir. gizemi bitmiş, ihtimaller tükenmiştir. belki de insanı mutlu eden şey sahip olmak değil, sahip olabileceğine inanmaktır. bu yüzden bazı insanlar istediği kadını/erkeği elde edince soğur, bazıları hayalini kurduğu şehre taşınınca oradan nefret etmeye başlar, bazıları yıllarca uğruna çalıştığı mevkiye geldiğinde "ee, şimdi ne olacak?" diye tavana bakar.

çünkü hedefe varınca yolun bahanesi de ortadan kalkar. en acısı da şu galiba: bazen bütün hayatımızı ulaşmak istediğimiz şeylere göre kuruyoruz, ama ulaştığımızda kendimize dönüp "ben aslında bunu mu istiyordum?" diye soruyoruz. belki de mesele arzu ettiğimiz şeye sahip olmak değil. ona sahip olabilecek biri olduğumuzu kendimize kanıtlamak. sonra kanıt bitiyor. geriye sadece boşluk kalıyor.
devamını gör...

ümit yılbar

33 sene olmuş, ışıklar içinde uyu…
devamını gör...

yalnızlık

yalnızlık, etrafında kimsenin olmaması değildir. asıl yalnızlık, anlatacak bir şeyin olduğu halde anlatacak kimse bulamamaktır. ama daha kötüsü var; anlatacak kimse bulamamaya alışmaktır. bir süre sonra telefonun çalmamasına üzülmezsin. kimsenin seni merak etmemesine de. kendi kendine yetmeyi öğrenirsin. hatta bununla gurur duyarsın. "ben kimseye ihtiyaç duymuyorum." peh, yalan.

insan ihtiyaç duymadığı için yalnızlaşmaz. ihtiyaç duyduğu halde bunu belli etmekten vazgeçtiği için yalnızlaşır. çünkü bir noktadan sonra reddedilmekten değil, tekrar hayal kırıklığına uğramaktan korkarsın. kimseye yazmazsın, kimseyi aramazsın, kimseye "gel" demezsin. sonra bir bakarsın, hayatında kimse yok. ve en acısı, bunun nasıl olduğunu hatırlamazsın. yalnızlık bazen kapının dışarıdan kilitlenmesi değildir. anahtarı içeriden çevirip, sonra da kimsenin gelmediğinden şikayet etmektir. çünkü yalnızlık gerçekten paylaşılmaz...
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim