zaman tüneli

hidroelektrik santrali gibi erkeğinin enerjisini temin etmeye ant içmiş türk kadınıdır.
devamını gör...

kendine dair bir şey anlatmaktan ve insanların halini hatrını sormaktan memnun olmayan asosyaldir. bırakın insanları kendi dünyalarında yaşasınlar.

geçenlerde çocukluk arkadaşım yolda ayak üstü tuttu beni, stresten ter kan içinde kaldım. selam verip yollayın beni. çekingenim ben.
devamını gör...

fazla gurur g.te vurur demişler. efendi ve gururlu erkek bizim silktiklerimizin banka hesaplarını ödemeye devam edebilirler. çünkü alpha fucks, beta bucks, kanun bu.
devamını gör...

dolce & gabbana'nın muazzamın birkaç tık altı olan erkek kokusu. fakat inanılmaz şekilde tenime çok yakışıyor. şu an yaz sıcağı da olmadığı için sıkıp sıkıp gezebilirim. vanilya ve amber sevenler için bir numaraya bile çıkabilir. fiyatı da performansına göre çok çok iyi.
devamını gör...

kendini içinde bulduğu gerçeği aşamayan bir erkek olmaktır. kimse onları anlasın istemezler kaçarlar herkesten. ser verip sır vermezler.

kendilerinden başka kimseyi üzmez bu insanlar. ya da bunu istemezler... bin düşünüp bir konuşacakları için sohbetleri de sarmaz. kendilerini ister istemez önemsemek zorunda kalsalar da başkaları tarafından önemsenmeyi arzulamazlar.
devamını gör...

öz güvensiz erkeği seven kadının bacak arasına bakın, o erkekten daha fazla yumurta taşıdığına eminim. her şeyi yüklene yüklene de sırtı atlas gibi olmuştur.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

o yazıyı kim okuyacak

sadece başlığı okudum. sonra da bu kadar şey yazdığına göre kesin iyi bir şeydir diye oy verdim. içerik hakkında en küçük bilgim yok.
devamını gör...

daha sonra da bacak kıllarını alan erkek olduğunu itiraf edecektir.
devamını gör...

arkadaşlar birazdan postumu deldirmeye gidiyorum. 2 gündür ne boktan bir bağırsak enfeksiyonum varsa doktor civanım bana 5 tane iğne verdi. şimdi lokasyondaki en cici hemşirelerin olduğu hastaneyi bulup kendimi deldirtme zamanı. en güzel boxerımı da giydim, tamamen hazırım.

ekleme: arkadaşlar deldirdim. şu an sol bacağımın alt kısmına doğru bir sızı var ama hemşire aşşşşşşırı güzeldi, buna değer. artık kalan 4 gün de buradayım, evet yüzüne de söyledim.
devamını gör...

duraksadım. fenerin ışığını yukarı doğru kaldırdım.
karşımda 1970 lerin mimarisiyle inşa edilmiş, iki katlı, ahşap bir bina duruyordu. ama bina toprağa düzgün oturtulmamıştı. sol tarafı çamura batmış, yapının tamamı yaklaşık otuz derecelik imkansız bir açıyla yana yatmıştı. ahşap dikmeler ve pencereler dik açılarını kaybetmiş, paralelkenar şekillerine bükülmüştü. en dehşet verici olanı ise binanın dış cephesiydi.
ahşap tahtaların birleşim yerleri çiviyle değil, organik bir sıvının kuruyarak sertleşmesiyle birbirine kaynamış gibiydi. pencerelerin camları yoktu; çerçevelerin içinden dışarıya doğru sertleşmiş, siyah bir balçık sızmıştı.
burası k-44'ün girişeydi.
ışığı biraz daha sola ve sağa çevirdim. sisin arkasından başka karaltılar belirmeye başladı. yan yana dizilmiş onlarca ev, bir cami minaresinin devrilmiş gövdesi, paslanmış elektrik direkleri ve sokak boyunca uzanan ahşap dükkanlar...
kayıtlardan silinen, 1974 yılında haritalardan kazınan kasabanın tam ortasındaydım.
sokakta ilerlemeye başladım. evlerin kapıları ardına kadar açıktı. içerideki karanlık, dışarıdaki zifiri geceden daha yoğun görünüyordu. bazı evlerin ikinci katları alt katların üzerine çökmemiş, adeta eriyerek alt katın dokusuyla birleşmişti. duvarlarda kabarmış olan boyaların altında, ahşap dokunun içine kazınmış garip semboller ve el izleri vardı. o el izleri duvara boyayla yapılmamıştı; kağıdın üzerindeki baskı gibi, ahşabın liflerinin içine yakılarak gömülmüştü.
sokağın ortasında paslı, metal bir çeşme duruyordu.
babamın kasetindeki o cümle zihnimde çınladı: dün gece köyün meydanındaki ahşap çeşmeyi aradık, çeşme yoktu. hiç yapılmamış gibi toprak düzdü.
devamını gör...

köprü geride kaybolduktan sonra geriye dönüp bakmanın hiçbir anlamı kalmamıştı. ayaklarımın altındaki zemin artık taş ya da çakıl değildi. çürümekte olan yapraklar, koyu renkli nemli toprak ve kemik ununa benzeyen beyazımsı bir toz tabakasıyla kaplıydı. attığım her adımda zemin hafifçe esniyor, sanki sert bir kayaya değil, devasa bir canlının derisine basıyormuşum hissi veriyordu.
el fenerimin zayıf ışığı sisin içinde ancak bir iki metre öteyi yarabiliyordu. fenerin ışığının ulaştığı yerlerdeki ağaçlar bile normal değildi. gövdeleri düzgün yükselmiyordu. birbirine sarılmış, burkulmuş, adeta acı içinde kıvranırken donup kalmış insan bedenlerini andırıyorlardı. kabukları soyulmuş ahşap dokunun altından pembe, yaş deri şeritleri sarkıyordu.
burnumu ceketimin yakasına gömdüm. havadaki o koku artık sadece çürümüşlük değil, aynı zamanda yoğun bir yanmış et ve kimyasal pas kokusuydu. akciğerlerime dolan her nefeste boğazımın arka kısmında kuruluk ve metalik bir tat birikiyordu.
yokuş yukarı doğru yaklaşık yirmi dakika yürüdüm. yol boyunca hiçbir kuş sesi, hiçbir rüzgar fısıltısı yoktu. vadinin içindeki sessizlik o kadar derindi ki, kendi ciğerlerimin genişleyip daralmasını ve kıkırdaklarımın çıtırtısını duyabiliyordum.
sonra aniden sisin içinden ilk çatı belirdi.
devamını gör...

yan yana dizilmişlerdi. üzerlerinde 1970'lerin köylü kıyafetleri vardı. yırtık kasketler, çamurlu şalvarlar, ıslanmış yün kazaklar. yan yana duruyor, ellerini birbirlerinin omuzlarına koymuş bir şekilde bana bakıyorlardı.
üçünün de yüzü yoktu. yüzlerinin yerinde sadece pürüzsüz, gri deri ve ortasında dairesel, delik şeklinde büzüşmüş yara izleri vardı.
içlerinden biri, ortada duranı, elini kaldırıp köprüyü işaret etti. parmaklarının arası perde gibi deriyle kaplıydı. ses çıkarmıyorlardı ama fenerin ışığı altındaki gövdeleri ritmik bir şekilde sallanıyordu. sanki hepsi aynı kalbin, vadinin dibinde atan o karanlık organın ritmiyle hareket ediyordu.
arkamı döndüm ve köprünün diğer tarafına, sisin içindeki o bilinmezliğe doğru koşmaya başladım. ahşap tahtalar kırılıyor, arkamdan nehre düşüyordu.
köprünün sonuna ulaştığımda ayaklarım sert, çakıllı bir toprağa bastı. vadinin içine adım atmıştım.
geriye baktığımda köprü sisin içinde kaybolmuştu. artık ne araba vardı, ne geldğim yol, ne de o yüzsüz siluetler. sadece sisin içinden yükselen, tahtaların üzerindeki gıcırtılar ve üzerime çöken o mutlak, boğucu yalnızlık.
burası haritadan silinen yerdi. ve ben artık haritanın dışındaydım.
devamını gör...

aurası zayıf, ışıksız, kendine güvensiz, pısırık, kıytırık bir erkek olduğunu kendine itiraf edebilmektir.

insanı özgürleştirir belki de, kendini olduğun gibi kabul edince, kavgan da biter kendinle.
devamını gör...

arabadan inmek zorundaydım. önümde devasa, yarı yarıya çökmüş ahşap bir asma köprü vardı.
arabayı stop etmeden, farları köprüye doğru açık bırakarak kapıyı açtım. içerideki sıcak havadan sonra dışarıdaki dondurucu rüzgar ve yağmur yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. ayaklarım çamura battı. bileklerime kadar soğuk balçığın içine girdim.
arka koltuktan çantamı, babamın kaset çalarını ve deri klasörü aldım. klasörü montumun içine, göğsüme doğru sakladım.
köprünün girişine doğru yürüdüm.
köprünün iki yanında, yere çakılmış paslı metal direkler duruyordu. direklerin arasına gerilmiş telin üzerinde sallanan, korozyondan yenmiş sarı bir metal tabela vardı. üzerindeki harfler kurşunlanmış ya da kazınmış gibiydi ama yaklaştığımda okunabiliyordu: k-44 askeri ve nörolojik karantina bölgesi. giriş kesinlikle yasaktır.
köprüye ilk adımı attım. ıslak ahşap tahtalar ayağımın altında inledi. aşağıda, kanyonun dibinde gürleyen hırçın bir nehrin sesi geliyordu ama suyu göremiyordum. sadece zifiri bir karanlık ve yükselen o buhar vardı.
köprünün ortasına geldiğimde arkamdaki arabanın farları aniden söndü.
karanlık üzerime bir balyoz gibi indi. fenerimi yakmak için elimi cebime attım. parmaklarım soğuktan donmuştu, plastiği kavrayamıyordum. tam o sırada, arabanın durduğu taraftan, köprünün girişinden bir ses geldi.
birkaç kişinin aynı anda çamurda yürürken çıkardığı o vıcık vıcık adım sesleri.
feneri yaktım. beyaz ışık huzmesi köprünün başına doğru uzandı.
ışığın içinde üç kişi duruyordu.
devamını gör...

dikiz aynasına bakmamak için kendimi zorladım ama gözlerim kaydı.
arabanın arka kırmızı stop lambalarının ışığında, o şeyin yolun ortasında doğrulduğunu gördüm. artık dizlerinin üzerinde değildi. imkansız bir uzunlukta, üç metreye yakın bükülmüş bir gövdeyle ayağa kalkmıştı. yüzsüz kafasını gökyüzüne, yağmura doğru kaldırmış, çenesiz boğazından çıkan o sessiz çığlıkla arkamdan bakıyordu.
gaza basmaya devam ettim. araba virajları savrularak, uçurumun kenarından santimlerle geçerek ilerledi. sis giderek kalınlaşıyor, duman gibi arabanın etrafını sarıyordu.
aşağıya, vadinin tabanına doğru iniyordum.
gittiğim yol artık bir yol değildi. ahşap kalıntılarının, çürümüş ağaç köklerinin ve kayaların üzerinden geçiyordum. arabanın süspansiyonlarından gelen çatırtılar her an yolda kalabileceğimi gösteriyordu ama duramazdım. arkamdaki karanlık canlıydı ve beni takip ediyordu.
yaklaşık yirmi dakika sonra yol aniden bitti.
arabanın farları sonsuz bir boşluğa vuruyordu. vadinin kenarındaydım. aşağıda, zifiri karanlığın ve sis tabakasının altında devasa bir çukur, karadeniz dağlarının arasına gizlenmiş derin bir kanyon duruyordu.
devamını gör...

camın hemen arkasındaydı. yüzsüz kafasını cama bastırdı. camda ıslak, çürük bir et lekesi oluştu. soğuk, doğrudan arabanın içine, kemiklerimin arasına işledi. kulaklarımın içinde kendi nabzımın gümbürtüsünden başka bir şey duyamıyordum. zihnimin içinde bir fısıltı belirdi. bir ses değil, doğrudan beynimin dokusuna kazınan soğuk bir düşünce: bize bir yüz borçlusun.
hayır diye bağırdım. bütün gücümle anahtarı köküne kadar çevirdim ve gaz pedalına yüklendim.
motor vahşi bir böğürtüyle çalıştı. egzozdan çıkan siyah duman karanlığı yırttı. vitesi birinciye takıp debriyajı aniden bıraktım. dört tekerlek birden çamurun içinde çıldırmış gibi dönmeye başladı. çamur ve çakıl taşları arabanın alt tabanını döverken araç ileriye doğru fırladı.
sürücü camındaki o yüzsüz şey savruldu. kaputun üzerindeki yağlı el izleri yağmurun altında erirken, araba devrilmiş kamyonetin yanından milim farkla geçti. yan ayna paslı kamyonete çarparak kırıldı ve karanlığın içinde yok oldu.
devamını gör...

ellerim titreyerek kontağı bir kez daha çevirdim.
arabanın kaportasından yükselen buz gibi duman içeriye sızıyordu. şiddetli yağmur tavanı dövüyor, her bir damla metalin üzerinde küçük patlama sesleri çıkarıyordu. ön camın hemen ardındaki o gri, biçimsiz yaratık çamurun içinde dizlerinin üzerinde kayarak arabanın kaputuna ulaştı.
uzun, boğumları tersine kıvrılmış parmaklarını arabanın sıcak kaputuna bastırdı. iki elinin altında sac büküldü, metale tiksindirici, koyu renkli ve yağlı bir sıvı bulaştı. yüzü olmayan kafasını yavaşça yukarı kaldırdı. ağzı ya da gözleri yoktu ama derisinin altındaki balçığın çalkalandığını görebiliyordum. derisi gerildi, pürüzsüz dokunun altından diş benzeri kemik çıkıntıları yüzeye doğru bastırdı, sanki içeriden dışarıya doğru yırtılmak ister gibi.
gözlerimi kapattım. göğsümdeki çığlığı bastırmak için alt dudağımı ısırdım. ağzıma sıcak, demir gibi kan tadı doldu.
o şey kaputun üzerinden kayarak sürücü tarafındaki cama doğru yaklaştı.
devamını gör...

etinde göz, burun ya da ağız olması gereken yerler, pürüzsüz, gri ve çürümeye başlamış bir deri tabakasıyla kaplıydı. ama en dehşet verici olanı, kafatası yapısıydı. sanki derisinin altında tek bir kemik bile yoktu. içi ıslak balçıkla doldurulmuş esnek bir torba gibi, kafası yağmurun altında biçimsizce sallanıyordu.
o şey bana doğru, çamurun içinde dizlerinin üzerinde sürünerek gelmeye başladı.
devamını gör...

okuyan varsa devam ediyorum.
bu arada dostlar, bir kısmını yazmıştım. yazdıklarımı seri seri atıyorum. bir yandan worde yazmaya devam ediyorum.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim