zaman tüneli
benimle dans et
rutubetli taşların çürüdüğü, zamanın küf kokan nefesini üflediği bu yeraltı mahzeninde sessizlik bile bıçak gibi keskin bir fısıltıyla yırtılıyor. nemli toprağın altında, üzerimize örtülen katran karası karanlıkta yalnız değiliz.
çürüyen etin ve ufalanan kıkırdakların çıtırtısı taş duvarlarda yankılanıyor. zamanın ince dişleri tenimizi sadakatle kemirirken, feryat eden yalnızca fani bedenimizdir; oysa kemikler, ölümsüzlüğün soğuk ve mağrur zırhı gibi direnir bu kaçınılmaz yok oluşa.
gözlerini kapat ve çürümenin o ağır, sarhoş edici tatlı kokusunu içine çek. bir zamanlar damarlarında kaynayan yaşamın yerini alan o keskin, buz gibi sızıyı duyumsa. acı, bu unutulmuş krallıkta ruhunun hala bir yerlerde tutunduğunun yegane kanıtıdır.
omurgandan aşağı süzülen soğuk ter değil, toprağın seni sakince yutarken bıraktığı izdir. bırak böcekler ziyafet çeksin gürültülü hatıralarına; bırak karanlık, sızlayan yaralarına kadife bir perde gibi sarılsın.
şimdi kalk parçalanmış lahitlerin arasından. süzülen o cılız, ölü ay ışığının altında uzat soğumuş elini bana. unutulmuşların, toprağa gömülenlerin ve ışığa sırtını dönenlerin çürüyen ritmine bırak kendini.
çatırdasın eklemlerimiz, surlar yıkılsın, et çürüyüp toprağa karışsın ama kemiklerin bu delice dansı hiç bitmesin. bu gece ölümün soğuk mermerinde, kendi cenazemizin üstünde yankılansın adımlarımız.
duyuyor musun o fosilleşmiş koroyu?
hisset o mukaddes, o simsiyah acıyı ve korkuyu.
ve son nefesin büsbütün soğumadan önce...
benimle dans et.
çürüyen etin ve ufalanan kıkırdakların çıtırtısı taş duvarlarda yankılanıyor. zamanın ince dişleri tenimizi sadakatle kemirirken, feryat eden yalnızca fani bedenimizdir; oysa kemikler, ölümsüzlüğün soğuk ve mağrur zırhı gibi direnir bu kaçınılmaz yok oluşa.
gözlerini kapat ve çürümenin o ağır, sarhoş edici tatlı kokusunu içine çek. bir zamanlar damarlarında kaynayan yaşamın yerini alan o keskin, buz gibi sızıyı duyumsa. acı, bu unutulmuş krallıkta ruhunun hala bir yerlerde tutunduğunun yegane kanıtıdır.
omurgandan aşağı süzülen soğuk ter değil, toprağın seni sakince yutarken bıraktığı izdir. bırak böcekler ziyafet çeksin gürültülü hatıralarına; bırak karanlık, sızlayan yaralarına kadife bir perde gibi sarılsın.
şimdi kalk parçalanmış lahitlerin arasından. süzülen o cılız, ölü ay ışığının altında uzat soğumuş elini bana. unutulmuşların, toprağa gömülenlerin ve ışığa sırtını dönenlerin çürüyen ritmine bırak kendini.
çatırdasın eklemlerimiz, surlar yıkılsın, et çürüyüp toprağa karışsın ama kemiklerin bu delice dansı hiç bitmesin. bu gece ölümün soğuk mermerinde, kendi cenazemizin üstünde yankılansın adımlarımız.
duyuyor musun o fosilleşmiş koroyu?
hisset o mukaddes, o simsiyah acıyı ve korkuyu.
ve son nefesin büsbütün soğumadan önce...
benimle dans et.
devamını gör...
bir sözlük kızına şarkı armağan et
şu anda uzun yolda olan sözlüğün en güzel kızına
devamını gör...
hoşlanılan kızın ordulu çıkması
hem cismen, hem de fikren ordulu...babasını çok seviyor...hemen ağlıyor...subay çocuğu...
devamını gör...
son hikaye
hala hatırlıyor... hala bir adı var...
içimdeki son güç kırıntısıyla koşmaya başladım.
ayaklarım o çamurlu, saçlı ve kemikli yolda kayıyordu. göğsümdeki kasetler ve yanan kağıt parçaları etimi dağlıyordu ama durursam o kapı boşluklarındaki şeylerin üzerime atlayacağını biliyordum.
sokağın sonuna geldiğimde kasabanın meydanına ulaştım.
meydanın ortasında devasa bir çukur kazılmıştı. çukurun etrafında, döküm demirden yapılmış üç ayaklı sehpalar ve bu sehpaların üzerine oturtulmuş devasa, paslı çanlar duruyordu. çanlar rüzgarsız havada kendi kendine sallanıyor, çıkardıkları o tok ve boğuk ses şakaklarımın içindeki zonklamayı bir matkap gibi besliyordu:
gong... gong... gong...
çukurun içine doğru bir göz attım.
çukur, kasabanın silinen hafızasının atıldığı bir foseptik gibiydi. içeride binlerce vesikalık fotoğraf, aile albümleri, nüfus cüzdanları ve bebek patikleri yüzüyordu. ancak bu eşyaların hepsi, siyah, katranımsı bir eriyiğin içinde çürümekteydi. fotoğraflardaki insanların yüzleri, tıpkı canlı insanlardaki gibi mühürlenmiş ve silinmişti.
gözüm çukurun kenarındaki bir fotoğrafa takıldı.
ısırılmış, kenarları yanmış bir fotoğraf parçası. bir çocuk ve arkasında duran adam. adamın yüzü siyah bir mürekkeple kazınmıştı ama çocuğun yüzü... o çocuk bendim. fotoğraftaki küçük çocuğun arkasındaki adam elini çocuğun omzuna koymuştu. fakat dikkatli baktığımda, adamın elinde beş değil, sekiz uzun, boğumlu ve tırnaksız parmak olduğunu gördüm. o parmaklar çocuğun omzuna değil, derisinin altına, etine saplanmıştı.
fotoğrafı almak için elimi uzattım.
o an, çukurun içindeki o katranımsı sıvı birden fokurdamaya başladı.
sıvının altından, sırf kemik ve çürümüş kas liflerinden oluşan onlarca kol dışarıya fırladı. ıslak, soğuk parmaklar bileğimi kavradı. tırnakları etime batarken, çekim gücü beni çukurun içine doğru sürüklemeye başladı.
bırak diye bağırdım.
diğer elimle babamın ceketimin altındaki diri, ağır deri klasörünü çıkardım ve bileğimi tutan o kemikli kollara vurmaya başladım. kemiklerin kırılma sesi, ıslak bir dalın kırılması gibi yankılandı. parmaklar gevşedi. geriye doğru fırladım, kıç üstü çamura düştüm.
bileğimde siyah, yakıcı bir iz kalmıştı. parmakların değdiği yerdeki derim anında morarmış, üzerindeki gözenekler silinerek pürüzsüzleşmeye başlamıştı.
zamanım tükeniyordu.
kasaba beni tamamen yutmadan, o tesisi bulmak zorundaydım.
doğuya, dağın dik kayalıklarına doğru uzanan o dar patikaya saptım. burası artık kasabanın sokağı değildi. dağın bağrına doğru tırmanan, iki tarafı sıklıkla kaplanmış kurumuş, dikensiz ama bıçak kadar keskin simsiyah çalılarla kaplı bir patikaydı.
sisle birlikte tepemize koyu, kireç gibi beyaz bir buhar çöktü.
hava o kadar ağırlaştı ki, her nefes alışımda ciğerlerime ıslak pamuk tıkılıyormuş gibi oluyordum. görüş mesafem birkaç santime kadar düştü. yolu göremiyordum. sadece ayağımın altındaki kayaların eğiminden yukarıya doğru tırmandığımı anlıyordum.
derken, sol tarafımdaki çalıların arasından bir hışırtı geldi.
ağır, sürünen ve birden fazla ayağı olan bir şeyin hışırtısı.
durakladım. göğsüm hızla inip kalkıyordu. elimi duvara, dondurucu kaya yüzeyine bastım.
kim var orada diye fısıldadım.
içimdeki son güç kırıntısıyla koşmaya başladım.
ayaklarım o çamurlu, saçlı ve kemikli yolda kayıyordu. göğsümdeki kasetler ve yanan kağıt parçaları etimi dağlıyordu ama durursam o kapı boşluklarındaki şeylerin üzerime atlayacağını biliyordum.
sokağın sonuna geldiğimde kasabanın meydanına ulaştım.
meydanın ortasında devasa bir çukur kazılmıştı. çukurun etrafında, döküm demirden yapılmış üç ayaklı sehpalar ve bu sehpaların üzerine oturtulmuş devasa, paslı çanlar duruyordu. çanlar rüzgarsız havada kendi kendine sallanıyor, çıkardıkları o tok ve boğuk ses şakaklarımın içindeki zonklamayı bir matkap gibi besliyordu:
gong... gong... gong...
çukurun içine doğru bir göz attım.
çukur, kasabanın silinen hafızasının atıldığı bir foseptik gibiydi. içeride binlerce vesikalık fotoğraf, aile albümleri, nüfus cüzdanları ve bebek patikleri yüzüyordu. ancak bu eşyaların hepsi, siyah, katranımsı bir eriyiğin içinde çürümekteydi. fotoğraflardaki insanların yüzleri, tıpkı canlı insanlardaki gibi mühürlenmiş ve silinmişti.
gözüm çukurun kenarındaki bir fotoğrafa takıldı.
ısırılmış, kenarları yanmış bir fotoğraf parçası. bir çocuk ve arkasında duran adam. adamın yüzü siyah bir mürekkeple kazınmıştı ama çocuğun yüzü... o çocuk bendim. fotoğraftaki küçük çocuğun arkasındaki adam elini çocuğun omzuna koymuştu. fakat dikkatli baktığımda, adamın elinde beş değil, sekiz uzun, boğumlu ve tırnaksız parmak olduğunu gördüm. o parmaklar çocuğun omzuna değil, derisinin altına, etine saplanmıştı.
fotoğrafı almak için elimi uzattım.
o an, çukurun içindeki o katranımsı sıvı birden fokurdamaya başladı.
sıvının altından, sırf kemik ve çürümüş kas liflerinden oluşan onlarca kol dışarıya fırladı. ıslak, soğuk parmaklar bileğimi kavradı. tırnakları etime batarken, çekim gücü beni çukurun içine doğru sürüklemeye başladı.
bırak diye bağırdım.
diğer elimle babamın ceketimin altındaki diri, ağır deri klasörünü çıkardım ve bileğimi tutan o kemikli kollara vurmaya başladım. kemiklerin kırılma sesi, ıslak bir dalın kırılması gibi yankılandı. parmaklar gevşedi. geriye doğru fırladım, kıç üstü çamura düştüm.
bileğimde siyah, yakıcı bir iz kalmıştı. parmakların değdiği yerdeki derim anında morarmış, üzerindeki gözenekler silinerek pürüzsüzleşmeye başlamıştı.
zamanım tükeniyordu.
kasaba beni tamamen yutmadan, o tesisi bulmak zorundaydım.
doğuya, dağın dik kayalıklarına doğru uzanan o dar patikaya saptım. burası artık kasabanın sokağı değildi. dağın bağrına doğru tırmanan, iki tarafı sıklıkla kaplanmış kurumuş, dikensiz ama bıçak kadar keskin simsiyah çalılarla kaplı bir patikaydı.
sisle birlikte tepemize koyu, kireç gibi beyaz bir buhar çöktü.
hava o kadar ağırlaştı ki, her nefes alışımda ciğerlerime ıslak pamuk tıkılıyormuş gibi oluyordum. görüş mesafem birkaç santime kadar düştü. yolu göremiyordum. sadece ayağımın altındaki kayaların eğiminden yukarıya doğru tırmandığımı anlıyordum.
derken, sol tarafımdaki çalıların arasından bir hışırtı geldi.
ağır, sürünen ve birden fazla ayağı olan bir şeyin hışırtısı.
durakladım. göğsüm hızla inip kalkıyordu. elimi duvara, dondurucu kaya yüzeyine bastım.
kim var orada diye fısıldadım.
devamını gör...
hoşlanılan kızın ordulu çıkması
samsunlu çıkmasından evladır.
devamını gör...
hoşlanılan kızın ordulu çıkması
devamını gör...
son hikaye
kayıt cihazından yükselen o son duman da sisin dondurucu neminde eriyip gitti. hoparlörden çıkan hafif bir cızırtının ardından kaset makarası kilitlendi. avucumun içindeki cihaz artık soğuyordu ama şakaklarımdaki o mor damar sanki kemiklerimi kırmak istercesine zonklamaya devam ediyordu.
çamurun içindeydim. dizlerime kadar batan o simsiyah balçık, normal bir toprak değildi.
fenerim yoktu. yalnız babamın ceketimin koynunda duran yanan günlüğünden yayılan o cılız, morumsu alev vardı. o cılız ışığı aşağıya, bacaklarımın arasına tuttum. yüreğim boğazıma geldi. çamur dediğim şey, toprağa karışmış insan saçları, sökülmüş tırnaklar ve henüz çürümemiş, vıcık vıcık deri parçalarıyla doluydu. her hareket ettiğimde, bacaklarımın etrafındaki o balçık hücresel bir refleksle esniyor, bileklerimi dondurucu bir cenderede sıkıyordu.
arkamda vadi oteli tamamen yok olmuştu. geride ne bir ahşap kalıntısı kalmıştı ne de bir kül yığını. otelin durduğu yerde şimdi sadece topraktan yukarıya doğru çıkan, lağım ve çürümüş kan kokan kapkara bir çukur vardı.
ayağa kalkmaya çalıştım.
her adımımda toprağın altından gıcırtılı bir kemik kırılma sesi geliyordu. attığım her adımda, çamurun içinden yukarıya doğru irili ufaklı baloncuklar çıkıyor ve patlayan her baloncuğun içinden kulakları sağır eden boğuk bir insan hırıltısı yükseliyordu.
sisin içinden kasabanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladım.
rüzgar yoktu ama hava o kadar soğuktu ki, nefes alırken genzimdeki ve burnumdaki kılcal damarların çatladığını, ağzıma sıcak, bakır kokulu bir kanın dolduğunu hissettim. vadinin o karanlık sokağı iki yana doğru uzanıyordu. ancak binalar otelde gördüğümden çok daha dehşet verici bir hal almıştı.
sokağın solundaki iki katlı ahşap evlerin duvarları sanki canlı bir et gibi kasılıp gevşiyordu. pencerelerin çerçevelerinden dışarıya doğru sarkan şeyler perde değil, kurumuş, kararmış ve birbirine dikilmiş insan bağırsaklarıydı. evlerin kapıları yoktu. kapı boşluklarının içinde, zifiri karanlığın ortasında asılı duran siluetler vardı.
tavandan aşağıya, kalın kasap çengellerine benzer paslı demirlerle çenelerinden asılmış onlarca beden...
yaklaştım. babamın günlüğündeki mor ışığı o kapı boşluklarından birine doğrulttum.
asılı duran bedenlerin üzerlerinde 1970'lerden kalma çürümüş köylü kıyafetleri vardı. bacakları, kolları cansız birer et çuvalı gibi aşağıya sallanıyordu. ama en dehşet verici olanı, boyunlarından yukarısıydı. kafatasları fırında pişirilmiş bir cam gibi erimiş, göz çukurları ve burun delikleri tamamen kapanmıştı. yüzlerinin olması gereken yerde, kurumuş siyah bir sıvıdan oluşan damgalar vardı. ve hepsi... hepsi aynı anda, ben önlerinden geçerken çengellerin üzerinde hafifçe dönmeye başladılar.
ağızları yoktu ama gırtlaklarının derinliklerinden, sanki karınlarının içinden gelen bir cızırtı yükseldi:
çamurun içindeydim. dizlerime kadar batan o simsiyah balçık, normal bir toprak değildi.
fenerim yoktu. yalnız babamın ceketimin koynunda duran yanan günlüğünden yayılan o cılız, morumsu alev vardı. o cılız ışığı aşağıya, bacaklarımın arasına tuttum. yüreğim boğazıma geldi. çamur dediğim şey, toprağa karışmış insan saçları, sökülmüş tırnaklar ve henüz çürümemiş, vıcık vıcık deri parçalarıyla doluydu. her hareket ettiğimde, bacaklarımın etrafındaki o balçık hücresel bir refleksle esniyor, bileklerimi dondurucu bir cenderede sıkıyordu.
arkamda vadi oteli tamamen yok olmuştu. geride ne bir ahşap kalıntısı kalmıştı ne de bir kül yığını. otelin durduğu yerde şimdi sadece topraktan yukarıya doğru çıkan, lağım ve çürümüş kan kokan kapkara bir çukur vardı.
ayağa kalkmaya çalıştım.
her adımımda toprağın altından gıcırtılı bir kemik kırılma sesi geliyordu. attığım her adımda, çamurun içinden yukarıya doğru irili ufaklı baloncuklar çıkıyor ve patlayan her baloncuğun içinden kulakları sağır eden boğuk bir insan hırıltısı yükseliyordu.
sisin içinden kasabanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladım.
rüzgar yoktu ama hava o kadar soğuktu ki, nefes alırken genzimdeki ve burnumdaki kılcal damarların çatladığını, ağzıma sıcak, bakır kokulu bir kanın dolduğunu hissettim. vadinin o karanlık sokağı iki yana doğru uzanıyordu. ancak binalar otelde gördüğümden çok daha dehşet verici bir hal almıştı.
sokağın solundaki iki katlı ahşap evlerin duvarları sanki canlı bir et gibi kasılıp gevşiyordu. pencerelerin çerçevelerinden dışarıya doğru sarkan şeyler perde değil, kurumuş, kararmış ve birbirine dikilmiş insan bağırsaklarıydı. evlerin kapıları yoktu. kapı boşluklarının içinde, zifiri karanlığın ortasında asılı duran siluetler vardı.
tavandan aşağıya, kalın kasap çengellerine benzer paslı demirlerle çenelerinden asılmış onlarca beden...
yaklaştım. babamın günlüğündeki mor ışığı o kapı boşluklarından birine doğrulttum.
asılı duran bedenlerin üzerlerinde 1970'lerden kalma çürümüş köylü kıyafetleri vardı. bacakları, kolları cansız birer et çuvalı gibi aşağıya sallanıyordu. ama en dehşet verici olanı, boyunlarından yukarısıydı. kafatasları fırında pişirilmiş bir cam gibi erimiş, göz çukurları ve burun delikleri tamamen kapanmıştı. yüzlerinin olması gereken yerde, kurumuş siyah bir sıvıdan oluşan damgalar vardı. ve hepsi... hepsi aynı anda, ben önlerinden geçerken çengellerin üzerinde hafifçe dönmeye başladılar.
ağızları yoktu ama gırtlaklarının derinliklerinden, sanki karınlarının içinden gelen bir cızırtı yükseldi:
devamını gör...
hoşlanılan kızın ordulu çıkması
orduya gitmeye vesile olacak hadisedir hehe...
devamını gör...
indim havuz başına
o her kimse belasını sikeyim.....
devamını gör...
harf oyunlu cin entry'ler
kar a göz lüm sevd a lan mış, ki me de dim, yar san a de di, ewed!!! 112!!
devamını gör...
goetia
viski yudumlarken derin düşüncelere dalmak isteyen aptallar için paha biçilemez bir şarkı.
devamını gör...
harf oyunlu cin entry'ler
cinselektüel - cinsel konularda zevk sahibi, birikimli kimse. yalnız tek l ile yazınız. iki l ile yazarsanız silkilebilirsiniz.
devamını gör...
cözülemeyen sudoku (yazar)
istersen ben kelebeğim kafasında ol banane senden? bana yazma, şakalaşma, verpiss dich einfach, alles klar?
ayrıca sen daha çoooook üşürsün. cehennem sadece alevleriyle meşhur değil.
ayrıca sen daha çoooook üşürsün. cehennem sadece alevleriyle meşhur değil.
devamını gör...






