zaman tüneli
son hikaye
aralanan devasa çelik kapının eşiğinde dururken, içeriye fışkıran hava yüzümdeki ter ve kan karışımını anında dondurdu.
ozon, yanmış kablo ve çürümekte olan etin o ekşimsi, amonyaklı kokusu genzimi bir jilet gibi kesti. soluk alamadım. göğsümdeki kaslar kasıldı, dizlerimin bağı çözüldü. içerideki karanlık, dışarıdaki zifiri geceden tamamen farklıydı. burada karanlık, adeta tıkız, ağır ve sıvımsı bir kütle gibi kapının ağzında birikmiş, beni içeri çekmek için bekliyordu.
beton eşikten içeri ilk adımımı attım.
ayağım, ıslak ve kaygan bir şeye bastı. metalik bir şılp sesi koridorda yankılandı. arkamdaki yüzlerce tonluk çelik ve beton kapı, devasa hidrolik pistonların feryat eden çığlığıyla harekete geçti.
bam!
kapanış sesi omurgamda patladı. basınç dalgası kulak zarlarımı zorladı. dış dünya bir anda silindi. artık vadi yoktu, yağmur yoktu, peşimdeki o deforme olmuş çamur mahlukları yoktu. sadece ben, zihnimdeki o zonklayan boşluk ve bu devasa yeraltı mezarlığı kalmıştık.
kapının kapanmasıyla birlikte, tavan boyunca uzanan paslı metal muhafazaların içindeki kan kırmızı acil durum lambaları sırayla yanmaya başladı.
tık... tık... tık... tık...
her lamba yandığında, önümde yüzlerce metre boyunca uzanan, ucu karanlıkta kaybolan kan kırmızı bir tünel açılıyordu. beton duvarlar düzgün sıvanmamıştı. kaba işçilikle bırakılmış, üzerlerine geniş bakır borular, yüksek voltaj kabloları ve havalandırma şaftları çakılmıştı. duvarların alt kısımlarından, betonun gözeneklerinden dışarıya koyu renkli, cıvık bir sıvı sızıyordu. duvarlar adeta terliyordu. ama terleyen şey su değildi; pıhtılaşmaya yüz tutmuş, siyah bir omurilik sıvısıydı.
tesisin derinliklerinden gelen o ana gürültü artık kemiklerimin içinde rezonans oluşturuyordu:
güm, güm, güm…
bu bir makine gürültüsü değildi sadece. bu, çeliğin ve betonun içine hapsedilmiş yüzlerce insanın ciğerlerinden çıkan ortak bir nefes gibiydi.
koridorda yavaşça ilerlemeye başladım. sağ elimle duvara tutunuyordum. parmaklarım betonun üzerindeki o yapışkan, ılık sıvıya batıyordu. duvar boyunca ilerlerken, parmaklarımın ucuna pürüzlü girintiler takıldı. kırmızı ışığın altında duvara yaklaştım.
duvara kurşun kalemle, tırnaklarla, hatta sivri kemik parçalarıyla binlerce kez yazılar kazınmıştı.
“beni çıkarın buradan.
adım neydi?
kızımın yüzünü hatırlayamıyorum.
dr. salih bizi yakacak.
unut... unut... unut...”
ozon, yanmış kablo ve çürümekte olan etin o ekşimsi, amonyaklı kokusu genzimi bir jilet gibi kesti. soluk alamadım. göğsümdeki kaslar kasıldı, dizlerimin bağı çözüldü. içerideki karanlık, dışarıdaki zifiri geceden tamamen farklıydı. burada karanlık, adeta tıkız, ağır ve sıvımsı bir kütle gibi kapının ağzında birikmiş, beni içeri çekmek için bekliyordu.
beton eşikten içeri ilk adımımı attım.
ayağım, ıslak ve kaygan bir şeye bastı. metalik bir şılp sesi koridorda yankılandı. arkamdaki yüzlerce tonluk çelik ve beton kapı, devasa hidrolik pistonların feryat eden çığlığıyla harekete geçti.
bam!
kapanış sesi omurgamda patladı. basınç dalgası kulak zarlarımı zorladı. dış dünya bir anda silindi. artık vadi yoktu, yağmur yoktu, peşimdeki o deforme olmuş çamur mahlukları yoktu. sadece ben, zihnimdeki o zonklayan boşluk ve bu devasa yeraltı mezarlığı kalmıştık.
kapının kapanmasıyla birlikte, tavan boyunca uzanan paslı metal muhafazaların içindeki kan kırmızı acil durum lambaları sırayla yanmaya başladı.
tık... tık... tık... tık...
her lamba yandığında, önümde yüzlerce metre boyunca uzanan, ucu karanlıkta kaybolan kan kırmızı bir tünel açılıyordu. beton duvarlar düzgün sıvanmamıştı. kaba işçilikle bırakılmış, üzerlerine geniş bakır borular, yüksek voltaj kabloları ve havalandırma şaftları çakılmıştı. duvarların alt kısımlarından, betonun gözeneklerinden dışarıya koyu renkli, cıvık bir sıvı sızıyordu. duvarlar adeta terliyordu. ama terleyen şey su değildi; pıhtılaşmaya yüz tutmuş, siyah bir omurilik sıvısıydı.
tesisin derinliklerinden gelen o ana gürültü artık kemiklerimin içinde rezonans oluşturuyordu:
güm, güm, güm…
bu bir makine gürültüsü değildi sadece. bu, çeliğin ve betonun içine hapsedilmiş yüzlerce insanın ciğerlerinden çıkan ortak bir nefes gibiydi.
koridorda yavaşça ilerlemeye başladım. sağ elimle duvara tutunuyordum. parmaklarım betonun üzerindeki o yapışkan, ılık sıvıya batıyordu. duvar boyunca ilerlerken, parmaklarımın ucuna pürüzlü girintiler takıldı. kırmızı ışığın altında duvara yaklaştım.
duvara kurşun kalemle, tırnaklarla, hatta sivri kemik parçalarıyla binlerce kez yazılar kazınmıştı.
“beni çıkarın buradan.
adım neydi?
kızımın yüzünü hatırlayamıyorum.
dr. salih bizi yakacak.
unut... unut... unut...”
devamını gör...
burcunda taşıdığın bir özellik
mükemmelik, gösteriş ve bir ortama girdiğinde tüm dikkatleri üzerine çekme gibi ufak tefek özellikler işte.*
devamını gör...
götü yememek
500 km den jetler kalkıyor, istikamet hemen hemen hatay, nereye gidecekleri belli değil, ve bir tek uçak kaldırıp da hacı ne oluyor? nereye hayırdır diyememişiz. 70 km bir uçağın 3 dakika içinde alacağı mesafe. 3 dakika sonra hataydaydılar.. lan birini düşür....pardon deriz, bize geliyor sandık deriz...yemez....
devamını gör...
burcunda taşıdığın bir özellik
libido killer seviyesinde bir anaçlık.
gerçekten bu özelliğime ben bile şaşıyorum artık. 60+ erkeklere bile şefkat gösterip bakım verebiliyorum.
gerçekten bu özelliğime ben bile şaşıyorum artık. 60+ erkeklere bile şefkat gösterip bakım verebiliyorum.
devamını gör...
son hikaye
sisin tam ortasında, vadinin en uç noktasındaki devasa dağ duvarının önündeydim.
dağ, insan eliyle yaralanmıştı. kapkara granit kayalığın tam ortasına, binlerce ton ağırlığında, brütalist mimariyle inşa edilmiş devasa beton bir kütle çakılmıştı. betonun rengi aşınmış, üzeri siyah küf ve kurumuş kan izleriyle kaplanmıştı.
burası bir bina değildi. burası dağın bağrına gömülmüş devasa bir yeraltı sığınağı, bir mezarlıktı.
yapının önünde, insanı cüce gibi hissettiren iki devasa beton sütun duruyordu. sütunların arasında, paslanmış ağır çelikten yapılmış, dışarıya doğru bombe yapmış devasa bir çift kapı vardı. kapının üzerinde, demire kazınmış harfler görünüyordu:
k-44 rejektör nörolojik karantina merkezi
giriş yasaktır - milli savunma bakanlığı özel kod: 74-ç
kapının hemen yanında, beton duvara monte edilmiş devasa bir havalandırma mazgalı vardı. mazgalın içinden dışarıya, dondurucu havanın aksine, fırın gibi sıcak, ozon ve yanmış et kokan bir hava fışkırıyordu.
ve mazgalın içinden, dağın altındaki o devasa makinenin ritmik kalp atışı duyuluyordu.
elimi o döküm demir kapının soğuk yüzeyine koydum.
kapı, sanki geldiğimi biliyormuş gibi, içindeki hidrolik sistemlerin feryat eden gıcırtısıyla yavaşça içeriye doğru aralandı. içeride beni bekleyen o karanlık, kanlı koridorlar ve o cehennemin kalbi, kan kırmızı acil durum ışıklarıyla aydınlanmaya başladı.
dağ, insan eliyle yaralanmıştı. kapkara granit kayalığın tam ortasına, binlerce ton ağırlığında, brütalist mimariyle inşa edilmiş devasa beton bir kütle çakılmıştı. betonun rengi aşınmış, üzeri siyah küf ve kurumuş kan izleriyle kaplanmıştı.
burası bir bina değildi. burası dağın bağrına gömülmüş devasa bir yeraltı sığınağı, bir mezarlıktı.
yapının önünde, insanı cüce gibi hissettiren iki devasa beton sütun duruyordu. sütunların arasında, paslanmış ağır çelikten yapılmış, dışarıya doğru bombe yapmış devasa bir çift kapı vardı. kapının üzerinde, demire kazınmış harfler görünüyordu:
k-44 rejektör nörolojik karantina merkezi
giriş yasaktır - milli savunma bakanlığı özel kod: 74-ç
kapının hemen yanında, beton duvara monte edilmiş devasa bir havalandırma mazgalı vardı. mazgalın içinden dışarıya, dondurucu havanın aksine, fırın gibi sıcak, ozon ve yanmış et kokan bir hava fışkırıyordu.
ve mazgalın içinden, dağın altındaki o devasa makinenin ritmik kalp atışı duyuluyordu.
elimi o döküm demir kapının soğuk yüzeyine koydum.
kapı, sanki geldiğimi biliyormuş gibi, içindeki hidrolik sistemlerin feryat eden gıcırtısıyla yavaşça içeriye doğru aralandı. içeride beni bekleyen o karanlık, kanlı koridorlar ve o cehennemin kalbi, kan kırmızı acil durum ışıklarıyla aydınlanmaya başladı.
devamını gör...
kurdimus prime
kürdimus prayhim olur bundan ancak, ewed.
devamını gör...
netanyahu için kırmızı bülten talebi
hehehehe, beni güldürdün allah-u teâla da seni güldürsün e mi, ewed.
devamını gör...
son hikaye
*
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
gönlü geniş vallahi.
aldık sözü, mecbur yüzümüzü kızartıp mevsimi gelince kapısını çalacağız.
aldık sözü, mecbur yüzümüzü kızartıp mevsimi gelince kapısını çalacağız.
devamını gör...
son hikaye
ses cevap vermedi. onun yerine, hemen başımın üstündeki kayalıktan aşağıya sıcak, kıvamlı bir sıvı damlamaya başladı. tıp, tıp, tıp. sıvı tam tepeme, saçlarımın arasına düşüyordu. elimi başıma götürdüm. parmaklarıma gelen şey taze, pıhtılaşmış kandı.
yavaşça başımı yukarı kaldırdım.
sisin içinde, kayalığa bir örümcek gibi yapışmış devasa bir kütle duruyordu.
bu tek bir yaratık değildi. birbirine kaynamış, etleri ve kemikleri birleşmiş üç farklı insan gövdesiydi. iki asker ve bir kadının bedeni, bel kısımlarından birbirine kaynamıştı. altı bacakları kayanın yüzeyinde pürüzsüzce hareket ediyor, kollarından çıkan kemik uzantıları kayaya tutunmalarını sağlıyordu.
ve üçünün de... üçünün de kafası tek bir pürüzsüz, devasa gri yüzün üzerinde birleşmişti.
gözleri yoktu ama kayanın üzerindeki o birleşik kafadan çıkan üç ayrı gırtlak, aynı anda nefes alıp veriyordu.
fısssss... fısssss...
yaratık kayanın üzerinde gerindi. iki askerin kolları aynı anda bana doğru uzandı. parmak uçlarındaki tırnaklar sökülmüş, yerlerine sivri kemik parçaları çıkmıştı.
geriye doğru bir adım attım ama ayağım patikanın kenarındaki boşluğa kaydı.
aşağısı metrelerce derinlikte, uçuruma benzeyen bir kanyondu. kanyonun dibinde akan derenin sesi gelmiyordu; oradan sadece binlerce insanın aynı anda fısıldadığı o cızırtılı frekans yükseliyordu.
yaratık üzerime doğru atıldı.
o an, refleksle ceketimin cebindeki babamın metal kaset çalarını çıkardım ve yaratığın tam ortasındaki o birleşmiş, pürüzsüz gri yüze doğru savurdum.
ağır metal cihaz yaratığın yüzüne çarptı.
sert bir çarpma sesi duyuldu. yaratığın yüzündeki o gri deri çatladı. çatlağın içinden ne kan aktı ne de irin. çatlağın içinden dışarıya, gümüş rengi, cıva gibi parıldayan ve havaya eriyik kokusu yayan yoğun bir gaz fışkırdı.
yaratık kulakları yırtan bir çığlık attı. bu insan sesi değildi. yüksek voltajlı bir telin koparken çıkardığı o tiz, madeni feryattı. altı bacağı birden kontrolünü kaybetti ve yaratık patikadan aşağıya, o dipsiz kanyonun karanlığına doğru yuvarlandı.
yüzüme fışkıran o gümüş renkli gaz cildimi yaktı. gözlerimi ovuşturarak öne doğru koşmaya başladım.
patika aniden bitti.
yavaşça başımı yukarı kaldırdım.
sisin içinde, kayalığa bir örümcek gibi yapışmış devasa bir kütle duruyordu.
bu tek bir yaratık değildi. birbirine kaynamış, etleri ve kemikleri birleşmiş üç farklı insan gövdesiydi. iki asker ve bir kadının bedeni, bel kısımlarından birbirine kaynamıştı. altı bacakları kayanın yüzeyinde pürüzsüzce hareket ediyor, kollarından çıkan kemik uzantıları kayaya tutunmalarını sağlıyordu.
ve üçünün de... üçünün de kafası tek bir pürüzsüz, devasa gri yüzün üzerinde birleşmişti.
gözleri yoktu ama kayanın üzerindeki o birleşik kafadan çıkan üç ayrı gırtlak, aynı anda nefes alıp veriyordu.
fısssss... fısssss...
yaratık kayanın üzerinde gerindi. iki askerin kolları aynı anda bana doğru uzandı. parmak uçlarındaki tırnaklar sökülmüş, yerlerine sivri kemik parçaları çıkmıştı.
geriye doğru bir adım attım ama ayağım patikanın kenarındaki boşluğa kaydı.
aşağısı metrelerce derinlikte, uçuruma benzeyen bir kanyondu. kanyonun dibinde akan derenin sesi gelmiyordu; oradan sadece binlerce insanın aynı anda fısıldadığı o cızırtılı frekans yükseliyordu.
yaratık üzerime doğru atıldı.
o an, refleksle ceketimin cebindeki babamın metal kaset çalarını çıkardım ve yaratığın tam ortasındaki o birleşmiş, pürüzsüz gri yüze doğru savurdum.
ağır metal cihaz yaratığın yüzüne çarptı.
sert bir çarpma sesi duyuldu. yaratığın yüzündeki o gri deri çatladı. çatlağın içinden ne kan aktı ne de irin. çatlağın içinden dışarıya, gümüş rengi, cıva gibi parıldayan ve havaya eriyik kokusu yayan yoğun bir gaz fışkırdı.
yaratık kulakları yırtan bir çığlık attı. bu insan sesi değildi. yüksek voltajlı bir telin koparken çıkardığı o tiz, madeni feryattı. altı bacağı birden kontrolünü kaybetti ve yaratık patikadan aşağıya, o dipsiz kanyonun karanlığına doğru yuvarlandı.
yüzüme fışkıran o gümüş renkli gaz cildimi yaktı. gözlerimi ovuşturarak öne doğru koşmaya başladım.
patika aniden bitti.
devamını gör...
şımarık sesli akustikçi kız furyası
olm kızın yaptığı müziğin tarzı öyle nasıl okuyacaktı şarkıyı brutal vokal yaparak mı? yalnız dikkatimi çeken, ekipteki diğer erkekler, hatun verse nefessiz götürecekler, bir tanesi malzemeyi kaldırmış, diğerleri de kalkmasın diye içlerinden yasin okuyorlar o anda, çok belli, ewed.
devamını gör...
türkiye'nin kendisinden başka şeyle uğraşamaması
dünyada yaşananlardan kopuk güncel hallerimizin düşündürdüğü bu deyiş bir düşünür yazarımızın ifadesidir.
ahmet hamdi tanpınar laforizması: "türkiye evlatlatına kendinden başka bir şeyle meşgul olma şansı vermeyen bir ülkedir".
ahmet hamdi tanpınar laforizması: "türkiye evlatlatına kendinden başka bir şeyle meşgul olma şansı vermeyen bir ülkedir".
devamını gör...
tutarsız
ikizler burcu*
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
babe net ya, severim ben babe'i.
lotoyu tutturduğumda ona şehirden ev alacağım, köye çok tepkili.*
lotoyu tutturduğumda ona şehirden ev alacağım, köye çok tepkili.*
devamını gör...
son hikaye
*
devamını gör...
anın fotoğrafı

milattan önce 3000’li yıllara ait olan bir sümer tableti.
okunabildiği kadarıyla çevirisi;
3 ölçeklik erzak tahsisi.
depoya giren 3 barig arpa stok kaydı. sorumlu memur gözetiminde 1 barig arpa aylık işçi rasyonu olarak ayrıldı. çiftçilere ve kurum ihtiyaçlarına dağıtılmak üzere 2 ban arpa stoktan düşüldü ve teslim edildi. toplam 80 birim erzak görevli çalışanların hesabına geçirilmiştir.
devamını gör...
bizde o ağız yok
antep fıstığı alan oğluna isyan eden babanın serzenişi.
biz antep fıstığı yiyecek adam mıyız oğlum ya? bizde o ağız yok.
yaptığım kek ile bakışırken fukaralıktan kendime böyle kızdım. emine sende o ağız var mı? lahana yesene.


video linki
biz antep fıstığı yiyecek adam mıyız oğlum ya? bizde o ağız yok.
yaptığım kek ile bakışırken fukaralıktan kendime böyle kızdım. emine sende o ağız var mı? lahana yesene.


video linki
devamını gör...
netanyahu için kırmızı bülten talebi
akın gürlek güldürme bizi...
devamını gör...
bir manisalı olarak diyeceğim şudur
pilav yapacaktım bir baktım ki evde kalmamış bulgur.
devamını gör...
too good to be true
gerçek olamayacak kadar iyi. fazla iyi, kesin bir bit yeniği vardır.
devamını gör...